ÖLÜM VE ŞİİR

“Fotograf ve Ölüm” adlı Fuliyama’nın yazısını incelerken, geçenlerde okuduğum karşılaştırmalı bir metin geldi aklıma.Karacaoğlan ve Orhan Veli’nin şiirlerinde ölüm düşüncesi üzerine bir yazı.Ölümü kabullenişleri,ölüme kafa tutuşları,ölümden kaçışları ve kaçınılmaz bir son olarak görüşleri şiirlerinden örneklerle verilmeye çalışılmış.

“Ölüm, tarihin başlangıcından bu yana insanlığın temel meselelerinden biri olmuştur. En eski devirlerinden itibaren bütün bilim dalları; din, felsefe, mitoloji kendi bakış açısıyla varlığın menşeini, ölümü, ölüm ötesi dünyayı tanımlamaya çalışmıştır. Her devirde toplumsal bir üst kurum olarak kabul edilen bu müesseseler insanlığın sorularına muhtelif cevaplar üretmişlerdir. Dinin ve mitolojinin, bir öte dünya inanışı ile açıkladığı ölümü felsefe akıl merkezli bir düşünüş ile cevaplamaya çalışmıştır.

İnsanı ilgilendiren her meselede olduğu gibi ölüm; hem dünya edebiyatında hem de Türk edebiyatında ele alınmıştır. Şair ve yazarlar şiirlerinde, eserlerinde ölümü işlemiş, onu algılayışlarını kendilerince ifade etmeye çalışmışlardır. Kimi şairler Mevlana gibi ölümü şeb-i arus görmüş, hep onu arzulamışlardır. Kimi şairler ise Cahit Sıtkı Tarancı gibi ölümü hayatlarından çıkarmak istemiş, görmezden gelerek ondan hep kaçmışlardır. Biz, çalışmamızda farklı zamanlarda yaşamış, zihinleri farklı düşünce sistemleri içerisinde yoğrulmuş iki şairin ölüme bakışlarındaki benzeyen ve ayrılan noktaları incelemeye çalışacağız.

Karacaoğlan 17. yy. da yaşamış kudretli bir halk şairidir. Kozan’da doğmuş bir yaşında annesini kaybetmiştir. Küçük yaşlarda da babasının askerden dönmemesi üzerine yalnız kalmıştır. Genç yaşlarda da memleketini terk edip diyar diyar gezmiş bir şairdir. Karacaoğlan kendi döneminde ve kendinden sonraki dönemlerde yetişmiş birçok şairi etkileyen güçlü bir şairdir.

Karacaoğlan, geleneksel göçebe kültür içerisinde yetişmiştir.İlim ve sanat bu merkez çevresinde teşekkül etmiştir. İnsanların hayata bakışı, hayatı algılayışı böyle bir arka plana sahiptir.Milli duygularımızı, bedii hislerimizi samimi ifadelerle terennüm etmiştir. Kendi muasırı birçok saz şairi gibi doğrudan doğruya klasik edebiyatın tesiri altında kalmamış, sade ve tabi şiirler yazmıştır. Ayrılık, gurbet, sıla özlemi, doğa, aşk ve ölüm şiirlerindeki başlıca temalardır. Lirik bir şairdir. Açık sözlüdür. Ölümle ilgili şiirlerinde de bu açıklık göze çarpar. Özünde insanı temel alışının bir neticesi olsa gerektir ki ölümü şiirlerinde etkili bir şekilde ifade etmiştir.

