Tanrılık sapıtma: Aşk

Hayır, insanın bir aşıkı oldu mu, bu sapıtmıştır ötekinin aklı başındadır diye, aşksız bir adamı aşıka üstün tutmamalıdır. Sapıtmanın kötülük olduğu açık açık bilinseydi böyle konuşmaya hak verilirdi; Halbuki en büyük iyilikler bize muhakkak bir tanrı vergisi olan sapıtmanın aracılığıyla gelir. Delphosi’nin kadın bilicisi, Dodone’nin kendi kadın rahipleri, Hellas’ı devlet işlerinde olsun, halkın özel işlerinde olsun bir çok önemli hizmetleri sapıtma halinde- iken gördüler; Akılları başlarında olduğu zaman ya pek az şey yapabiliyorlardı, yahut hiç bir şey.

 Tanrı vergisi bir seziş sayesinde Sybilla ve daha nice kimseler birçok insanlara birçok defalar gelecekte tutacakları doğru yolu önceden göstermişlerdir. Bunları sözünü etmek herkesin bildiği şeyler üzerinde oyalanmak olur. Fakat şu nokta gerçekten dikkate alınmaya değer; Kelimeleri yaratmış olan eskiler Mania’yı (Karşılığı sapıtma olan kelime ya da aşk) çirkin ve ayıp bir şey anlamında kullanmadılar. Böyle olsaydı sanatların en güzeline geleceği öğreten sanata, o kelime ile ilgili olarak Manike derler miydi? Ona bu adı verdiler, çünkü Manianın bir Tanrı vergisi olarak, gerçekten güzel bir şey olduğunu kabul ediyorlardı. Şimdikiler bu kelimelerin içine bir t sokuşturarak, Mantike ( bilicilik bilimi, tanrılar bilimi anlamında da- kullanılırdı) sözünü vücuda getirdiler.

 Kendinden geçmenin ve sapıtmanın Musa’lardan gelen bir üçüncü çeşidi vardı. Bu, ince ve temiz bir ruhu ele geçirdiği  onu uyandırır, önüne katar ve eskilerin gördüğü sayısız büyük işleri lirik veya başka cinsten şiirlerde coşkun bir dille anlatarak, gelecek nesillerin eğitimini sağlar. Biri, sadece nazımda ustalığın iyi bir şair  olmaya yettiğini sanıp Musa’lardan gelen sapıtmayı içinde durmaksızın şiir kapısına yanaşmaya cesaret ederse, ancak yarım yamalak şair olabilir; Çünkü ilhamlı bir insanın vücuda getirdiği şiir, daima, heyecansız bir insanınkini gölgede bırakır.

 Sana daha başkalarını da söyleyebilirim ama, bize Tanrılardan gelen sapıtmanın bütün güzel neticeleri işte bunlardır. Öyleyse, sapıtmadan dehşet duymaktan sakınalım ve kendini tutabilen aşığı sapıtmış aşığa üstün tutmak gerektiğini iddia edenler karşısında şaşkınlığa düşmeyelim. Bu tür iddia sahibi olanlar, bahsi kazanabilmek için, Tanrıların, aşığa ve sevgilisine aşkı, onların iyiliği için vermediklerini ispat etmelidirler. Bizde, buna karşı aşk denilen bu sapıtmayı  Tanrıların, aşığı ve sevgilisini son derece mesut etmek düşüncesiyle verdiklerini ispat etmeliyiz. Şüphesiz  bu ispatımıza bilgiçler inanmayacaktır; Fakat bilgeler inanacaklardır.

 Öyleyse her şeyden önce, Tanrılık olduğu kadar insanlık da olan ruhun tabiatı hakkında, hem kendi eylemlerini, hem de kendine gelen etkileri göz önünde bulundurarak, gerçek bir fikir edinmeye çalışalım.

