Minik bir düşün-parfüm

Manawa ve tabi aslında tüm topluluk, Gezgin’in iç dünyasındaki
savaşı apaçık görüyorlardı. Anlayış ve saygıyla
onun bu süreçten başarıyla çıkmasını beklediler. Zaten bu
koordinatta anda oluşan hiçbir şey diğer bir şeyden daha
önemli ya da öncelikli olmadığından bir konuda acele etmek,
telaştan doğan psikolojik ve kimyasal veri çıkışları, bunlardan
üreyen duygular yok denebilirdi.
Manawa tekrar Gezgin’e doğru hareketlenmeden önce
minik bir düşün-parfüm daha püskürttü. Aslında bunu
yapmayı hiç istemezdi çünkü kişinin bilgisi dışında ona
yapılan her şey, niyet her ne olursa olsun, özgür irade ihlali
sayılacağından, bu işlem tüm halkı adına bilinçsel bir aciz
olarak derinden hissedilmekteydi. Yine de anda yapılması
gerekenlerden kaçınamazlardı böyle bir donanım bu frekansta yer almıyordu. Hem zaten Gezgin bu koordinata
girdiği andan itibaren onun frekansı ortam tarafından mas
edilmekteydi, bu karşılıklı iletişim, evrenin tüm öğelerinin
birbirlerine sonsuzca bağlılığının olağan sonucuydu. Olaylar
ne yönde gelişirse gelişsin hem bu alan hem de ziyaretçi artık
eskisi gibi olamayacaklardı.

Kitaptan alıntı

Dedektif Olsaydınız?

Yaşanmış bir olayı şimdi siz çözün.

Bir evde yaşayan anne ve iki kız kardeş yaşamaktadır (toplam 3 kişi).Anne evde ölü bulunuyor.Yapılan otopside, annenin bir kalp krizi sonucu ölmüş olduğu anlaşılıyor ve dosya kısa sürede kapanmış oluyor…

Cenazede ise kız kardeşlerden biri hayatının erkeğini görüyor ve onun da kendisi gibi onun için yaratıldığını düşünüyor ve aşık oluyor…

Aradan tam 10 gün geçiyor ve diğer kız kardeş evde yine aynı yerde ölü bulunuyor… bunun üzerine dedektifler yeni bir soruşturma dosyası açarak olayı incelemeye başlıyorlar..

Şimdi biz dedektif olsaydık olayı nasıl çözümlendirirdik?

Sahara’da Yaşam

Sahara çölünde etrafınızda görebileceğiniz sadece 2 renk var:Sarı ve Mavi’dir Ayrıca nadir olarak yeşil renkleri de görmek mümkündür. Sahara çölünün incecik kumların üstüne oturup etrafı dinlemeye başladığınızda, alıştığınız tüm sesleri unutuyorsunuz.Sessizlik hakimdir.Sadece hafif esen rüzgarın uğultusunu ve rüzgarın oynattığı kumların sürtünme sesini duyabilirsiniz. Pırıl pırıl mavi gökyüzünün altında uzanan ucsuz bucaksız düzlükler ve sarı tepeler 45 derece sıcaklıkta güneş ışığının kumda yansıması nedeniyle garip şekillere bürünmektedir.Sanki hayalet gibi…

  Sahara kelimesi arapçada “çöl” anlamına gelmektedir.Ayrıca boşluk anlamında da kullanılabiliyor.Gerçekten sahara bildiğimiz ve gördüğümüz çöl manzarasına benzemiyor..Neredeyse sonsuz görünen uçsuz bucaksız bir boşluk.. İnsana boşlukta olduğunu hissettiriyor. Güneş’e rağmen yön tayininin yapılması zor olduğu sonsuzluk...Bu nedenle el GPS( Global Position System - Konum Belirleme Sistem) ’i olmadan sahara çölünde gezmek imkansızdır.