Orhan Veli ise 20.yy da yaşamış (1914–1950) Cumhuriyet dönemi Türk şairlerindendir. Orhan Veli’yi anlamak için yaşadığı dönemi bilmek gerekir. Şair, yüzyıllardır Türk toplumunu ayakta tutan dinamiklerin yıkıldığı, düşünce hayatında bir karmaşanın yaşandığı zor bir dönemin çocuğudur. Batılılaşma düşüncesiyle birlikte, 20. yy da ana kılavuz akıl bilimdir. Batının kavramsal ve kurumsal yönlerinin yanında davranış biçimi olarak da algılanması eğilimi bu dönemde de varlığını hissettirmiştir. Dini hayatın yaşayıştan uzak kaldığı görülmektedir. Orhan Veli böyle bir dönemde yaşamış, ve etrafında gelişen fikirlerin etkisi altında kalmıştır. OrhanVeli, modern zamanların şairidir. Tabi olarak Karacaoğlan’dan farklı bir zihniyete sahiptir. Bizim kültürümüzde daha ziyade Tanzimatla beraber görülmeye başlayan modernleşme, Batılılaşma hareketleri ile zahirde ve batında birçok unsur değişmiştir. Batıya açılan aydınımız, yabancısı olduğu, kendi fikri yapısıyla taban tabana zıt fikir akımlarıyla, düşünce disiplinleriyle karşılaşır. Tanpınar’ın ifadesiyle, Tanzimat’tan itibaren düşünce dünyamızın merkezinde yer alan mutlak yıkılmıştır. Bu aydınımızın düşünce yapısında karmaşanın olmasına, düşünce buhranları geçirmesine sebep olmuştur. Aydınımız adeta bir bir trajedi yaşamıştır. Yüz yıllardır kabul edilen, inanılan, şüphe dahi edilmeyen metafiziğe dayalı itikadlar Batının etkisiyle sarsılmaya başlar. Pozitivizm, rasyonalizm ile metafiziğe dayalı itikadlar yerini şüpheye bırakır. Bu dönemlerin ardından geleneksel kültüre ait birçok unsur, adet, inanış tarihe karışmıştır Şiirlerinde çocukluk, yaşama sevici, ikinci dünya savaşı, aşk, sıradan insanların yaşayışı gibi konuların yanı sıra öte duygusu, yolculuk, hüzün, yalnızlık, iç sıkıntı, ölümü işlemiştir.

Orhan Veli’de ölüm her şeyden önce bir yok oluştur. Ölümü, hayatın bir parçası olarak ele alır. Ölümü tema olarak işlediği şiirlerinde ilgisini ölümün ardındaki âlemden çok onun hayatla, canlılıkla bağlantısı üzerinde yoğunlaşmıştır. Ölüm tüm soğukluluğuyla ve genellikle karamsar bir ruh halinin ürünü olarak yansıtılmıştır. Orhan Veli’nin Son Türkü şiiri ile Karacaoğlan’ın Var Git Ölüm şiirlerini karşılaştıralım:

Ölüm ardıma düşüp de yorulma
Var git ölüm, bir zamanda gene gel
Akıbet alırsın komazsın beni
Var git ölüm, bir zamanda gene gel

Karacaoğlan hayatı boyunca pek mutlu olmamıştır. Ama ölümü hiçbir suretle arzu etmez. Şair bu şiirinde ölümle adeta konuşuyor. Onu canlı bir varlık gibi tasavvur ediyor. Ölümün şairin ardına düşüp yorulmasının gereksiz olduğunu söylüyor. Sonunda canını alabileceğini vurguluyor. Şair ölümü istememekle birlikte ölümün varlığını kabul ediyor.

Şöyle bir vakitler yeyip içerken
Yeyip içip yaylalara gezerken
Gene mi geldin ben senden kaçarken
Var git ölüm, bir zamanda gene gel

Şair yiyip içip yaylalarda gezdiği zamanlarda bile ölümden kaçmak istiyor ama ölüm daima onunladır. Şairin bu dörtlükte gene mi geldin demesi şairin ölümün izlerini hayatının her safhasında taşımasıyla ilişkilendirilebilir. Karacaoğlan bir yaşındayken annesini kaybetmiştir. Çocukluk döneminde babasından ayrı kalmıştır. Ölümün soğukluğunu hep ensesinde hissetmiştir.

