Spontanelik ya da irticalen konuşmak

Niyetini “konuşmacının ne diyeceğini duymaya”
odaklayan dinleyiciler, bir çeşit frekans düzenleyici haline geliyor  ve spontan konuşmacıya, dalga yönümüzün (ya da Allah’ın) aracısı olmakta müthiş güçlendirici etki yapıyorlar.

Tabi bu durum ne diyeceğini önceden hazırlamış konuşmacılar için geçerli olmuyor. Neden dersiniz? Zannımca dalga bütünlüğümüz öylesine zarif öylesine benlikten yoksun ki, eğer biri sadece kendi fikrini söylemek istiyorsa hemen kenara çekiliyor ve işe hiç karışmıyor. Ben hayatımda bu denli latif bir etki görmedim vallahi.

Eskiden bu konuşma biçimine “irticalen” deniyordu. Ve hatırlıyorum da irticalen konuşan öğretmenlerimizin, siyasi liderlerin ya da sadece öncülerin etkileri devasa oluyordu. Üniversitede böyle bir iki profesörümüz vardı, örneğin Rıfkı Salim Burçak adında (ismini hatırlamam bir mucize, çünkü ezber kabiliyetim sıfır) bir siyasi tarih profumuz vardı. Onun derslerini kaçırmamak için elimden gelen her şeyi yapardım. Bin kişilik anfide sadece onun dersinde en ön sırada oturur, ağzından çıkacak her sözü Allah kelamı gibi yutardım. Olağanüstü zevkliydi. Aynen bu durumda olan ve en büyük hayat şanslarımdan olan babam da, saatlerce irticalen konuşabiliyordu ve nefes almadan dinlerdiniz (hani nefes akışı bozarsa ya diye çekinerek), zaten öğrencileri de ona el Habibi diye isim takmışlardı nedense 🙂
Bu tür spontaneliği övdüğüm her seferinde şöyle sorular da geliyor haklı olarak, “yani hiç bir hazırlık yapmamak, hiç bi şey öğrenmemek pek mi makbul şeydir?”.  Hayat, bizden oyun oynamamızı ve zevk almamızı istiyor. Her insan başka bi şeyi yaparken zevk alıyor ve onların hepsi bir “hazırlık”tır işte. Belirli bir şeyi yapmak için değil, zamanınızı (yani kendinizi) sevmektir. Zevk aldığın durumları ahlaki çıkarımlarla baltalamak da eğitimi engellemektir bana göre.

Ağ Bağlantısı ve arka plan

Arka plan tezini zaman zaman yeniden anlamaya çalışıyoruz (https://blog.sonsuz.us/?p=126)

