Hayat Sayacı-dizi film hikayesi

Hayat Sayacı

 

Ana Karakterler:

 

Nedret: 40 yaşlarında, şişmanca, uzun siyah saçlı, hiç evlenmemiş bir kadın;

                        Babası deniz subayı, vefat etmiş. Annesi Heybeliada’da yaşıyor. Kendisi onbeş sene kadar hosteslik, kabin amirliği yapmış daha sonra sinirsel yapısının hassaslığı nedeniyle istifaya zorlanmış. O zamandan beri çalışmıyor ve babasından aldığı aylıkla geçiniyor. Oturduğu apartman dairesi onbeşyıldır kendisine ait, babası tarafından alınıp kendi üzerine yapılmış küçük bir daire. Babasının ölümünden sonra bir süre annesiyle birlikte bu evde oturmuşlar, ancak aralarında süren anlaşmazlık devam edince annesi kendi annesinden miras kalmış olan Heybeliada’daki eve taşınmış.

                        Nedret, özellikle işten ayrıldıktan sonra kendisini tamamiyle okumaya vermiş, metafizik ve mistik derneklere üye olmuş ve son beş yıldır kendini ve evreni sorguluyor. Ancak, buralarda öğrendiği öğretiler kendisinde henüz  entellektüel bilgi düzeyinde bulunmakta, öğrendiklerini hayatına geçiremediği açıkça gözlenebilmektedir. Oysa kendisini tüm gerçeği kavramış, aydınlanmış bir insan olarak görür, olaylara ve kişilere üstten bakan; ama melekvari bir anlayışla yaklaşan kişi rolüne soyunmuştur. (Tavır; “Ahh bir bilseniz gerçeği” der gibi olmalıdır)

                        Son bir kaç yıldır tarot falı bakmaya başlamıştır. Bu konuda doğaüstü bir yeteneğe sahip olduğunu; belki de söz konusu metafizik eğitimlerin kendisinde böyle bir yeteneğe yol açtığını sanmaktadır. (Bu konuda ünü oldukça yaygınlaştığından, çok gelen gideni olur, para almaz ancak hediye kabul eder.)

                        Son derece yardımsever bir insan olmakla birlikte çok ciddi psikolojik takıntıları vardır. Yani tipik herşeyin en doğrusunu bilip, kendini seyredemeyen kişi portresi abartılacaktır. Koç burcu

 

Gençler gurubu: Aynı apartmanın giriş katında oturan, sayıları dört ila yedi kişi arasında değişen genç erkekler. Bunlardan yalnızca iki tanesi çalışmaktadır, diğerleri henüz muhtelif bölümlerde okuyan üniversite öğrencileridir. (Hukuk, inşaat, biyoloji, fizik vs.) Ortak tarafları hepsinin astsubay çocuğu olması ve ayni yurtta senelerce kalmaktan doğan aşırı tutkunluklarıdır.  Dizinin ilk bölümünde yurttan çıkarak içlerinden birinin babasının olan bu daireye yerleşirler. Apartman bu durumdan çok rahatsız olsa da evsahibi olmaları nedeniyle kanuni olarak bir yaptırımda bulunamazlar. Birbirlerine karşı çok açık olmuşlardır, şakaları, oyunları ego seviyesini hiçe sayacak denli abartılı olabilmektedir.

 

                        Fikret; İnşaat bölümünde altı yıldır okumakla birlikte henüz üçüncü sınıftan yeni ders almaya başlamıştır. Balık burcu, uyumayı ve sabahlara kadar bilgisayar oyunu oynamayı sever. Hayata karşı en ufak bir sorumluluk geliştirmemiştir.

Çok zeki ve uyumlu bir kişidir. Kızlarla ilişkilerinde sorun yaşar, korku filmlerini sever.

Uzun siyah saçlı, şişmanca ve çok iştahlı biridir.

                        Hasan: Biyoloji masteri yapmaktadır, bira göbekli ama zayıf,  terazi burcu, sosyal, bar muhabbetini seven biridir. Solcudur, birşeyleri düzeltebileceğini umar ancak solcu olduğunu ailesinden saklar. Okumayı sever.

                        Selim :  Hukuk mezunu altı aydır staj yapıyor, Film meraklısıdır, zayıf uzun boylu, yakışıklı, okumayı sever. Çok esprili, neşelidir, prensiplidir. Oğlak burcu.

                        Mert :   Fizik mezunu, bilgisayar dalında çalışıyor, zayıf uzun boylu, hümanist, yemekle arası hiç olmayan, yengeç burçlu. Star Wars çılgını, bağlılık geliştirmeye yatkın, Film izlemeyi sever ama herşeyden öte fizik aşığıdır, master yapmak için uğraş vermekte ve bir gün Türkiye’ye Fizik Nobeli getirmeyi hayal etmektedir.

 

                        Diğer üç öğrenci zaman zaman değişen kişilerdir ihtiyaca göre planlanabilir. Bunlardan biri gaydir.

 

Göksu : Nedret’in Yeğeni, 19 yaşında , sarışın ve çok güzel bir kız. Anadolu kasabasında yetişmiş, iki yıl önce İstanbul’da yaşamak ve okumak üzere gelmiş. Saf ve biraz kaçık bir tip, son derece kendine özgü, okulda başarılı değil, bu sebeple kız meslek lisesine verilmiş, son sınıfta ve bir çok takviyelerle lise diploması almasına uğraşılıyor.  Nedret’e hayran, onun dizinin dibinden ayrılmıyor, kendi başına dışarı dahi çıkamıyor. Görünümü aptal ancak sezgileri çok gelişmiş biri. Olacak olayları önceden hissedebiliyor, adeta kişilerin ruhlarını çıplak biçimde görebiliyor.

                        Aslında Nedret’in kendisini fal ustası  sanmasına Göksu sebep oluyor. Tüm bilgileri halasına aktaran o, ama kendisi bunun farkında değil, zaten Nedret hiç farkında değil. Çok neşeli, kendi farkında olmadığı bir çok espri yapar. Kendini güvende hissettiği zaman çenesi açılır, abuk subuk konuşur. Tanımadığı kimselere karşı hırçın olur.Yengeç burcu

 

Nilay : Nedret’in karşı komşusu, otuz yaşlarında, kova burcu, anaokulu öğretmeni. Kendini geliştirmek için büyük çaba gösterir, çocukları deli gibi sever, annesiyle oturur, hiç evlenmemiş, on yıldır aşık olduğu ama bunu söyleyemediği bir takıntısı mevcuttur.

Özlü sözleri toparlayıp, inci gibi yazısıyla donattığı bir defteri vardır. Her fırsatta ve her yeni tanıştığı kimseye defterini gösterir. Çok uyumlu ve insancıldır. Evlenip çocuk sahibi olmak ister. Orta boylu, beyaz tenli, güzelce bir kızdır.

