Tonal/Nagual ve Bilmiyoruz

Sadece somut şeyleri TONAL olarak yorumlamak büyük bi yanılgı olur. Somut ya da soyut tüm bilinenler Tonal adasını oluşturur. Toltec öğretisinde Tonalin sadeleştirilmesi gereği vurgulanır ancak çok daha önemli olan ve tam anlaşılamadığını düşündüğüm ise TONALin “tek tarafa” toplanması gerekliğidir. Bu hayati derecede önemli bir işlem.

Burada kastedilen, Nagualin gerçekten tanımlanamaz olduğudur. Oysa insanlar, Nagual ya da Bilinmeyen hakkında sürekli yorumlar yapar, hatta bunlardan inanç sistemleri oluştururlar. Böylece sanki naguali kısmen biliyorlar-mışşş gibi yaparak efelik taslamaktan hoşlanırlar.

Bilinmeyen alanına girilip oradan bazı malzemeler getirilse bile bu malzeme o anda artık TONAL olur hem de getiren kişinin, bu bilinenlikte katkısı var anlamına gelir. Bu durum apaçık kuantumun başat ilkesidir: Gerçekliğin mükemmel doğası, bilinçli gözlemcinin katılımını bekler.
(Bu aynı zamanda BAK oyunumuzun da ana ilkesidir)

Anadolu YOLculuğu

Ustamızın adı Hıdır
Elimizden gelen budur
Sözümüz yerine yetti
Daha deyeceğimiz nedir?

*

Mir’ati sözlerin canlı muamma
Arif olanlara olur hüveyda
Elsiziz, belsiziz, dilsiziz amma
Gezeriz alemde erkekçesine

*

Sayılmayız parmağile Tükenmeyiz kırmağile Taşramızdan sormağile Kimse bilmez ahvalimiz Erenlerin çoktur yolu Cümlesine dedik beli Gören bizi sanır deli (Muhyi)

*

Çün mümine mümin oldu mir’at / Mir’atına bak-ü anda gör zat

*

“Her neye kim baktın ise anda sen Allah’ı gör
Kancaru kim azm kılsan ‘semme vechullah’ı gör
Bu ikilik perdesinden geç hicabı ref’kıl
Gel bu birlik vahdetinden bak bu sırrullahı gör
…..
Can gözüyle baktın ise kainatın aynına
Andan özge nesne var mı hasbetten lillahı gör”