Gelen sorulara cevap ararken biraz daha açılım oldu galiba:
İsterseniz bir an için üç kuvvet kanunu bir yana bırakalım ve arka plan tezine odaklanalım çünkü bana göre çok önemli bir konu. Senelerdir insanların dikkatine buna çekmek için uğraş…ıyorum fakat başarılı olduğum söylenemez. Bunu neden yaptığıma gelince, hayatım boyunca, isteklerinin gerçekleşmediğini, şanssız olduklarını, hayatın adaleti olmadığını söyleyerek şikayet eden insanları dinledim ve onlar adına üzüldüm, çözüm aradım. Arka plan tezinin son derece mantıklı ve anlaşılabilir önermesinin onlarda bir aydınlanma yaratacağını umdum fakat belki konu benim zannettiğim kadar açık değildir. Herneyse
<Bence A/B ve C alanlarının hiç birinde şuurlu olmak gerekli değil, bunlar otonom sinir sistemimizin kendiliğinden çalışmalarını andırıyor. Fakat şuurla ilgili ince bir nokta var tabi, buna geçmeden önce belirtilmesi gereken husus, A alanındaki niyetli durumun, B alanındaki tüm niyetler bağlantısına uygun olup olmadığının kontrolü kısmıdir galiba. Ağ bağlantısını düşünmeye çalıştığımda bloke olacak gibi oluyorum. Bu inanılmaz bir alan, tüm hayatınız boyunca önemli önemsiz birçok niyetlenmenin sebep ve sonuçları açısından birbirine bağlandığını düşünün. Aslında bu nerdeyse kader ağı gibi bir şey. Ancak aynı zamanda insanın özgür iradesi ile ve bilinçsizce yaptığı niyetlenmeler. İnsanlar sebep sonuç ilişkilerini pek de ciddiye almazlar, alanların da takip edebileceği birleşim düğümleri sınırlıdır doğal olarak, nasıl ki herkes satranç oynayamaz ve oynayanların da hepsi farklı hamla sayısını görebilir; kimi 3 hamle sonrayı görebilirken kimi 8 hamleye kadarını görebilir fakat neticede sınırlıdır hepsi. Eğer sınırsızca hamle sayısı görebilseydik,ağ bağlantımızda karşılık bulmayacak olan isteği A bölümünde istemeye hiç niyetlenmezdik! :)))
C bölümü ise yine bence B bölümüne oranla önemsiz bir konumda. Çünkü niyet taşımıyor, sebep sonuç gibi karmaşık bir bağlantısı da yok. Banka kasasında duran kıymetli eşyalarınız gibi. Varsa vardır yoksa yoktur.
Sizin de söylediğiniz gibi Gurdjief’in 3 kuvvet kanunu tam da bu mekanizmayla ilgili olmayabilir. A bölümü birinci kuvvete, B bölümündeki ağ bağlantısının A’yı “karşılamama” durumu da 2. kuvveti andırıyor. Ancak C bölümü kesinlikle 3.. kuvvet değil 🙂
Sorunuzu tam anlayamamış da olabilirim.
Bu tez iyi anlaşıldığında hiç kimse bi daha şanssızlıktan, isteklerinin olmamasından şikayet etmez sanıyorum. Çünkü apaçık belli ki, bir istek yerine gelmiyorsa karşılama şartı yok demektir. Onu hemen geçip yeni bir konuya yönelmek gerekir. Çünkü C bölümündeki ibi dolu potansiyel kullanılmakiçin emre hazır bekliyor, kullanılmazsa birsüre sonra toprak olacak! Farzedin ki banka hesaplarında sanırım 50 yıl işlem görmeyen aktifler hazineye aktarılır gibi :))) Tabi B bölümündeki niyetler ağı ise deli gibi dönenip duruyor 🙂
Şuurun gelişmişliğine bağlı olarak insan gerçekleşmeyen isteğinin B bölümünde hangi niyete ters düşüp geri çevrildiğini görebilir! Bunu görenleri hemen anlarsınız çünkü onlar şikayet etmez, vakit filan da kaybetmezler 🙂 Ne yaparlar? Ters düşen niyetlerin düğümlerini çözüp serbest bırakırlar. Böylece istek yürürlüğe konur C bölümüne geçilir, eğer orada yetenek yok ise istek gerçekleşir ama muhtemelen göz doldurmayacak biçimde kalır. Yeteneksiz sanatçıların büyük azim ve disiplinli çalışmayla hayatlarını sürdürebilecek bir ortalama tutturmalarına benzer. Takdire şayandır. Zaten Searle de, niyetli durumların arka plan yetilerini geliştirmeye yönelik çalışma yaptığını ve her halikarda yetinin sonunu bulduğunu söyler.

Alllahtan hayırlısını dilemek (inşallah) biz doğu kültüründen insanların bilgeleri vasıtasıyla öğrendiği bir gerçeklikti aslında çünkü o bilgeler AĞ BAĞLANTISINI görmüşlerdi ve bunun içinden çıkmaya muktedir olmadıklarını da biliyorlardı. Böylece Ağ bağlatısı tarafından DESTEKLENECEK niyetlere sahip olmayı diliyorlardı.