Sokrat’ın Phaidros ile söyleşisi‘den özetleyen Sibel Atasoy

Özetin bütünü için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=132

ÜTOPYALAR SONRASI: METAFOR VE KARMAŞIKLIK – I

Doğada karmaşıklık sıralaması sıçramalar yapar. Atom parçacıktan, molekül atomdan, hücre molekülden, organizma hücreden, canlı organizmadan… daha karmaşıktır. Ve, bu karmaşıklık sıralaması sonunda doğal hayata ve doğada bilinen en karmaşık canlı olan insanın bir dinamik olarak yer aldığı eko-sosyal sistemlere dayanır. Kültürel varlıklar gibi ütopyalar da davranışları en karmaşık canlı olan bu insanın eseridir. İnsanın davranış dinamiklerini öngörebilme üzerine yapılabilecek çabalar sosyal olayların ve kültürel varlıkların olduğu kadar ütopyaların nedenselliği hakkında da bize bilgi verebilir.

Kopernik’in takipçileri olan Galileo ve Kepler dönemlerinde başlayan redaksiyonist (indirgemeci) düşünce ile oluşan ve lineer (doğrusal) Newtonsal paradigmalarla geliştirilmiş ve standartlaştırılmış olan “yetkili bilgi teorileri” doğada sıçramalar yapan karmaşıklık sıralaması ile uygunluk içindedir. Bu bilgi teorileri bize kimyasal özelliklerin fiziksel olaylara göre, moleküler biyolojinin kimyaya göre, biyolojinin moleküler biyolojiye göre daha karmaşıktır… der. Ve, aralarında dibi bilinmeyen karmaşıklık kuyuları bırakarak sıralanan bu bilgi teorileri modern insan bilimlerine gelir dayanır.

Biyolojinin temel yasalarının fizik ve kimya yasalarına bağlı durumda olduklarını, ama onların aynı zamanda çok engin fazladan bilgilere bağlı olduklarını ve bu bilgilerin modern bilimlerin gelişmesinde rolü büyük olan ampirik sonuçlarla değil, rastlantısal olarak ortaya çıktıklarını biliyoruz. Yani lineerci ve analitikçi düşüncenin bilgi teorilerinin kapsama alanı, bir sistemi veya bir olayı ideal bir yapıda görmek istesek de göremedikçe, sistem veya olay “bize göre” karmaşıklaştıkça azalır ve içinde yaşadığımız doğal hayata doğru da kaybolur. Eko-sosyal sistemler öylesine karışıktır ki atom altı parçacıklarla, atomlarla, DNA molekülleri ile açıklanamamaktadır. Beklenen ümitlerin boşa çıkması, doğal hayatı ve sosyal sistemleri anlamada indirgemeci bilim paradigmalarından bağımsız olabilecek (kalabilecek) yeni düşünce arayışları getirmiştir.

