Masallar ve Mitler

Masallar ve Mitler

Masallar, mitler ve rüyalar aynı kumaştan biçilmiştir. Üçü de bilinçdışının ürünüdür. Campbell’e göre rüya kişiselleştirilmiş mit; mit ise kişisellikten arındırılmış rüyadır.
Mitolojinin simgeleri (ister ele gelir görüntüler, ister soyut düşünceler biçiminde olsun) en derin dürtü merkezlerine dokunup onları harekete geçirir, eğitim görmüşleri ve cahilleri aynı biçimde etkiler, yığınları, uygarlıkları harekete geçirir.
Bir mitin genel olarak bütün insanlıkla ilişki derecesi, bir düşün özel olarak onu gören bireyle yakınlığı kadardır.
Gördüğü düşü anlamlandırabilen kişi, “öz” kendisini daha iyi tanır. Bir mitin saklı anlamını kavrayabilen birey de, yaşamın hepimizden yanıt istediği evrensel ve tinsel sorularla ilişki kurar (Johnson).

Rüya benzeri oluşumlar niteliği ile binyıllardan damıtılarak günümüze ulaşmış mitler, ortak bilinçdışının bu ustalık ürünü eserleri, temelde rüyalar gibi ele alınabilir, yorumlanabilirler.

Bilinçdışının dili “resim dili”dir; her ne kadar sözelleştirilmiş olsa da, mitlerde konuşan resimlerdir. “Kişisel resimlerin” “ortak resimlerle” netleştirilmesi ve derinleştirilmesi, Jung’un rüya yorumlarında da kullandığı güçlendirme tekniğinin de temelini oluşturur.
Bilincin işlevi, gerek birey, gerekse tür olarak insanın bu resimleri ayrıştırması, tanımlamasında ve bireysel çekirdekle bütünleştirmesinde kendini gösterir. Duygu yükü yüksek, kapıp sürükleyen resimlerden, coşkusallıktan arınmış, yeni kavramlar için kullanılabilecek tarzda tarafsızlaştırılmış fikirler oluşur.

Mitler, “eski/köhne”, henüz “aydınlanma çağını” yaşamamış “rasyonelleşememiş” insanoğlunun, naif-çocuksu tarzda dünyayı anlama ve kavrama biçimi değildir. Bilimselliğin, akılcılığın güneşi üzerlerine vurunca kaybolacak yanılsamalar ve saçmalıklardan öte gerçeklikleri vardır. C.G.Jung’a göre mitler, öyküleştirilmiş “temel varoluş örnekleri”, yani evrensel geçerliliğe sahip yaşam kalıplarıdır ve her insan için anlamlı mesajlar taşırlar.
‎”Mitsiz” ya da mitdışı yaşadığını zannedenler, köklerinden kopmuş kişilerdir: “Bu kişiler ne geçmişle, ne kendi içinde yaşattığı analar-atalar kültü ile ne de içinde bulunduğu zamanın insanlığıyla gerçek bir ilişki içindedir.”

Mit kahramanı, erkek ya da kadın olsun, kendi kişisel, coğrafi ve tarihsel sınırlılığının dışına/ötesine çıkmayı başarabilen ve tüm insanlık için genel geçerliliği olan duygu, düşünce ve davranış şemalarını şahsında yaşayabilen “evrensele yayabilen birey” dir. Mitlerde “bireysel olan” evrensel olanla çakışır. “Mitojen/mitolojik” atalarının mitlerinde, birey kendi kökenini bulur. İnsanlığın soyoluş serüveni, insanın birey oluş öyküsünde bireysel düzeyde tekrarlanmaktadır (Jung ve Neumann).

Mitoloji kahramanlarının taşıdığı (ve temsil ettiği) bilinç,
1.Önce kaosun (mutlak bilinçdışının) içinden çıkarak yaratılır;
2.Ardından, -henüz- çelimsiz bir çocuk olarak emekleye emekleye anne kucağından (Ana Tanrıça ve temsilcilerinden) uzaklaşır;
3.Gençliğin gücü, direnci ve “deli”kanlılığıyla ayakları üzerine dikilir.
4.Zorlu süreçlerden –hatta sembolik düzeyde ele alınması gereken ölümlerden- sonra “olgun/dingin kahraman niteliğiyle, yengilerinin kazanımına dayanarak, kendi hükümranlığını kurar;
5.Tinsel özdeşimle ölümsüzlüğe kavuşur.

