YÖN

Az önce gündüz gözüne uzanıp karanlıkta dinleme yaptım biraz. Dinleme hem kelime anlamıyla hem de n ilavesiyle, dinlenmeyi içeriyordu aslında 🙂 Ve aslında belki de n yer değiştirmesi ile dilenme idi belki! Herneyse işte…

İşte bu her üçünden birini yapıyorken (ya da üçünü birden), aklıma aslında dört yönümüz olmadığı fikri geldi nedense!!! Aslında bizim sadece iki yönümüz var; Kuzey ve Güney… Doğu ve Batı ise yalnızca yöntem seçeneği sunuyor gibi geldi bana; yani hangi seçenekler bunlar? Kolayca tahmin edilebileceği gibi; mantık/analitik/bireysel yöntem, ki buna batı yöntemi diyebiliriz, diğeri de hayal/vizyon/bütünsel yöntem yani Doğu’nun tarzı.

Bu yöntemlerden birini alıp Kuzey ya da Güney yolunda ilerleyebiliriz. Bu yönler nereye gider peki? Hımmm… Güney kapsadığımız gerçekliklere, Kuzey ise kapsandığımız gerçekliklere doğru gider diyeyim şimdilik 🙂 Ve aslında bu iki yön de birbirine 180 derece zıtmış ve birbirinden uzaklaşıyormuş gibi görünse de aslında kuyruğunu ısırmaya çalışan bir yılan gibi olduğu bana aşıkar görünüyor.

İnsanların yöntemler uğruna tartışıp, savaşıp kendilerini tüketmeleri hakikaten anlamsız görünüyor gözüme, tam bu noktada Don Juan kendini hatırlatıp geçti sahneden!

Zaten bu anlamsız tartışmayı bırakıp yöntemlerden birini giyinip kuşanıp yola düşen gezgin, hangi yöne giderse gitsin yeterince derinleştiğinde kendini diğer yönde bulacaktır. Her bir turu attığında (spiral olma olasılığı çok yüksek bu yılanın), önceden geçtiği noktaya gelecek fakat o noktada asla eski gezgin olamayacaktır.

Bedenime baktım, sağa sola açılan kollarım ve ellerim eşdeğer görünüyordu; ama yukarı ve aşağı baktığımda ayaklar ve başın belirgin bir fark yarattığını gördüm. Ayaklar belli ki deneyim anlamına geliyordu, baş ise kuram!

Aslında ben, yöntemlerin her ikisini de kuşanmış bir gezginin, bu yolculukta çok daha başarılı ve keyifli olacağını düşünüyorum.

Not: Uydurmak parayla değil 🙂

Hayranlık verici yapı

San Fransisko’da, Golden Gate Parkı’nda yer alan Kaliforniya Bilim Akademisi, 2008’de yeniden açılacak. Dünya’daki en yeşil halk yapısı olmayı amaçlayan müze, 484 milyon Dolar’lık bütçesiyle yüzyıldaki en pahalı müze projelerinden biri. Müze planlandığı gibi işlerse; San Fransisko, sadece doğayı olduğu gibi korumak yerine, doğal ortamları arttıran bu doğal tarih müzesiyle iftihar edecek. Projenin ana hedefi, “sergi”, “eğitim”, “koruma” ve “araştırma” fonksiyonları için, tek çatı altında, sürdürülebilir tasarım ilkelerine uygun bir modern tesis sağlamak.

Mimar Renzo Piano’nun, yedi yıllık çabasıyla gerçekleşen proje, 1916 – 1991 yılları arasında inşa edilmiş 11 adet mevcut binanın çoğunun yıkımını gerektiriyor. Mevcut Akademinin 3 tarihi ögesi – Afrika ve Kuzey Amerika holleri ve Steinhart Akvaryum girişi, geçmişin bir anısı olarak farklı yollarla sürdürülecek.

Binanın büyük bölümü için klima sistemi yerine doğal havalandırma sağlanması, dikkatlice seçilmiş yapı malzemeleri, suyun etkin ve yeniden kullanımı, ayrıca enerji üretimi; projenin temel özellikleri.

Kompleks için malzeme paleti basit; kireçtaşı, beton, çelik, aluminyum ve ekstra şeffaf camdan oluşuyor. Halk alanları, sergi holleri zemin katta meydan çevresinde ve altında sergi katında organize edilirken, araştırma faaliyetleri ve depolama alanları (bilimsel kolleksiyon için) parka bakan 5 kat içinde yoğunlaşıyor.