Redeksiyonist bilim (indirgemeci bilim) bir olayı insanın görmesini istediği davranışlarını anlamak amacına uygun bir şekilde böler ve parçalarına ayırır. Yani olayı “amprisist” olarak ideal bir yapıya indirgemede yeterli olacak kadar parçalarına ayırma stratejisidir. Ve böylece bu parçaların etkinliklerini kontrol ederek olayı öngörmeye çalışır. Bu amaç için de sonsuz küçükler matematiği (calculus, entegral ve diferansiyel hesap) ) teknolojisi geliştirilmiştir. Newton döneminden bu yana bu teknoloji ile donanmış olan indirgemeci bilim özellikle ideal sistemlerin fizik ve kimya yasalarını bulmada kayda değer bir şekilde çalışmıştır ve hala da sürdürebilir şekilde çalışmaktadır. Örneğin atom altı fizik yasalarının ve atomik mertebede kimya yasalarının anlaşılması yanında kozmolojik mertebede evrenin standart oluşum modeli (Büyük Patlama Modeli) de atom altı temel taneciklerle (kuarklarla) ifade edilebilmiştir. Bazı özel durumlarda biyolojide (moleküler) de iyi sonuçlar vermiş olan indirgemeci bilim stratejisi ile elde edilen bu başarılar metaforsal olarak lineerci toparlayıcı pragmatik, amprisist ve analitik düşüncenin (modern bilimlerin) gelişmesine de neden olmuştur. Bu düşüncenin kolaylaştırıcılığı öyle başını almış gitmiştir ki sınırlanmış durumları (bile olsa) karmaşık organizmalara, eko-sistemlere, organizasyonlara ve topluluklara, küresel ekolojik değişimlere ve sosyal sistemlere uygulanmış ve bu strateji ile ortaya çıkan “yeni bilim alanları” ile bu sistemlerde elde edilen “bilimsel sonuçlar” otoritelerin elinde evrensellik, modern dünya, refah ve aydınlık günler adına propagandalarla, baskı ve korkutmalarla, lobicilikle dayatılmaya başlanmıştır. İnsanlığın bunca fedakarlıkları karşılığında, modernitenin vaat ettiği güzel günlerin bir türlü gelmemesi yanında özellikle bilgisayarların ortaya çıkması ile yapılan simülasyon deneyleri ile, bu düşüncenin sınırlanmış durumlarının bile, bırakalım daha çok karmaşık olan sosyal sistemlere, doğal hayata, basit meteoroloji ve nüfus dağılımı problemlerine uygulandığında epistemolojik hatalarla karşılaşılmıştır. Özellikle, gözlemlerimizden de bildiğimiz gibi, global ekolojik çevrimlerde küçük değişimlerin önemli oluşumlara neden olabileceği bilgisayarlarda geliştirilen simülasyon deneylerinde görülmüştür. Çok basit lineer olmayan denklemlerin kaos olarak tanımlanan öngörülmez karmaşık çözümler verdiğinin bilgisayarlarda görülmesi ve kesirli boyutlara sahip bu acayip çekici davranışları açıklayabilmek için geliştirilen kaos kuramı bilim dünyasının “bir devrim” denecek kadar birden büyük bir ilgi odağı oldu. Ancak; bilim dünyasını sarsan “modern düşüncenin bu son kurtarıcısı” kaos kuramının karmaşık sistemlerde gözlenen kendiliğinden örgütlenme, yeniden yapılanma ve evrimleşmeyi tek başına açıklayamadığının anlaşılması da pek uzun sürmedi. Bugün kaos ve karmaşıklığın aynı şeyler olmadıklarını biliyoruz. Karmaşık bir sistemde evrime, değişime ve yenilenmeye yer varken kaos buna kapalıdır.

Kararlılık ve kararsızlık karmaşıklığa başka bir yönden bakmamızı sağlar. Bu görüş kaos kuramı ile ilişkilidir. Bu görüşe göre karmaşık bir sistemde bir uç düzeni ortaya çıkartandır, diğer bir uç ise kaosun ucundaki düzensizliktir. Yani karmaşık bir sistemde hem düzen hem de kaosun ucu olan düzensizlik aynı anda mevcuttur. Eğer karmaşık sistem bir düzen durumundan artan düzensizliğe doğru gidiyorsa kaosun ucu olan kaos eşiği (bıçak sırtı) dediğimiz bir geçiş fazına gider. Öyle ki bu yeni faz geçişi sonrası sistem yeni bir örgütlenmeye gitmeye başlar. Böylece karmaşıklık düzensizlikten oluşan evrimleşmiş bir düzen olarak ortaya çıkar.

Son 30 yıla sığan bu ilginç sonuçlar Newton döneminden bu yana bilime ve insanlığa egemen olmuş olan modern düşüncenin en azından düzenin ve düzensizliğin birlikte yaşadığı karmaşık sistemlerde yetersiz kaldığının kimsenin üzerine demagoji yapamayacağı kanıtları olmuştur. Böylece, Newton’un günlerinden bu günlere insanlığa yarınlarda özgür olmada ve güzel günlere varmada vaatlerden öteye gidemeyen, “modern dünyanın aynı zamanda hem babası ve hem oğlu olan” Batı uygarlığının, bilim tarihçisi ve felsefecisi Feyerabend’ın demesi ile “silah araştırmalarında mükemmel sonuç veren bir bilimi tercih eden, maddeci ve oldukça saldırgan” bir iktidarlar örgütü olma dışında, bırakalım sonunun geldiğini ilan etmeyi bir tarafa tek evrensel çözüm olmadığı, alternatiflerinin olabileceği “bilimsel açıdan” ilan edilmiş olmaktadır.