Mitolojik olgularda, bilincin taşıyıcısı olan öznenin, kendisini ve nesneleri tanımlaması, iki kutup arasında yaklaşma, uzaklaşma ve “kavrama” denemelerinin sonucu olarak aktarılır. Bu iki kutup, başlangıçtaki ayrışmamış, karmaşık bütünlükten (Uroboros) çıkan, bazı özgün nitelikleriyle birbirine zıt görünen dişil ve eril ilkelerdir. Soyoluş gelişimindeki karşılıkları, taşıdıkları işlevleriyle anne ve baba; birey oluş sürecinde ise doğa ve tindir.

Deli Dumrul’un Bilinci kitabından özetle alıntıladığım bu bölümün bize Clarissa Estes’in öykülerle ilgili çarpıcı tanımlarını ne kadar anımsattığını fark etmişsinizdir. “Öyküler ilaçtır. Onların böyle bir gücü var; bir şey yapmamızı, olmamızı, etmemizi şart koşmazlar, sadece dinlememiz yeterlidir. Yitirilmiş bir psişik dürtünün onarımı için gereken çareler, öykülerin içinde bulunur. Öyküler, arketipi kendiliğinden tekrar yüzeye çıkaran heyecanı, üzüntüyü, soruları, özlemleri ve anlayışları doğurur. Öykü ve şiirin dili, düşlerin dilinin güçlü kız kardeşidir.” Diyor C. Estes (Yazının tamamı için tıklayınız: ).

Duyarlı benliğin tamamlanmasıyla insan bilinci, ikinci düşünce katı’na bir kuantum sıçraması yapar. Clare Graves buna, inanılmaz derinlikte bir anlam kanyonunun aşıldığı önemli bir sıçrama diye göndermede bulunur. Özünde ikinci bilinç katıyla kişi hem hiyerarşileri hem de heterarşileri kullanarak (hem sınıflandırarak hem de bağlantı kurarak) hem dikey hem de yatay düşünebilir. Bu durumda kişi, içsel gelişimin bütün tayfını berrak biçimde kavrar ve böylece her düzeyin, her mimin, her dalganın Spiral’in baştan sona sağlığı için çok önemli olduğunu görür. (İnsan Bilinci Projesi  ) Ken Wilber)

Her dalga aşar ve içerir. Oyun Kuramında  bu kavram “kapsama” sözcüğü ile yer almaktadır. Böyle olduğu için, varoluşun her dalgası, art arda gelen bütün dalgaların temel bir bileşenidir, böylece her birini bağrına basar, kucaklar. Dahası her dalga yaşam koşulları izin verdiğince harekete geçirilebilir ya da yeniden harekete geçirilebilir.

Birinci kat bilinç düzeylerinin hiçbirinin kendi başlarına yapmadığı, diğer düzeylerin varlığını bütünüyle değerlendirmektir. Onların her biri kendi dünya görüşünün doğru ya da en iyi perspektif olduğunu düşünür. Zorda bırakılırsa olumsuz tepki gösterir; ne zaman tehdit edilse kendi aletlerini kullanarak çıkışlar yapar.  Bütün bunlar ikinci düşünce katıyla değişmeye başlar; çünkü bu evre gelişimin iç evrelerinin bütünüyle farkındadır. Bir adım geriye gider, büyük resmi kavrar ve bu durumda ikinci düşünce katı çeşitli düzeylerin tümünün oynadığı gerekli rolü değerlendirir. İkinci Bilinç Katı herhangi bir düzeye dayanarak değil, bütün varoluş spiraline dayanarak düşünür.

Duyarlı benlik düzeyinin, farklı kültürlerde var olan çeşitli farklı sistemleri ve çoğulcu bağlamları kavramaya başladığı yerde, ikinci düşünme katı bir adım ileriye gider ve çoğulcu sistemlerle bağlantı kuracak ve onlara katılacak zengin bağlamlar arar ve böylece bu ayrı sistemleri alır, onları holistik spirallerin ve entegral ağların içine katmaya, dahil etmeye ve birleştirmeye başlar. Başka bir deyişle ikinci düşünce katının görelilikten holizme ya da çoğulculuktan entegralizme gitmeye yararı olur.

Bilinç bin yıllar içinde bir mucizeyi gerçekleştirmiş, “olmayan” bir alanda kendisini var etmiş, ana bütünden uzaklaşabilmiş ve onu tanımlayabilmiştir. Bu tanımlama hiçbir zaman “tam” olmayacaktır. Ana Tanrıça, dünyevi oğluna “peçemi hiçbir zaman kaldıramayacaksın” der. (Campbell)

Sibel Atasoy

26.11.10 – Beylerbeyi

Zaman, yaptıklarımızla yapmadıklarımız arasında uzanır.

