Uykucu öyküsünden…

…

Boyumu ve kilomu ölçüyor alışık hareketlerle… “Hımm iyi” diyor “kilo problemimiz yok, amaç nedir? Vücut geliştirmek değil herhalde” gülüşü samimi. Başımı hayır anlamında sallıyorum. “Biraz enerjik olmak istiyorum, sanırımmmm evet sanırımm bunu istiyorum” sonunda ne istemiş olabileceğimi bulduğum için seviniyorum. Kuzenim “ne istediğini bilmezsen çevren istemediklerinle dolar” der. Ahmet bey bana ilgiyle bakıyor hatta gülümsüyor yoksa bu lafı sesli mi söyledim. Anlamamazlıktan geliyorum.

“Yeme alışkanlığınız nasıl, dengeli bir beslenme diyeti önerebilirim” tabii önerilere her zaman açık olmuşumdur. Önce kahvaltı sonra öğle yemeği menüsünü alıyorum akşam yemeğindeki tavuğa itiraz ediyorum; “Tavuk yemiyorum”. “Neden?” “Çok aptallar” “Pardonn?” dangalaklığımı çabuk fark ederim, hemen düzeltiyorum “yani çok sağlıksız şartlarda büyütülüyorlar, güneş bile görmüyorlar, hormonlar filan işte” “Haaa, ben de size yunus kaburgası önermeye hazırlanıyordum” gülüyor, rahatladı zavallı adam. Ben de gülüyorum haliyle.

“Kaç gün geleceksiniz haftada?” “İki” “Ama ben diğer günler de harekete devam etmenizi isteyeceğim, ister yürüyüş yapın isterseniz, hımmm, evinizde spor aleti var mı?”

“Var, airwalk” Sevgilimin karısının eskisi, yeni evlerine geçerken münasip bir yere sığdıramamışlardı, bana verdiler yani o verdi.

“Çok güzel işte!” sesi yerçekimi kanunu bulmuşçasına neşeli ve enerjik çıkıyor. Ne güzel bişey bu Allahım. Ben de böyle olabilecek miyim?

“Ama ben kullanmıyorum” fazla sevinmesine müsaade edemem, aramızdaki korkunç fark daha da açılmasın! “Nedeenn?” “Ölesiye sıkılıyorum” üç dakika üç asır gibi geliyor. Böyle alırım hıncımı işte. Tekrar ilgiyle bakıyor yüzüme otuzbeşine gelmiş yüz çizgilerimden gizli anlamlar okumak istiyor. Kırışıklık başlangıçlarım ser verip sır vermiyorlar. Vücudumla iletişimimiz iyidir genelde!

“Peki başlayalım o zaman, bugün hafif bir program vereceğim.” Amorf salonun göbeğinden çıkıp, göğüs kafesine doğru ilerliyoruz. Duvar diplerinde onbeş kadar koşu bandı var. Bir tanesine tırmanıyoruz, pardon, O kenarda duruyor. Tuşlara basıyor bişeyler ayarlıyor. Bant hareketleniyor, dengemi bulmaya uğraşıyorum.

“Alışıncaya kadar şuradan tutunun, bu iki tuştan down/up hızınızı kendinize göre ayarlayın, tamam mı?”

“Tamam” hızı arttırıyorum satte 5 km ye kadar çıkıyorum, hızlı gibi, tekrar dörbuçuğa düşürüyorum. Bu daha iyi.

“Burada fazla sıkılmayacağınızı umuyorum; insanlar, müzik, az sonra step gurubu başlayacak, onları seyredersiniz” onay beklercesine gülümsüyor.

“Evet, sanırım sıkılmayacağım, teşekkür ederim”

“Tamam, siz devam edin, ben arada uğrayacağım size” yavrusunu yatılı okula teslim eden bir anne gibi… Anlayışlı, şefkatli bir bakışı var.

O gitti artık, yalnız kaldım.

Dijital zaman sayacına bakıyorum;

00.46, 00.47, 00.48

Varış yerine bakıyorum 60 dakika, Aman Allahımm! Bunu düşünmemeliyim. Etrafı seyret, etrafı seyret, zamana bakma!