Karmaşık sistemleri ve olayları anlamak için lineerci düşünceye ve indirgemeci bilime sistematiksel bir alternatif metot geliştirilme arayışları yeni değildir. 19. yüz yılın sonlarına doğru Fransız matematikçisi ve teorik fizikçisi Henri Poincare üç cisim problemini (ay, dünya ve güneş) ifade eden lineer olmayan hareket denkleminin (indirgemeci bilim teknolojisi ile yazılmış olan) başlangıç koşullarına bağlı olarak öngörülmeyen acayip dinamikler ortaya koymasından kaosun köklerini fark etmiştir. O yılların hemen sonrası üç cisim probleminde bile öngörülemeyen acayip oluşumların anlaşılması bir yana bırakılmış, lineerci ve analitik düşüncenin iktidarının sürmesi adına çok cisim problemlerinde geliştirilen istatistik fizik (Boltzman İstatistiği) ile ve güneş sisteminden metaforsal olarak geliştirilen atom yapısı içinde kuvantum fiziği ile anlaşılması istenenlere çare bulunmuştur. 1960’lı yılların başında matematikçi Lorentz bu ara verişi bozmuştur. Lorentz bilgisayarda bir meteoroloji probleminin lineer olmayan denklem sisteminin çözümlerinin başlangıç koşullarına duyarlı olduğunu göstererek, H.Poincare nin gördüklerini “acayip çekiciler” adı verilen bir şekle sokmuştur. Buna göre; Kuzey Amerika kıtasında bir kelebek kanatlarını çarptığında bir kaosa neden olabilir, örneğin Japon Adaları’nda bir tayfun ortaya çıkabilir. Tayfun ise dinamik yapısı belli olan ve davranışları önceden öngörülebilen bir olaydır. Başka bir değişle kelebek kanatlarının çarpması ile çıkan kaos sonrası bir düzen oluşur; bu karmaşık bir sistemde kaosla düzenin birlikte yaşadıklarını bize açıklayan somut bir örnektir. Bilgisayarlarda yapılan benzer simülasyon deneylerinin sonuçları meteorolojik gibi olaylardan daha karmaşık olan sistemler hakkında da bizi bilgilendirmektedir. Özellikle lineer olmayan denklem sistemlerini bile yazamadığımız yaşayan sistemlerin, organizmaların, eko-sistemlerim ve hayvan ve insan topluluklarının başlangıç koşullarına duyarlı olduklarını ve bunların davranışlarının dinamiklerinin, deneyimlerimizden de gördüğümüz gibi, radikal olarak çekinmeden öngörülemez olduklarını söyleyebiliriz.

İşte bu son 30 yıldaki kelebek olayına benzer simülasyon deneylerinin (nüfus, av avcı, elektronik devreler problemleri, moleküler yapılar gibi) sonuçları doğal hayata ve sosyal sistemlere bakarken bize lineerci ve analitikçi dayatmaların dışında yeni bir yolda düşünmemiz gerektiğini söylemektedir.

Karmaşıklık (complexity) için çok yeni bir kavramdır denemese bile “yeni bir bilim” alanıdır diyebilenlerin sayısı gün geçtikçe artmakta. Bunlar bilim dünyasına kendilerini “karmaşıklık bilimcileri” olarak sunuyorlar. Bunların bile karmaşıklığın tanımında ve hatta karmaşıklığın sınırlarının nerede başladığı ve nerede bittiği konusunda anlaşamadıklarına tanık olunuyor. Ama “karmaşıklık bilimcisi neyin peşindedir?” sorusunun yanıtında bir uyum sağlamışlar gibi:

“Nerede karşımıza çıkarsa çıksın, karmaşıklıklardan düzenlere nasıl geçildiğini ve yeni örgütlenmeler öncesi mevcut olan karmaşıklığın nasıl özellikleri olduğunu anlamaya çalışıyoruz.”