Yerli bitki türleriyle düzenlenmiş bir yeşil çatı, farklı fonksiyonları birleştiriyor. Çatının formu, Akademi’nin büyük, başlıca bileşenlerine; yeni “Gökevi”, “Yağmur Ormanı Sergisi” ve “Steinhart Akvaryum” girişine- yer temin edebilmek üzere dalgalı.

Müze Projesi Nasıl Geliştirildi?


1. Geri dönüşümlü malzemeler
Bir dış duvar ve orjinal strüktürden Afrikalı Holü’nün bir bölümü, yeni gökevinin (Planetarium) yanında bugün de yer alıyor. Binanın geri kalanı – 9.000 ton beton, 12.000 ton çelik – tahrip edildi ve yeniden kullanıldı. Konstrüksiyonda kullanılan çelik de ayrıca geri dönüşümlü.

2. Pasif İklim Kontrolü
Dalgalı çatı; taze ve serin havanın merkezi meydan’dan içeri girmesine ve sıcak havanın yüksekte yer alan noktasal hava menfezlerinden çıkmasına rehberlik etmeye yardım ediyor. Bu, pahalı ve enerji harcayan iklimlendirme – havalandırma sistemlerine duyulan ihtiyacı azaltıyor.

3. Yaşayan Çatı
Tepedeki çimenlikten çok, 1,7 milyon yerli bitki, çatıyı izole ediyor, yağmur suyunu tutuyor ve kelebekler, sinek kuşları ve diğer canlılar için 2,5 dönümlük bir yaşam alanı sağlıyor. Çatının çevresi boyunca yer alan ve aynı zamanda yağmurdan koruyan ve gölge sağlayan bir saçak görevi de gören 55.000’den fazla PV – fotovoltaik hücre yoluyla çatı, aynı zamanda enerji üretiyor.

“Yaşayan Çatı”nın merkezinde, daha küçük çatı pencereleri sergi alanına doğal ışık girmesine müsaade ediyor ve doğal havalandırma sağlarken, sırlanmış bir çatı penceresi meydanı örtüyor.

4. Doğal Aydınlatma
Binanın geri kalanını aşırı ısıtmadan günışığı aydınlatmasını sağlamak, mercan kayalıkları ve tropik yağmur ormanları oluşumunu çoğaltmak için ideal yerleşimler, bilgisayar modellemesi yoluyla belirlenmiş. Ofislerin büyük bölümünde, doğal aydınlatma ve iklimlendirme için açılır pencereler yer alıyor.

5. Su Tasarrufu
Akvaryum tankları için, doğal filtasyon sistemleri aracılığıyla Pasifik’ten okyanus suyu çekildi. Tuvaletler, Kaliforniya su ağından faydalanmak yerine, yeniden biriktirilen suyla çalışıyor.

http://www.arkitera.com/h21418-kaliforniya-bilim-akademisi-dunya-daki-en-ekolojik-muze-olmayi-amacliyor.html

Not: National Geographic Kanalında bu yapının kuruluşu ve işleyişi konusundaki belgeseli izlemek fırsatınız olursa tahmin ediyorum ki aynen benim gibi Yeni Dünya adına gurur duyacaksınız.

Her şeyin BİR olması

Her şeyin BİR olması ne mene bir şeydir?

 

Bu durumu sadece anladığım şekilde tarif etmeye niyetleniyorum. EKSİK olacağını baştan itiraf etmemde bir sakınca yok.

 

Önce insanların nasıl BİR olduğundan başlayacağım; çünkü en çok akla yatmaz görüneni sanırım bu husus. İnsanlar çeşit çeşit görünüyorlar ve hatta biz de zaman zaman onların doğalarının, biricik gen bütünlüğü ve çevre etkileşimleri olduğunu ve bu sebeple binbir şekil farklılık oluştuğunu ifade ediyoruz.

O zaman insanlar HEM farklı farklı, HEM de BİR nasıl oluyorlar?

Bu yalnızca “canım dokundukları iplik aynıdır, dokuma şekli farklı olabilir” şeklinde ifade edilirse sanırım yeterli olmuyor; çünkü bu sefer de insanlar “dokuma şekilleri” ile övünebilmeyi ya da başkalarını dövebilmeyi başarıyorlar.

Bunu bir örnekle izah edeceğim, lütfen bu fantastik öyküyü sakince, sanki dedeniz size uyku öncesi bir masal anlatıyormuş gibi okuyun.

 

Her insanın bir küre olduğunu düşünün ve bu kürenin üzerinin belli sayıda minik aynacıklarla kaplı olduğunu ve bu aynacıkların karanlık olduğunu varsayın. Bu minik aynacıklar her insanda aynı ve eşit sayıdadır. Yani bu durumda bu küreler birbirinin aynıdır.