Uykucu öyküsünün tamamı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=65

Uykucu, Ölümsüzler kitabı içinde yayımlanan ilk ve en sevdiğim öykümdür. Üzerinde çokça konuşulmuştu, hatta dikkatli okuyucular, benim bile -yazarı olarak- yazdığımı bilmediğim detaylar bularak beni şaşırttılar 🙂 Vakit bulursanız okumanızı öneririm, gerçekten değişik bir tarz diyebiliriz. Özellikle dünyada her üç kişiden birinin depresyonda olduğu hatırlanacak olursa, pek çok kişiyi ilgilendirecek demektir.

Kritik Kütle/ Ya da Maya

<

p style=”margin: 0px;”>critical mass-kritik kütle: Reaksiyonun bitmemesi için gerekli olan minimum kütle miktarı.
Uranyumun,  atom bombası yapmak veya reaktörlerde nükleer enerji elde etmek amacıyla kullandığımız izotopunun atom ağırlığı 235’dir ve U235, doğadaki uranyumun içinde  binde beş nispetinde bulunmaktadır.  U235 için kritik kütle miktarını bir dizi formül kullanarak hesaplamışlar ve yaklaşık 70 Kg. ağırlığında 20 cm. çapında bir küre olarak bulmuşlar.
 U235 kritik kütlesi, atom bombalarının içinde, kendiliğinden patlama tehlikesine karşılık, iki parça halinde muhafaza edilir. Bombanın patlatılacağı zaman geldiğinde, parçalar hızlı bir şekilde birleştirilerek kritik kütle oluşturulur ve bunun içine bir kaynaktan nötron gönderilerek zincirleme reaksiyon başlatılır.

 Kritik kütle teriminin çıktığı fizik biliminde durum böyle. Tabi bahsi geçen bir dizi formülün ne olduğunu bilmiyorum, bi yerlerde bulmuş olsam dahi aklımın ereceğini pek sanmam. 20 cm çapında bi kürenin 70 kilo gelmesi, hayli ağır bir bilyeden bahsettiğimizi düşündürdü.

Bir de siyaset ve toplum bilimcilerin Kritik kütle tanımları var:

“Kıdemli teorisyen”e göre, işin “özü” bu kavramda yatmaktadır. “Siyasal özne”nin (ki bunun ne olduğuna ilişkin tek söylediği “kimsenin kulu olmayan özneler”dir), çok ama çok büyük bir kitleselliğe ulaşması da gerekmemektedir, “kritik kütleye” ulaşması yeterlidir. Bir kez “kritik kütle”ye ulaşıldı mı, “orta sınıfları sarsmak, şok etmek” işten bile değildir. Çünkü bu işi “siyasal özne”nin ulaştığı “kritik kütle” yapacaktır. 

 Molla Nasreddin de göle maya çalıyordu. Fizikçiler onu çok sever 🙂

Ben de epeyce yoğurt mayalamıştım; fakat ne miktarda maya koyduğumun hesabı yoktu, anneden görme, göz kararı! Göz kararımı şöyle bi düşüneyim dedim dün gece ve aşağı yukarı 2 kiloya 50 gram gibi filan tahmin ettim. Bu da demek oluyor ki binde 25 gibi bi mayalama oranı var yoğurdun. Sonra bunun kırkta bir olduğunu farkettim.

Tabi benim yaramaz zihnim bunu aldı taaa nerelere götürdü.

Kırk sözü/sayısının kültürümüzde inanılmayacak kadar çok söylemi varmış; Kırkı çıkmak, Kırk katır kırk satır, Kırk gün kırk gece, Kırk kere söylersen olur, Kırkından sonra azanı, Kırk parçaya bölünmek, Kırk haramiler, Kırk dereden su getirmek, Kırklara karışmak, Kırk tarakta bezi bulunmak, Kırk akşamın delisi, Kırk çarşamba bir arada, Kırk evin nankör kedisi, Kırk gün düşünsem aklıma gelmez, Kılı kırk yarmak, Kırk bir kere maşallah, Kırk kürk kırkının da kulpu kırık küp, Kırklanmak… 

 Düşündükçe daha da bulunur belki. Bir de zekat durumu var tabi, bildiğim kadarıyla kırkta bir, yani tam kritik kütle kadar. Neden kırkta bir?

Demek ki her insanın demokratik anlamda bir oyu olsa, 150 milyon (yaklaşık) insan dünyayı patlatır. 🙂

Ya da yoğurdu mayalar.