                        Nedret ablasını onbeşyıldır tanıdığı için ona çok yakındır, onun bilgilerinden yararlanmaya çalışır.(Burada bozacının şahidi şıracı imajı oluşturulacaktır.) Sık sık fal baktırır ve çoğu on yıldır aktive olmamış aşkı Mehmet üzerinedir.

                       

Mehmet : İki sokak ilerde oturmakta, uzun ince, boğa burcu, 32 yaşında, muhasebecidir. Nilay’ın gizlice aşık olduğu adamdır. Bekar, kararsız, duygularını ifade edemeyen, içince çok dağıtan, çok duygusal bir adam. Konuşması pek anlaşılmaz çünkü yuvarlayarak ve çok hızlı konuşur.

                        Hasan’ın abisi Mehmet’in sınıf arkadaşı olduğu ve İstanbul dışında yaşadığı için kendisinden ara sıra Hasan’a göz kulak olmasını rica etmiştir. Ancak aralarında on yaş fark olmasına rağmen Mehmet’in çocuk ruhlu olması nedeniyle bu ilişki arkadaşlığa hatta bar ve çapkınlık anlaşmasına dönüşmüştür. Bu sebeple ara sıra apartmana gelip gitmeye başlar. Abinin telefonla ya da, ara sıra İstanbul’a gelişlerinde Hasan hakkında bilgi alma girişimleri komik enstantaneler yaratır.

 

 

Olay örgüsü ve ana akslar;

 

  • 1) İlk aks; Nedret’in geçmişinde olan bir olayla ilgilidir; Hostesliğe ilk başladığı yıllarda, yeni ehliyet aldığı günlerde babasının muhalefetine rağmen ara sıra babasının arabasını almakta ve gizlice kullanmaktadır. Yine bir gün babası seferdeyken arabası ile havaalanına gitmiş ve iş dönüşü gece, bir kişiye çarpmıştır. Arabayı durdurup dışarı çıkmış ancak korkudan paralize olduğu için yanına yaklaşamamış ve dönüp kaçmayı seçmiştir. Ertesi gün gazetede kazayı yaptığı semtte bir kişinin trafik kazasında öldüğünü okur, yıkılır. Ancak bunu telafi etmesi mümkün değildir çünkü subay babadan Allah gibi korkmaktadır. Bu kişinin kendi ezdiği kişi olduğundan emindir, olayı yalnızca annesiyle paylaşır. Anne çok mantıklı biridir; arabada hiç hasar olmaması ölüme neden olacak bir kaza yapmadığını işaret etmekte ve gazete haberinin yalnızca kötü bir tesadüf olduğunu göstermektedir. Ancak bu konuda kızını ikna edemez. Zaten Nedret’deki sinirsel bozukluk bu hadise ile başlamış ve onu işinden de etmiştir.

 

Nedret yıllar içinde bu vicdan azabını iyice besleyip büyütür ve öldürdüğü kişinin ruhunun (kendisi bu konuda ceza almadığı için) sükun bulmadığı ve çevresinde dönüp dolaştığını vehmeder. Ona göre bu ruh sık sık evi ziyaret etmekte, evde garip olayların olmasına (elektronik aletlerin kendiliğinden açılması, kapıların açılıp kapanması, garip inleme sesleri vs.) neden olmaktadır. Ancak bunu yalnızca annesiyle paylaşabilmekte evdeki yeğeninden bile saklamak (aslında olmayan şeylerin saklanma çabaları traji komik olaylar yaratmaktadır) zorundadır. Bu olaylar zaman zaman hafifler zaman zaman şiddetlenir (ona göre) ve Nedret bunlardan kendi hayatında yaptığı şeyler ya da aldığı kararlar konusunda doğru ya da eğri sonuçları çıkarabilmektedir. Bu konuda yeğeninden gizli (o dizinin dibinden ayrılmadığı için komik durumlara düşe düşe) annesi ile uzun telefon diyalogları olacaktır. Annesi onun bu konuda tıbbi yardım alması gerektiğini bilecek bilinçtedir ne varki Nedret’i bu konuda ikna etmek olası değildir. Hatta  bağışlanma isteği ile o kadar doludur ki zaman zaman namaz kılar, çeşitli yardım kampanyalarına gönüllü katılır. Metafizik konulara ilgisi bile bu sebeple gelişmiş olabilir.

 

Bu olay zenginleştirilerek tüm bölümler boyunca işlenebilir.

 

  • 2) İkinci aks: Nilay, Mehmet’le daha yirmi yaşında komşu sokağın çocuğu olarak tanışmış, ayni genç arkadaş gurubu içinde olmuşlardır, hep birlikte eğlenmekte, gezmektedirler. Birbirlerine ilgileri o zaman başlar ancak Mehmet’in arkadaş vasıtasıyla bildirdiği ilgisini “biz ayni guruptayız, arkadaşız, olmaz öyle şey” diyerek geri çevirmiştir. İki sene kadar bu açıklanamadığı halde süren gizli flört zaman zaman çocukça konularda tartışıp aylarca küsmeye neden olur. Sonra Mehmet askere gider, uzun telefon görüşmeleri yaparlar; Mehmet ifade ve konuşma özürlüdür, Nilay ise “biz arkadaşız” takıntılıdır. Ve bir türlü aralarında varsayılan aşk söze dökülemez.

Asker dönüşü durumun vehameti Nilay’ın kafasına dank eder, sahilde arabanın içinde onun duygularını sorar ancak bu sefer Mehmet gurur meselesi yapıp “benim hiç bir zaman böyle bir yaklaşımım olmadı der” . Nilay yıkılır ve bunu kabule yanaşmaz; Mehmet’in kendini delice sevdiğine hükmetmiştir bir kere.

Yeniden aptalca bir nedenle küserler ve son yedi senedir birbirlerine selam dahi vermezler (sokakta ya da minübüste karşılaşırlar ve tanımazdan gelirler). Ancak Nilay aradan geçen bunca senede onun evlenmeyişini kendine olan aşkına bağlamaktadır.  (Bizce Mehmet olayı çoktan kapatmış da olabilir, duygusal kekemeliğinden dolayı gerçekten durum Nilay’ın görmek istediği gibi de olabilir. Bu iki olasılıkda bölümler boyunca bir öyle bir böyle anlama gelecek şekilde işlenir, izleyici kararsız bırakılır. Bir Nilay’a hak verir, bir onun körlüğüne kızarız!)

Bütün bu durumlarda Nilay’ın tek dert ortağı fal ustası Nedret’tir.  Göksu Nilay’ı sevmez; çünkü kendisi ne denli saf, açık, net, dambuldüdük biriyse, Nilay o denli rezerve, birey olamamış, bir fincan suda boğulan kişidir. Ayrıca halasını paylaşmak durumunda olduğu büyük abla gibidir konumu.

