İnanç, ikna, plasebo

Plasebo için, kısaca hastaya ilâç diye verilen tesirsiz madde, sahte ilaç diyebiliriz. Şu adreste örnekleriyle daha geniş bilgi var, az sonra sunacağım fikir dizgesi için önce bunu okumak açıklayıcı olabilir:

https://blog.sonsuz.us/?p=205

Plasebo etkisinin geçerli olabilmesi için çok önemli ilksel bir şart var; kişi öncelikle “asıl”a inanmış olmalıdır! Açıktır ki bir şeyin sahtesi var ise onun bir de aslı vardır.

Peki insanları bir şeyin ASIL olduğuna inandırmak kolay mıdır?
Kolay olmadığını biliyoruz.  Sebep ise insanın 0-6 yaş arasında edinmiş olduğu, dünyayı algılamasına sebep olan, kendi ve ötekiliği oluşturan temel bilgilerin sonradan yıkılamaz güçte oluşudur. Dünyanın genelinde kültürlere göre farklılık gösterse de ezici çoğunluğun tabi olduğu bilgiler büyük oranda örtüşür ve böylece aynı devirdeki dünya insanları ortak bir rüyayı görebilme ehliyetini edinir. Bu bir yandan büyük bir başarı olmakla birlikte diğer yandan, başka bir rüyaya ya da gerçekliğe geçmenin önünü kesin biçimde kapatan bir engeldir de. Yani ilaç aynı zamanda zehirdir!

İnsanlar gözleriyle gördüklerine inanmaya eğilimlidirler fakat “temel bilgiler” (ortak rüya için bebeklikte alınan ilaç) onları bu konuda da şüpheci olmaya iter; çünkü birçok kötü/dolandırıcı insan vardır ve göz boyama sanatı ile insanı kandırabilir ve yoldan (ortak rüyadan) çıkarabilirler. Adına makul şüphe denilen bu “korku aşısı” gerçekten de fevkalade işe yaramaktadır. Makul düzeyi aşarsa bu durumda kişiye paranoya tanısı konur ve seviyesi normal(!) düzeye indirilmeye çalışılır.

İçgüdüsel ve animistik dönemlerde, insanlar doğanın gücüne ve onunla konuşabilen şamana, sonuçlarını gözleriyle müşahede ettikleri için inanıyorlardı, böylece onların ASILları bizzat kişisel deneyimlere dayanıyordu. Belki bu sebeple bir nesilden diğerine ya da bir yörenin şamanından diğer bir şamana göre ASILlar değişebiliyordu.
Giderek feodal yapılar ve onun da yerini tek tanrılı dinlerin yönetimleri aldı. Bu kez insanlar gözleriyle görmedikleri, bizzat deneyimlemedikleri hatta birinci ya da ikinci elden deneyimleyenle bile karşılaşmadıkları halde “temel bilgiler” (0-6 yaş yapılandırması)yoluyla ASILlar elde etmeye başladılar. Bu dönemin ASILları çok keskindi ve nerdeyse üçbin yıl boyunca tartışmasız hüküm sürdüler.

Bu keskin dönem süresince gerçeği ilk elden görme(!) çalışmaları, insanın birey bilincinin esas alınmasına yönelik erken dönem bilimsel faaliyetleri dini yönetimlerden gizli sürdürülmekteydi. Bu gurup çalışmaları bazen de kişisel girişimler çok dikkatli olmak ve yer altında konumlanmak durumundaydı çünkü kolayca şeytanla ilişkilendirilebiliyor ve ASIL için tehlike arz ettiği gerekçesiyle zalim cezalara çarptırılabiliyorlardı. Erken dönem bilimcileri çoğu kez faaliyetlerini mensup oldukları dine ve kutsal kitaplara dayandırmak durumunda kaldılar.

Derken yaklaşık üçyüz sene kadar önce başlayan bir açılma dönemine girildi. Bilim yöntemi alenen kullanılabilmeye başlandı. İletişim araçlarının artmasının da yarattığı ivme ile farklı konularda araştırma yapan bilimciler birbirleriyle temas edebildiler ve buluşlar her on yılda daha da artan bir hızda dünyayı kasıp kavurmaya başladı. Böylece Ken Wilber’in Her Şeyin Teorisi kitabında detaylandırdığı çeşitli araştırma verileri açıkça gösterdi ki, dünya nüfusunun %50 si Bilimin gücüne iman etmektedir! İşte böylece ASILları belirleme imtiyazı Bilim Yöntemi’nin eline geçti. Kral öldü yaşasın kral!