Çıkıp bozkurtlayın ulaşamadım
Yalan dünya sana çıkışamadım
Eşimle dostumla buluşamadım
Var git ölüm, bir zamanda gene gel Aslına bakılırsa

Karacaoğlan hayattaki bazı duyguları tatmamış oluşunu ölümden kaçış sebebi olarak gösteriyor. Bozkurtlayın ulaşamadım ifadesinde şairin kurtlar gibi hızlı olup bazı duyguları tadamadığını anlattığını düşünebiliriz. Çünkü kurtlar çok hızlı hayvanlardır. Şair ikinci mısrada yalan dünyaya karşı gelemediğini söylüyor. Yalan dünya ifadesi dünyanın bir yalan gibi yok olacağını ifade ediyor. Şair ölüm karşısında çaresizliğini anlıyor, ondan kendisine zaman tanımasını istiyor. Şairde dünyaya ait bazı lezzetleri tatma arzusu var. Karacaoğlan’ın hayatına baktığımızda dünya lezzetleri karşısında talihsiz olduğunu görürüz, memleketinden bile istemediği kızla evlenmemek için kaçtığı rivayet ediliyor.

Karacaoğlan der derdim pek beter
Bahçede bülbüller şakıyıp öter
Anayı atayı dün aldın yeter
Var git ölüm bir zamanda gene gel.

Şairin derdi pek beterdir. Bahçede bülbüllerin şakıyıp ötmesi Karacaoğlan’ın derdinin bir dışa yansımasıdır. Artık yeter diyor. Ölümün farklı şekillerde karşısına çıkmasından bıkmıştır. Ölüme kafa tutuyor, ondan bıkkınlığını dile getiriyor. Karacaoğlan ölümü böyle ifade ederken Orhan Veli ise ölümü şu şekilde ele almıştır:

Kaybolmak üzere suya düşen bilezik;
Bak bütün kırışıklar silindi sudan.
Son saatimde mi uyandım uykudan,
Neden geçen yıllardan içim ezik?

Şair bir insanın hayatını bir bileziğin suya düşmesi imgesiyle anlatır. Suyun üzerindeki kırışıklıklar yaşamın meşgaleleridir; kırışıkların sudan silinmesi ile hayat biter. Ayrıca bilezik değerli olmayı sembolize ediyor. Şair için hayat da bir bilezik gibi değerlidir. Şair ölümü son saatinde fark ettiğini söylüyor. Şiire baktığımızda şiir 1936’da yazılmış. Bu da hemen hemen şairin okulunu bıraktığı yirmi iki yirmi üç yaş dönemine rastlıyor. Şairin ölümü sefaletle birlikte algıladığını söyleyebiliriz. Şair geçen zamandan nedenini bilmese de eziklik hissediyor.

Orhan Veli de Karacaoğlan gibi sıkıntılar içinde yaşamıştır. İkisi arasında temel bir fark vardır. Orhan Veli hayatın anlamını ararken sıkıntı çekmiştir. Karacaoğlan ise istemese de hayatın acılarıyla karşılaşmak zorunda kalmıştır.

Durdu beni ölüme götüren kervan
Eski bir şarkı söyleniyor rüzgârda
Duydum ki sevmeyi bilen dudaklarda
Benim ilahilerim hala okunan

Şair kendi ölümünü zihninde canlandırıyor. Rüzgârda eski bir şarkı var. Ve şair kendi şiirlerinin sevmeyi bilen dudaklarda hep yaşayacağını ifade ediyor. İlahi “Allah’ın birliğini, azamet ve kudretini anlatan veya telkin eden manzumelerdir.” Bu yönüyle şiirleri ilahilere benziyor. Şair de ilahiyi içselleştiriyor. Şiirlerinin sevmeyi bilen dudaklarda; ilahiler gibi öldükten sonra da hep okunacağını savunuyor. Bu şekilde şair şiirlerini değerli olduğunu anlatmıştır. Orhan Veli 1944’te İşte Mecmuası’nda sanatı için şöyle der:

“İnsanların refahı için söyleyeceğim üç beş sözün faydası olacaksa, sanatımı bu fayda uğrunda kullanabilirim. Fakat dikkat ediyorsunuz ya, sanatımı diyorum. Çünkü sanatın ne olduğunu bilmeyen insanlar, bu işin ne olduğunu bilmeyen insanlar bu işin ne olduğunu yine anlamayacaklardır.” Şair arkasında bir şeyler bırakmak istiyor. Karacaoğlan da ise böyle bir kaygı yoktur. O sadece hiç tatmadığı lezzetleri tatmak ister. Karacaoğlan ölümün varlığını kabul eder. Orhan Veli’de ise ölüm karşımıza yok oluş olarak çıkar.