Öğrenci gurubunun apartmana taşınması ile birlikte Mehmet’in ara sıra da olsa Hasan’ı görmeye apartmana gelişi Nilay’a göre kendisine yaklaşma planı olarak algılanacaktır.

 

3)Üçüncü aks: İçine kapalı antisosyal Fikret, Göksu’ya aşık olur.  Dış dünyadaki akranı genç kızları yapay, birbirine benzer (prototip) davranış ve konuşmaları nedeniyle aşağılayan Fikret, bu tuhaf kıza vurulmuştur.  Onun aptallığını, otizme yakın durumunu bir ayrıcalık olarak algılamaktadır. Göksu da ona ilgisiz değildir; ancak zihisel yeterlilik açısından flört, erkek arkadaş kavramlarından oldukça uzaktadır. Buna karşın 19 yaş bedensel itkisiyle kendinin bile farkına varamadığı şekilde (cinsellik vurgulanabilir) Fikret’e ilgisiz kalamaz.

Bu durumu halasıyla paylaşamaz (tek söyleyemediği şeydir bu!) garip bir utangaçlıkla hiç sevmediği halde bu konuyu Nilay’la paylaşmaya mecbur kalır.

 

Diğer arkadaşları Fikret’in bu ilgisini kısa sürede fark edip onunla çok dalga geçeceklerdir; çünkü onlar Göksu’nun “geri” liğinin farkındadırlar. Fakat bir diğer gerçek;  kızın anormal güzel oluşudur, bu konuda söylenecek fazla şey yoktur. Bu muhabbetler komik ve felsefi atışmalara sebep olacaktır.

 

Diğer yandan Göksu’nun ailesi onun geriliğinin farkındadır ve bir an öce evlenip, sorumluluğundan kurtulacakları günü beklemektedirler. Nedret’i ziyaretlerinde bir şekilde (Nedret farkına bile varmadığı halde) bu ilişki/gerilimi farkederler. Fikret kızları için milli piyangodur. Ancak aristokrat havalı Nedret’e bunu izah etmeleri zordur (Çünkü Nedret hayatta olabilecek her şeye açıkmış gibi konuşup aslında kendi prensipleri içinde boğulan bir kişidir. Bunu bazı kişiler örneğin Nilay ve Göksu göremez ama yakın çemberin dışındaki her standart kişi görebilir!). Onlar da kurtarıcı simite sarılırlar yani kendi yarasına merhem olamayan Nilay’ı seçerler çözüm için.

 

Zaman içinde Fikret ile Göksu hidayete ererler, aşk-cinsellik dolu dizgin yaşanır, bu gençlerin dairesinde olacaktır ama onca kalabalık dairede bunu denk getirmek çok komik sahnelere sebep olur.  Nedret dışında herkes bunu bilir, bu da ayrı bir kedi-fare döngüsü yaratacaktır.

 

  • 4) Dördüncü aks; Mert Nedret’e aşık olur! Kendinden büyüklere ilgi duymaktadır ve onun ağır başlılığı, güzel konuşmaları büyülenmesine neden olur. Zaten marazi bağlılıklar geliştirmeye eğilimlidir. Ancak bunu asla Nedret’e açık edemez. Her zaman seviyeli ve terbiyelidir. Bu duygusunu kimseye belli etmez ama onunla bir arada olmak için her yolu deneyecektir. Zaman içinde Nedret’in eli kolu haline gelecektir, kaleyi son derece içten (kendinin bile farkında olmadığı bir sinsilikle) fethedecektir.

Bir zaman sonra Nedret bu ilgiyi fark eder, gururu okşanmıştır ve bu bayrağı sonuna kadar havada götürmeye kararlıdır. Görünüşte buna mahal vermez ama delikanlıyı sürekli kol boyunda tutar. Bu konuda Nilay ile aralarında söze dökülmeyen ancak mimiklerle oluşturulan bir diyalog sürdürülecektir.

 

Bu arada gençlerin apartmandaki varlıklarının yarattığı rahatsızlık her zaman bir şekilde Nedret’in araya girmesi ile tatlıya bağlanır (Nedret’in asker çocuğu olması gençlere hoşgörü ile bakmasını sağlamaktadır. )

 

 

 

Amaç ve aktarımı planlanan hususlar:

        

                   Dizide; gençlerin  günlük hayatları/sorunları,  güncel mizah diliyle aktarılmasına rağmen, diğerlerinin durumları traji komik öğelerle betimlenmeye çalışılacak. Amacımız:

 

  • İnsanın, öğrendiği ya da bir şekilde edindiği entellektüel bilgiyi, özümsemesinin, hayatının akışına geçirmesinin imkansıza yakın güçlüğü,
  • Gençlerin hayatı algılayışları, okul sorunları, aile ile kuşak çatışmaları, cinselliği yaşama konusundaki çıkmazları,
  • Asrımızın en büyük sorunu olan “kendini ifade etme” kavramının, “birey olma” eşiğine geçişteki en büyük engeli teşkil ettiğinin vurgulanması,
  • Genç yaşta, aile ya da toplum baskısıyla oluşacak travmaların, hayatın geri kalanı üzerinde yaratacağı vahim etkileri,
  • Yine asrımızın en popüler konusu haline gelen mistik ve metafizik konuların, kişilerin algılama pencerelerine göre aldığı görünümün irdelenmesi,
  • Ve nihayet; hayata bakışta tek aks üzerinden hareket etmek yerine bilimsel, metafizik ve kişisel gözlem ve deneyimleri sentez yapabilecek olgunluğa/açık fikirliliğe erişebilmenin esas olduğu

 

Şeklinde bir bakış açısına doğru yolculuk yaptırmak olacaktır.

        

Sibel Atasoy

31.07.02

Özgür bir toplumda bilim

İki SORU

Bilim konusundaki her tartışmada ortaya çıkan iki soru vardır;

 

(A) Bilim nedir? • nasıl ilerler, sonuçları nelerdir, standartları, usulleri, sonuçları öteki alanların standartlarından, usullerinden, sonuçlarından ne bakımdan farklıdır?

(B) Bilimi bu kadar yüce yapan nedir? – bilimi öteki varoluş biçimlerine kıyasla daha yeğlenir yapan ve bunun sonucu olarak da farklı standartlar kullanmasını ve farklı sonuçlar elde etmesini sağlayan nedir? Modem bilimi Aristotelesçilerin bilimine ya da Hopi’lerin evrenbilimine kıyasla yeğlenir yapan nedir?

Soru (B)’yi yanıtlamaya çalışırken bilimin alternatiflerini bilimsel standartlarla yargılamamız gerektiği gözden kaçmamalıdır. Soru (B)’yi yanıtlamaya çalışırken incelediğimiz şey bu standartların kendileridir, o nedenle onları yargılarımıza temel yapamayız.