Zaman, yaptıklarımızla yapmadıklarımız arasında uzanır.

Eğer cümleye dikkatle bakarsanız bazıları için zaman olmadığını ama çoğunluğumuz için zaman metaforunun gayet ciddi şekilde var olduğunu görebiliriz. Şimdi bu önermenin(aniden geldi) gerekçelerini anla(t)maya çalışacağım.

Yaptıklarımız; deneyimlerimiz anlamında kullandığım bir edim. Sonuçları ya da sebepleri dikkate almaksızın yapıp ettiklerimizin tümü. Dikkat ederseniz “geçmiş zamanı” imliyor.

Yapmadıklarımız ise, zihnimize bir yolla erişmiş isteklerimizi gösteriyor, bunlar henüz yapılmamışlar. Şimdi belki siz bunun da gelecek zamanı imlediğini düşündünüz. Fakat hayır ben yapmadıklarımızın da geçmiş zamanda olduklarını söylüyorum. Nedeni açık değil mi? İstek ya da niyetlilik hali geldiği anda uygulamaya konulmamış ve onlar için beyinde bir kutucuk açılmış üstüne “henüz yapılmayanlar” yazılmış! İşte bu işlem, günümüz insanının tamamıyla geçmişte yaşadığının ispatıdır. Fakat o bunu kabullenmektense, henüz yapmadıklarını “gelecek” isminde metaforik bir vagona yükler. Böylece zaman olgusunu var eder. Farkında olmadığı ise geçmiş ve gelecek arasında bir şimdinin olmadığıdır!

Zaman icad edilerek şu an öldürülmüştür.

Peki böyle geçmişte yaşayanlar güruhu haline nasıl getirildik?

Sanırım yazının icadı bu işlemi ya başlattı ya da en büyük destekleyeni oldu. Her ne kadar bu fikre gözlemlerim neticesinde varmış olsam da güneşin altında yeni bi şey söyleyemiyoruz. Bu anlam Claude Levi-Strauss’un tanımıyla iyice açığa çıkıyor: “… yazılı iletişimin birincil işlevi köleliği kolaylaştırmaktır.”

Bu tür kayıtlar aracılığı ile, şehrin hükümdarları birden fazla yaşam sürdüler: Bir kez hayattayken sonrasında ise anıtlar ve yazıtlarda, kaydedilmiş olaylar yoluyla insanların zihinlerinde taklit edilecek modeller, tehlike karşısında uyarıcılar ve başarıya teşvik edici unsurlar olarak başka bir zamanda tekrar tekrar yaşıyorlar. Aslında kaydedilmiş yaşam sık sık yaşanan yaşamdan daha önemli olmaya başladı!

Yazılı iletişime ve iyileştirmeye inanmayan bilgeler de var. Onlar her ne oluyorsa şu an oluyor’un bilincinde idiler. Fakat onların öğrencileri yine de yazdılar, ünlü öğretiler, tek tanrılı dinler hep böyle var oldu.  Öğretinin birinci elden aktarıcıları bu duruma memnunlar mı bulundukları yerde bilmiyorum. Sanırım kişisel kaygılar ve önemlilik hisseden biriyse memnundur, değilse çok çok üzülüyorlardır! Bu konuyu Richard Bach iki kitabında köklüce ele almıştı, bilirsiniz; ilki Mavi tüy-Gönülsüz Mesih ve diğeri BİR.

Az önce terastan dışarı doğru sabaha bakarken fark ettim de; buralarda hiç kurt yok ya da bir panter veya dağ aslanı yok, çevremiz köpekler ve kedilerle dolu! Metaforik olarak değerlendirecek olursak şehirler doğallığını kaybederek evcilleşmiş, köleliği çağdaşlık kılıfıyla gizlenmiş, içi nevrozlar kaynaşan insanlarla dolu.

Bu sebepledir ki “ölmeden önce yapacağınız yüz-lerce şey” isimli kitaplar yazılıp best seller olmaktadır. Henüz yapmadıklarınız tuzağınız oldu ey insanlar. Yunus ne diyor; fakılık oldu sana fak!