Sevdiğim ellerime dokunaraktan…
Beni çağıran bir eda var sesinde
Bu muydu insanlara son nefesinde
Görüneceğinden bahsedilen şeytan?

Sevdiği ellerine dokunuyor. Şair ölmeden kendisine görünen sevgilidir. O dakikalarında sevgilisi yanındadır. Sesiyle şairi çağırıyor. Son iki mısrada ölüme ironik bir bakış var. Şair “Bu muydu?” diyerek ölümle alay ediyor. Orhan Veli ölüme ve geleneksel kültür içerisinde ölümle ilgili olarak inanılan hususlara karşı ironik bir yaklaşım sergiler. Ahmet Kabaklı Orhan Veli için şöyle diyor: “Orhan Veli’nin şiirinde hayatla ve dünya güzellikleriyle insanoğlu arasında sıcak ilişkiler kurulmuştur. Zaten dünyanın dışında her şeyi inkâr eder gibidir. İçindeki (boşluk inançsızlık) duygusunu bir çeşit tapınma gibi…” Orhan Veli’de ölüm bir ironi olarak karşımıza çıkarken Karacaoğlan’da ölüm kaçınılmaz bir kaidedir. O sadece ölüme kafa tutmaktadır. Bu kafa tutma ölümü kabullenmeyişinden değil ölümün hayatı boyunca ona acı vermesindendir. Sular çekilmeye başladı köklerdeIsınmaz mı acaba ellerimde kan?Ah! Ne olur bütün güneşler batmadan Bir türkü daha söyleyeyim bu
yerde!..

Şair artık ölmektedir. Suların köklerde çekilmesi demek bedenin yavaş yavaş soğumasıdır. Şair ölümü bir son olarak gördüğü için onu kabullenemiyor. Dünyada ebedi kalma arzusu var. Şair cevabını bildiği bir soruyu soruyor. İkinci mısra şairin son bir umutla da olsa hayatta kalmak için çırpınışlarını verir. “Ah!” ifadesi şairin ölüm karşısındaki çaresizliğine bir iç çekiştir. Şair ölmeden bir türkü daha söylemek istiyor. Bunu hayattan biraz daha kâm almak olarak düşünebileceğimiz gibi şairin kendi ölümünün ardından onu hatırlatan şiirler bırakmak istediğini de düşünebiliriz. “Şair dünyanın güzelliklerini sırf bakışıyla değil, duyu organlarının hepsiyle, (yaşamanın şehvetiyle) tatmak dileğindedir.”
diyen Ahmet Kabaklı şairin kam almak istemesindeki düşünce boyutunu ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak şunları diyebiliriz; ölüm karşısındaki çaresizlik her iki şair için de söz konusudur. Her iki şairde de ölüm bireysel olarak ele alınmıştır. Dünyevi hayatın bitişiyle ilgili bir mesele olarak işlemişlerdir. Ölümden sonrasıyla ilgili iki şairin şiirinde de bir fikir verebilecek ifadeler yoktur. Ancak geleneksel kültürün içerisinde yetişmiş, bu sebeple geleneksel bir inanç yapısına sahip olan Karacaoğlan’ın ölümü bir son olarak göremeyeceğini söyleyebiliriz. Zaten şiirinde de ölümün daha geç gelmesini arzulamaktadır. Bu onun ölüm fikrine çokta yabancı olmadığını göstermektedir. Orhan Veli’ninde Karacaoğlan gibi ölümden kaçışı söz konusudur.