Soru A’nin tek değil birçok yanıtı var. Bilim felsefesinin her ekolü. bilimin ne olduğu ve nasıl işlediği konusunda farklı bir öykü anlatır. Buna ek olarak, bilim adamlarının. politikacıların ve genel kamuoyu “sözcüleri”nin anlattıkları da vardır. Bilimin doğası üzerindeki giz perdesinin hala kaldırılmamış olduğunu söylediğimizde gerçeğe fazla uzak düşmüş sayılmayız. Ama mesele yine de tartışılıyor, günün birinde bilim konusunda alçakgönüllü bir bilginin ortaya çıkma şansı vardır.

Soru B’yi soran hemen kimse yoktur. Bilimin kusursuzluğu varsayılır, kanıtlanmaz. Bu konuda bilim adamları ve bilim felsefecileri, kendilerinden önce biricik Roma Kilisesi’nin savunucuları nasıl davrandılarsa öyle davranırlar: Kilise öğretisi hakikattir, bunun dışında kalan her şey pagan saçmalıklarıdır. Gerçekten de bir zamanlar din-bilimsel retoriğin cephaneliğinde bulunan belirli tartışma ve örtük ikna yöntemleri şimdi bilimde kendilerine yeni bir mekan bulmuşlardır. Bu fenomen, garip ve bir miktar üzücü olsa da bir avuç müminle sınırlı kaldığı surece aklı başında kimse için rahatsız edici bir şey olmazdı: Özgür bir toplumda birçok garip inanışlara, öğretilere, kurumlara yer vardır. Ama bilimin üstünlüğünün onun doğasından geldiği varsayımı bilimin de ötesine geçerek hemen herkes için bir iman nesnesi haline gelmiştir. Dahası, bilim artık tikel bir kurum değildir; Kilise bir zamanlar nasıl toplumun temel dokusunun bir parçası idiyse, şimdi de bilim demokrasinin temel dokusunun bir parçası olmuştur. Kilise ile Devlet artık elbette birbirlerinden özenle ayrılmışlardır. Oysa Devlet ile Bilim iç içedirler.

Özgür Bir Toplumda Bilim – Paul Feyerabend

Burada üzerinde durulan konu insanlığın tam şu andaki noktasında gerçekten çok önemlidir. Bu durum Bilimin kullandığı araçların sorgulanması durumudur ve  kadın-erkek bilim adamı ayrımını içermekle birlikte bundan daha geniş ve vahimdir.

Kişisel görüşüm son yüzyılda mühim miktarını Fizikçilerin oluşturduğu, bilimin her dalından ciddi bilim adamlarının bu yanılgıyı fark etmiş oldukları,  kişilikleri ve yöntemlerini bu doğrultuda sorgulamış olduklarıdır. Tabii bu insanlık için umut verici bir gelişme olmuştur.

Yukarıdaki eleştirel kitap 1987 yılında basılmış ve kitabın hemen bütünü son derece ilgi çekicidir.

Bu konuyu tamamiyle kapsadığını düşündüğüm ve

“Bilimin Kesinsizliği”

Topiğinde yazısından alıntı yaptığım Fizikçi Feynman’ın görüşlerine bir kez daha göz atmak sanırım aydınlatıcı olur. Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=237

Sibel Atasoy

10.03.04

Kuantuma giden yol

Bu aralar hep kuantum bilinciyle meşgulüm ya, insanlığı kuantuma getiren yolu merak ettim. Şu ana kadar kuantumun geleceğe uzantılarına bakmıştım oysa onun bir de geçmişe uzantıları var.

 

Çok çok gerilere uzanacak kadar işin uzmanı olmadığımdan, yakaladığım ilk ipucundan başlayacağım: Newton klasik fiziğinden Einstein’ın görecelik kuramına nasıl geçtik?

 

1900 yılında Einstein üniversiteden mezun olduğunda, kendisinin de içinde bulunduğu fizikçiler atomların varlığı konusunda hala tartışmaktaydılar. Özellikle bir filozof fizikçi olan Ernst Mach “tüm fiziksel teorinin yalnızca doğrudan deneysel deneyimden gelmesi, deneysel olarak kanıtlanamayan tüm fikirlerin terk edilmesi” gerektiğini söyleyen bir  pozitivistti. Mach atomlara inanmıyordu; çünkü hiç atom görmemişti. Onun bu sert düşünce tarzının Einstein üzerinde müthiş  bir etkisi vardı. Üstelik Einstein bilindiği gibi Yahudi olmasına karşın bir Katolik okulunda okutulmuş ve her ne kadar sonradan dini reddetmişse de, Tanrı fikri yerine Bilim’i koymuş ve hayatını ona armağan etmişti. Ona göre evren nedenseldi ve sık sık “yaşlı adam” diye nitelendirdiği (muhtemelen Tanrı’yı ikame eden) evrenin uç nedeniyle konuşur, dertleşirdi.

 

Derken tam o yıl “olağanüstü” bir şey oldu!

 

Kara nesne radyasyonu ile uğraşmakta olan Max Planck, yeni radyasyon yasasının temelini anlamaya çalışırken “sırf  bir umutsuzluk yasası” diye nitelendirdiği kuantumun ilk temelini buldu: Enerji değişimi sürekli değil, kesintiliydi.

Bu önerme öylesine duyulmamış bir şeydi ki, tam anlamıyla bir bomba etkisi yarattı. Çünkü o sırada fizikçilerin çoğu, doğanın klasik dünyasını bir süreklilik olarak kavrıyorlardı. Onlar maddenin biçimlerinin birbirlerine düzgün, devamlı olarak karıştığını düşünüyorlardı. Enerji, momentum ve açısal moment gibi çeşitli fiziksel nicelikler sürekliydi ve her değeri alabilirdi.

Oysa Planck’ın kuantum önermesinin ana fikri, dünyanın bu sürekli görüşünün kesintili görüş ile değişmesi gerektiğiydi.

Örneğin bir tahıl yığınına uzaktan baktığımızda onu düzgün bir tepe gibi görürüz, oysa yaklaştıkça yanıldığımızı anlar ve gerçekte ince tanelerden yapılmış olduğunu görürüz. Kesintili tanecikler tahıl yığınının birimleridir.

Planck kesintililik miktarını bir h sayısı ile belirledi. 25 Ekim 1900 yılında Berlin Deneycileri, Prusya akademisine verdikleri raporda “Bay Planc’ın verdiği formül, hata sınırları içinde deneylerimizi yeniden üretmektedir” dediler. ve böylece halen geçerli olan Planck sabiti hayatımıza girdi. O günlerde Einstein 21 yaşındaydı.