Bilim yönteminin “genelleştirme” kıstasını yoğunluklu olarak kullanışının da bir sonucu olarak ortalamanın dışına atılan, görmezden gelinen bazen de hatalı üretim gibi görünen bölük pörçük unsurlar, dünyada bir yandan gelişmekte olan “kendini özgürce ifade etme” rüzgârından (yeşilci ve hümanist akımlar) yararlanarak kazan kaldırmaya başladı. Dikkate alınmayan bu olasılıklar, gerek dıştan (terör, aykırıcılık, anarşi, fantastik vs) gerekse içten (toplu olarak nevroz diye nitelendirilebilecek) insanlığın toplu rüyasını ve ASILlarını tehdit eder oldular.

Yüz sene kadar önce dünyada gerçekten de özel bişeylerin başladığını, yepyeni bir ASIL’a doğru ürkek adımlar atıldığını görebiliyoruz. Bunlar psikoloji alanında (Freud, Jung, Adler vs), sosyoloji, antropoloji, edebiyat, felsefe ve özellikle fizik alanında duyuluyordu. Kuantum Kuramı adı verilen ne olduğu çok belirsiz bir önerme bilim adamları üzerinde şaşkınlık verici bir heyecan uyandırmaya başlamıştı. Kuantum fiziği, bilimin ASILlarını yıkıyor ancak belki yerine bir daha ASIL koyamayabileceğimizi de üzülerek ekliyordu. Kuantum kuramının da babası olan Einstein bu gidişatı içine sindirememiş “Tanrı zar atmaz” diyerek, araştırmalarını bir başka alana metafizik alana kaydırmıştı.

Kuantum kuramı, bize yaratımın ikili doğasını anlata dursun, bilim dünyası bir yandan onca çabayla oluşmuş ASILları teknolojiye havale etmeye devam ederken, diğer yandan bir sonraki sabahtan kuşku içinde bocalamaya başlar ve böylece bir kısmı, aynen pirleri Einstein’in yaptığı gibi metafizik/kutsal kitaplar alanlarından destek edinmeye yönelirler.
Bu yöneliş, Dünyada modernize olmuş din temasının ortaya çıkmasına sebep olmuş olabilir. Eski defterler yeniden açılmış ve insan nesli uygulamalarından edindiği birinci elden bilgilerini, Tanrıdan gelen bilgilerle eşleştirme yarışına girmiştir. Burada amaç, kendi boyunun ölçüsünü almak için bir duvar cetveli mi edinmektir yoksa tanrıyı mı test etmektir bilemiyorum(oysa her nereye bakarlarsa kendi suretlerini-kendi sandıkları bilgileri- görebilecekleri aşikârdır). Bana kalırsa kuantumdan kaçış yoktur!

Bilimsel yöntemlerden kısmetini alıp dinsel ögelerle denkleştirme çabasına girmiş bu insanlar için geri dönüş söz konusu olamayacağı halde, yarattıkları dönüş rüzgarı, henüz bilim yönteminden nasiplenmemiş, birey olmaya oldukça uzak büyük insan kitlelerini harekete geçirdi. Her devirde olduğu gibi duygu istismarıyla kitleler üzerinde güç sahibi olmak isteyenler çok zaman önce kaybedilmiş bir savaşın rövanşını yapmakta oldukları zannına kapıldılar. Bu da sanırım geçilmesi gereken bir entervaldir.
Kuantum kuramı, insanlık öyküsünü ya da ülküsünü, bilinçli animistik yaşam diyebileceğim ikinci düşünce katına yani entegratif ve giderek Holistik anlayış düzeyine taşıyacaktır.  (Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=3532)

Her neyse, yeniden ana konuya dönmek istiyorum, plasebo etkisini mevcut ASIL (bilim) onayladığına(!) göre bu muhteşem etkiyi, hayat kalitemizi yükseltmek adına nasıl kullanabiliriz?

İkna yani inandırılma yani KANDIRılMA!

Gerçek bir öğretmen bizi kandırabilendir. İkna ila kandırmanın aynı şey olmadığını iddia edecekler olacaktır-daha önce oldu- Kandırma kelimesi bize çok kötü bişeymiş gibi öğretilen çıkar sağlama ile ilişkili görülmektedir. Oysa ikna bildiğimiz anlamda zihinden zihine bilgi aktarımı ile yapılan bir öğretme değildir. Şüphesiz bir aydırma işlemidir. Belki bu işlemin iman etme olduğunu söylersek pek de yanılmış olmayız. İman, şüphesiz bilmektir. İnanma ise bilmek isteyişin hazırlığı, niyetidir.