Ancak Ahmet Kabaklı’nın da ifade ettiği gibi şairin içindeki inanç boşluğunun onu acı bir ümitsizliğe ittiği görülür. Ancak Orhan Veli ölümü bir bitiş olarak görürken Karacaoğlan’da böyle bir anlayış olduğunu söyleyemeyiz. Nitekim Karacaoğlan’ın ölüm üzerine yazdığı semaileri de vardır. Orhan Veli ölümü insan hayatındaki yeri ve sonrasındaki geleneksel ritüeller olarak ele almıştır. Her iki şair de ölümden kaçmak istiyor. Bu kaçış Orhan Veli’de sonsuzken Karacaoğlan’da zamanlıdır. Orhan Veli’nin bir şeyler bırakma çabasını, ölüm için ayrım noktası olarak görebiliriz. Her iki şair de insanın ölüm karşısındaki hislerini açık bir şekilde bizlere duyurmayı başarmışlardır.

Demet GEDİKOĞLU

KAYNAKÇA:

Hakan Sazyek,Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Garip Hareketi,
Orhan Okay, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri Poetikası
Ahmat Kabaklı, Türk Edebiyatı,
Orhan Veli Kanık, Tüm Şiirleri,
Memet Fuat, Karacaoğlan: yaşamı, sanatçı kişiliği ve şiirlerinden seçmeler,
Mustafa Necati Karaer, Karacaoğlan: Hayatı, sanatı, şiirleri,
Hayrettin Rayman, Karacaoğlan’ın Şiirlerinde Ahenk

Kaçınılmaz Randevu

Don Juan “Öyle çok yapacak şeyin var ki, tetik değilsin” dedi ve tetik olmayı “günlük dünyanın dokusundan haberli olmak” olarak açıkladı. Carlos Castaneda itiraz etmeye kalkınca, sıradan şeylerin arkasında saklanmamasını, ayakları üstünde durmasını, yaptığı ve söylediği herşeyi ölçmesini, hiç zamanı yokmuş gibi davranmasını istedi. Ancak bunun herkesin başına geldiğini, bir şeyi yapmak istediğimizde çok geç olduğunu, artık zamanımızın kalmadığını, teşekkür etmesi gerektiği halde arkadaşını yargıladığını ve şimdi de kuyruğunda bir hortlakla kalakaldığını ve asla borcunu ödeyemeyeceğini söyledi.

Bu söylenenlerin çok önemli olduğunu, eylemleri ile hiç bu kadar açık yüzleşmediğini ve şimdiye dek kimseye teşekkür etmediği kafasına dank etti. Zaten sarsılmış olan Castanedaya, Don Juan, Bill’in son düşüncesinin o olduğunu söylediğinde tamamen çöktü.

Castaneda herşeyin saklandığı dayanılmaz bir dünyada olduğunu ve şehire gidip gürültünün içinde kaybolmak isteği aklından geçerken don Juan “Bir sonsuzluk deneyimi yaşamaktasın. Kaçmak, insani bir şeye dalıp gitmek istersin ama sonsuzluk buna izin vermez, acımasız pençeleri ile seni yakaladı birkere” dedi. Büyücüler artık seslendiremiyecekleri teşekkürlerini arkadaşlarının anısını taze ve canlı tutmakla yapabileceklerini, hüzünün kişisel olmadığını, bir enerji, bir güç olduğunu ve büyücülerin bir radyo gibi açık olduklarında bu dalgayı yakaladıklarını ve büyücülerin hiçbir şeyin arkasında gizlenmediklerini söyledi.

Bu konunun devamı olan “teşekkür etmek” için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=380

aKaŞa

Ben aslında olağan yöntem olarak yazılı günlük tutmam.Yazarım ama ince ince işleyerek.Nasıl mı bellek olarak kullanabileceğim en küçük yerlere işlerim sevgimi.o yüzden mp3 listelerim vardır.Herkişi için seçilmiş parçalardan oluşan.Yada ben teknik analiz yaparken yazdığım uzmanlar ,uyarılar kişi isimlerinden oluşur.Benimle konuşurlar her daim.Video albümüm ve tv Kayıtlarım vardır.Yine kişilere göre sınıflandırılmıştır.Msn de yazışırken hemen frekans ayarı yaparım.Yıllardır yaptığımdan bu rasgele işlemden 1dk. sonrasını 5 dk. sonrasını 15 dk. sonrasını bazen 1 gün bazen 1 hafta bazen de bir ay sonrasını tahmin etmekle geçer uğraşılarım. Bazıları buna sezgi der belki! olabilir yazdığım bir diğer aracımda Satranç veri tabanım dır. hep sonraki hamleye yönelirim. Her tecrübemi saklarım. Buna Öğren Öğret Kaydet dedim.
Kadere inat bi adım sonrasını görme yetisi geliştiriyorum.