 Uçsuz bucaksız kum denizinde birden bire ortaya çıkan oasis’ler(yeşil vahalar) insanları hayrete ve dehşete düşürüyor.Hiçbir şey yetişmeyen bu kurak çöllerde ortaya çıkan palm ağaçları insanları derin derin düşündürüyor.Bu palm ağaçları kuraklığa ve kumlara inat edercesine ve ben buradayım dercesine yıllarca canlılığını sürdürmektedir.Bunun nedeni kumların 2-3 metre altında yeraltı su kaynaklarının olması ve palm ağaçlarının kökleri bu yeraltı su kaynaklarından yararlanmasıdır.Eğer uçsuz bucaksız kum denizinde böyle palm ağaçları ve yeşillikler görürseniz biliniz ki buralarda yeraltı su kaynakları zengindir.

 Sahara çölünün zor yasam şartlarına uyum sağlamış hayvanlar görebiliriz.Çöl tilkisi,tek hörgüçlü develer,çöl koşar’i (kuş cinsi) çöl akrebi,çöl yilani,çöl cekirgesi bunlardan başlıcaları…Saharanın kuraklığına rağmen bu tür hayvanların hayatlarını sürdürmeleri oldukça şaşırtıcı...
 Saharanın zor yaşam şartlarına uyum sağlamış bir takım bedevi kabileleri bulunmaktadır.Bunlara Tuareg denmektedir.Bu tuaregler geleneksel olarak çadırda kalmaktadırlar.Teknolojiden ve dünyadan uzak...Buna rağmen hayatlarından çok memnunlar.
 Tuareg toplumunda sadece kadınlar degil,erkekler de başlarını ve yüzlerini örtüyorlar. Bu dini bir simge olmaktan çok çölde hareket halinde olmanin getirdiği bir alışkanlık aslında. Ve bu alışkanlık artık zaman içinde gelenek haline dönüşmüş.Tuaregler dünyadan kopuk olarak yaşadıkları için yabanilerdir.
 Sahara’da yılın Şubat,Mart ve Nisan aylarında şiddetli kum fırtınaları yaşanmaktadır.Kum fırtınası artık insanların doğaya karşı çaresiz olduğunun bir kanıtıdır adeta.Tanrıyla başbaşa kalıyorsunuz.Göz gözun görmediği ve nefes almanın güç olduğu kum fırtınasında gezmek ,dolaşmak imkansızdır.

 <em>Kumlar, bir çöl kentinde her zaman altın rengi, uysal ve sevimli değildir. Onların fırtına önünde savrulduğunu görmek apayrı bir olgudur. Çölden kalkıp gri bir bulut gibi gökyüzünü baştan başa kuşatan tozlar, neredeyse insan yaşamını büsbütün durdurur. Sahara'nın üzerinde bir görünüp bir yok oldukça güneş, donuk ve gamlı haliyle arkasında gizlendiği bulutların yüzünü kızıla döndürür. Ufku, inatçi bir sis olup saran ve beyaz bulutlara karışan bu kızıl toz bulutları... Aslında, her şeyin üstüne yayılan korkunç bir düş, dinmeyen bir özlem ve gurbet sıkıntısıdır...</em>

Enkarnasyonlar ve Gezgin

Ra Bilgileri 1
Celse 21, sf 273
oe

SORU: 75.000 yıllık devre başladığında, ortalama insan ömrü
yaklaşık olarak dokuz yüz yıldı. O devredeki reenkarnasyon
(tekrardoğuş) programlama mekanizması ve süreci nasıl
işliyordu? Üçüncü yoğunluk derecesi madde alemine yapılan
enkarnasyonlar arasındaki zaman, varlıkların tekâmülüne
ne gibi bir katkıda bulunuyordu?