Tabi bunlar zihin cimnastiği, ama bu işin formulünü bilmek isterdim.:)

 İki yıl öncesinden bir yazım… Ben hala kritik kütle hesabını ya da işlevini önemsemeye devam ediyorum. O günlerde bloğuma uğrayıp yorum bırakma inceliği gösteren Büyücü  şöyle söylemişti:

<

p class=”MsoNormal”>

 Asırlardan beri, mistik ustalar, çömezlerine, hep KIRK GÜN tavsiye etmişler…Kırk gün sabret, kırkgün tekrarla, kırk güne kadar gerçekleşir. Halk arasında da, pratik bilgilere dayanılarak, hüküm verilmiş..Birine, kırk gün deli denilirse delirir….Son zamanlarda ispat olundu ki, beyin hücrelerinin özel kollar çıkararak yeni duruma uyarlanması, bireyin yaşı, uyarının şiddetine bağlı olarak değişmekle birlikte, ortalama KIRK GÜNmüş… 

Kritik kütle için katkılarınız beni sevindirir, bekliyorum?

 

Türk Piramitleri

   …

Bilindiği kadarıyla Mısır uygarlığından çok önceleri mükemmel birşekilde ilk insan mumyalayanlar Altay Türkleridir. Bugün SaklıPiramitlerin bulunduğu bölge ise Mu kıtası araştırmalarıyla ünlü ve naacaltabletlerini okuyan araştırmacı James Churchward’ın verdiği bilgilere veçizdiği haritaya göre “Büyük Uygur İmparatorluğu”bölgesidir. “Çin efsaneleri Uygurların 17.000 yıl önce uygarlıklarının zirvesinde olduklarını anlatır. 

Bu Piramitler “Büyük Uygur Türkİmparatorluğu” zamanında yapılmış piramitlerdir. Yıpranmışlıklarıdikkate alınırsa, yapım tarihleri M.Ö. 5000 – 15.000 tarihleriarasında olduğu söylenebilir. Çünkü bu zaman aralığı Büyük Uygur Türkimparatorluğunun medeniyetinin parlak dönemleridir. Bu bölge Uygur-Türk Bölgesidir ve piramitlerin tahmini yaşı uyarınca(Piramitlerin incelenmesine izin verilmediği için sadece tahminlerdebulunulabiliyor) Türkler tarafından yapıldığı düşünülmektedir. Yine bu Piramitlerin içerisinde Proto-Türk yazılarının olduğu tahmin edilmektedir.

Çinlilerin kendi atalarına ait olmayan bu eserleridünyadan gizlemeye çalışmalarını da onların bakış açılarına göre anlayabiliyoruz. Sonuçta insanlık tarihinin yeniden yazılmasıgerekebilir. Bu durumda birçok gerçek değişecektir ve haliyle yerleşikotoriteler bu değişikliği istememektedir. Çinli yetkililer “Turfan”da bulunan mumyalar üzerine bazı açıklamalar yapmakla yetinmişlerdir. Bu açıklamalarda ise şu bilgiler veriliyor: “Turfan mumyaları eski Mısırmumyalarından çok farklı ve teknik olarak Mısır mumyalarından daha mükemmeldir.” Daha sonra Mısır mumyaları ile karşılaştırmalar yapılmış ve Turfan mumyalarının üstünlüğü bilimsel olarak ta ispat edilmiştir. Eldekibirçok veriye dayanarak bugün rahatlıkla söyleyebiliriz ki”Mumya kültürü Türkler tarafından ilk olarak kullanılmış vegeliştirilmiştir. Mısır uygarlığını geri planda bu kültür açısındanbesleyen bir alt yapının olmadığı bilinmektedir. Mumyalama kültürünü vetekniğini bulan ve geliştiren Türklerin bu kültürü Mısır halkına öğretmişolması muhtemeldir. Aynı şekilde Piramit bilgileri deMısırlılara Türkler tarafından öğretilmiş olabilir. 

·                Urumçi mumyaları ise başlı başına birer şaheserdir. Öyle ki urumçi debulunan ve “Lolan” adı verilen M.Ö. 2000 yılına ait olduğu hesapedilen bir bayan mumyası çok dikkat çekmektedir. Bu mumya 4000yaşındadır ve iç organları bile çıkartılmamıştır ve Mısırmumyalarından çok daha iyi durumdadır. Bazı mumyaların üzerinde iseameliyat izleri bulunmaktadır. At kılı ile dikiş atılmıştır. Bubilinen en eski tıbbi operasyondur.