Rasgele gibi görünen bu yordam geribildirimi yapıldığında bir günlük bilgisi benim için. Dışarı çıkarken bile mp3 çalarımda vardır aKaŞam. Cep telefonumda akaşam. Benim çingenem. seni nasıl anlatırım bilmiyorum ama canlısın benimle birlikte ve benden önce yaşadın. Toplumsal Kaynak Bileşimi gibi birşeysin seni tanımlamak için Muratça yı gelişitiriyorum. Neydi Muratçanın ilk sözcüğü Evet. saygılar devam edecek

                                             Bay Evet

İkinci ses

Tabi şimdi “ikinci” oldu o ses. Sanırım küçükken ben oydum, yani ilk sesti benim için. Tam olarak hangi tarihte ya da hangi olayla “ikinciliğe” kaydı bunu hatırlayamıyorum, sanırım ilk gençlik yıllarında ikinciliğini farketmeye başladım. Onun söylediklerini hemen kimseyle paylaşamayacağımı artık öğrenmiştim. Deli ya da tuhaf karşılanmanın menfaatime uymadığını da fark etmiştim. Ayrıca hangi nedenle olursa olsun o kadar göz önünde olmayı/farkedilmeyi de istemiyordum o zamanlar. Çevremde bi garip şeyler vardı, insanlar bana göre son derece gereksiz şeyler yapıyorlar, sürekli boş ve anlamsız tekrarlarla konuşuyorlardı, üstelik bunu onlara söyleyerek kızmalarını ya da beni aforoz etmelerini göze alacak durumda değildim.

Böylece tamamiyle kendi iç dünyama gömüldüm. Deli gibi okurdum, düşünürdüm, ilişki mekanizmalarını çözmeye çabalardım, konuşamadığım için yazardım. Dıştan bakıldığında normal görünmek için çabalarım oldukça başarılı olmuştu, tam olarak normal denmese de biraz içe kapalı fakat sorumluluklarının bilincinde, başarılı sayılabilecek bir eğitim sürdüren, uyumlu ama asosyal bi kız imajı oluşturabildim. Yine de bunu başarabilmeyi anneme ve babama boçlu olduğumu şimdi görebiliyorum. Babam beni (hatta ikinci sesimi) gayet net olarak görebiliyordu, hep gördü ve beni saatlerce dinleyerek teşvik etti. Annem ise istese foyamı gözler önüne serebilecekken bunu yapmadı ve görmezden gelerek normal olma çabama katkıda bulunmuş oldu.

Daha sonraları bu imaj benim pek de kontrolümde olmayarak biraz farklılaştı; insanlar artık beni çok hırslı bulmaya başladılar, sanırım iş hayatındaki tesadüfi fakat bi o kadar da hızlı yükselişim, hala sosyal aktivitelerden kaçıyor oluşumu bu kez “içe kapanık” tanımından çıkarıp “kendini beğenmiş”e transfer etmişti.  Yaşım büyüdükçe, kendine güvenen, amansız iş kadını, herşeyi bilen ukala, duygu yoksunu sert biri olarak tanımladılar. Ki bence öyle görünmesi de normaldi galiba. Bu dönemlerde o ses çoktan ikinci ses olmuştu zaten. Üstelik zaman zaman takışmaya başladık, hep doğru söylüyordu ve bu sinirimi bozuyordu. Fakat yine de onu defetmek (buna gücüm yeter miydi şüpheli!) bir an bile aklıma gelmedi. Her zaman öylesine özgün, net, olgun ve hayal ötesi egzantrik şeyler anlatırdı ki, insan böyle bişeyi ters düşse bile feda edemezdi.