Yaşamımızın hemen her anında yaptığımız da budur ve aslında bilmeden nefret ettiğimiz şey, kandırışa dayanan mevcudiyetimizdir. Gerçek denen şeyin tam olarak kandırılmayla oluştuğunu, rollerin kusursuz icrası olduğunu biliyoruz.

Rolümüzü iyi oynayamadığımızda karşıdaki “kendini kandırma!” diye bizi uyarır. Aslında söylediği şudur farkında olmadan: “kendini tam kandıramamışsın bu sebeple beni ikna edemiyorsun”.  Bazıları “kandırma” kelimesinden iğreniyorlar, sanki onu yok ettiklerinde mutlak bir gerçekle karşılaşabileceklermiş gibi!

“Mutlak gerçek”, oldukça uzun süren harika bir tam kandırıştı, geçti gitti. Artık bu kadar rahat değiliz.

Bir yaqui Kızılderili bilgi adamı olan Don Juan Matus, öğrencisi Castaneda’ya : kendisine gösterdiği ya da öğrettiği şeylerin aslında önemli olmadığını yapmak istediği şeyin sadece, kendi varlığındaki gizli erke ve ona ulaşabileceğine inandırılmaya razı olmasını sağlamak olduğunu söylüyor!
Bize gereken, burnumuzun dibinde ölçüsüz erkin var olduğuna bizi ikna edecek bi öğretmendir.
(Sessiz Bilgi kitabından)

Evet öğretmen ikna eder ve hem de bu bir kandırıştır; çünkü öğretmenin bu ikna işleminde menfaati var! Bu bir bayrak yarışıdır, yerine bayrağı taşıyacak birini bulamazsan ölemezsin ya da dinlenemezsin (bu konuyu Gurdjief gayet yalın biçimde anlatmıştır). Bu elini yakan bişeydir, en kısa zamanda onu başka bi ele tutuşturmalısın, yoksa güzelim dünyanın senin üzerine yaptığı yatırım boşa gitmiş olacak! Eh işte öğretmenin menfaati de buradadır. Basit ve bilinen kural: Ver kurtul! Ve lakin bu yanan eli kim alacak? Kim bu yarışa çıkabilmişti, kaç kişi? Ve bunlardan kaçı yeterince hızlı ve dayanıklıydı?

O halde Plasebo etkisini kullanabilmek için gerekli doneleri şöyle sıralayalım:
1.ASIL yani plaseboyu yerine koyacağınız asıl şey.
2.ASIL’a tam inanç.
3.İşlemin dertlinin kendisinden tamamıyla gizlenmesi.
4.İşlemi uygulayacak olanın rolünü çok iyi oynaması, (değilse tam inançlı bir uygulayıcı olup, başkası tarafından kandırılması gerekir.)
5.Plasebo etkisinden –uygulayıcıları aydınlatmak dışında-fazlaca bahsedilmemesi.
6.Derdinden kurtarılan kişiye ya da yakınlarına plasebodan söz edilmemesi
7. İlaç şirketlerini ya da tüm ASILların sahiplerini her halikarda onlarsız yapamayacağımıza inandırıp, telaşa kapılmalarını engellemek de gerekecektir.

ASILlara inançlarını kaybetmiş olanlar için plasebo yöntemi uygulanamaz. Onların ayrı bir kategoride değerlendirilmesi lazım.
Tüm bu geçişler, dönüşümler, kavga gibi görünen her şey, muhteşem birliğimizin göz alıcı öyküsü. Bir denizin dalgaları gibi bir görünüp bir kaybolan bireyler ve baki olan ağ bağlantımız. Sonsuzlukta yankılanan hoş bir seda.
Boşluğa basamak dizenlere selam olsun.

Sibel Atasoy

05.01.2011 – Beylerbeyi

Not: Bu yazı da diğer her şey gibi bir çok genelleme, çift anlamlılık içerdiğinden diğer saçmalıklardan bir farkı yok.

Devamı için Tıklayınız

Üçgenden dörtgene nasıl geçilir?

Başlangıçta tanımlanamayan, ikiye bölündü, 0 ve 1 şeklinde oldu. Bilgisayar programlama dili ya da tez antitez, olmayana ergi yöntemi, hepsi aynı şekilde iş görüyor.
1=eril ilke ve 0=dişil ilke.
Bildiğiniz gibi tüm rakamlar bire bölünürler ve değerleri değişmez, hepsi onun(BİRin) bir yandan zenginleşmesi diğer yandan sadelikten uzaklaşmasıdır. Sıfır ise rakamların önüne ve sonuna gelmeleriyle fark yaratır! Bir sayının sıfırla çarpımı sıfıra varır, yani dişil ilkeyle çarpışmak zarar getirir. Bir sayının sıfıra bölünmesi sonsuzluğa varır (ki bu tanımlanamayandır ve bu haliyle öze dönüştür). Sıfırın sıfıra bölünmesi-çarpılması ya da sıfırın bir sayıya bölünmesi yine sıfırdır; demek ki işlevsizdir.