·                Ön-Türk araştırmacısı olan Kazım Mirşan’ın araştırmalarına göreÖn-Türkler tarafından OT-OG olarak isimlendirilen Mısır’a M.Ö. 3000yıllarında Anadolu’dan  Isub-Ög yazısının gittiğini tespit etmiştir.Araştırmacı Bilim Adamı Kazım Mirşan’ın diğer çalışmaları ise şöyledir: Anlamı çözülemeyen 184 mısır hiyeroglif yazısını Ön-Türkçe olarak okumuş ve çözümlemiştir. Bu ilginç bir tespittir. Hiyerogliflerle Ön-Türk dili iç içedir. Kazım Mirşan yaptığıaraştırmalar sonucunda şunları ileri sürmektedir:

·                Yazı, Türkler tarafından M.Ö. 16.000 yılında icat edildi. Anadolu’da da ÖnTürkçe yazıtlar bulunmaktadır. Latin, Yunan, Fenike ve Kiril alfabeleri ÖnTürkçe’den oluşmuştur. Roma’nın küllerinden kurulduğu medeniyet olanEtrüskler Türk’tür. (Etrüskçe yazıtlar ilk defa 2004 senesinde KazımMirşan tarafından çözümlenmiştir.) Romalılardan önce İtalya Yarımadası’ndayaşayan Etrüsklerin konuştuğu dil olan Etrüskçe, Türkçe kökenlidir.İskandinavya dahil, tüm Avrupa’da 5000’den fazla Türkçe yazıtbulunmaktadır. 

 ·                Mısır’daki eşteşlerinden 2000 yıl daha eski ve iki kat dahabüyük olan ve şu anda yasaklanmış bölgede bulunan piramitler Türklertarafından yapılmıştır. Kazım Mirşan ve HalukTarcan tarafından ortaya çıkarılan yeni bir tez, Türk Tarihi’nin M.Ö.16.000’li yıllara dayandığını söylemektedir. Bu teze göre yazıyıTürkler bulmuştur. Tüm dünya alfabelerinin kökeni Türk alfabesidir. Ayrıcabilinen ilk Türk devleti olan Hun İmparatorluğu’nun ilk Türk devletiolmadığı, ilk Türk devletinin Bir Oy Bil olduğugörüşündedirler. Ardından At Oy Bil, Türükbil- (karşılığı: Göktürk) gelir. 

 ·                Türk tarihinin çok eskilere dayanması gerektiğini gösteren en büyük delilise; Orhun Yazıtlarıdır. Çünkü Orhun Yazıtları’ndakullanılan dil ve noktalama işaretleri bu dilin en gelişmiş haliolduğu sonucuna götürmektedir. Böyle bir dilin oluşabilmesi için en az 3000 yıl geriye gidilmesi gerekir. Bugün Çin sınırları içerisinde 300metre boyunda piramitler bulunduğu ve bu piramitlerin Mısır’dan çok önce inşa edildiği tespit edilmiştir. Mısır’ın dip kültüründe de Türkler olduğu iddia edilmektedir. 

·                Norveç, İsveç, Portekiz veFransa’daki mağaralardaki yazıların Türk damgaları (harfleri) ileokunduğunda anlamlaştığı ileri sürülmektedir. İskitlerin yaniSakalar’ın Türk kökenli oldukları ileri sürülmektedir. Etrüskler,Truvalılar, Sümerler, Hititler ve Friglerin dip kültüründe Türkuygarlığı olduğu görüşü de ileri sürülmektedir. Bu kavimler Türkolmasa bile dip kültüründe Türk etkisi vardır. Japon ve Çinmedeniyetinin de dip kültüründe M.Ö. 4000 yıllarında Orta Asya’dan Çin’eve Japonya’ya göçen Türklerin olduğu kabul edilmiştir. 

·                Türkler Anadolu’ya 1071’de değil, M.Ö. 7000’li yıllarda gelmişlerdir. Çevresi denizle çevrili Anadolu’yu sürekli besleyen Türk göçleri buraya sıkışmışlar ve Türk varlığını tesis etmişlerdir. Oğuzlar Anadolu’ya geldiklerinde karşılarında aynı dili konuşan pek çok Türk grubu ile karşılaşmışlardır. M.Ö. 10.000 yıllarında ılıman iklim ve büyük göllerin olduğu anlaşılan Orta Asya’nın kuruması ve çölleşmesiyle Türk gruplarının çevreülkelere yayıldığı ve diğer kültürlere etki yaptıkları ileri sürülmektedir. Bering Boğazı’ndan geçerek Kızılderili ve Güney Amerika kültürlerinin diplerinde de Türk etkileşimi olduğu ileri sürülmektedir. 