“karmaşıklık bir bilimdir ancak; karmaşıklık ne bir metodolojidir ne de aletler, aygıtlar cümlesidir. Karmaşıklık yeni bir dil sunmaktadır ve bu dil mutlak determinizm dışında yeni bir yolda farklı düşünmemizin önünü açacaktır.”

Bu yeni karmaşıklık dili arayışları fiziksel bilimler, hayat bilimleri, ekonomi yanı sıra, sosyal bilimlere, sanat anlayışına, idarecilik (işletme) ve örgütlenme bilimlerine kadar bulaşmış durumdadır.

Bunları söylerken bazılarınızın gözlerinden endişelendiklerini görüyorum. “Korkunun ecele faydası yok!” da demeyeceğim. Nedenlerini bir az sonra anlatmaya çalışacağım gibi bu dili ütopyalara bulaştıramazlar. Korkmayın! Ancak, bu dilin ütopyalar sonrasına yolculuğun önünü de açacağını bilmeniz için bu sunumu yapıyoruz.

“Karmaşıklık bilimcilerinin” doğal yaşamda ve sosyal sistemlerde kendiliğinden ortaya çıkan örgütlenmeleri, değişimi ve evrimleri anlamak için geliştirmeye çalıştıkları bu dile göre; ister fiziksel olsun, ister biyolojiksel olsun, ister insani olsun, ister sosyal olsun bir karmaşık olayın kökü parabol özelliktedir. Bu nedenle bu yeni dille ütopyalar anlamsızlaşır. Yani karmaşık olaylar ütopik olarak değil problemsel olarak determinist bir doğa yasasına indirgenebilirler. Ancak bu dil arayışlarının, ampirik temellere dayanan bilimsel söylemlerin toplumsal bir kurgudan ibaret olduklarını söyleyerek nesnel, gerçekçilik, gelenekselcilik ve pozitivizm gibi doktrinlerle bir görüş geliştirmeye çalışan bilimi ret eden epistemolojik görecelik felsefesi ile temelde önemli farklılıkları olduğunu burada hatırlatmakta fayda görüyoruz.

Daha önceki ütopyalar toplantısındaki sunumlarımızı takip etmiş olanlar “Karmaşıklık Bilimcisi” olarak çağrılmaktan da pek hoşlanmayacağımızı tahmin ederler diye düşünüyorum. Ancak; karmaşıklık dilinin bir aydınlanma projesi olan modernizmden özgürleşmiş olarak dünyayı yeniden görmemizi sağlayabileceği ve insanın kendine olan yabancılaşmasından kurtulmada yardımcı olabileceğini düşünenlerdeniz. Bu umutla bir derviş gibi sonu görülmez karmaşık yollara koyulanlardan biri olduğumuzu ütopyacıların karşısında, hemide Karaburun’da söylemenin tadı da bir başka oluyor.

Bu yolculukla karmaşıklık dili ile bağımsız paradigmalar (bunları topluca “karmaşıklık paradigması” olarak kavramlaştırıyoruz) tanımlayarak doğal yaşama ve canlılara (özellikle insana) farklı bakmamızın nedenselliğinin önünü açacak kuram(lar) arayışları içindeyiz. Karmaşıklık paradigması ile kurulabilecek bu kuram çabaları özellikle eko-sosyal sistemlerin ve bir kültürel varlık olan insanın karmaşık dinamik yapısı üzerine ek bilgiler verebilecek modeller üretmede bizlere yardımcı olacağını düşünüyoruz. Bu sunumdaki amacımız siz ütopyacıların kafalarını da karıştırabileceğini düşündüğümüz, düzensiz insani davranışlar dinamiği kuramı geliştirme denemelerimizi sizlerle paylaşmaktır. Bu kurama göre hemen şunu burada söylemeliyim ki; bu günün dünyasında kafası (aklı) karmaşık olan insan değişim için, dönüşüm için, evrim için gerekli olan sistem dışında, iktidarların küresel sürdürülebilir yaşam tarzları dışında kendiliğinden ayrı bir yerde durandır.