Kutsal üçlünün sonu geldi. Kulak verin bana, üçü oldu BİR!

sa

Nerdeyse

Her şey hem bi şey demek ister hem de tam tersini der, bu böyledir. İster birey isterse ortak akıl adına olsun, bulunduğu noktadan bir başka noktadakini anladığını sanmak, onun adına düşünerek sonuca varmak ve bu sonuç uyarınca eyleme geçmek insanoğlunun her daim yaptığı bir şey ve fakat bana göre henüz eksikliktir. Bunu ister iyi niyetler isterse bencilce niyetlerle yaptığımızı iddia edelim, hiç fark etmez.  Çünkü iyi ve kötü değerlerini “insan prototipi” belirlemektedir. Bir yandan empati kurmayı tavsiye ederken diğer yandan benim adıma düşünme! deriz. Bir yandan biz söylemeden anlaşılmayı umarken (bunu sevildiğimize işaret sanmaktayızdır), bunu yapmak için uğraşanlara “beni katagorize ediyorsun, benim adıma düşünüp karar veriyorsun” deriz.
İnsan, dualitik ortamda tahtarevallinin bir bu ucuna bir diğer ucuna sıçrayıp durur. Ve bunun farkına varması nerdeyse imkansız.

“Nerdeyse” kelimesinin ardına saklanmış o küçük evrim ihtimali ise gerçekten büyük kararlılık ve sebatkar bir çalışma gerektirir. Ve fakat bu bile birey adına yapılmış bir mehdiyedir 🙂 Çünkü kimin hangi noktada bilinçsizce sarf edeceği saçma sapan bir sözün, kimde ya da nerde devasa bir dönüşüm yaratabileceği öngörülemez.

Fark etmez. Hiç bir edim bir diğerinden daha değerli değildir. Üstelik edimsizlik hali bile her hangi bir edimden daha değersiz bulunamaz.

Hep birlikte oynadığımız belirsizlikten “pırıltı” çıkarma oyununda barışçıl, sevinçli, bol serüvenli anlar dilerim. Zevk aldığı sürece oynayacaktır insan. Bıkınca… Bilmiyorum bıkınca ne olur 🙂

Belki yedi sene önce akıp gelen Oyun Kuramı’na göz atmak isteyenleriniz olur: https://blog.sonsuz.us/?p=187

https://blog.sonsuz.us/?p=1099

Okullar yaratıcılığı öldürüyor mu?

Ana sınıfında ders esnasında arkalarda oturan minik bi kız kendini çizmekte olduğu resmine kaptırmış, sınıfla ilgisi kesik görünüyormuş doğal olarak. Öğretmen yanına yaklaşıp sormuş “ne çiziyorsun Jane?” kız başını kaldırmadan “Tanrının resmini” demiş. Öğretmen sesini iyice tatlılaştırarak “ama jane, onu kimse görmedi ki şimdiye kadar” demiş. Kız yine istifini bozmadan “iki dakikaya kadar görecekler” demiş :)))

http://www.ted.com/talks/lang/tur/ken_robinson_says_schools_kill_creativity.html

Eski bi konferans, ilk dinlediğimde de çok sevmiştim. Yine paylaşacağım. Belki haftada bir paylaşırım bunu :)”Eğer bir erkek konuşursa ve onu hiç bir kadın duymazsa, o hala haksız olabilir mi?” :))) Neyse konu bu değil elbette ama profeserün tatlı dili arasına sıkışmış küçük bir şaka.

Yakınlarda izlediğim aşağıdaki TED konferansını da çok beğendim, videoyu izlemek hem kendiniz hem de çocuklarınız açısından yararlı olabilir. Yapılan bir araştırmada bir çocuğun 21 yaşına kadar toplam 10000 saat internet oyunu oynadığını ortaya çıkarmış, aynı çocuğun bu sürede okullarda aldığı ders miktarı da aynı yani onbin saat! Teenage çocuğu olan tüm arkadaşlarım çocuklarının dersle ve okulla ilişkileri olmamasından şikayet ediyor. Ben de onlara dünya değişti fakat eğitim sistemi aynı oranda değişemedi, onları haklı buluyorum, merak etmeyin çocuğunuzda hiç bi sorun yoktur muhtemelen diyorum. Bu video sizlere ne düşündürüp hissettirecek, lütfen hiç çekinmeden yorumlarınızı yapın. Müthiş bir adımın-kararın eşiğinde miyiz?

http://www.ted.com/talks/lang/tur/jane_mcgonigal_gaming_can_make_a_better_world.html