RA: Bu sorunuz birçok sorunuzdan daha karmaşık. Baştan
başlayalım. Üçüncü yoğunluk derecesine yeni giren bir akıl/
beden/ruh bileşiminin enkarnasyon düzeni karanlıktan başlar;
çünkü, kendi yoğunluk derecenizi bir uyuma ve unutma
durumu olarak düşünebilirsiniz. Bu kat, tek unutma katıdır.
Üçüncü yoğunluk derecesi varlığı için unutmak şarttır.
Ancak bu şekilde, karışıklık mekanizmaları ya da özgür irade,
yeni bireyselleşmiş bilinç üzerinde etkili olabilir.
Böylece, bu yoğunluk derecesine yeni giren varlıklar
tüm masumiyetleriyle hayvansal davranışlara yönelmiş varlıklardır;
diğer varlıklar onlar için sadece kendi benliklerinin
birer uzantısıdırlar ve onları tüm-varlık (tek varlık)’ın korunması
ve devamı için araç olarak kullanırlar. Ancak varlık
yavaş yavaş, hayvansal olmayan, yani hayatta kalabilmesi
açısından gerekli olmayan bazı ihtiyaçları olduğunu da fark
etmeye başlar. Bu ihtiyaçlar; arkadaşlık ihtiyacı, gülme ihtiyacı,
güzelliğe duyulan ihtiyaç, çevresindeki evreni tanıma
ihtiyacıdır. Bunlar ilk ihtiyaçlardır.
Enkarnasyonlar birbirine eklendikçe, başka ihtiyaçlar
da keşfedilmeye başlanır; değiş tokuş (alışveriş) yapma ihtiyacı,
sevme ihtiyacı, sevilme ihtiyacı, hayvansal davranışlarını
daha evrensel bir bakış açısına yükseltme ihtiyacı gibi…
Üçüncü yoğunluk derecesi devrelerinin başlangıcında
enkarnasyonlar otomatiktir ve fiziksel bedenin ölümünün ardından
yeniden, ara vermeden gerçekleşirler. Enkarnasyonun
deneyimlerini gözden geçirmek ve sarsıcı etkilerini iyileştirmek
için fazla bir ihtiyaç duyulmaz. Ancak, sizin deyiminizle,
enerji merkezleri yüksek düzeyde harekete geçirilmeye
başlandığında, enkarnasyon sırasında yaşanan deneyimlerin
içeriği daha çok sevgi dersleriyle ilgili olmaya başlar.
Bu suretle, enkarnasyonlar arasındaki zaman uzatılmaya
başlar; böylece, bir önceki enkarnasyon sırasında edinilen
deneyimlerin gözden geçirilmeleri ve etkilerinin şifa bulabilmesi
için gerekli süre sağlanmış olur. Üçüncü yoğunluk derecesi
aşamasının bir noktasında yeşil-ışın merkezi harekete
geçirilir (faal hale getirilir); bu noktadan itibaren enkarnas-
yon otomatik olmaktan çıkar.

SORU: Enkarnasyon otomatik olmaktan çıkınca, varlık artık
kendi öğrenimi için yararlı olacak biçimde ne zaman enkarne
olması gerektiğine kendisi karar verebilir diye düşünüyorum.
Peki ana-babasını da kendisi mi seçer?

RA: Evet.

SORU: Şu anda, yani devrenin sonuna doğru enkarne olan
varlıkların yüzde kaçı kendi seçimlerini yapmaktadır?

RA: Yaklaşık oran yüzde elli dörttür.


Burada verilen oranın büyüklüğüne bakarsanız, dünyanın %54’ünün görünür ruhsal eğilimler
gösterdiğini varsaymak zor olacağı için, bu oranın daha genel (ve daha kolay/basit) bir gelişmeye
işaret ettiğini düşünebiliriz.

Kıdemlilik sisteminden dolayı bu son zamanlarda gelen/enkarne olan ruhlar en kıdemli,
yani en fazla hasat olasılığı olan ruhlar olduğu için bu oranın biraz daha arttığını
düşünmek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Aynı zamanda gelen gezgin sayılarının da arttığını
sanıyorum. O zamanlar (1980 gibi) 65 milyon civarı imiş (yaklaşık nüfusun %1’inden az fazla)

Bu %54 oranının tabii ki, hasat edilebilir durumdaki varlıkların oranıyla doğrudan ilgisi epey az.
Venüs’te çok daha ruhsal gelişmiş koşullarda dahi, Ra varlıklarının hasatı 1/6 ‘yı (yani yuvarlak
hesap %16’yı) aşamamışken, bizdeki hasat oranının %3-4’ün üstüne çıkacağını pek sanmıyorum
(ki bunların en az %1’i gezgin ve onların bile hasat olabilecekleri kesin değil.)