Matematiksel ilkelerden yola çıkacak olursak, dişil ilkenin azalmadığını, çoğalmadığını, değişmediğini açıkça görebiliyoruz. O sadece eril ilkeyi dönüştürebilme yetisine sahip. “Bir erkeği rezil eden de vezir de eden kadındır” demiş atasözü. Şüphesiz, eril ve dişi ilkeyi bizatihi erkek ve kadınla özdeşleştirmiyoruz; çünkü artık hepimiz biliyoruz ki, her iki ilke de her insanda mevcut. Ancak insan doğduğu andan itibaren onun aslında neredeyse tanımsız varlığı, isim koymakla başlayan ve iç-dış ayrılığı yaratmak ve ego-ben oluşturmak üzere verilen ciddi bir eğitimden geçer. Aslında bedenle belirlenen cinsiyetin gerçekten belirlenmesi bu sayede pekişir. Böylece cinsiyetler pekiştirildiğinde(0-6 yaş arasında tamamlanır) o insan artık kendinde var olan iki temel ilkenin bedensel cinsiyetine eş olan yönünü ağırlıklı olarak kullanmaya başlar.

Gerek animistik devirde gerekse tek tanrılı dinlerin yalnızca erkeği hedef alışları ve onu geliştirmeye çalışmaları apaçık matematiksel gerçekliğe dayanıyor. Çok açıktır ki, Yaratanın talimatları ancak eril ve dişil ilkelerini dengede kullanabilen bir elçi kanalıyla iletilebilir. Fakat erkeği hedef alan bu bilgiler henüz dişi yönünü aktif hale getirmemiş erkekler üzerinde beklenenin tam tersi bir reaksiyona sebep oluyor. Zaten bilmeyen(kendini görmekten aciz), hem kendine hem oğluna ve hem kadınlarına nasıl öğretebilir? Kendilerini bir aynada göremedikçe aslında ne olduklarını ve nereye gitmekte olduklarını asla göremeyecekler. Sadece birbirleriyle savaşıyor, galip gelerek birilerinin azalması karşılığında çoğalıyorlar. Sonsuzca çoğalsalar ne olacak? Onlara anlam veren ya da olgunlaştıklarında onları bölen sıfır olmadıkça faydasız. Oyun Kuramında söylediğim gibi, oyunlar sonsuzca sürebilir. Zaman gerçekte olmadığı için bunun kimseye bir zararı yok, ehemmiyeti de yok.
Peki erkekler yerine kadınları mı eğitmek gerekirdi?
Hiç sanmam; çünkü kadınlar da kendi eril yönlerine fakirler, sıfır her zaman sıfır olacaktır. O sadece eril ilkenin değerini biçen olarak kalır! Aynaya bakarsın ve sana kim olduğunu söyler. Demek ki değişebilen yalnızca eril ilkedir. Ayna kendisine bakan oldukça değişmiş gibi olur ama özünden değişmediği gibi değişime ihtiyacı da yoktur.

Gerek anaerkil dönemde gerekse ataerkil dönemde hedef (çok ama çok zahmetli olsa da), ikiden üçü çıkarabilmek içindi. Baba-oğul-kutsal ruh, ya da tez antitez sentez diyebileceğimiz üçgen, bilinçlenme yolunda aşılması gereken zaruri bir eşik. Bu işlem basitçe; bilincin, eril ilkeden dişil ilkeye(ayna) bakarak gördüğünü hazmetmesidir. Bir an için aileden yola çıkalım, erkek kadına b-akar ve oğlunu görür!
İşte son dört bin yıldır, babanın oğlunu, oğlun babasını hazmetmesini bekliyoruz.
Bu aslında BEN’in BİZleşme sürecidir. Eril ve dişil ilke birbirlerine doğru eğilir ve üçüncü bir noktadan varlıklarını sürdürmeye mecbur olurlar.
Bu eşik geçildikten sonradır ki, aslında bizi özgürlüğe taşıyacak yola girebiliriz ve yol bir dörtgendir.
Peki bir üçgenden dörtgene nasıl geçilir?
İki yol geliyor aklıma:
Birincisi, 3+1=4 formülü ile. Yani elde edilen sentez (3), eril ilkeyle(1) güçlendirilir.
Bu yol muhtemelen, bazı öğretilerde negatif ya da “kendine hizmet” diye nitelendirilen yolu açar.