Çocukken yaratıcılık konusunda ne denli ilhamla dolu olduğumuzu hatırlatacak küçük bir video daha:

http://www.facebookvideodown.com/when-you-were-a-kid-very-inspiring-commercial-must-watch-hq–24851.html

Antik Diller yazı dillerinin/Alfabelerin doğuşu ve titreşimler

ANTİK DİLLER YAZIDİLLERİNİN / ALFABELERİN DOĞUŞU VE TİTREŞİMLER

tonoskop 03 200x300 Cymatics | Saymatiks | Sesten Şekle | Şeklin Sırrı

Hans Jenny, Tonoskop adında bir cihaz tasarlıyor. (Cristal osccillators) İnsan sesi ile bir borunun ucundaki zar titreşiyor ve kelimeler görünür bir hal alıyor. Cihazda elektronik hiçbir parça olmadığından sesin frekansı en temiz şekilde görülebiliyor.

Bu cihazla antik dillerle özelikle Sanskrit ve Hebrew ile çalışıyor. Modern dillerden farklı olarak sözün söylenişi ile oluşan şekille görüntüde oluşan şeklin uyumunu veyazılı alfabede o kelimenin o şekilde yazıldığını görünce çok şaşırıyor. Bunun anlamı o dilin yazıdilini oluşturanların bu çeşit bir deneyi yapmış olması olabilir veya başka bir yöntem de olabilir. Böylece o eski dillerin en eski dili görüşüne de atıfta bulunuyor bu fikir ve Tibetçe, Çince, Eski Mısırca için de denenmeli… http://www.world-mysteries.com/sci_cymatics.htm

sriyantra mantra2 294x300 Cymatics | Saymatiks | Sesten Şekle | Şeklin Sırrı

Peki bu teorinin temeli var mı? Evet var. Özellikle eski zamanlardan kalma şekiler bugün bunu keşfetmemizi sağlıyor. Yukardaki örnekte Hans JHindistan’da meditasyon sırasında tekrarlanan bir kutsal kelime olan OM sesi verildiğinde bugün oluşan şekil ile binlerce yıl öncesinin sembolü şaşılacak şekilde aynı. Kutsal kadim dillerin kutsal görüntüler oluşturduğu düşünülüyordu. http://www.unitedearth.com.au/sound.html

Dikkat edin eski dillerin pek çoğunda semboller dili oluşturur. Harfler değil. En eski dillerde sanki başka bir ana dilin mirasçılarıdır. Kimilerine göre insanın nefes alış veriş sesi bile evrensel bir enerjinin formudur.

Gözle görmediğimzi enerjinin form kazanması ve görünür dünyaya ait fiziksel maddenin toparlanması atomların molekül oluşturacak şekilde biraraya gelmesi onların daha uzun dizilimleri organik maddeyi ve tüm gördüğümüz maddeyi olşturması sesin maddeyi zorlayarak biçim vermesi gibi enerjinin kafeslerinde mi oluştu.

Ses aslında oluşturulurken 3 boyutlu bir bilginin 2 boyutlu ardışın genlikler halinde saklanması ve şifrelenmesi mi?

Yani şöyle düşünün ses aslında dalgalardan oluşur. Bu dalgaların genlikleri ve frekansı vardır. Ses arka arkaya gelen titreşimleri taşırken sadece iki bilgiyi bilmek ve dizi halinde ardarda dizmek yeterlidir. (Genlik ve frekans bilgisi) Ancak bu ses bir metal plaka üzerindeki tozlara 3 boyutlu bir bilgi ile şekil verir. Ardı ardına gelen frekans dizisi notaları notalar parçaları oluşturur.

Oluşan görüntüler andan ana değişirken dikey bir ışınım gibi üst boyuttan alta doğru inen enerji frekansı her boyutta süzgeçten geçerek şekil değiştirir. Böylece evrensel bir biçimlenme başlar. Gerek titreşim frekansı gerekse fiziksel büyüklük olarak her katmanda enerji farklı biçimlere bürünse de ses bunlardan birisidir. Önce maddeye o katman kaç boyutlu ise o kadarlık biçim verir. Sonra arka arkaya gelen enerji demeti zamanı oluşturur. Zamansal değişimi ve hareketi bu enerjinin bir borudan akan su gibi ya da arka arkaya gelen ses dalgaları gibi gelişiyle oluşturur.