Her küre dünyaya gelirken DOĞA tarafından bir BONUS ile ödüllendirilir. Bu ödül şudur; bu aynalardan oniki tanesi (sayı atmasyondur) ışıklandırılmış olur. Fakat her kürenin farklı yerlerindeki farklı oniki aynası aydınlıktır.

Böylece insan hayata karanlıkta başlamaz, kendisine başlangıç puanı verilmiştir.

Aynı yerdeki aynaları aydınlatılmış insanlar arasında tabiidir ki bir tanıma duygusu, sempati oluşur.

Kendisinde diyelim A/F/Z aynaları ışıklı olan küre, başkasında R/N/C aynalarının ışıklı olduğunu gördüğünde irkilir ve onu reddetme/yanlışlama/kötüleme gayreti içine girer. Çünkü kendini AFZ zannetmekte ve her kürenin de böyle olmasını istemektedir.

 

Küre hayat içinde büyürken bazı olaylar (AŞK, sarsıcı büyük acılar gibi) nedeniyle başka kürede aydınlanmış O ve S aynasının kendinde de olduğunu fark eder. Bu farkındalık derhal onun yeni iki aynasını aydınlatır. Böylece 12 aydınlık aynası olan diyelim AFZ… serisi, AFZ…OS haline gelir.

 

AFZ den başlayan (diyelim) 12 aynasını bilmek de zaten bir merhaledir. Yaşadığı sürece bunu bilememiş olanların sayısı azımsanmayacak kadar çok. Fakat insan kendi dizisini bildiğinde geri kalanı henüz bilemez; çünkü 12 küçük ayna bütün karanlığın sınırlarını henüz çizmemiştir.

 

Çok çok eski zamanlarda olsaydınız (haberleşme yok) ve diyelim Eskişehirde doğup büyüseydiniz, buradan hiç bir yere gitmeseydiniz Akdeniz sizin için bilinir olur muydu?

Oysa Antalya aynasını, sicilya aynasını ve fas aynasını aydınlattığınızda ortada karanlık bir bölge olduğu artık sizin için bilinir.

Bu hiç bir zaman katil olmadığınız halde katil olma olabilirliğinin sizde belirginleşmesidir. Ve böylece bir katille, hırsızla hatta Hitler’le BİR olduğunuzu anlarsınız.

 

Kürelerin kendini bilmekte gayretleri eşit olmadığından fırsatları da eşit olmayacaktır. Bu sebeple her küre hayatı içinde 12 aydınlık aynasına eşit sayıda aydınlık ayna ekleyemez. Zaten ekledikleri de farklı farklı olduğundan, küreler doğarken farklı gibi görünürken ölürken de hala farklı görünecektir bu da doğaldır; çünkü kimse karanlık aynaları bilmez.

 

Bir kürenin bütün aynalarının aydınlık hale gelmesi pek alışıldık bir durum değil. Sadece şunu varsayabilirim o takdirde küre bir IŞIK topu haline gelir ki bu artık asla ondan alınamayacak yuvaya dönüş biletidir.

 

Bunun örneğini ben görmedim, yalnızca bilgelik tarihinde böyle insanlar olduğuna dair sezgilerim var.

 

Bir diğer ve bence çok önemli aşama ise şudur:

Bazı küreler hayatlarında öyle çok aynayı aydınlatırlar ki, aydınlık bölümler, karanlık aynaları çerçeveleyecek şekilde öyle bir dağılır ki hala karanlık duran aynalar da bilinir hale gelir!

Şöyle örnekleyelim; Diyelim küre doğduğunda üstünde İstanbul, Honolulu, AlmaAta, Erzincan… aynaları aydınlatılmış olsun. Diğer her yer karanlıktır. Bu kişi hayatı boyunca öyle çok ayna aydınlatmayı başarır ki, kıtalar tarafından çevrelenmiş OKYANUSU yani bizim deyimimizle “hala karanlık aynalar” bölgesinin varlığını ANLAR.

Bu durumdaki kişi her  şeyin BİR olduğunu artık bilir. Fakat bir ışık topuna dönüşmemiştir.

 

Diyelim ki kürede toplam ayna sayısı X olsun.

 

X sayıda aynanın hepsinin yanması Işığın yuvaya dönüşüdür.

Fakat yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi aydınlatılmış aynalar öyle iyi ve akıllıca konumlanmış olur ki X/4 aynanın aydınlatılması bile karanlığı çevreleyerek varlığını BİLDİRİr.

 

Herkes herkesin ne olduğunu bir bakışta ŞIP diye görür. İnsan yalnızca kendisini göremeyecek kadar kibirli maalesef.