Bütün bu süreçlerde hala günde bir kitap bitirme hızımı devam ettiriyordum, fazlaca seçici değildim. Neden diye şimdi sorunca aklıma tek cevap geliyor, çok ama çok açtım, doyamıyordum bi türlü. Tarihi romanlar, sosyoloji, ekonomi, siyaset, bilim ve tabi polisiyeler en gözde konulardı benim için o yıllarda. Klasikler orta okul sıralarında çoktan bitmişti. İnsanların neyi önemsedikleri, neye ağladıkları ve güldükleri ilginçti benim için, açıkçası bu kitaplar ikinci  sesim için insana dair herşey gibi uzak bir sis perdesinden görünen muğlak, tuhaf şeylerdi. Aslında romanlar onu pek ilgilendirmezdi, onları kendim için okurdum. O diğer konuları severdi.

Sonra o kırılma anı geldi… Artık insanların beni gördükleri o tipten illet ettiğim yıllardı. Aslında o imajın bilerek bazen de bilmeyerek giymiş (giydirilmiş) olduğum bir palto, dış kabuk olduğunu herkese anlatmak işime gelmedi, daha doğrusu anlatamayacağım belliydi. Kimse belleklerindeki sibel imajını değiştirmeye niyet edecek denli beni sevmiyordu, belki de bunu yapacak vakitleri, enerjileri yoktu. Herkes meşgul bi de benimle mi uğraşsınlar (o zaman en sık tekrarladığım cümleydi sanırım).  Onları fevkalade haklı bulduğumdan, o kırılma anında hepsini kendi kabuğumla birlikte terk ettim.

Kırılma anı tam olarak ne zamandı onu da bilmek zor, fakat Richard Bach’ın sonsuza uzanan köprü kitabını okurken çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Onu benim gibi tuhaf bir yaratık olarak gördüğümden mi güç aldım, kimbilir. O güne kadar ben hala kendime “defolu mal” demeyi uygun buluyordum. Benim gibi başka birinin daha olması birden hani ne derler kanımı kaynattı 🙂

O sıralar, dünyadaki tüm kitapları okuyamayacağım, tüm filmleri seyredemiyeceğim gerçeği ile yüzleştiğim zamandır da. Bu benim için tam bir şok olmuştu. Denizden çıkmış balık gibi alık alık bakındım bir süre, çözüm çözüm diye dört dönüyordu zihnim. (İkinci sesim buna gülüyordu, hani bu zaten onun bildiği bişeydi de benim bunca geç aymamla alay ediyor gibiydi. Bu arada ikici sesim bana iş hayatında inanılmaz şeyler yaptırdı, müthiş keskin teşhisleri vardır, beni hep şaşırtmıştır. Resmen kulağımda sesi duyulur.)

Bulabildiğim çözüm şuydu; artık seçerek okuyacaktım ve ikincisi boş şeyleri terk edip süremi çoğaltacaktım. Ve aynen uyguladım. Çok az parayla yaşanabileceğini fark etmem iyi oldu, bu süremi beş on kat uzattı. Kabuğundan çıkmış bir civciv olarak yeni bir hayata başladım. Eskiden kalan bir tek alışkanlığım, tanıdığım yoktu. Aynı bir bebek gibi dünyayı aslında ilk kez öğrenmeye başladım. Bu dönemler ikinci sesimle çok daha iyi anlaştığımız, gönüllüce alışveriş yaptığımız zamanlardır. Herhalde on yıl kadar sürmüştür. O dönemde okuduğum kitaplar ikinci sesimin kendini bulduğu şeylerdi, aslında onların tümünü zaten biliyordu fakat bildiklerine verilmiş isimleri öğreniyorduk. Aynı zamanda uygulamadan da geri durmadık, önümüze geleni yaşadık, duygularımızdan dersler çıkarmak hem zorlu hem de zevkliydi.