Ancak bu duruşlarla ilerleme ve modernite paradigmaları ile oluşturulmuş sistemlerden özgürleşmenin ve bunların iktidarlarına karşı çıkmanın ip uçlarını yakalama şansımız olabilir. Bu model arayışları başını Fukuyama ve Harwardlı arkadaşlarının çektiği “insanın ideolojik evriminin son noktasına vardığını” iddia eden “Sonculuk” fenomencilerinin Batı uygarlığının küreselleşmeci modernitne iktidarları organizasyonu olan yeni dünya düzeni dayatmasını ortadan kaldırabilecek ideolojiler yapmamızın, yeni felsefeler ortaya koymamızın, yeni kültür ve sanat dönüşümleri ve metaforları başlatmamızın önünü açacağı gibi, ütopyalar sonrasına gitme yolculuklarını da başlatacağını düşünüyoruz. Geliştirme çabasında olduğumuz düzensiz duyarlı insanlar dinamiğini kuramı üzerine kurulabilecek modellerin bu yolculuklarda bizi iktidarların siren kayalıkları tuzaklarından ve yedi başlı canavarlardan koruyacağına inanıyoruz.

Günümüzde insani davranışlar dinamiğinin karmaşıklığı çok artmış ve sosyal sistemlerin gelişmesinde, değişiminde ve evrimleşmesinde özellikle düzensiz duyarlı insani davranışlar çok önem kazanmaya başlamıştır. Bugünün sosyal sistem yapılaşmalarında kendiliğinden yerel örgütlenmelere neden olan dolanmışlıklar dinamiğinde sistemin simülasyon mekanizmaları ile istem dışı üremiş (sistem için bozuk yapımlar) olan düzensiz duyarlı insani davranışlarının katkısı önemsenmeyecek bir duruma gelmiştir. Ayrıca, sistemin dolanmışlıklarını bir saç örgüsü gibi örebilen düzensiz duyarlı insani davranışlar dinamiği sistemin iktidarlardan bağımsız sistem dışı kendiliğinden örgütlenmesini sağlayabilecek özelliktedir. Ve, bu bağımsız örgütlenme sistemde yerel özgürleşmeyi sağlayabilir.

Sosyal sistemlerin insani davranışlar dinamiği hakkında ön görülerde bulunmanın, günlük deneyimler ve beklentilerden bile, kartezyenci ve Newtonsal paradigmalarla beslenen standartlaştırılmış bilgi teorilerinin yetkisinde olmadığının çok yıllar önce bilincine varılmıştı. Bugün ise eko ve sosyal sistemlerde doğa bilimlerinde ve uygulamalı alanlarında (yaklaşıklıklar ve sınırlamalarla bile olsa en azından lineer olmayan bir denklemini veya denklem sistemini yazabildiğimiz) yapılabildiği gibi kaos kuramını (kaos kontrol) bile kullanamayacağımızı, ancak bir analoji veya metafor yaparak kaos kuramını uygulayabileceğimizi biliyoruz. Ancak; hegemonyacıların hizmetinde olan “karmaşıklık bilimcileri” de olduğunu unutmamız gerekir. Bunlar da çeşitliliğin karmaşıklığı beslediğini bilirler, karmaşıklık sonrası ortaya çıkabilecek sistem için “defolu ürünleri” tahmin edemeyeceklerini ve bunların kendiliğinden nasıl örgütleneceklerini öngöremeyeceklerini bilirler. Bu nedenlerdir ki bugün modernite iktidarları akıl hastaneleri, hapishaneler gibi yerel mekanizmalar yanında örgütlenmelerini gizleyecek küreselleşmeci (kartezyenci ve analitik düşüncenin geliştirdiği en mükemmel yapı) yeni sürdürebilir yönetim tarzları biçimlendirmektedirler. İnsani davranışlar dinamiğini ve bu dinamiğin olası sonuçlarını küresel bir yapıda geliştirmekte oldukları örneğin bilim, eğitim, ahlak gibi simülasyon mekanizmaları ile yönlendirmek ve bu dinamiğin iktidarlarını zora sokabilecek istem dışı muhtemel yerel sonuçlarını, örneğin medya ile ürettiği simülakrlarla (kendilerine matrix filmleri, ötekilerine savaşlar) kontrol etmek istemektedirler.