Batılılar en azından son bin yılda bu davranışımızı siliklik, pasiflik ve hatta ilkellik sanıyorlardı ve onların kelimesi şuydu: “kesinlikle”!
Derken durumu onlar da farketti ve son otuz yıldır onlar da “kendimin ve bütünün hayrına olsun” demeye başladılar. Biz bullunduğumuz bu muazzam bilgelik coğrafyasından onlorın değişimini çocuğunun adımlarını hafif bir gülümsemeyle seyreden ebeveynler gibi izledik. Evet oturup izledik. bir anlamda bekledik.
Kızılderililer de bunu biz asyalılar gibi binlerce yıldır biliyordu tabi ancak kıymetleri bilinmedi. Kendi canınız ve terinizle elde etmedikçe bişeyi gerçekten bilemiyorsunuz.

İşin “inşallah” kısmını belirtmeye gerek görmedim ama o da ikibin yılına yakın GÜNEYLİ bir ayma olmuştu. Tarih, bu tür aymaları, bilmeyenler üzerinde tahakküm uygulamakta kullananların nasıl birbirlerini kırdıklarının hikayeleri ile dolu, hala da devam ediyor. Bu tür entegral kavrayışları insanları köleleştirmek adına kullanamazsınız, deneyebilirsiniz ama sonundabi sabah uyanır ve üç beş kat aşağıya yuvarlandığınızı acıyla fark edersiniz.
Artık çoğunluk coğrafyalar ağ bağlanntısının farkına vardı. Bakalım bundan sonra neler olacak?(az buçuk tahminlerim var ama sürpriz olmasını tercih ediyorum 🙂

Soru cevap trafiğinden:

Soru: Diyelim ki bir sohbete yetişmek istiyorum niyetim bu, yetişemedim bunu kendi ve diğer insanların niyetlerinde mi aramalıyım geç kalma sorununu…

Cevap arayışı: Mekanizmanın şöyle olduğunu “sanıyorum”:
B bölümü yani niyetli durumlar içeren ağ bağlantısı bölgesinin daha üst… kesinlik taşıyan niyetlerle birbirine kenetlendiğini görüyorum. Örneğin “asla, her zaman,hiçbir zaman, muhakkak” gibi duygularla perçinlenmiş niyetlerin ağları bunlar.
Senin örneğinden yola çıkarsak, katılmak istediğin sohbet, ağ bağlantıları arasında:
a) Kızım eve geldiğinde mutlaka evde olmalıyım.
b) Falanca şahısla birdaha asla aynı çatı altında olmayacağım.
c) kimseye aslla borçlu kalmayacağım.
d) sağlığım her şeyden önce gelir.
e) Bir daha aşık olmak istemiyorum
vs vs gibi şimdi aklıma gelmeyen bir çok niyetlilik halinden bir ya da bir kaç tanesi tarafından köstekleniyorsa, o toplantıyı kaçırıyorsunuz 🙂
Fakat bu mekanizmayı bilmediğiniz için, defalarca toplatıya gitmeye niyetleniyorsunuz, aradan aylar geçiyor ve siz bi türlü şu sohbete katılma isteğinizin gerçekleşmesinin kısmet olmamasının sıkıntısını duyuyorsunuz. Gibi 🙂