**

Gezgin olayını ise şöyle düşünüyorum. Yüksek yoğunluk derecelerinden 3. dereceye yardım/hizmet amacıyla enkarne olan varlıklar tümüyle buranın koşullarına tabii oluyorlar. 1980’lerde 80 milyon kadar gezgin olduğu düşünülürse 6 milyarlık nüfusa oranladığımızda toplam nüfusun %1’inden fazlası gezgin. Yani her yüz kişiden bir kişi gezgin. Şimdi bu sayı birkaç katına da çıkmış olabilir muhtemelen. Açıkçası bu küçük bir yüzde gibi görünüyor ama toplamda örneğin Türkiye nüfusunda kaç kişi, ruhsal konularla ne kadar ilgileniyor diye bakarsanız bu yüzde olasılıkla bundan daha küçük çıkacaktır. Kaç tane böyle forum var, kaç tane ilgilenen/okuyan/yazan var. Türkiyede %1 üzerinden hesaplasak bile 750 000 gezgin olmalı. Neredeyse küçük bir şehir kadar. Yani bana göre, sonuçta, diyelim ki böyle bir forumun çoğu üyesi, büyük olasılıkla bir gezgin.

Gezginlerin az bir kısmı faydalı olabilecek kadar kendini hatırlayabiliyor. Ve bu faydalı olma durumunu yaratabilmesi ve gezegenin titreşimlerine katkı sunabilmesi için gene “biz bu yolları zaten yürümüşüzdür” demeyip tekrar gelişmeye çalışması lazım. Yani öyle elle tutulur bir “önceki bildiği öğretileri” hatırlaması yok. Perde onun için de diğerleri için olduğu kadar işlevsel/zor. Tek avantajı eğer isterse ruhun yukarıdan aydınlatması sayesinde “neyi gerçekten istemediğinin daha açık şekilde farkında olabilme” yeteneği.

Ve bu arada birine/birşeye sevgisizlik gösterirse karmanın ağlarına yakalanıp, temizleyene kadar gezegende kalmak zorunda olması da cabası.

Bence bu durumda, hasata kadar olmayıp da birkaç yaşamlık buraya gezgin olarak gelmiş olsa bile, gene de ‘herkesin yaptığı gibi’ gelişmeye çalışmasına engel değil. Başkalarına verebilmek için dolması lazım, anlatabilmek için anlaması lazım, yani ‘yeniden’ ilerlemesi/gelişmesi lazım.

Öte yandan eğer hasata gezgin olarak katılacaksa, bence ‘bir hayat boyunca kimseye sevgisizlik göstermemek’ hasat edilebilmek kadar zor birşey zaten. Yani gene bir anlamda kendini ‘hasat edilebilir hale’ getirmesi gerekiyor.

Ki zaten, gerçek 3. derecede olanların hasat edilebilir düzeye gelmesi gibi zor bir hedefin gerçekleşmesini umar ve buna çalışırken; bu yollardan önceden geçmiş bir gezginin ‘daha düşük bir performans’ göstermesi sanırım pek kabul edilebilir değildir.

Öte yandan bu gezginlerin çoğu 6. dereceden gelmekle birlikte, orada kusursuzlaştırmaya çalıştığı bir denge için gerekli olan bir geri dönüşü de ekstra olarak amaç edinmiş olabilir. Yani salt hasata hizmet etmek için gelmiş değil, 6. derecenin kusursuzluğunda küçük sapmalar olarak algılanabilecek şeyleri törpülüyor da olabilir aynı zamanda. (Böyle bir bilgi vardı Ra’da) Yani işleri ‘çantada keklik’ değil ve ‘diğerleri kadar’ ve ‘diğerleri gibi’ uğraşmaları gerek, belki de daha fazla…

Oe
alıntı: http://www.budur.com/forum/topic.asp?TOPIC_ID=610

Ra Bilgileri konusunda uzmanlaşan Oe arkadaşımızın daha pek çok güzel yazısı var. Gezgin konusu Ra bilgilerinde bariz olarak geçtiği için onun yorumunu bulmaya çalıştım.