Bu sunum sonunda ütopyaların geleceği üzerine endişelerinizin artacağını da düşünmeden edemiyoruz! Ütopyaların karmaşık sistemler olan doğal hayatı ve eko-sosyal sistemleri anlamada iktidarların dayatmasından öte bir anlamı olmayan lineerci ve indirgemeci düşüncelere boğazlarına kadar bağımlı olan, yani kafası karmaşık olmayan insanların arayışları olması paradoksu bazılarınızı rahatsız etmeye başlayabilir. Ütopyalarla düzensizlik içinde yeni düzene gitme yollarının ise modernitenin çıkmaz yol haritaları olduğu hakkındaki kuşkularınız artabilir. Umarız beyninizi panik depresyona sokabilecek “Ütopyalar karmaşık sistemleri tek bir çözüm verebilecek lineer bir yapıya indirgeme denemeleri mi acaba?” diye gerçek çözümün hiçbir zaman ortaya çıkmamasının nedenlerini sorgulamalardan uzak durursunuz.

Sonra bu sunumun ütopyalar sonrasına ışık tutacağını da beklemeyin. Bu sunum yalnız ve yalnız siz ütopyacıları insanın özgürleşmesinin önüne “medeniyetler savaşı” ilan ederek duvarlar ören modern dünya soncularını aşmak için çıktığımız ütopyalar sonrası karmaşıklık yolculuğuna bir davettir.

http://www.sonsuz.us/?q=node/1635

Whale Rider

Az önce Whale Rider – Balinanın sırtında filmini izledim, mükemmeldi. Seyretmeyenlere tavsiye ediyorum. Withi ihimaera nin romanindan yonetmen niki caro tarafindan senaryolastirilarak cekilmis olan bir Yeni Zelanda filmi.

Balina tarafından oraya getirildiklerini düşünen bir kabile, onun şaman şefi ve torunu Pai’nin duygu yüklü öyküsü ve şamanik ritüellerinin kızılderili  ve Aborjin benzerlikleri seyredilmeye değerdi. Birbuçuk saat gözümü kırpmadan nasıl geçti anlayamadım. 

Kabile şefi Koro’nun erkek ikizleri ölünce, Koro, kızı Pai’yi geleceğin lideri olarak görmek istemez. Pai olgunlaştıkça, Koro, kabile için bu talihsiz durumun kızının doğumuyla başladığına dair kendini ikna eder ve kabilesindeki insanlara, oğullarını kendisine getirmesi ve yeni liderlerini bu çocukların içinden seçeceğine dair bir çağrı yapar. Pai, Koro’yu çok sevmektedir; ancak bu yüzyıllardan beri süregelmiş geleneğe bir son vermek için onun karşısında durması gerekmektedir.