İkincisi, hafif geri dönüşlü bir ataktır: 2+2=4
Bunun ne demek olduğunu biraz anla(t)maya çalışayım izninizle.

1.       Eril, dişiye doğru yöneldiğinde karşıdakini görebilecek durumda değil henüz. Bu sebeple ancak kendinden bakışlı bir karşısı var, bu da doğrusal bir çizgiyle değil bir açıyla birleşirler anlamına geliyor. Bu nokta sentez(oğul) yani üçgenin tepe noktası olur. Eril ilke henüz gelişkin değilse açısı düşük olacaktır (diyelim ki 30 derece), bu durumda dişil ilkeyle tepe noktasının açıları toplamı 150 derece olacak demektir. Çünkü dişil ilke sadece karşılama şartıdır. Demek ki oğul mecburen anacıl olmuştur (tersi de aynen böyle dengesiz, bu kez babacıl bir sentez olacaktır). Dengeli bir üçgen oluşturabilmek için eril ilkenin eşini 60 derecelik bir açıyla görebilmesi gerekir.

2.       Öyle ya da böyle sentez oluştuktan sonra, tepe noktası kendini oluşturanları görüp tanır ve onların varlığını kabul eder, onları onurlandırır ve ana ile babadan hangi açılarla var olduğunu hazmedebilirse yerini pekiştirir. Böylece eril(baba) ve dişil(ana) noktaları doğrudan birbirine bağlayabilir. Ancak birinci maddede söylediğim gibi üçgen eşkenar ya da ikizkenar olmayabilir, bu sebeple oğul anacıl ya da babacıl bir konumda bulunabilir.

3.       Sentez(tepe noktası), kendini var eden noktaları yerli yerince oturtamaz ise, oyunu sürdürebilmek için bir başka aynaya ihtiyaç duyacaktır. Tıpkı Deli Dumrul’un yaptığı gibi bir “el kızı”na yani bir aynaya varır, halini(oğul) sorar! Bu oyun süresizce devam edip gidebilir.

4.       Sentez, kendi öğelerini tanıyıp, onurlandırır ve kendi içindeki aynasını bulur ise, işte bu noktada CC’nin söylediği gibi bilinen dünya çöker. Sentez artık anima ve animusunu bilmiştir. Dayanağa ihtiyacı kalmaz, ölümünü dert etmez, kimseye yalvarıp yakarmaz. Kendini var edenler artık onun dışındaki ana baba değil içindeki eril ve dişil ilke halini almıştır. Böylece o artık kendini kendinde seyredebilir ve sentezleri için kendini dölleyebilir.

5.       Bundan sonra kuracağı ilişkiler ihtiyaçtan değil doğallıktan kaynaklanır. Zayıflıktan ve yetersizlikten özgürleştiği için ilişki kuracağı bireyleri ve nesneleri doğrudan(aracısız) müşahede eder. Bu demektir ki artık açılı değil doğrudan bağlanabilmektedir!

6.       Eril ve dişil ikiliği(tamlığı) hem içte hem de dışta dengelenmiştir, içte olan dıştadır: 2+2= dört eder.

7.       Şüphesiz yol burada tamamlanmıyor, ancak başlıyor.

Sa

Not: Böylesi hayati bir konuda her ne kadar kesin ifadeler kullandıysam da eksik olacağının bilincindeyim. Görmek kolay, anlatabilmek zor.

Apaçık bilgilenme nedir?

Gerçek şudur ki, ben-bilinci bir bilgi(lenme) olsa da, bu bilgi tümüyle özel bir türdendir. Her zaman uğraşmakta olduğumuz apaçık bilgi(lenme)den ayrımı dolayısıyla, ona saymaca olarak, “apaçık olmayan bilgilenme” diyebiliriz. Bilgisel sürecin amacı apaçık bilgilenmenin sağlanmasıdır. Apaçık olmayan bilgilenme, apaçık bilgilenmeyi sağlamak yolunda bir araç olarak karşımıza çıkar. (Lektorski)

Basitçe ne bildiğini bilmiyorsan, yani dalga yönünde salınarak tüm bilgiye sahipsen, buna bilgilenmişsin diyemeyiz demek istiyor. Burada mesele bilginin kendi eril yönünde açığa çıkmasıdır.
Apaçık olmayan bilgiler bize, simgeler, semboller, resimler, müzikler, rüyalar, şiirler (ve onun öykünmesi reklam sloganları) ve öyküler yoluyla ulaşır. Bütün bu yollarla bizim içimizde olmakla birlikte onların apaçık bilgi haline gelmesi; ki ben ona AYMA demekteyim, apaçık olmayan bilginin halihazırdaki akıl-beden-ruh bütünlüğünüzde spesifik bir örnekle bağdaştırılması halinde oluşur. İşte bu başarıldığında siz bilgiyi müşahede (aymış) etmiş olursunuz.

