Şizofreni

Çoğu insana bir şizofrenle tanışma olasılığı ürkütücü gelir. Şizofrenlerin deli, tehlikeli, ne yapacağı bilinmez ve kontrol edilemez oldukları düşünülür. Konuya açıklayıcı yaklaşmak yerine, safsataları sürdüren film ve kitapların da bu durumda payı olsa gerektir. Şizofreni, düşünce ve algıda, davranış ve duygu durumunda bozukluklarla seyreden bir psikotik hastalıktır.

Şizofreni 100 kişiden birini etkiler ve zihinsel bozuklukların en ciddisidir. Çok çeşitli düşünce bozuklukları (dezorganize, usdışı düşünme), delüzyonlar (sanrı) ve halüsilasyonlardan (varsanı) oluşan bir tablo sergilerler. Eğilim olarak enerji, inisiyatif ve sosyal temas yokluğu görülür. Duygusal yönden donukturlar, çok az şeyden haz alırlar ve içekapanıktırlar.

Şizofrenin sınıflandırılması, semptomlarım çeşitliliği nedeniyle halen karmaşık bir konudur. Bu semptomlar delüzyonlar; halüsilasyonlar; dezorganize konuşma (tutarsız, bağlantısız, anlamsız kelime kullanımı); dezorganize davranış (giyim, beden duruşu, kişisel hijyen); olumsuz, donuk duygular; sorunlara yaklaşımda zayıflık ve depresyondur.

Alt türler arasında paranoid ve katatonik şizofreni bulunur.

Mutlak Sıfır

Mutlak sıfır; bir maddenin, atomlarının hareketinin duracağı kadar soğuk olduğu hayali bir noktadır. Mutlak sıfıra ne doğada ne de labarotuvarda ulaşılabilmiştir. Ama biliminsanları ona çok yakın sıcaklıklara inebilmiştir. Mutlak sıfıra ulaşmak imkansız olabilir. Ulaşılsa bile bunu bilemeyebiliriz, çünkü onu ölçecek bir termometre yoktur.

Bir şeyin sıcaklığını ölçerken aslında ölçtüğümüz şey, onu oluşturan parçacıkların ortalama enerjisidir. Sıcaklık parçacıkların ne kadar hızlı titreştiğini ya da dolaştığını gösterir.

Dünya’da ölçülmüş en düşük sıcaklık 1983’te Antarktika’nın ortasındaki Vostok’ta ölçülen -89 derece Celsius, yani 184 Kelvindir. (0 Celsius, 273 Kelvindir)

Uzaya çıkılırsa orası daha da soğuktur. Şu ana değin Evren’de saptanan en soğuk bölge, Bumerang nebulasında mutlak sıfırın yalnızca bir derece üstünde olan karanlık bir gaz bulutudur.

Laboratuvar ortamında Evrenden bile daha düşük sıcaklıklara geçici olarak ulaşılmıştır. 1994’te Colorado eyaletinde biliminsanları, lazer kullanarak sezyum atomlarını mutlak sıfırın yalnızca bir kelvinin bir milyarda 700’ü üstüne kadar soğutmayı başlardılar. Dokuz yıl sonra Massachussets Teknoloji Enstitüsü’ndeki biliminsanları daha da ileri gittiler ve mutlak sıfıra bir kelvinin milyarda 0,5’i kadar yaklaştılar.

Ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, biliminsanları gerçekte mutlak sıfıra kesinlikle ulaşamayacaklarını bilirler. Mutlak sıfır için belki de “orada öyle bir yer yok” demek en doğrusudur.

Rüya Efsaneleri

Baku: Japon efsanesinde Baku rüya yiyen bir varlıktır – gece yarısı evleri ziyaret edip, uyuyan insanların kabuslarını yiyen bir ruh. Efsaneye göre, tanrılar bütün canlıları yarattıktan sonra, arta kalan malzemeyle Baku’yu yaratmışlar. Bunun için bir ayının bedenine, bir kaplanın pençelerine, bir öküzün kuyruğuna ve bir gergedanın gözlerine sahiptir. Rüya ruhları içinde, Baku insanları kötü rüyaların dehşetinden koruyan iyi bir ruhtur; küçük bir çocuk bir kabustan uyandığında, üç kere “Baku-san, gel de rüyamı ye” der. Ama Baku’yu çağırırken dikkatli olmak gerekir, çünkü aç bir Baku tek bir kabusla yetinmeyip beraberinde güzel rüyaları ve hayalleri de mideye indirebilir.