(Kazım Mirşan, Vikipedi Türkiye)

Gerçekten ilginç iddialar, bir kısmını daha önceden de duymuştum, örneğin Çin’deki piramitlerin varlığını, yazının Türkler tarafından icad edilmiş olabileceğini vs. Fakat yukarıdaki alıntıda bundan daha fazlası da var.

Bütün bu önermeler doğruysa birden çok çok mu sevineceğim? Milliyetçilik damarlarım mı kabaracak?

Hiç sanmıyorum, evet ufak bir rahatlama yaşayabilirim sebebi ise; sürekli kökleri tırpanlanarak daha dün doğmuş gibi bilgisiz, cahil ve barbar olduğuna inandırılmış ve böylece aşağılık kompleksine sardırılmış halkımın doğasına dönmesi beni rahatlatır. Doğası neyse ben ona RAZIyım.

Not. Ayrıca yukarıdaki bilgiler Sümer kayıtlarıyla ters düşmüyor. Annunakiler konusu hala gizemini korumaya devam ediyor bence.

Not: Antik Mısır ilginizi çekiyorsa, bu konudaki gezi notlarımın adresi: https://blog.sonsuz.us/?p=80

Yeni Rüya Gurubu

Geçtiğimiz yazdan beri yeni bir rüya gurubu başlatmamıştım, sanırım bişeylerin olgunlaşmasını bekliyordum. Şimdi yeni ve meraklı rüya severler için kendimi hazır hissediyorum.

Bu eğitimle ilgili detaylı bilgiyi şu başlıkta bulabilirsiniz:

https://blog.sonsuz.us/?p=144

Gurup en az 6 en fazla 10 kişi olabilecek ve haftada bir gün/2 saat, toplam 9 hafta sürecektir.

İlgilenenlerin, [email protected] adresinden benimle doğrudan temas kurmalarını rica ediyorum.

Sevgilerimle,

Sibel Atasoy

Not: 1. Eğitim ücretsizdir.

        2. Bu programdan önceden mezun olmuş arkadaşlarımın deneyimlerini zenginleştirmeleri açısından yeni gurupta beni asiste etmelerini arzu ederim.

Sanal Geçişler Nedir?

  • 9. Bu kesintili yolda “gerçekliğin” sabit bir edimsellikten değil, bilebileceğimiz bir takım edimsellik olasılıklarından ibaret olduğu dünyada, bir parçacığın hareketini ne kadar derinden incelerseniz o denli anlaşılması zor hale gelir. “Anlaşılmazlık” kuantum hareketinin en büyük sorunudur; daha büyük sorun ise bütün o kayıp olasılıkların nereye gittiğidir!
  • 10. Doğanın türlü olasılıklarından biri hangi aşamada ve niçin , kendini “gerçek şeyler” dünyasında sabitler?

            Olasılık dalgası görünümündeki bir elektron bir yörüngeden diğerine geçmeye niyetlendiğinde, gelecekteki durağanlığına yönelik, sonunda yerleşebilme olasılığı     olan tüm yörüngelerin nabzını aynı anda ölçer! (Zilli Kız örneği!)

            Bu yoklama mahiyetinde etrafa gönderilen dokungaçlara sanal geçişler denir.            Elektronun sonunda geçtiği kalıcı evine ise “gerçek geçiş” deniyor. 

  • 11. “Sanal geçişler” enerji tutmazlar ve bu yüzden de enerjiyi daha ileri gitmeden tersine çevirirler. (Yukarıda dokuzuncu maddedeki “bütün kayıp olasılıklar” tanımı sanal geçişler için kullanılan bir ifade.)
  • 12. “Çok dünya” kavramı, her birinde bir versiyonumuzu bulabileceğimizi ve bu farklı versiyonların farklı olaylar zincirinin gelişmesini sağladığını öne sürer. “hiçbir kayıp olasılık yoktur!” Bunun izlerini evrimin mucizevi ilerleyişinde görebiliriz. Az ömürlü iki mutasyon uzun ömürlü (asıl geçiş) bir melez oluşturabilir. Biz insanlar büyük bir olasılıkla böyle iki “sanal türün” melez birleşmesinden oluştuk.
  • 13. Eğer tüm potansiyel şeyler tüm yönlere doğru sonsuz olarak uzanıyorsa bunlar arasında bir ayrılık olabilir mi? Bütün şeyler ve bütün anlar her noktada birbirleriyle temas halindeler; “tüm bu sistemin BİRliği onu mükemmel kılmıştır. Parça bütünde ve bütün her bir parçadadır. Zaman ve mesafeler anlam yitirirler. Kuantum şu ana kadarki en büyük kavramsal meydan okumadır.