Fakat iş aymakla da bitmiyor. Aslında bitmeliydi ama bitmiyor; çünkü bizler unutkanız, fena halde uyumaktayız. Bu sebeple bu müşahede üzerinde çalışma yapılmadığı takdirde bir süre sonra yeniden apaçık olmayan bilgiler denizine olmasa da, oraya giden bir akarsuya düşer!
O halde ne yapmalıyız?
Henüz önermeler halinde bulunan bilgileri, apaçık hale gelmiş bilgilendirmeden yararlanarak çıkarımlar(dipnot1) yapmalıyız. Bu işlemden doğru sonuçlar alıp almıyor oluşumuz pek de önemli değildir. Doğru çıkarımlar yapsak bile o da kendi AYMAsına kadar kendi malımız olmayacaktır nasılsa. Bu işlemin önemi, apaçık bilgi haline gelmiş olanı “kendimize unutturmayacak kadar yeterli miktarda ve şekilde tekrarlamış” olmamızdır. Böylece o artık, bizde kalır.

Bir toplukta her işleve, dolayısıyla o işlevi en iyi yapana şiddetle ihtiyacımız var. Çünkü hiçbir işlev diğerinin yerine geçemez. Bilinçlenme zorlu bir yoldur, onu sevinçli bir yola çevirmek de elimizde, tersi de. Apaçık olmayan bilgilerin taşıyıcılarına çok ihtiyacımız var ama tek başına yetmez. Onları müşahede etmemize vasıta olacak işlevlere de deli gibi ihtiyacımız var. Tabi kendi çabamız olmadan hiç bişey kar etmez. Kendi işlevinizi başkalarına dayatmak kimseye fayda sağlamaz. Bize yararı olabilecek yegâne ön şart, kendi işlevimizi (en iyi yapabildiğimiz, yaparken zevk aldığımız) bulmak ve sonra onu yetimizi dibine kadar zorlayacak biçimde kullanmamızdır. “Daha iyisini yapabilirdim” şüphesi içimizde kalmadan, gelip geçmeliyiz hayat hazretlerinden.

sa

Çıkarım. Tdk: Verilmiş bir ya da daha çok önermeden sonuç çıkarma edimi. Doğruluğu doğrudan doğruya bilinmeyen bir önermenin, doğru olarak kabul edilmiş olan başka önermelerle bağlantısına dayanarak doğruluğunu çıkarma işlemi. Şu biçimde de söylenebilir: “Belli önermelerin kabul edilen ya da gerçek olan doğruluklarından ya da yanlışlıklarından, başka önermelerin kabul edilen ya da gerçek olan doğruluk ya da yanlışlıklarını çıkarmak.” Önce gelen önerme ya da önermeler doğru ise çıkarılan sonuç da doğrudur, yanlışsa sonuç da yanlış olur. Çıkarımın kendisinin yanlış olması söz konusu değildir: Bütün iki bacaklılar insandır. Kuş iki bacaklıdır. Kuş insandır. Burada çıkarım doğru yapılmıştır; ama yanlış olan birinci önermeden çıkan sonuç da yanlış olmuştur. // İki türlü çıkarım vardır: Bir öncüllü çıkarım-dolaysız çıkarım: Tek bir önermeden -> evirme -> tersevirme ya da -> altıklık yoluyla yapılan çıkarım. Çok öncüllü çıkarım (tasım) -dolaylı çıkarım: Aralarında ortak bir -> orta terimin bulunmasiyle birbirine bağlanabilen iki ya da daha çok önermeden yapılan çıkarım, bk. tasım

Soru Sorma Sanatı

Soru, ister bir çocuğun isterse bir erişkinin hançeresinden fırlasın, hayati öneme sahiptir.
Soru, insanın hayat karşısında duruşudur, bizatihi varoluşunun temelidir. Hayat ise bıkıp usanmayan bir cevapçıdır. Sorduğunuz sürece var olursunuz. Soru bir büyü gibi işlev taşır; çünkü gerçek sorular bir alçak basınç alanı oluşturarak, cevabı zorunlu kılar. Peki neden “gerçek soru” deme ihtiyacı hissettim? Gerçek soru adı üstünde bir şeyi gerçekten merak ettiğinizin göstergesidir. Oysa günümüz insanının merak duygusu öylesine körelmiş buna karşın kendine önem verme hassası öylesine güçlenmiştir ki, soru işareti ile biten cümleler aslında –çoğu kez- bir boy ölçüşme, karşıdakini küçük düşürme vasıtası gibi işlev görmeye başlamıştır.

