B-akmak

Eski bi yazımızdan, DJ’ın görme kavramı için: bakınız

Aslında “bakmak” denilen olgu katagorize etme kavramını çağrıştırıyor bana. Sanırım bir toplantımızda söylemiştim, bi şeye ilk bakışımızda (eğer gerçekten ilgiyle bakmışsak) gerçeğe (görmeye) çok yaklaşıyoruz. Sonra o kişiyi ya da şeyi bildikler sınıfına aktarmak için yoğun bir çabaya girişiyoruz; örneğin yaşı, tahsili, mesleği, medeni durumu, burcu ya da bileşiminin hangi madde olduğu, kim tarafından imal edildiği, ne için kullanıldığı gibi… Bütün bu cevapları bulduğumuzda o kişi/şey için beynimizin kıvrımları arasında bir klasör açıp oraya aktarıyoruz ve bizim için herşey neredeyse orda bitiyor! Artık o şeye bir daha  gerçekten bakmıyoruz bile -bırakın görmeyi- diğer tüm bakışlarımızda kaynaktan eski bilgiyi çağırmakla yetiniyoruz. O kadar tembelleşmiş durumdayız ki, her baktığımıza b-akamıyoruz!

Akıntılar

Değişip dönüşebilmek için “Sarsılmaz” bir niyet olmalı ve hedefe de kitlenmeden, andaki çabalarından zevk alınmalı. Ancak bu şekilde yumuşak ilerleme sağlanır. Sert ilerlemeler adı üstünde kazalara tabidir ve acılıdır. Kayıp olma olasılığı yüksektir. Malum risk yüksekse kazançta yüksek anlamına gelir ama kaç kişi için? Biz kaybolmuş milyonları, milyarları değil, kazanmış bi kaç kişiyi duyarız yanlızca.

**

“Tarımın kadınların bir buluşu olduğu doğrudur” diyor M.Eliade. “Av peşindeki ya da sürülerin gözcülüğündeki erkek, hemen hemen her zaman evinden ayrıdır. Kadın, sınırlı ama keskin gözlem yeteneğiyle, doğa olaylarını, tohumun dökülüşünü, büyümesini, meyve verişini gözlemler va aynı süreci yapay olarak denemeyi dener!” (Bu konudaki naif masalımıza bakınız)

Godot’yu Beklerken

Samuel Beckett tarafından yaratılan, ‘Godot’yu Beklerken’, sahneye konduğu ilk günden itibaren birçok tepkiyle karşılaşmış bir oyundur. Eser, Fransızca yazılmış, ilk basımı 1952’de yapılmıştır. Seyirci karşısına ise ilk kez, 1953’te çıkarılmıştır. 2. Dünya savaşı sonrası yazılmış bir romandır. Hitler ve atom bombası, insanların gelecek umutlarını yitirmelerine yol açmıştır. İnsanların gelecek kurma adına eylem oluşturacak bir seçenekleri kalmamıştır, dolayısıyla bu eser savaş sonrası yazılmış diğer eserler gibi umudu bekleyişe yöneliktir.

Absürd Tiyatro’nun bir özelliği olarak giriş- gelişme- sonuç gibi bir olay örgüsünün olmayışı ve bir durum öyküsü gibi dönem, yer ve kişilik analizlerinin net verilmeyişi kendinden önceki edebiyat yapıtlarından farkını ortaya koyar. Absürd Tiyatroda, olayların belli bir başlangıcı ve bitişi yoktur, bunun aksine tekrarlardan oluşan, başladığı yere geri dönen, yada bir zaman döngüsü içinde sonsuzluk prensibi uygulanır biçimde belli bir zaman dilimini temsili olarak işleyen biçimler vardır. Klasik tiyatrodaki gibi belli bir olay örgüsünün olmayışı ve seyircinin bu eski biçimlere koşullanmış olmasından dolayı oyun çok olumsuz tepkiler almıştır. Anlaşılamamış ve dolayısıyla da beğenilmemiştir. Ancak 1957’de San Fransisco’daki bir hapishanede sahne alan oyunun sonunda hapishane adeta alkıştan yıkılmış ve son derece coşku dolu olumlu tepki uyandırmıştır. Bu “şaşırtıcı” olay üzerine, eleştirmenler eseri tekrar inceleyip her satırını didik didik incelemişlerdir. Sonucunda da çok farklı yorumlar ortaya çıkmıştır.

Plasebo-Nosebo Etkisi-13

Hücrelerimiz bizlerin bilinç sistemimizle oluşturacağımız verilerden çok etkilenmektedirler. Dolayısıyla bizler bir şeyi veya olayı olumlu-yararlı olarak değerlendiriyorsak, hücrelerimiz de buna uygun davranış içine giriyorlar, olumsuz-zararlı görüyorsak, onlar da öyle davranıyorlar. Bunu yukarıdaki bölümlerde gördük. Şimdi birkaç örnek vererek “placebo = yararlı olacak” “nocebo = zararlı olacak” yönlendirmesinin ne kadar etkili olduğunu gösterelim.

Tıpta bir ilacın ne kadar etkili olduğunu anlamak için yapılan deneylerde, hastalara denemesi yapılan bir  ilaç yanında başka bir madde daha verilir. Ve her birinin hastaya yararlı olacağı söylenir. 1. ilaç, denenen ilaçtır. 2. ilaç ise plasebo adı verilen zararsız bir maddedir. Deney sonunda genellikle her iki maddeyi alanlar da, ilacın hastalıklarına iyi geldiğini söylerler. İstatistiksel olarak yapılan değerlendirmede denenen ilaç, plasebo maddesinden daha etkili ise, ilaç işe yarıyor demektir.

Yaşam ve Su-1

Merhaba. Benim adım Peter Ferreira ve biyofizikçi olarak “Institute of Biophysical Research” (Biyofiziksel Araştırmalar Enstitüsü) adlı bir Amerikan Araştırma Enstitüsünün yöneticisiyim.  Biyofizikçi olarak bitkiler, hayvanlar veya insanlardaki canlılığı araştırıyoruz.  İlk etapta bizi ilgilendiren şey madde değil, saf enerjidir. Su, uzun zamandır artık H2O olarak, tuz da NaCl olarak tanımlanmamaktadır.  Gerçekten bunların arkasında daha fazla şeyler vardır.

Su ve tuzu seçmemizin nedeni bedenimizin önemli oranda su ve tuzdan oluşmasıdır.  Öncelikle biyofiziğe kısa bir giriş yapmak istiyorum.  Konunun sadece su ve tuz olmadığını, bilgi (enformasyon) ve şuurluluk olduğunu çok hızlı bir şekilde anlayacaksınız.  Bütün düşünceleriniz ve bunların kaynağı, su ve tuza bağlıdır. Burada daha sağlıklı olmak için değil, daha şuurlu olmak için belirli bir suyu içmeniz veya tuzu yemeniz söz konusudur, çünkü şuurlu olursanız, otomatik olarak daha sağlıklı olursunuz.