Einstein doktorasını yaptığı yıllarda bir patent firmasında çalışmaya başlamıştı bu sebeple kuramlar üzerinde çalışırken kendini daha serbest hissediyordu. O dönemde bir çok heyecan verici deney yapıldı fakat fizikçilerin çoğu bunları açıklamak için Newton yasalarından vazgeçmek istemediler.

1905 yılında Zürih’te doktorasını aldığında Einstein, Annalen Der Physik cilt 17 de yayımladığı üç yazıyla bilimsel tarihin gidişini değiştirdi ve yalnızca 27 yaşındaydı. Bu üç yazı da bilimsel başyapıtlardır ve Einstein’in başlıca ilgilerini de yansıtmaktadır: İstatiksel mekanik, kuantum teorisi ve görecelik.

 

İlk yazı, atomların varlığının ikna edici kanıtını sunmayı hedefliyordu.

İstatiksel mekaniğe göre, hava gibi bir gaz, uçan tenis toplarıyla dolu bir oda gibi, hızla rasgele hareketlerle zıplayarak birbirinden ayrılan çok sayıda molekül veya atomdan oluşmaktadır. Fakat atomlar öylesine küçük ve çoktur ki bunları değerlendirmeniz imkanı yoktur. Bir insan nefesinde yaklaşık bir milyon milyar milyar atom bulunmaktadır.

Atomları göremez, onlara dokunamayız; onlar bizim dünyamızın farkına varılabilen bir kısmı değildir ama yine de fiziğin büyük kısmı onların varlığına dayanır.

Fakat Einstein bu yazısında onları görünür kılmayı başardı!

Kendisinden çok önce polen tanelerinin etkisini inceleyen botanikçi Robert Brown’un gözlemlerinden yararlanmıştı. (fakat bu araştırma atomların varlığı ile ilgili bir çıkarsama yapmıyordu)

Einstein bir gaz veya sıvının içine atomdan nispeten daha büyük olan polen taneleri koyulursa ona çarparak hareket ettiren atomların varlığının kanıtlanabileceğini anladı.

Yalnız başına bu tek yazı onun bilimsel saygınlığını sağladı.

 

1905 yılının ikinci bombası olan yazı, fotoelektrik konusundaydı ve ışığın bir parçacık olduğunu ileri sürer gibiydi. Bu konuda Planck’ın kuantum önermesinden yararlandı ancak bunun denkleminin deneysel olarak doğrulamanın bir yolu yoktu. Ve 1915 yılına kadar da olmadı. Oysa Einstein’in “gerçekten devrimci” diye nitelendirdiği yazısı buydu. On yıldan fazla bir süre, ışığın enerji kuantizasyonu sorununda yalnız kaldı.

 

Fotonun kesin doğrulaması 1923-24 yıllarında İlk Amerikalı fizikçilerden Compton ve Hollandalı fizikçi Debye tarafından yapıldı. Ve ışık parçacığı varsayımına dayanan kestirimler doğrulandı. Ondan sonra foton kavramı konusundaki muhalefet hızla geriledi ilginçtir Einstein’e Nobel ödülü, onun en büyük eseri olan görecelik teorisi ile değil, ışık kuantumu önermesi nedeniyle verilmiştir.

Yani bu büyük adam yalnızca Göreceliğin değil Kuantumun da babasıdır.

 

Tahmin edeceğiniz gibi 1905 yılının üçüncü yazısı, özel görecelik teorisi üzerineydi. Özel görecelik Teorisi, filezoflar ve bilim adamlarının çağlar boyu üzerinde çok fazla düşünmüş oldukları uzay ve zaman kavramlarını ele alıyordu.

 

Einstein aynı yıl kısa bir dördüncü yazı yazdı. Bu yazının sonuçları 1907 yılına kadar geliştirilemedi. Bu yazı kısaca, parçacığın E=mc2 denklemiyle bulunan bir enerjisi olduğunu gösterdi.

Einstein, görecelik kuramının önermelerinin, enerji ve kütlenin ayırımı ve ayrı korunum yasaları olması düşüncesinin bırakılmasını keşfetmişti. Ve bu sarsıcı keşif onun E=mc2 denkleminde özetlenmiş olan şeydir. Basitçe Kütle ve Enerji aynı şeyin farklı görünümleridir.

 

 

Fizikçilerin Tanrısı evrensel düzendir.

Şu an için bu tanım bize yeterlidir.

Determinist olmama hali, kuantum TEKİNSİZLİĞİnin ilk örneğidir diyor H.Pagels.

Bu, bilinemeyecek ve kestirilemeyecek fiziksel olayların varlığı anlamına geliyor. Kuantum teorisinin determinist olmaması, neyin bilinebilir, neyin bilinemez olduğu konusunda bir ilke sorunudur, bir deney tekniği değildir.

Einstein’ı sıkan da budur. Çünkü O, “yaşlı adamın” her şeyi var olduğu haliyle planlamış olduğunu varsaymak istiyor. oysa Einsein’in öğrencisi max Born, bu ikilemi fevkalade cevaplıyor bana göre:

 

“Eğer Tanrı Dünyayı mükemmel bir mekanizma olarak yaratmışsa, o en azından, mükemmel olmayan zekamıza, dünyanın küçük parçalarını kestirmek çin, çok sayıda diferansiyel denklem çözmek zorunda kalmayacağımız, fakat zarı (ünlü Einstein’ın “Tanrı zar atmaz” kabulüne atfen kullanılmış) oldukça başarılı şekilde kullanacağımız kadar ihsanda bulunmuştur.”

 

Maddi dünyanın temelindeki rasgelelik, bilginin olanaksız olduğu veya fiziğin başarısız kaldığı anlamına gelmez. Tersine, determinist olmayan evrenin keşfi, modern fiziğin bir zaferidir ve doğanın yeni bir görünümünü açmaktadır.

Yeni kuantum teorisi birçok kestirimde bulunmaktadır (hepsi deneyimle uyumlu olan kestirimler. Fakat bu kestirimler olayların dağılımı içindir, tek tek olaylar için değildir)

Bu, belli bir el, kartların ortalama kaç defa dağıtılacağını kestirmeye benzer. Olasılık dağılımları nedensel olarak belirlenmiştir, belirli olaylar olarak değil.

 

Heisenberg Belirsizlik İlkesini, Bohr da Tamamlayıcılık etkisini keşfetmişlerdi. Bu iki ilke kuantum mekaniğinin Kopenhag Yorumunu oluşturdu.  Bu, fizikçilerin çoğuna kuantum teorisinin doğruluğu ve iç tutarlılığı konusunda ikna edici oldu.

Bu tutarlılık, doğal dünyanın determinizmini ve nesnelliğini reddetme pahasına satın alınmış bir tutarlılıktı.