Soru soran açısından; kişi kendi diyeceği varsa onu soruya tahvil etmeden demelidir zaten, eğer merak edilen bir şey varsa o durumda tamamen boş bir zihinle, kalpten gelerek, özlü ve net biçimde merakını dillendirmelidir. Cevabı gerçekten merak etmelidir, onu duyabilmek için iç konuşmasını durdurmuş olmalı, etkili dinleme yapabilmelidir.

Soruya muhatap olan açısından; kişi her ne kadar soru kendisine yöneltilmiş olsa da kendi bilgileri açısından vereceği cevabın eksik, daima eksik kalacağının bilincinde olmalıdır. Böylece soru kendisine ulaştığında, onun evrende yankılanmasına izin vermeli, kendine ulaşacak cevabı tıpkı soran gibi iç konuşmasını durdurmuş olarak beklemelidir. Eğer cevap dışarıdan gelecekse o halde soru muhatabının ne önemi var diye düşünebilirsiniz, her soru öylece havalara sorulsun diyebilirsiniz. O halde ben de size neden ikide birde cep telefonu, televizyon, buzdolabı, bilgisayar değiştirip durduğunuzu sorarım. Gerçek bir soru olduğu için cevabı bu satırları okurken siz verin lütfen. Ben sadece “vasıta”nın da önemli olduğunu anlıyorum. “ben” yerini “vasıta” sözcüğüne bırakana dek, gerçek alıcı/verici olamayacağımız zaten tüm öğretilerin en popüler ortak yönüdür.

Bu arada küçük bir ara yola da gireceğim izninizle:  Bildiğimiz gibi kelimeler büyüdür ilk söylendiği halleriyle ve fakat bin yıllar içinde ilk söyleniş hali çoğu kez defalarca şekil değiştirir ve artık sözlükte yazılı bir anlam haline dönüşür. Sözlükteki karşılığına bakmazsanız o ses demeti size bi şey demez hale gelir. Ben bu duruma gelmiş kelimelere (hemen artık tüm kelimelerimiz) tren lokomotifi diyorum. Malum lokomotifin işlevi kendisine bağlanmış yük katarlarını çekmektir. İlk çıktığı haliyle bizatihi “yük” olan kelime şimdi yükü çeken vasıta olmuş.
Gözlemim ise şöyle; yaklaşık onbeş yıldır yakınımdaki, çevremdeki insanları gözlemlediğimde erkek ve kadınlar arasında bariz bir fark saptadım. Erkekler (genelleştirme her zaman yanlış ya da eksiktir, fakat merdiveni çıkmak için mecburen yaptığımız bir işlem), kelimelerin sözlük anlamlarına sıkı sıkıya bağlı iken, kadınlar lokomotifin çektiği  yükü görüyorlar çoğu kez. Bu sebeple de genelde onların karşılıklı tartışmaları bazen seyreden açısından bir kör dövüşü gibi oluyor. Örneğin onbeş yıl öncesine kadar ben de erkeklerin çoğu gibi yaşıyordum. Kelimelere bağlı yükleri (duygular)kazara fark etmiş olsam bile , görmezden geliyordum. Ve bu davranışıma adeletli olmak yansız olmak, objektiflik diyordum. Ve tabi kadınlardan da korkuyordum çünkü onlarla anlaşmak bir kıl köprüde yürümek kadar zordu benim açımdan. 🙂
Daha sonraları kadınların yöntemini inceledim ve bana oldukça sahici geldi. Ve saf değiştirdim! Bu kez  kelimelerin yüklerini dinlemeye başladım. Buna alt yazıyı okumak da diyebiliriz. Ya da bir başkası empati diyebilir. Nasıl isimlendirildiği önemli değil. Ben bu durumu bir vizyon esnasında açıkça ve fiziki olarak görmüştüm. Kelime kişinin ağzından çıktı, yavaşlatılmış olarak bana doğru ilerlerken arkasında uçurtma kuyruğu gibi bi şey asılı olduğunu gördüm. Kendimce en tuhaf bulgularımdan biri olmuştu bu 🙂

sa

Not: On seneyi aşkın bi süredir “rüya görüşmeciliği” yapmakta ve talep eden oldukça öğretmekteyim. Zaman içinde hayretle fark ettim ki ben rüyalara aracılık ederken aslında soru sormayı öğrenmişim. Öğretme/öğrenme aynı anda olup bitiyor. Hayattan daha gerçek bir mucize var mı?