Son zamanlarda kıyılara vuran balinaları hatırlatan görüntüler de vardı filmde, gerçi oradaki sebebi belliydi, Pai bilmeden çağırmıştı onları. Acaba reel dünyada neden kıyılara yaklaşıp ölüm riskini göze alıyorlar? Çıkardıklar seslerle dünyamızla ilgili bazı denge işlemlerini gerçekleştirdiklerini de okumuştum bir yerde. Gerek balinalar gerekse yunuslar bence hala gizemini tam çözemediğimiz varlıklar. Bu konuda daha çok bilgisi olanların bizimle paylaşması için çağrı yapıyorum, belki sesim ilgili kişilere ulaşır. 🙂

Işıklar Ülkesi…


Sen, ışıklar ülkesinin karanlıklarında parlayan yıldız…
Gri bulutların esir aldığı aysız gecelerde ışıldayan,
Gökyüzünün krallığındaki yıldız bahçelerinde çınlayan sevdanın sesi,
Yok edemem, kipriklerinden damlayan incileri tanelerini…
Serpiştiririm evrenime, gökkuşağıyla birlikte sessizce…
Sen, sevdamın dalga dalga yükseldiği ışıklar ülkesi…
Dağlarındaki kayalıklarda açan çiçeklerin var oluş çırpınışları…
Dinginlenemez ruhumun sevda yüklü ağrısı…
Kurtulamam, sırlarla örtülü yüreğimin koynundan…
Yokluğunla dokunurum kelebekler misali sessiz gözlerine…
Sen, rüzgârların delice estiği,
Işıklar ülkesinin ormanında kaybolan külkedisi…
Benliğini bulmaya çalışan baykuşun haykırışları…
Güneşi kör eden ışınların sıcaklığıyla kavrulan,
Gölgeleyemem, gözlerindeki umut dalgalarını…
Yaşamın renklerini sererim dünyana,
Kalabalıkların içinde sessizce…

Anneler ve Kızları İçin

“Annenin kaderi kıza dedikleri doğru mu?”

YAĞMUR

Yağmur yağıyor. Mutfak camındayım. Nasıl üşüdüğümü
bilemezsin. Menekşelerim çiçek vermiyor artık anne.
Söylediğin gibi hep dibinden su verdim ama…

Şimdi telefon açsam sana, sesini duymak da yetmiyor ki.
Hep aynı cümleler; “Babamlar nasıl, ilacını aldın mı?”
Nedenini bilmediğim bir ağlamak var içimde.
Bir yerlere sığdıramıyorum yüreğimi. Bazen mutfakta
dalıp giderdin yemek yaparken, tahta kaşıkla
tencerenin başında öylece ne düşünürdün acaba?
Özlemek çok fena anne. Anlamak seni; daha da fena…

Omuzlarım ağrıyarak uyanıyorum sabahları.
Benim kızımın omuzlarımı ovmasına daha çok var.
Gittikçe sana mı benziyorum ben, ya da
“Annenin kaderi kıza” dedikleri doğru mu?
“Baban eskitir her şeyi kızım” demiştin bir kez,
anlamamışım meğer, eskiyormuş anneciğim.
Omzunu ovacak kalmıyormuş meğer aynı evin içinde.
Şimdi duysan bunları ne üzülürsün; mutsuz mu kızım diye,
çoktan kendinden vazgeçmiş bir sesle. Mutsuz değilim de anne,
yağmura ve mutfağımdaki kedere çare bulamıyorum.

Evimi topluyor, toz alıyor, patlıcan kızartıyor,
televizyon seyrediyor, akşam çalan kapıyı açıyorum,
açtığımı gören olmuyor.
Pişirdiğim yeniyor da, güzel olmuş denmiyor.
Çay demleniyor, demleniyor, demleniyor…

Kederim mutfağımın her yerine yerleşiyor.
Ah nasıl eskiyor her şey anne, nasıl eskiyor.
Eskilerimi de atmaya kıyamıyorum. Seni çok özlüyorum.
Bana yasakladığın bahçeler, sana da mı uzaktı hep?
Gidemeyişine ağladın mı sende? Ne zaman eskiyor sevgiler?
Ödenen bedellerin acısı geçince mi? İşte böyle,
kalbimde bir acı. Şarkılar seni söyler.

İclal AYDIN