Mara: Germen folklorunda Mara, uyuyan kişinin göğsüne oturup hava geçişini zorlaştıran ve rüyaları kabuslara çeviren kötü bir ruhtur. Adı ve tasviri biraz değişiklik gösterse de bütün Germen kültürlerinde vardır. İngilizcede “kabus” anlamına gelen nightmare kelimesindeki mare de buradan gelir. Türk kültüründeki karabasan da benzer bir fenomendir. Mara, uyuyan kadın ve erkeklerin üstüne yatıp onlarla cinsel ilişkiye giren incubus ve succubus adlı mitolojik varlıklarla da benzerlik gösterir.
Devamını oku “Rüya Efsaneleri” →

Enerji sorun olmaktan çıktı

Dönerken pek de acele etmeyip şehrin merkezindeki
büyük parklardan, yemyeşil çeşit çeşit ağaçların, dekoratif
fıskiyeli havuzların arasından sörf yaptılar. Mert kuşları çok
seviyordu hatta bir gün meslek değiştirirsem kuş bilimcisi
olacağım derdi bazen. Şehrin en eski bölgeleri doğal olarak
merkezindeydi ve binalar eskidikçe yıllar içinde mahalle
mahalle tasfiye edilmiş yerlerine devasa doğal parklar yapılmıştı.
Bu durum aşağı yukarı tüm büyük şehirler için aynen
uygulanıyordu çünkü insanlar dünyanın geçirmekte olduğu
iklim değişikliğini ve karşılaştıkları dar boğazları tam olarak
anlamışlardı. Yeni binaların tümü ta 2025 den beri son derece
modern sığınaklar içeriyordu. Bunlar eskiden olduğu gibi
nükleer savaş beklentisinden değil dünyanın geçiş dönemini
rahat atlatmak adına yapılıyordu. Artık ülkeler açtıkları değil
kapattıkları nükleer santrallerle övünüyordu. Avrupa’da son
nükleer tesis geçen yıl büyük bir törenle kapatıldı. Enerji
nerdeyse bir sorun olmaktan çıktı. Katı yakıtların tükenişinden
sonra Arap ülkeleri biraz sarsıntı geçirdiyse de diğer
ülkelerin desteğini alarak bu dönemi atlatacaklar. Enerji tamamen doğal kaynaklardan temin edilir hale geldi, rüzgâr
ve güneşe ilaveten toprağın ve suyun derinlik ısı farklarından
elde edilen enerji yaygınlaştı, üstelik fevkalade ucuzladı. Tek
merkezden enerji üretimi ve dağıtımı yerine kendine yeten
birçok sayıda ünite sistemine geçildi. Hatta öyle ki, evlerde
ve küçük birimlerde kendine yeten bedava enerji üreten
mekanizmaları yapmak ampul takmak kadar kolay ve olağan
hale geldi. Su ve güneş açısından çok bereketli olan Türkiye,
Dünya enerji ihracatında ilk beşe giriyor. Manyetik enerjiler
konusunda büyük araştırmalar var, elli yıl önce adı bilinmeyen
Tesla dünya kahramanı ilan edildi, birçok ülkede adına
okullar kuruldu, heykellerine en önemli yerlerde rastlanır
oldu ve yakında enerjinin tamamen bedava olacağından
söz ediliyor.
Laniakea’dan alıntı -(2037 yılından enstantane)

Klasik Yunan Sanatı

Yunanlar dikkatlerini insana, akla ve doğaya çevirmişlerdi, bu ilgileri sanatlarında da açıkça görülmektedir. İnsana ve çevrelerindeki doğaya duydukları hayranlık dolu merak kendini gerçekliğin detaylı incelenmesinde göstermektedir. Öte yandan güzelle de tutkuyla bağlıydılar. Bu yüzden gördüklerini idealize ettiler. Klasik Yunan sanatını şekillendiren, doğalcığın ve idealizmin bu karışımıdır.

Mısırlıların aksine Yunan sanatçılar öbür dünya yerine yaşadıkları dünyaya odaklandılar. Zihinsel gelişime duyulan hayranlığın bedensel hünerlerdeki yansıması kendini ilk kez M.Ö. 776 da kayıtlara geçen olimpiyat oyunlarında gösterdi. Zihnin ve bedenin geliştirilmesi ve güçlendirilmesi yaygın bir amaç haline geldi ve popüler arzularn bir karşılığı olarak sanatçılar kusursuz figürler ve çevre tasvirleri üstünde çalıştılar. Tanrıların, ideal insanları andıran varlıklarına duydukları innaç, güzelliğin ve kusursuzluğun yüceltilmesindeki sebeplerinden biriydi.

Güzel olana duyduğumuz tutku bizi aşırılığa götürmez; akla dair şeylere duyduğumuz sevgi bizi yumuşatmaz. ~Pericles