Birinci tekil şahıstan fikir beyanının insanın hayat boyu içinde dolanıp duracağı bir koza ördüğünü ve bu duruma “BEN” dediğimizi biliyoruz. Kaderini ören, ördüğünü bilmeyen mahpuslarız maalesef.
Bu durumdan nasıl kurtulabiliriz?
1. Ağ bağlantısında görebileceğimiz  hamle sayısında ustalaşmak için çalışabiliriz. Bu niyet ağ bağlantısıyla desteklense bile arka plan yetisinde karşılama şartı var mıdırbilinmez! zor bir iş!
2.niyetimiz döngüye girdiğinde, 3. kuvvetin bir an önce bize ulaşması için dua edebiliriz:)
3. Kendi “ben” tanımımızı gevşetmeyi, en azından fazla önemsememeyi deneyebiliriz.
4. gerçekleşmeyen niyetlerimizi hızlıca unutmayı ve ANın getirdiği yeni durumlara uygun yeni niyetlenmelere girme elastikiyeti geliştirebiliriz.
5. çevremizdeki insanların niyetlilik, ağ bağlantısı ve arka planlarını gözlemleyebilir, mekanizmayı AYNAlarda somutlaştırmayı deneyebiliriz.
6. Rüyaların gönderdiği semboller yoluyla ağ bağlantısı gizini çözebiliriz.
7. Yapabileceğimiz en kolay ve en başlangıç iş de şu olabilir; mekanizmanın şu çalışma sistemini kendi kafamızda ölçüp tartıp eğer makul buluyorsak, kendiimize sık sık hatırllatırız. Böylece en büyük dert olan “döngü” ye bari girmeyiz. Böylece daha az şikayetlenip daha az kendimize acıyarak erk kaybımızı azaltabiliriz.

Saçmalık ve parçacık/Dalga konumu

Saçmalık ve parçacık/Dalga konumu

Zaman zaman söyleyip yapmakta olduğumuz şeylerin saçmalamaktan ibaret olduğunu söyleriz. Şimdi neden saçmalamak zorunda olduğumuzu kanıtlamak için biraz daha saçmalayacağım.

Boş boş (düşünmeden) bir şeyler yaptığımız, örneğin müzik dinlerken, temizlik yaparken, yemek yaparken ya da öyle amaçsızca yürürken birden aklımıza bir fikir (A fikri olsun)gelir, onu kafamızda evirip çevirmeye başlarız. Bazen de hemen söyleriz veya yazarız. Bunların çoğu boş bulundum yaptım diyebileceğimiz tepkisel anlık şeylerdir. İşte o fikrin geldiği an, kuantum açısından dalganın çöktüğü ve parçacık konumuna geçtiğimiz andır.

Parçacık konumundayken, 360 derecelik TAMlığın bir noktasındayızdır. Bir başka deyişle dışımızda tam sayı cinsinden 359 nokta daha vardır (eğer bir sınır koymayacaksak halen sonsuz alternatifle çevriliyiz demektir). Şu an kendimi ifade edebilmeyi başarma arzusuyla dolu olduğum için, izin verin sınırın içinde kalıp 359 benden farklı konumun olduğunu varsayayım.

Takdir edersiniz ki benden farklı noktalara çökmüş olan 359 parçacığın her biriyle eşit uzaklıkta değiliz. Örneğin her iki yönden otuzar derece uzağımda olanlarla oldukça yakın bir şey söylemekteyiz. Öte yandan doksan dereceyi geçen konumlarda giderek uzaklaşıyoruz ve 180 dereceye vardığında artık tamamen zıt şeyleri söyleyen iki noktayız. Tamamen zıddı söylemek sizlerin de kolayca görebildiğiniz gibi, aynı “gerçekliği” var etmek anlamına geliyor. Çünkü dualitik bir gerçeklikte her tanım zıddı ile var olabiliyor.

Üstelik dalga fonksiyonumun çöktüğü o an, yalnızca bağımsız bir dairenin bir noktasında da değilim, sonsuz bir spiralin Allah bilir hangi dairesinin bir noktasındayım?

Söz konusu A fikri, eğer onu hafızaya şiddetle kaydedip, üzerinden belli aralıklarla birkaç kez geçmezsem unutulup gidecektir. Çünkü gün içinde birçok dalmalar ve böylece birçok çökmeler yaşamaktayım.