Dişi bilinç BİZ bilinçliliğidir.

Kadın bilincinin her zaman ilişkiyi, yani “biz”i ön planda tutması, dişil ilkeyle özdeşimi ve eril ilkeyle bağlantısı, onun bütünden kopmasını engelleyici faktördür. Dişi bilinç BİZ bilinçliliğidir.
Eril Bilinç için ilişki her zaman ayrışma ve denetimle, karşı karşıya olmakla birliktedir. Bu tanımlama eril bilincin ilişki modelinin, aslında “ilişki” yi (=birlikteliği) sabote eden bir çelişkiyi barındırdığını gösterir: Eril bilinç yaklaşırken uzaklaşır. Sözsüz, tanımlamasız, ayrışmasız birlikteliğin savunucusu dişil bilinç ise her zaman bağlantıyı vurgular. Ancak dişil bilincin ilişki şemasının da bir tehlikesi vardır: Bireyselliğin törpülenmesi, sınırların silinmesi ve ben-bilincinin sönmesi (Neumann).

Dişil bilinç, çıkış noktasıyla, kaynakla, ana merkezle bağlantının bilincidir; anacıl eylemin bilinçliliğidir. Ancak varoluşu için dışarı doğru (merkezkaç) bir eyleme gereksinir. Bu eylem ise ana merkez çıkışlı, dışa açılımlı eril bilinçtir. Dişil ilkenin savunduğu “biz bilinci”, kendisini BİZe göre tanımlayan, BİZe karşı sınırlayan ben-bilinci ortaya çıkmadan olanaksızdır. Zira bilinçlilik ilişkiyi gerektirir. İlişkinin ön koşulu ise farklı iki birimin, yani birbirini “kendinden ayrı” olarak tanımlayan karşılıklı bilinçliliğin varlığıdır.

Deli Dumrul’un Bilinci kitabından kısa alıntılar yaptığım yukardaki bilgiler gerçekten de dikkate değer parlaklıktalar. Bu fikirler içimde tam olarak karşılık buldular ve aklıma ilişkili başka şeyler de getirdiler.

BİZe, kavram itibariyle  “Toplumsal Bellek Bileşimi” diyebiliriz sanırım . İnsanlık, birleşmenin kaçınılmaz olduğunu özünden biliyor ve bin yıldan fazladır da (belki ne yaptığını pek de bilmeden) birleşmenin pratiklerini yapıyor. Fakat TBB öyle bir ince ayar istiyor ki, onu tutturmak şimdilik mümkün olamadı. Birey bilinci oluşmadan terennüm edilen ya da denenen BİZ oluşumları gerçek biz değil, korkmuş BENler cemaatleri oluyor.

Toplumsal Bellek Bileşimi için benim görebildiğim ince ayar şöyle bir şey:

  • TBB, değiştirme, yönlendirme talep etmez. Her bir katılımcıyı olduğu haliyle muhafaza etmenin büyük bir hazine olduğunu bilir, çünkü varlığını ve gelişimini buna borçlu olacaktır.
  • TBB, temelde samimiyet eşiğini geçmiş olmayı gerektirir. Olduğu gibi olmaktan ne gurur ne de mahcubiyet duymayanların natürel bir bileşkesidir.
  • Bir özelliğin eksikliği diğer özellik için zarurettir, işte tam da bu sebepten şeyleri dönüştürmeye çalışmak yalnızca bireyselliğin tahrik ettiği aslında çaresiz bir taleptir.
  • TBB, güven gerektirir, tapınma değil. Yoldaşlık ve dayanışma gerektirir, fikir birliği değil. Fikir birliğine varmak için icat edilen (konsensüs gibi) yöntemler, TBB ruhuna uygun düşmez. Fikir birliği olan yerde gelişme olmaz. TBB, uygun adım yürümek değildir ki o şekli köprü yıkar!
  • Kendiliğindenlik her konuda bir düstur gibidir.
  • TBB, doğrudan gerçek bellek bileşimidir. Topluluk içinde her bir bireyin gerçek belleği hem kendine hem de toplu kullanıma açılmıştır. Bu tamamen bir gönüllü işlemidir, reklamı yapılmaz, pazarlama taktiği işe yaramaz. “Dâhil olan” herkesin kazandığı bir yöntemdir.

Bilinçli olmayanın göbeğinde oturan dişil ilke, eril ilkeyi doğurur. Bu onun yaratıcı eylemidir. Ancak eril ilkenin ayrışma/özgürleşme ve kendini, kendisi olmayan’a göre tanımlama eylemi sayesinde dişil ilkle “biz bilinci”ni oluşturabilir.

Sa