Madde hali hazırda bu biçimde kalışını bu akışın sürekliliğine borçludur. Burada evren için anlatılanları aynen insana uyarlarsak bünyesinin bu enerjinin indirgenerek gidişinde hangi katmandaki bilgiyi aldığı şuurunun açılığını belirleyecektir. Hatta sağlığını uyumlu çalışan bir organizma olmasına.

Öyleyse enerjinin şekillenmesi gözle görünmeyen matematik kanunlara bağlıdır. Böylece önce görüntüyü gördük. Sonra bu görüntüyü sesin oluşturduğunu anladık. Sonra sesin bu görüntüyü oluşturmasının altında yatanın enerjinin karakterinden kaynaklandığını ve sesin bir enerji türü olduğunu başka enerji şekillerinde de biçimler oluşacağını gördük.

Soru enerjinin karakterinin neden böyle olduğu. İşte şimdi matematiğe geldik. Eğer çemberi oluşturmak için sonsuz sayıda noktayı bir merkeze eşit uzaklıkta dizmemiz gerektiğini biliyorsak bu noktaların bize Pİ sayısını vermesi gibi enerjinin karakterinde sabit olmasına karşın sonsuza uzanan değerler var. Bu değerler soyut evrenin somutlaşmasını sağlıyor.

Dolayısıyla soyut kısımda henüz keşfetmediğimiz bölümler olabilir.

KRİSTALLERİN TİTREŞİM OLUŞTURMADA YERİ

Kuartz tipi kristallerin istenen frekansı sürekli tekrarlama özelliği vardır. Programlandıklarında ışıksal ve sessel olarak istenen titreşimi temizleme, koruyucu alan oluşturma sağlıklı rezonans yaratma gibi bölümlerde kullanabilirler. Hans Jenny araştırmalarında kristal osilatorler kullandı. (OSİLATÖR: Elektrik salınımlarını elde etmek için, genellikle elektron tüpleri kullanan elektrikle çalışır bir cihaz) http://www.world-mysteries.com/sci_cymatics.htm

DUALARIN ETKİSİ

Mantralar, meditasyonlar ve duaların belli bir ritemdeki özel kelimelerin tekrarı, önce zihni sonra sesi ve sonra bedeni aynı anda belli bir frekansa sokar. Bu titreşim asal bir akış ile temasa geçilebilmesini sağlar. O düzlemin titreşimlerine yaklaştıkça oradan gelen algı iş oluş ve duygusal izlenimler algılanır hale gelir. Beyin merkezlerinin doğru uyarımları insan üzerinde olumlu etkiler oluşturabilir.

CHLADNI DESENLERİ ÜRETEN PROGRAM

Bir ses kaynağı ve metal plaka olmadan da bu yapılabilir mi diyerek düşünürken olayın matematiksel modelinin mutlaka kurulmuş olması gerektiğini düşündüm.
Gerçekten de http://softwaretonoscope.com/ adresinde bir program buldum. Verilen frekansın görüntüsünü oluşturuyor. Ayrıca frekans üretici program SineGen 2.1 http://www.tucows.com/preview/502787

GEOMETRİ
http://wikicompany.org/wiki/911:Geometry

TİTREŞİMLERLE 3 BOYUTLU NESNELERİ OLUŞTURUP VARMIŞÇASINA DOKUNABİLMEK

İnanılmaz ama Japon bilimadamları bunu başardı. Bilgisayar ekranında tasarlanan nesneyi ultrasonik ses dalgaları üzerinde oluşturuyorlar. Elinizi uzatıp dokunmak istediğinizde şaşırıyorsunuz, sanki görünmez şekilde nesne orada. Düşünün bununla cilt üstünde pek çok duygu elde etmek mümkün.

Cymatics Nedir? | Saymatiks Sesten Şekle | Şeklin Sırrı

Not: Senelerdir ilk lisanların büyü etkisi taşıdıklarını ama zaman içinde birbirine karışıp bu etkilerini büyük oranda kaybetmiş olmaları gerektiğini söylüyorum. Yukardaki bilgilerden haberim yoktu. Bu konularda çalışılıyor olması heyecan verici, yazının ve adresteki araştırmanın sahibi görünen Süleyman Sönmez’e de teşekkürler.

Gönlümden geçen ÖNtürkçe lisanının yukardaki gibi bir teste tabi tutulması ve harflerin- kelimelerin hangi şekillere denk düştüğünün araştırılmasıdır doğal olarak. Konuştuğum ve beni, ülkemi bildiğim tüm gerçekliği oluşturan sesleri ve frekansı merak etmemin çok doğal olduğunu sanıyorum.