 

Sibel Atasoy

13.03.04

Zihinsel projeksiyon-2

Bununla birlikte, Metafizik fenomenlerle ilgili araştırmalarda “deneyci etkisi”adı verilen bir etkinin varlığı ortaya çıkmıştır. Yani, deneyi gerçekleştirenin bu deneyin sonucunu belli bir oranda etkilemesi. Eğer deney inançsız bir araştırmacı tarafından gerçekleştiriliyorsa, oldukça düşük sonuçlar elde edilirken, inanan bir bilim adamı tarafından yapıldığı takdirde bu, hem performansı hem de sonuçların kesinliliğini artırmaktadır. Tıpkı Haysenberg’in belirsizlik ilkesi (ve diğer kuantum teorileri) gereğince laboratuarda yapılan deneylerde deneyi yapanların katılımcı statüsünde olması gibi. Buna örnek olarak, garip bir şekilde, kullanılan kişiye göre rengi ve şekli değişen bir eşya gibi, laboratuardan laboratuara değişiklik gösteren Anomalon adlı taneciğin onu keşfeden (ya da yaratan) kişiye bağlı bir özelliğe sahip şekilde davranmasını verebiliriz.
Ünlü fizikçi Jack Sarfatti ise, katılımcı kavramını Browncu hareketi (sıvı ya da gaz içindeki taneciklerin durmaksızın gelişigüzel davranışlarını)açıklamak için kullanarak, bu rasgeleliğin, katılımcıların iradesinin genellikle bir araya toplanmadığının kabullenmesinden kaynaklandığını (yani, bu hareketi belirleyenin katılımcıların zihni olduğunu) belirterek şöyle devam ediyor “kuantum iç irtibatının daha derin seviyesinde yaşayan bütün sistemlerin yayıldığı alanı da içermek zorunda olsa bile bir fizik laboratuarındaki belli bir kuantum deneyinde, katılımcı, deneycinin kendisi olabilir. Bütün bilinçli sistemler deney düzeneğine göre, uzay ve zamandan bağımsız olan kuantum potansiyelinin tamamına, tek başına foton ve elektronların hissedebileceği, birbiriyle irtibatlı olmayan katkılarda bulunur. ”
Bu kavram ışığında, elektronların ve diğer taneciklerin, quantum potansiyelinin sonsuz gerçeklik alanının daha derin düzeylerinde kökleşmiş olarak varlıkları bilinmezken, İnsan şuurunun evrimleşmesiyle bilinci etkileyecek (ya da zihin tarafından etkilenecek)alanlara yaklaşmış ve sonucunda da bizim gerçeklik alanında açığa çıktıklarını söyleyebiliriz. Bu yüzden de Anomalon taneciğinin, şu an için bulunduğu yeni gerçeklik alanında yeni bir kimlik arayışı içinde dalgalanması nedeniyle, tam olarak nitelik ve niceliklerinin netleşmediğini düşünebiliriz. Tıpkı nötrino parçacığında olduğu gibi. Şüphesiz ona bu kimliği, onu bu gerçeklik alanına taşıyanlar belirleyecektir.

Ünlü fizikçi Boltzman da bütün mümkün evrenler arasından bizim evrenimizin sahip olduğu parametrelerin tesadüf olarak mevcut olmasının mümkün olamayacağını, çünkü bunun “istatistiksel bir hilkat garabesi” olduğu şeklinde dile getirdi. Roger Penrose da Boltzman’ın Entropi tanımından yola çıkarak evrenin mümkün evrenler içerisinden rasgele seçiminin ihtimaliyetini 1/(10 üzeri 10 üssü 123) gibi bir sayı olduğunu, bunun da imkânsızlıkla eş anlama geldiğini belirtmiştir. Bu sayıdan sadece 10 üssü123′ ü ele alsak dahi evrende bu sayıda taneciğin olmayacağını göz önünde bulundurursak ne anlama geldiğini bir de siz düşünün. (İlk sayıdaki ifade için, her bir sıfırı bir protona yazdığımızı düşünsek bile, bu sayının kırkta birini yazmış olurduk. )

…

David Bohm çalışmalarını bu boyutta yoğunlaştırıp atom-altı parçacıklarının bir gözlemci olmadığı zaman da mevcut olduklarını varsayarak çalışmalarına başladı ve sonunda kuantum potansiyeli adını verdiği kuramla Kuantum düzeyindeki tüm oluşumlara açıklık getirdi.

Şüphesiz, Bohm buna elektronların bir plazma (yüksek yoğunluklu elektron, pozitif iyon ve atomlar taşıyan bir gazdır) içine girer girmez bağımsız davranış biçimlerini terk ederek daha geniş bir Bütünün karşılıklı bağlantı içinde bulunan parçalarıymış gibi davrandıklarını gözlemleyerek ulaşmıştı. Bu elektronların gelişigüzel bireysel hareket eder gibi görünmelerine karşın, sayısız elektronlar bir arada çok mükemmel biçimde örgütlenmekteydi. Böylece plazma, sanki bir amip gibi sürekli olarak kendisini yenileyerek, tüm aksi eylemlere yol açan tanecikleri de, biyolojik bir organizmanın yabancı bir varlığı kist içinde toplamasına benzer biçimde, bir duvar içine alıyordu.
Bohm, plazmalar üzerinde yaptığı çalışmalar sonucunda gördüğü canlı elektron denizini, metallerde de gözlemledi. Sonucunda da elektronların neden ortalığa saçılmadıklarını, kuantum düzeyi altındaki kuantum potansiyeli yoluyla tüm sistemin, tıpkı askerlerin yaptığı gibi, eş güdümsel hareketlerinden kaynaklanmakta olduğunu anladı. Yalnız elektronların böylesi bir bütünselliğin içinde olmasının Newton fiziğinin öngördüğü, bir makinenin parçalarının bir araya getirilmesiyle sağlanan (ya da makinenin içinde yer alan bir hayaletin meydana getirdiği) birlikteliğin değil, canlı bir varlığın parçaları arasındaki örgütlü bir Tekliğin varlığını göstermekteydi.
Bu konuda araştırmalarını derinleştirdikçe, kuantum altı düzeyin tıpkı bir hologram plakasındaki girişim desenlerine benzer olduğunu keşfetti. Böylece, bu iki düzen arasında var olan sürekli ve akıcı alış verişi, pozitronyum atomu örneğindeki, taneciklerin, bir tür parçacıktan diğer bir parçacığa dönüşerek nasıl biçim değiştirdiklerine uyguladı. Mesela, bir tanecik (elektron), gizli düzene geri dönüp saklanırken, bir başka parçacık (bir foton) ortaya çıkarak onun yerini almaktadır. Bu aynı zamanda dalga /parçacık dualitesinin nasıl oluştuğuna da açıklama getiriyordu. Dolayısıyla, her iki görünüm de, daima bir kuantum topluluğu içinde gizlenmiş durumda iken, hangi görünümün ortaya çıkıp hangisinin saklanacağını gözlemcinin, bu kuantum topluluğu ile olan karşılıklı etkileşim şekli belirleyecektir. Fakat burada Dikkat edilecek bir husus da, Kopenhag yorumunun öne sürdüğü gibi, bir gözlemlenen olay bir de onu gözlemleyerek etkileyen, var kılan gözlemcinin mevcut olmayıp (ki Kophenag yorumu bunu ikiye ayırır) ikisinin de aslında aynı şey olduğu gerçeğidir. Dolayısıyla, bu bizim bir avizeden çıkan ışınla, bir masa, gezegen, yıldız ya da galaksilerle aynı yapıdan meydana gelmiş bir Bütünsel yapı olduğumuzu değil, aynı Tek şey olduğumuzu söyler. Tıpkı Budizmin Elmas Sutrasında dendiği gibi “İndra’nın evinde öyle bir inci ağı oluşturulmuş ki, bir tanesine baktığınızda diğer bütün incileri onun içinde görebilirsiniz. Dünyadaki her nesne de sadece kendisi değildir, diğer her nesneyi içerir ve aslında diğer her bir nesne odur”
İster Neils Bhor’un Kophenag yorumu, ister Wheleer-Everett’in çoklu evrenler modeli, isterse de David Bohm’un saklı Düzen kavramı olsun, her üçü de, zihne başvurmadan kuantum sisteminin asla çözümlenemeyeceğini, görünenin gözlemci tarafından yaratılmakta ve evrenin de bir fiziksel gerçekliğe sahip olmaksızın bir düşünceden, yanılsamadan ibaret olduğunu belirtir.