Hal böyleyken, uçsuz bucaksız bir spiralin bilmem kaçıncı (tamamen önemsiz) dairesinde herhangi bir noktada çökmüş olan parçacık yönümü, tüm anlarımı işgal edecek şekilde ciddiye almam mümkün olabilir mi?

Ciddiye alsam tam bir saçmalık olur. Fakat bu, A fikrinin gerçekliğini asla sarsmaz. Dalga hali o noktada çöken herkes A fikrini doğrulayacaktır. Gerçekten de komik.

Parçacık konumunda çok iddialı olmamız da doğal, çünkü söylediğim şekilde gelen o A fikri, içinde şüphe barındırmayan tam bir Allah kelamıdır. Oyun kuramında aslında oyunların herhangi bir yerinden dışarı çıkmanın mümkün olduğunu söylemiştim. İşte bu o noktadır. Ve fakat o noktada fazla kalamayız. Psikologlar bu noktayı ancak oniki saniye sürdürebileceğimizi söylemişler.

Bu durum bizi dalga konumlarına daha fazla dikkat göstermeyi ve entegral ya da holistik yaşam modellerini benimsemeyi adeta zorunlu kılıyor.

Yukarıda yaptığım bu hızlı düşünce akışının süresi uzadıkça başka konumlara geçeceğim besbelli. Bu sebeple hemen şunu da ilave edeyim. İnsanların dalga yönlerini –farkında olsunlar olmasınlar- kullandıklarını biliyoruz ve tabi mecburen çöküşler de yaşayıp şu Allah kelamlarından aldıklarını da biliyoruz. Ve fakat maalesef dünyadaki insanların ezici bir çoğunluğu buna kıymet vermiyor ve ezber yaşayıp nakletmeye devam ediyorlar.

Sibel Atasoy

24.10.10 – beylerbeyi

Ek:     Bu anlık akış-yazısından acaip bi şey öğrendim bugün. Daha önce hiç aklıma gelmeyen bi şey! Bu harika, insan böylesi hiç aklına gelmeyen şeyleri bulunca buldumcuk oluyor. Öğrendiğim şey ise şu: İnsanın anlık çöküş ve parçacık konumunun en uzağındaki noktanın 180 derece ve onun yakınları değil, sağdan ve soldan doksan dereceleri olduğuna aydım! Çünkü 90 dereceden sonraki her derece adım adım her noktada senin parçaçık konumunun varedicileri oluyor. Yani tanrıların oluyorlar bir anlamda, ta ki 180 dereceye kadar. İşte orada tam olarak senin mevcut konumunun var edicisi oluyor.
Bu aymanın verdiği şevkle her iki yönden 90 derecelerimin bana en uzak nokta olduğunu anlıyorum. Dik açının önemi burada belirginleşiyor.:)

Her iki yönden dik açı ise bizi kareye ulaştırıyor. Kare simgesi genişlemenin ilk adımı gibi sanki. Bir doğru parçasından ikişer yana genişleyerek daireleşiyorsun.

Kuantum Teorisinin soyutlanması

http://www.facebook.com/home.php?#!/video/video.php?v=451216833673

Yer çekiminden kurtulmak, görünmezlik, karbon nano tüpler, uzay asansörleri… Eğer bir an önce kuantum teorisinin soyutlanmasını başaramazsak bizi teknolojik boyutu ile ezebilir. neden böyle bir endişe duyuyorum? Aslında burada profesörün farkkında olmadan defalarca tekrarladığı masum bir kelime sebebiyle: “kontrol”.
Tüm bu olanlar he…r zaman bilimkurgu ve fantastik kurgucular sayesinde olabiliyor(profesör de bunu bi kaç yerde belirtmiş), çünkü deneyimden önce kuram,kuramdan önce hayal geliyor. Bu sıralamayı hatırlamakta yarar var. Bu sebeple “kurgucuya” ölmeden önce “iyi biliriz”diyelim lütfen. 🙂