Ormana gittim…

‘’Ormana gittim, çünkü bilinçli yaşamak istiyordum
                 hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum
                 yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak için…
                 Ve ecel geldiğinde fark etmemek için aslında yaşamamış olduğumu…’’

* Kim ne derse desin, sözcükler ve düşünceler dünyayı değiştirebilir.
* Hayatın tüm iliğini çekmek, kemiği kıymaya benzer.
* Dikkat edilmesi gereken ve cesaretli olunması gereken zaman vardır ve mantıklı bir kişi hangisi olduğunu bilir.
* Millet, kendi sesinizi bulmak için çabalamalısınız. Çünkü ne kadar uzun beklerseniz, bulmanız o kadar zor olur. Thereau demiştir ki, “Çoğu insan hayatını büyük bir çaresizlik içerisinde geçirir.” Siz böyle olmayın! Bırakın bunu!
* Bu bir savaş, muharebe, kalpleriniz ve ruhunuz yara alabilir.
* Sana gülmüyoruz, sana doğru gülüyoruz.
* Ağlamak değil gülmek için sebepler arayın
* “Carpe Diem!” (Latince) . Günü Yakala! , Anı Yaşa!
* Ormana gittim; çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum. Yaşam dolu olmayan herşeyi bozguna uğratmak ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu farketmemek için.
* İçimdeki barbarca çığlığı dünyanın çatısından haykırıyorum.
* Hepimizin kabullenmeye ihtiyacı var ama inançlarınızın size özgü olduğuna güvenin.
* Hey kaptan, bizim kaptan.
* Carpe diem’i dinleyin. O size yol gösterecektir.
* Vakit varken tomucukları topla zaman hala uçup gidiyor ve bugün gülümseyen bu çiçek yarın ölüyor olabilir.
* Ormanda yol ikiye ayrılıyordu.Ben az kullanılanı seçtim.
Bunlar John Keating (Robin Williams) ‘in ölü ozanlar derneği filminden etkileyici sözlerdi… 
***
Denemek… Korkutucu olmasına karşın yepyeni bir şeyi denemek, işte az kullanılan yol budur.
Denemenin kendine aşık olmak… Eğer böyle olabilseydik her yer başarı hikayeleri ile dolu olurdu; çünkü denemek bizatihi başarıdır.
“Sonuç odaklı” eğitime hayır.
“Başarısızlık Hikayeleri” eğer gerçekten yazılsaydı muhteşem olurdu. Ki onlar başarısızlık değillerdi.
Neye başarısızlık diyorlar?
Aklımızdaki varış istasyonuna/amaca ulaşamamaya başarısızlık diyor toplum. (Önce aklımıza hedefi koyuyorlar, iyi yokla kendini, o hedef zaten sana ait değil) Yalan! Küllen aldatmaca!
Tek bir başarısızlık tarifi olabilir; hiç bişeye girişmemek, taklitçilik, başkalarına askıntı olmak.
Varış istasyonu, bir seraptır zaten, varla yok arasında, içimizde bi yerlerde durur fakat aslında başarı; yeni bir yola girişmektir, cesaretle denemektir, az kullanılan yoldur o. Ve adım attığımız an bu yola başardık demektir. Bilinmeyenle yüzleşme, adrenalin salgımızın artmasına sebep olur, bu ise yeniden doğma anlamına gelecek bişeydir.
Ey Gezgin… Eyy az kullanılan yolları seçen deneyci… Sen bir savaşçısın. Gözünü hedefe dikme, kalbini kilitleme! Her adımında tüm duyuların açık olsun, her kokuyu, her sesi duy! Her yüzü gör! Dokun /dokunul… Bütün dünya, hepimiz senin arkandayız, her an sana işaret gönderiyoruz. Eğer açık isen (hedefe kilitlenmemişsen açıksındır) işaretlerimizi görür/duyar/hissedersin.