 

“şu an” dan kopmuş ve simgeler/düşünceler yolu ile yaşamaya başlamış insanların yukarıdaki aşamalardan geçmesi bir zorunluluk haline gelmiştir.

Dışımızdaki dünya aslında zihnimizdedir ve oradan yansıtılır. Milyarlarca insan tarafından yüzbinlerce yıldır yansıtılan bu görüntüyü artık “gerçek” kabul etmek zorundayız. Zihin imgeler çöplüğüdür.

BEN dediğimiz algımızın, zihnimizdekiler olduğu yanılgısı en büyük açmazımız olur.

Oysa BEN algısı TEKtir.

Kendini zihnindekiler zannederek ayrıştırır ve isim koyar; Ayşe, Mehmet, Sibel gibi…

Ayrıştırma anlamanın bir yolu olmakla birlikte eğer bunu ifrata vardırırsanız sonu tımarhanede biter. Ve çok sayıda küre bunu yaparsa bu dünya da böyle sonsuza kadar OYUNu geveler.

Çok yaklaştığınız objenin çekim alanı sizi yutar; çünkü o obje yüzbinlerce yıldır sayılmayacak kadar çok insanın enerjisini içinde barındırmaktadır. Bir kişinin enerjisi bunun yanında hiç kalır. Kuvvetli olan zayıfı yutar; Oyunun en gözde kuralı budur.

 

İnsanın ayrılıkçı zihniyeti, kendini biricik ve özel kılma zavallı girişimlerini açıkça gösteriyor.

Ayrılıkçı zihniyetler hep özel zümreler  yaratma peşindedir. İyi diye tanımlanmış bütün özellikleri kapsamaya geri kalanını ise dışlamaya çalışırlar. Böylece OYUN’un sonsuza kadar sürmesini garantilemiş olurlar.

Öyle ya da böyle…

 

Oyuna nasıl girildiyse aynı yoldan dışarı çıkılır. Kapı TEKtir.

 

Oyunun içindeki “seviyeler” ise çoktur, alt alt, üst üst sayısız basamaklar…

 

 Başka insanlarla anlaşamama nedenimiz, onu kendimizden farklı bulmamız ve var gücümüzle ayrı ve özel biri olma isteğimiz olabilir.

 

Aslında biz kendimizi bildiğimiz kişi değiliz!

 

Biz zihnimizde var olan şeyler de değiliz.

 

Zihnimizdeki her hangi bir şeyi kaybetmek ya da onun yanlışlanabileceği ihtimali bizi çılgına çeviriyor; çünkü benliğimizi kaybetmekten korkuyoruz.

 

Yanılgı içindeyiz.

 

Kaybetmekten korktuğumuz o şey değiliz.

 

Ortaköy-2004

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>

Çalışmanın tamamı için Bakınız: OYUN Kuramı-  https://blog.sonsuz.us/?p=187 

 

 

O gündeyiz…

Ne çare kalmadı zaman

Ne geriye bakmak,

ne de uzun hazırlıklar

yapmak için geleceğe

Her neysen o olduğun

gündeyiz

 

Yapmadan kritik

sevmeye çalışacağız

kendimizi.

Bir büyük gayretle

ayağa kalkacağımız

gündeyiz.

 

Elimizden gelen bugün

yorgun, ümitsiz olanın

koluna girmek şefkatle.

Zorbanın yolundan çekilmek

büyük bir dikkatle

Geniş nefesler alalım

yeni olandan ve her

yaratılanın sakınmadan

karıştığı tözden.

 

Korkarım artık çok geç

yeni şeyler öğrenmeye

çırpınmak. Varsın olan

kadar olsun! alçakgönüllü ve

bağışlayıcı.

Yeni bir yıldan öte

yeni bir anlayışa açılan

dönemeçteyiz artık.

  sa- 19.12.03

**

 

Havada asılı kalmış basamağın

Üzerinde, aşağı yok, yukarı yok

Rüyalarımdan bile daha cüretli

Nerede heyecanlar, yaramazlıklar

Aşka dair tarifsiz olan

Her şey, nereye gittiniz?

 Sa -19.12.03

 ***

Bazen bir kelimeyle

bazen de bir bakışla

değişen, güzelleşen akış.

Renkler daha canlı

sesler heyecanlı

kıpır kıpır kavrayış.

Sevginin sıcak eli

çıkıp kalbinden

kucaklamış evreni

  sa – 26.12.03

 ***

Yürekten gelen bir gülümseme

oturdu yüzümün orta yerine

Tanıyamazdım çıkarcıları, art niyetlileri

bulup çıkarmadan kendi özümde.