-alıntı-

Zihinsel projeksiyon -1

Zihinsel projeksiyon kuramı ile yakından ilgili gördüğüm PLASEBO etkisine birlikte göz atalım:

Plasebo; beden üzerine hiçbir etki yapmayan, herhangi bir tıbbi tedavi şekline verilen addır. Buna biz kısaca şuurun bedene hakim olduğu güç de diyebiliriz. Ancak evrende bir şeyin varlığının kendi başına hiçbir anlamı olmayıp nedeni olduğu evrendeki geri kalan nesnelerle olan ilişkisi dolayısıyla, aynı etkileri o boyutta da sürdürür. Çünkü her şeyin kaynağı olan zihnin derinliklerinde mevcut bulunan örtük düzendeki frekanssal alanlarda madde ve onun daha latif hali olan şuur arasında bir ayrım söz konusu değildir (nefret hissimiz bıçağı düşündürdüğünde, nefret duygumuz ile madde halindeki bıçak birbirine direkt olarak bağlı değil -çünkü o zaman asıllarının ayrı olduğunu kabul etmek zorunda kalırız- AYNI ŞEYDİR.) Bu da bize, aynı zamanda soyut ve somutun, imajinasyon ve gerçekliğin, aslında tek olan şeyin farklı belirimleri olduğunu söyler. Böylece saklı düzendeki şuur, görünen planda belirip beyni ve kişisel şuuru meydana getirerek hem duygularımız gibi içsel hologramımızı hem de oradaymış şeklinde duyumsatarak algıladığımız somut gerçekliği meydana getirir. Dolayısıyla örtük düzendeki bir imge, aynı anda hem içsel, hem de dışsal hologramda o boyutun kuralları içerisinde yerini alır. Öyle ki, bize göre sonsuzluk kavramını bile bu imge oluşturur. Bu nedenle, beyin, orada olduğuna inandığı şey ile orada bulunan şey arasında ayrım yapamaz. Ya da benzer deyişle, bir somut gerçekliğe verdiği tepki ile düş kurduğunda verdiği tepki farklı değildir. Tıpkı bir âşığın sevgilisini düşündüğünde, yanında iken hissettiği heyecanlanmaları aynen hissetmesi ya da kolunu, bacağını kaybetmiş olan birisinin bazen kaybettiği organlarını sanki oradaymış gibi hissetmesi gibi.
.
Hastalık ya da üzerimize etki eden herhangi bir şey dışarıdan gelerek haricimizden bizi etkileyen bir etki değil, beynin özündeki gizli düzende yarattığı uzay ve zaman içinde bulunan beden üzerindeki etkilerdir ki, bunları oluşturduğu gibi, zıttı olan etkileri de meydana getirebilmektedir. Diyelim ki, zihnimiz hastalığa yol açacak kimyasal dönüşümleri meydana getiriyorsa, aynı şekilde o kimyasal dönüşümleri durdurup yenilerini üretmesiyle ya da materyalize (yoktan maddeleştirme) etmesiyle tekrar normal durumunu da sağlayabilmektedir.
Bu etkinin (plasebo etkisi) hem bedenimizde hem de dışımızda var saydığımız uzayımızda meydana getirdiği oluşumlarla ilgili o kadar çok deney ve belgelenmiş fenomen var ki, konunun kafamızda canlanması için içlerinden birkaçını sırasıyla inceleyelim:

Simonton ve ekibi, imgeleme tekniklerini (normalde on iki ay yaşama süresi olan) 159 kanserli hastaya öğrettiler ve dört yıl sonra hastaların altmış üçü yaşarken, bunlardan on dördü tamamen iyileşmiş, on ikisinde kanser gerilemiş, on yedisinde de dengelenmişti. Sonuç olarak, ortalama yaşam süresi ulusal normun iki katı olan 24, 4 aya yükselmişti. (Buna benzer çalışmalar farklı kliniklerde devam etmiştir)
Yine aynı üniversitenin sağlık bilimleri rehabilitasyon bölüm başkanı (imgeleme tekniklerini geliştirme üzerinde de çalışan) Psikolog Jeanne Achterberg, inancın kişinin sağlığında önemli bir rol oynadığını söyleyerek Şifada İmgelemenin Rolü adlı eserinde, ölecek diye evlerine gönderilmesine rağmen, kendileri bunun tam tersine, iyileşeceklerine inandıkları için tümüyle iyileşerek doktorları ve herkesi şaşırtmasıyla ilgili olarak, tıp dünyasıyla ilişkili olmuş hemen herkesin, en az bir öyküsünün bulunduğunu belirtir.
Hastalığın şuur tarafından meydana getirildiği ile ilgili çarpıcı bir örnek de, Dr. Simonton ve psikolog karısı ile Achtenberg ve psikolog G. Frank Lawlis’in ilerlemiş 126 kanserli hasta üzerinde imgeleme ile hastalık arasındaki ilişkinin ne kadar güçlü olduğunu göstermek için bir deney yapmaları idi.
Bu deneyde, önce hastaların kan testini yaptılar. Daha sonra da aynı şekilde, çok geniş kapsamlı bir dizi psikolojik testten geçirdiler. Bunların birinde deneklerden, kendileri, kanserleri, gördükleri tedavi ve bağışıklık sistemleri ile ilgili imgeler çizmeleri istendi. Kan testleri hastaların durumları hakkında bazı bilgiler vermişti, fakat hiçbir temel açıklama getirmemişti. Buna karşın psikolojik testler ve resimler ise hastaların sağlık durumları hakkında birer harita niteliği taşıyordu. Araştırmacılar sadece hastaların resimlerini deşifre ederek, birkaç ay sonra ölecek ya da hastalıklarını yenecek olanları %95 doğruluk oranı ile tahmin etmişlerdir.