Çalışmamın bütünü için; bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=203

Sanal geçişlerin enerji tutmamaları ve sonunda “gerçek geçişe” ulaştırmalarına rağmen bi anlamda maliyetsiz olmaları ilginç değil mi?

Dalga, eneriyi taşıyan titreşim değil miydi? Olasılık dalgası daha farklı bir amaçla kullanılıyor olmalı. Ve bu durumda henüz enerjiyi taşımaya başlamamış! “yoklama mahiyetinde etrafa gönderilen dokungaçlar” bu cümle bana ilk okuduğum yıllardan beri sihirli bir etki yapıyor, hatta bir kitabımda bu dokungaçların yani sanal geçişlerin, onu yanlışlıkla görenler açısından MUCİZE olarak adlandırılabileceğini önermiştim.

Sanal geçiş ve gerçek geçişi, günlük hayattaki karşılakları ile değerlendirecek olursak, bir kişinin “karar” aşamasındaki hayallenmeler diyebileceğimiz hatta halk arasında “boşa koydum dolmuyor, doluya koydum olmuyor!” sözü ile ifade edilen pozisyon Sanal Geçiş’lere uygun düşer galiba.

Hatta çok sevdiğim bi arkadaşım istediği şeyin gerçekleşmesini hiç önemsemezdi; çünkü o hedefle ilgili, günler gecelerce süren olasılık hayallenmelerinin gerçeğinden çok daha zevkli olduğunu iddia ederdi. O zamanlar bu durumu hoş ve ilginç bulmuş olmakla birlikte, onun tembelliğine de yormuştum biraz.  Oysa şimdi bakıyorum da maliyeti olmayan bir yöntemmiş :)))

Zohar, kuantum benlik kitabında bunu”zilli kız” komik ismini verdiği bir örnekle açıklar. Şu an kitap yanımda olmadığı için ben özetlemeye çalışayım :

Kendisine en uygun eşi seçmek isteyen bir hanım kızımız var onu Dome meydanı gibi bir şehir meydanın ortasında farz edin. Bu meydana bakan birçok ev ve otel odası var. Hanım kızımız bu kararı vermek için kendini odakladığında bu meydanı çeviren her evin içinde bir başka erkekle birlikte oluyor, öyle bir eşzamanlılık var ki, dışardan gözlemleyen birisi, kızımızın aynı anda tüm balkonlarda potansiyel eşiyle birlikte görebiliyor. Buradaki vurgu, kuantumun eşzamanlılık, parçacığın dalga hareketi ve potansiyeller denizine yapılıyor doğal olarak. Kişinin zihinsel ve tekil olarak düşünebileceğinin milyon katı bir potansiyele aynı anda giriş çıkış yapılıyor. Bu işleme sanal geçişler ismini veriyor ve neredeyse kişiye hiç enerji kaybettirmiyor. Neden? Çünkü hanım kızımız kendi düşünme kanalını -bilinçli olarak-kullanmıyor. Bu yoklamaların sonucunda (kız bundan habersiz) söz konusu dalga, olasılığın biri üzerine çöküyor. İşte o anda birden kızın içine en uygun eş doğuveriyor.

Bu durumları genelde bilinçli olarak açıklayamadığımız defalarcasını yaşamışızdır. Dalganın çöktüğü olasılık, elektronun gerçek evine geçtiği yer oluyor ya da kişinin sebebini bilmeksizin emin olduğu ve karar vermekte tereddüt etmediği, bazı başka kaynaklarca “bilme hali” denilen durum oluyor. Bütün bu örneği ve bilgiyi bir başka bilginin terminolojisine çevirecek olursak; Niyet, en uygun olasılığı avlıyor hem de zahmetsizce. Buradaki en önemli husus, bilinçli bir çabanın olmayışı ve dalga fonksiyonuna geçmek için kendini nötr (beklentisiz, endişesiz) hale getirmek ve bir süre bu pozisyonda beklemek.