Sonra bir kırılma daha yaşadık. O anıyı “kontrat bitti” öykümde anlatmıştım. O günden beri ikinci sesimle kendi sesimi ayrıştıramaz oldum. Bakalım bundan sonra ne olacak? Sürprizlere açığım (azıcık bi çekincem varsa da onun olmasına da takmıyorum), hedefe odaklanmanın, hedefi yakalamayı engelleyici şey olduğunun farkındayım.   O sebeple sürpriz olsun bizim olsun 🙂

Kırılma Noktası için Bakınız : https://blog.sonsuz.us/?p=375

Uzaydan Geldik Biz

MAL varlıklarını Hazine’ye bağışlamak isteyen, ancak dilekçeleri kabul edilmeyince Ankara’da bindikleri taksinin şoförü İzzet Erdem’e, içinde yaklaşık 40 bin TL tutarında para ve altın ile tapular bulunan çantayı bırakan çiftten Mustafa Solak anlatıyor:

Ankara’da ilk önce TBMM’ye, oradan Cumhurbaşkanlığı’na, Genelkurmay Başkanlığı’na ve son olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’na gittiklerini, çantayı kabul etmediklerini, yazılarını bıraktıklarını anlatan Solak, yaşadıklarını şöyle anlattı:
“İşimiz bittikten sonra otele gittik. Otele iki ayrı şirketten kurye çağırdık. Götürmediler. ‘Vestiyerde unutalım, onlar götürsün versin’ dedik. Arkamızdan koştu geldi, çantayı getirdi. Ben TBMM’ye girerken yanımızdaki görevliye ‘Ankara’da kalacak bu para’ dedim. Görevli ‘Meclis almaz bu parayı’ dedi. Ben de ‘Çöpe atarım o zaman. Çöpe atacağım ama Ankara’da kalacak’ dedim. En son takcisi imdadımıza yetişti. Allah razı olsun. Taksi parasını verdiğim taksiciye ‘Alın bunu Hazine’ye götürün’ dedim. Ondan sonra olaylar böyle gelişti. Parayı geri talep etmiyorum. Oyun mu oynuyoruz burada? Kimin ihtiyacı varsa devlet elini uzatacak. Biz hangi kişinin yardımına yetişeceğiz. Deniz Feneridir, Kızılaydır, bıraksınlar bu işleri, mallarını mülklerini versinler devlete. Devlet adil şekilde bunları dağıtsın. Neredeyiz biz ya, neredeye yaşıyoruz biz? Bilmiyorum ben nerede yaşadığımızı. Ben buralı, dünyalı değilim zaten. Bu şekilde dünyalı olamam ben. Uzaydan geldik, çatlak böyle, birşey yaptık işte.” (Milliyet)

Bu olay bence sıradan değil. Birçok açıdan ele alınıp incelenmesi lazım. Bu vatandaş ne yaptığını ve bunun çatlakça olduğunu zaten bildiği için ona aklından zoru var diyerek geçip gidemeyiz, konuyu kapatamayız. Benim bu beyanatta en çok dikkatimi çeken şey; “örnek olmak istiyoruz” sözü ve devlete duyulan (belki de bilinçaltımızda hepimizin deli gibi özlediği) güvenin vurgulanması! Bir üçüncü unsur ise paranın Ankara’da kalması için verilen mücadele! Memleketin kalbi…

Habere verilen tepkilere göz attığımda insanların şöyle eleştirdiklerini gördüm; “çocuk okutsunlar”, derneklere bağışlasınlar” “devlet bu işle uğraşır mı kardeşim!”, “yine beyin yıkama operasyonu” gibi şeyler. Oysa Solak çiftinin amacı başkalarına da örnek olmak. Burada bambaşka bişey var. Bu hareket hatırladığım kadarıyla kurtuluş savaşı zamanında yapılmıştı, kadınlar-erkekler parmaklarındaki nikah yüzüğüne kadar soyunup devlete vermiştiler. Gün o gün mü acaba diye düşündürdü beni…

Siz de görüşlerinizi paylaşırsanız sevinirim.

Not: Tesadüflere inanmam, sosyolojik olgular çok çok uzun yıllar boyunca kişilerin bilinçaltında çakılı kalır.