Bu etkinin varlığının neden olduğu etkiyle ilgili olarak, kalbe kan akışının yetersizliğinden dolayı göğüste ve sol kolda hissedilen ağrılar (ki Anjino pektoris ismiyle adlandırılır)genellikle ameliyatla tedavi edilirken, 1950 yılında birkaç doktorun, ameliyat yerine sadece hastayı kesip, dikmekle de aynı tedavinin oluşturulabileceği gösterilmiştir. Bu da bize aynı zamanda, gerçek bir hastalığın da gerçekte bir plasebo etkisinden başka bir şey olmadığını, dolayısıyla da hepimizin şuurlarının derinliklerinde, hastalıklarımızı denetleme yeteneklerine sahip olabileceğimizi söylemektedir.

Bununla birlikte, araştırmalar, bir yatıştırıcı almakta olduklarına inandırıldıklarında, bir şişe dolusu kafein almış olsalar bile bu kafeine duyarlı kişilerin geceleri uykularının kaçmadığı ve rahat uyudukları, tüm soğuk algınlıkların nedeni virüsler olmasına karşın, bakterilere karşı alınan Antibiyotiklerin de aynı yararlılığı göstererek (genelde herkes tarafından deneyimlenmiş) bir plasebo etkisi gösterdiği görülmüştür. Ayrı bir örnek de, Amerika’da Kalp krizine iyi geldiği sürekli vurgulanan asprin reklamının, bu ülkede kalp krizlerinin şaşırtıcı bir biçimde düşürmesine karşın, 5139 İngiliz doktorunun yaptığı altı yıllık araştırma sonucunda, bunun doğru olmadığının anlaşılması ile İngiltere’de aynı etkinin gerçekleşmemesini verebiliriz.

Olaylar bununla sınırlı değil. 19. yy. ‘da On binlerce kişinin ölümüne neden olan verem hastalığının bir bakteri tarafından oluşturulduğu anlaşılınca hastalıktan kaynaklanan ölümlerin birden % 600′ den % 200′ lere düşmesinin, insanlar üzerinde neden olduğu korkunun kalkıp bu bilginin beyinlerde iyileştirmeye yönelik etki göstermesiydi. Zira, ilaç bundan elli yıl sonra bulunmuştur.

Aynı sistemden dolayı davranışlarımızın da, bedenlerimiz üzerinde etkilere yol açtığı yapılan birçok araştırmayla ortaya konmuştur. Bunlar sırasıyla, düşmanlık duygusu ve sinirli insanların, olmayanlara ya da daha az olanlara oranla kalp krizinden ölme riskinin yedi kat fazla olması, boşanmış kadınların evli ve mutlu olanlara göre bağışıklık sistemlerinin zayıf olması, mücadeleci bir ruha sahip olan bireylerin olmayanlara oranla aids ve benzeri ölümcül hastalıklara karşın daha uzun ömürlü olmaları, eşlerini yitirmiş kişilerin tüm hastalıklarla diğerlerine göre daha sık karşılaşmaları, dua ya da ibadet edenlerin etmeyenlere oranla daha az kalp krizi geçirmeleri ya da daha çabuk iyileşmeleri örnek verilebilir.
Bilincin yarattığı beden üzerindeki etkilerin bizler tarafından işaretlerinin görülmesini sağlayan fenomenlerden biri de Hristiyanlıktaki Stigma olaylarıdır. Bu olay, çarmıha gerilmiş İsa heykellerindeki yaraların, inanan kişilerin onunla özdeşleşmeleri sonucu kendilerinde de belirmesi şeklinde meydana gelir. Bu olay ilk kez Aziz Francis tarafından görüldükten sonra, tekrarlanmaya başlanmış(herkeste bu farklı boyut ve yerlerde olmakla daha çok avuç içlerinde görülmektedir). Halbuki o dönemdeki iskeletler üzerinde yapılan araştırmalarla, bir insan bedeninin eller tarafından çivilenmesiyle onu taşıyamayacağı ortaya çıkmıştır. Fakat ellerde çıkmasının nedeni, 18. yy. ‘ da o şekilde resmediliyor olmasıydı. Gerçekte İsa bileklerinden çivilenmişti. Üstelik, bu yaralar görülmesine karşın, enfekte olmadığı gibi kiminde devamlı iken kiminde de bazen görülmektedir, bazılarında ise bu, isteğe göre açığa çıkıp boyutları, şekli o kişi tarafından belirlenerek tekrar kapatılabilmekteydi. Bunun yanı sıra bir insanın sahip olduğu kandan fazlası akmasına karşın, bundan hiç etkilenmiyor, çünkü bunu materyalize edebiliyorlardı. Bunlardan, Veronica Guilani, ölümüne yakın, kalbinde, taç, üç çivi, haç ve bir kılıç resminin belirdiğini çizerek söyledi. Bunun doğruluğu ölümünden sonra yapılan otopside, doktorların yeminli ifadeleriyle de kaydedilerek tarif ettiği şekilde bulundu.
Bedende olduğu gibi, çevremizdeki etkiler konusunda ise, eksik ya da tek harfi yanlış yazılmış yazıların tam olarak okunması, her gün alıştığımız bir yüzdeki veya bir yerdeki değişikliklerin fark edilmeyip her zamanki halleriyle görünmesi, gözümüzdeki görme sinirlerinin birleştiği retinanın ortasında, hiçbir alıcının bulunmadığı bir noktanın varlığının etrafımızdaki görüntüleri ya da nesneleri delik deşik görmemiz (veya yarıdan azını görmemiz) gerekirken, boşlukların tamamlanmış halleriyle görünmesi, herkes tarafından da bilinen floresan lambalarının kesikli ışık yaymasına karşın (bir yanıp, bir sönme şeklinde)bizim onu kesintisiz şekilde görmemiz zihindeki kabul ya da kasetlerin adeta birer kanıtı gibiler.
Bizim algılama dışımızda kalan ve basit gibi görünen şeylerin, hayvanlar tarafından farklı yanlarının algılanması ya da onlara çekici gelen özellikte belirmesi ve yine kedi, köpek gibi hayvanların mikrodalga yapılı varlıkları algılamasını da örnek verebiliriz.

-alıntı-

(Maalesef alıntı yapılan yeri kaydetmemişim, belirtemediğim için üzgünüm)