“Trendy” olmak

“Trendy” olmak

Bence moda denilen şey, kapitalist üretim biçiminde, üretimin sürekliliği için -doğrudan doğruya sistemin devinim yasalarınca belirlenen- tüketiciler üzerinde psikolojik bir baskı unsuru olarak inşa edilen ve varlık bulan; dahası bunun (modanın) dışında kalınmasının söz konusu dahi olamayacağı yanılsamasının kurumsallaşmış (ete kemiğe bürünmüş) hâlidir.
Peki, buradan kalkarak ne tür sonuçlar çıkarabiliriz?
Öncelikle, üretimin sürekliliği konusu üzerinde durmaya çalışalım.
Kapitalist üretim biçimi, üretilen her şeyin “meta” olduğu; Kapital’deki ifadeyle muazzam bir meta birikiminin hâkim olduğu bir üretim biçimidir. Yani bu öyle bir üretim biçimidir ki; dilini, kimliğini, cinsiyetini vs.sini bilmediğimiz insanların (işçilerin/üreticilerin) ürettiği ürünlerin (metalar) tüketimine dayanır ve bunları üretenler de bu ürünlerin kim ya da kimler tarafından ve nerede tüketildiği bilmez ya da bilemez.
Bu üretimde, kapitalistler, ücretli emek üzerinden “artık değer” sızdırmak suretiyle başlangıçta yatırdıkları sermayeden daha büyük bir fazlalık elde ederler ve bu fazlalığın bir kısmını üretici yatırımlara (yeniden üretime) yatırarak genişlerler (genişleyen yeniden üretim süreci). Bu sürecin iki veçhesinden biri “üretim” diğeri ise “dolaşım”dır. Dolaşım, aslında sermayenin üretim ve yeniden üretiminin bir halkasını ya da onun bir momentini oluşturur. Üretilen meta, sadece ve sadece üretilmek ve stokta bekletilmek için üretilmemiştir. O bir ihtiyaca cevap vermektedir ve bu yüzden her üretilen meta zorunlu olarak bir “kullanım değeri”ne de sahip olmalıdır; aksi takdirde meta boşa üretilmiş olur ve boşa üretilen meta da kapitaliste kâr getirmez. Ya da başka bir deyişle bu, kapitaliste artık değeri gerçekleştirmesine (realizasyon) ve de sermayesini genişleyen ölçekte büyütmesine olanak vermez.
Üretilen meta, “son hâlini” aldıktan sonra üretim alanından çıkar ve dolaşım alanına girer. Dolaşım denilen alan, metanın satıldığı (gerçekleştiği/realize olduğu) alandır ve bu sürecin sonunda kapitalist bir kazanç (kâr) elde eder. Elde ettiği bu kazanç başlangıçta bu metayı üretmek için harcadığı (yatırdığı) paradan (ya da para-sermayeden) daha “fazla”dır. Bunun sebebi de, bu metanın üretiminde kapitalistin kullandığı “değişir sermaye”dir. Bu ise “emek” ve “artı-emek” diye iki veçheden oluşan bir şeydir. İşte sözünü ettiğimiz bu “fazla”lık artı-emek tarafından yaratılır ve kapitalist de buna el koyar. Bir örnekle anlatmaya çalışalım.
Söz gelimi 8 saatlik bir çalışma süresinin ilk 3 saatinde işçi kendi işgücü maliyetine denk gelen değeri (ücret) üretir -ki bu onun hayatta kalması, ertesi gün tekrardan işe gelmesi, kendisi ve ailesi için yaşar kalmasını sağlayan; çoğu zaman asgari düzeyde tutulan bir değerdir. İşçi iş gününün geri kalan 5 saatinde ise patronundan hiçbir karşılık almadan çalışır. Zaten patron da işçiyi işte bu fazladan saatler için istihdam eder. Genel olarak kapitalist üretimdeki “sömürü” bu anlamda kullanılır.
Toparlarsak, üretim çevriminin sürekliliğinin sağlanması için, hem üretimin hem de sermayenin genişleyen ölçekteki üretiminin aksamsız bir süreç izlemesi gerekir. Ayrıca bu sürekliliğin ne kadar hızlı olup olmadığı da önemlidir.
Şunu düşünün, eğer bir metanın kullanım süresi uzunsa, örneğin 10 yıl, o zaman ne olacak? Kapitalistler, insanların bu metayı tüketmeleri için on yıl bekleyecekler mi?
İşte burada moda denilen şeyin önemi ve işlevi ortaya çıkıyor.
Bir kere insanlara, kullandıkları metanın daha eskimeden ve hâlâ işlevini yerine getiriyorken onlara bu metanın eskidiğini, “demode” olduğunu söylediğinizde, insanlar kullanmakta oldukları metayı bir kenara atıp yerine yenisini almaya yönelirlerse, moda denilen şey işlevini aksamadan yerine getiriyor demektir.
Örneğin ben [aramızda kalsın 🙂 ] “hâlâ” MOTOROLA C113a model bir cep telefonu kullanıyorum.
Birçoklarına göre bu bir “takoz” ama dikkatinizi çekerim bu telefon ilk çıktığı zaman takoz olarak değerlendirilmiyordu.
Şimdi aynı işlevi yerine getiren diğer telefonlar moda oldu ve benim kullandığım bu telefon “demode.”
Hani bir reklam var. Ford otomobillerinin ilk yapıldığı tarihten günümüze, otomobilin geçirdiği değişimleri (evrimi?) bir otoyol üzerinde anlatıyor. Önceki üretilenin yeni üretilen tarafından geride bırakılarak, sözde geçmişten buyana Ford otomobillerindeki değişimi vurgulayan reklâmdan bahsediyorum. Ama şu da bir gerçek ki, Ford otomobilleri ilk üretildiği gün de bu gün de insanların tek bir ihtiyacına cevap veriyor: “Ayaklarımızı yerden kesme.”
Benzer şekilde cep telefonları da böyle değil mi? İcat edildiği gün de bu gün de insanların tek bir ihtiyacına cevap veriyor: “Connecting people.”
Peki, madem böyle, nasıl oluyor da insanlar aynı ihtiyaca cevap verdiği hâlde aynı türdeki bir metayı, daha eskimeden, yıpranmadan bir başkasıyla değiştirme ihtiyacı duyuyor? Bize şöyle bir eleştiri yapılabilir: Ama yeni çıkan telefonların farklı özellikleri var: fotoğraf çekmesi, dokunmatik ekran olması, internete bağlanması vs. vs.
Elbette tüm bunlar, tüketim denilen şeyin ardındaki saikler olarak belirleyici olabilir ama asla “temel belirleyici” şey değiller. Moda denilen şeyin insanlar üzerinde oluşturduğu yanılsama ya da sis perdesi aralanmadıkça, çözümlenmedikçe bu tüketim çılgınlığının neden böylesine “çılgınlıklar” sergilediği de her zaman bir muamma olarak kalacak.
Umarım bu tartışma “trendy” olmanın ne’liği konusunda az da olsa bir şeyler söyleyebilmiştir.

Şeytan Sofrası

Mavi, parlak düz bir zemin, özenle düzeltilmiş yatak çarşafı bu gün deniz. Sonsuz gökyüzüne motif motif aplik edilmiş beyaz bulutlar geçiş törenini bitirmek üzere. Güneş kocaman bir avize, sarı ışıklarını tüm bitki örtüsünden esirgemeden yeryüzüne sunuyor… Olabildiğince figürü içinde barındıran muazzam bir tablo karşımızda gördüğümüz. Yunanistan adaları sıra sıra önümüzde dizili uzansam tutacağım. Harika bir manzara…

Eyvallah, selam olsun tüm yeryüzü…

Ayağımızın altında büyük badireler atlattığı her halinden belli irili ufaklı kaya parçacıkları. Nazikçe düzenlenmiş ve gerektiği kadar uslu patika yolun arada ufalanan toprağında yürüyoruz. Hangi yönden ilerlersen ilerle vardığın yerin bitim noktası uçurum. Korkutucu değil benim gözlerimden bakınca bu yükseklik. Aksine huzur veren bir derinliğe şahit olmaya olanak sağlayan bir boşluk ayaklarımın altı.

DİNİ OLUŞTURAN BİLİŞSEL MEKANİZMALAR

Cennet-cehennem tartışmaları gümbür şeklinde sürerken, bu ve bunun gibi dinsel kavramları yaratan bilişsel mekanizmaların neler olduğunun idrakine varıp, bu dogmaları savunan zihniyetin içini görmenin önemli olabileceğini düşünüyorum

Aşağıda, www.richarddawkins.net’ten alınma bir video var. Virginia Üniversitesi Psikyatri bölümünden Prof. Dr. Andy Thomson bu bilişsel mekanizmaları açıklıyor.
Video’nun altyazısı yok, altyazılısını da bulamadım. Video’yu göremiyorsanız, richarddawkins.net’ten “recommended reading” bölümüne girin. Orada mevcut.