Zannederdim günlük güneşliktir alem

Şeytan mı? boşversene!

 

Tel tel kadayıftır özümüz

tatlı bir bulamacın içinde

kıvrılıp, sarmaş dolaş olmuş

gerçekten güzel bu alem

eğrisini doğrusuna kenetleyen

bir aşk! evet AŞK olmalı yapışkanı

kuru bir hamurdan dönüştüren!

 

Dinlemek yeterli aşk türkülerini

ki kıyasıya söylenmekte doğanın gönlünde.

Değerli olmaya hiç gerek yok

kulağın olsun, ha bir de yüreğin

Ayırmaya çalışmak nafile bir çaba

düşünme duy! Makamı saba

  sa-  26.12.03

Narsizm enfeksiyonu bulaşmış Çoğulculuk

Narsizmin sözlük tanımı, “kişinin kendi benliği, önemi, yetenekleri vb. ile aşırı ilgilenmesi; benmerkezcilik”tir. Yine de narsizm sadece benliğe ve onun yeteneklerine aşırı değer vermek değildir, aynı zamanda başkalarının değerlerini ve katkılarını küçümsemektir. 

Çok sayıda psikolog, narsizme bakışın bir çok yolu olmasına rağmen, genelde bunun ideal olarak, en azından önemli ölçüde vazgeçilen normal bir çocukluk özelliği olduğunda görüş birliği içindedir. Aslında gelişim, benmerkezciliğin giderek azalması olarak tarif edilebilir.

Ben merkezciliğin, birden altıncıya kadar tüm mimlerde nasıl değişim geçirdiğini yukarıda zaten görmüş idik. Bireysel  benmerkezcilik, giderek ailesel, ırksal ya da dinsel, dünyasal hallere girmekte ve sonunda yeşil mimde başkaları ile kendini eşitlemektedir. Çalışmanın bütünü için bakınız: 

https://blog.sonsuz.us/?p=130

Fakat burada bahsedilmeye çalışılan narsist yapıların, bu özelliği kaybetmeksizin yeşil mime kadar ilerlemeyi başardığı ve tam da orada hiç zarar görmeden yuvalanmaya imkan bulduğudur! Çünkü evrendeki her varlığı ve kavramı; özel, biricik ve değerli görmek durumuna gelmiş yeşil mim, narsistleri de aynı anlamda titizlikle korunacaklar listesine rahatça dahil edebilecek denli duyarlı benliklerdir.

Bu davranışı belki şöyle dramatize edebiliriz; “bırakın onlarııı, ellemeyin narsistleri, onlar bu halleri ile dünyayı zenginleştiriyor!”

Böylece yeşil mime kalıcı olarak yerleşen narsistler, Yeşil mimin çoğulculuğunda üreyerek, ikinci düşünce katına amansız bir engel oluştururlar.

Narsistik yapı, yeşil mim öncesinde kendine açıkça bir yer edinemez, bilindiği gibi o düzeylerde narsizm; önceki mimlerde kötülük, ilerleyen mimlerde hastalık olarak algılanmakta ve toplumdan temizlenme gayreti içinde olunmaktadır. Bu sebeple birçok narsist,  kendilerini zekice gizleyerek alt mimlerden geçer ve yeşil mimi kuvvetle teşvik eder, onun yaygınlaşması için mücadele eder.

Çalışmanın yukarıda verdiğim adresteki bütününü okumaya vakti olmayanlar için “yeşil MİM” nedir, kısaca açıklayalım:

6- Yeşil: Duyarlı Benlik:

Komüncü, ekolojik duyarlılık, ağ oluşturma. İnsan ruhu açgözlülükten, dogmadan ve bölücülükten kurtarılmalıdır;  duygular ve umursama soğuk mantıklılığın önüne geçer, yeryüzüne, Gaia’ya, hayata değer verme. Hiyerarşiye karşı; yatay ilişkiler ve bağlantılar kurar. Geçirgen benlik, ilişki kurabilen benlik, gurubu kaynaştırma. Diyalogu ve ilişkileri vurgular. Değer topluluklarının temeli. Uzlaşma ve oybirliği ile karar alır (alt yüzdeki eğilim:Bitip tükenmeyen”ele almalar” ve karar alma yeteneksizliği) Spiritiüelliği canlandırma, uyum getirme, insan potansiyelini zenginleştirme. Şiddetli eşitlik yanlısı, farklılık, çok kültürcülük.  Öznel, doğrusal olmayan düşünme; yeryüzüne ve üzerinde yaşayanlara büyük ölçüde duygusal sıcaklık, duyarlılık gösterir, umursar.