Gaya teorisine göre yeryüzünün olusumu hayatin baslangicidir.
Cünki dünya enerji ve ic dengelerle kendini sürdürür.
Buda bir nevi hayattir.
Ancak insan hayati tek hücreyle basladi.
Cünki sudan geldi ve hala sudan gelmeye devam ediyor.
Yer yüzünün % 65 ini denizler olusturur.
Insan gövdesinin % 65 su dur.
Kanimizdaki suyun tuzu deniz suyundakiyle aynidir.
Kainat hayat büyük dogumla baslar.
Büyük patlamadn önce ne vardi.
Bazilari bunu ancak yaratanla acikliyor.
SELAMI SAGIR – ALMANYA
Dans
Konulardan bir tanesinin altında:
“Seks sadece yatakta ve sadece sevişmekle olan bir şey değildir”
…demiştim yazılarımdan birinde.
Altını dolduruyorum…
…dans.
Dans doğada oldukça etken olan bir ikna yöntemidir!
Motifleri itibarı ile bir çok olguyu içerir.
🙂
GÜZEL BİR HİKAYE !!!
2008 yazında yeni bir heyecana hazırlıksız yakalandım. Planlanmadan başlayan her şey düzensiz ve çirkin olur demişler ama ben bu tezi çürüttüm. Plansızdı ama neşeliydi, tanınmıyordu ama güven veriyordu, sevmiyordu ama zamanla çok sevdi işte her şey karmaşıktı böyle bir zamanda çok istek vardı. Çekicilik, arzu, istek, eğlenceler, kahkahalar ve en önemlisi sonraları anlaşılan adının aşk olduğuna yeni inandığım bir duygu. Sevmek çok güzeldi.
Sevmek istiyorsan gözyaşına ve kırılmalara hazır olman gerek yoksa sen sevginin kolay mı kazanıldığını sanıyorsun eğer böyle düşünüyorsan yanılıyorsun. Sana ne kadar zorluklarla kazandığımı anlatacağım dinle; dilinden, lügatinden, DNA dan eksik etmiyorsun ama o seni gözünle bile istemiyor. Acıyor, acıtıyor ama kendini acıtmadan sana git diyor, sonra ne oluyor yine geliyor bazıları sahte bazıları yaşanmış oyunlarla yine geliyor. Yine o mutlu, o zevk alıyor, o istiyor ve birliktelik oluyor.
Sonra sen bu yaşanılanların uzun mu süreceğini sanıyorsun halbuki ben küçük bir oyun oynamıştım artık oyun bitti kabul et, bu kuralları ve bitiş zamanı belli olan bir oyundu artık sende oyun sırasında öğrendiklerinle git ve bu oyunu başkalarıyla oyna çünkü ben bu oyun için yeni oyuncular buldum diyor gidiyor.
Karşılıksız oynanan bu oyunda bende artık usta bir oyuncu oldum ve oyunuma birkaç kişiyle devam ettim ve kazandım ama bu çocukluğumda oynadığım oyunlar gibi kazanıldığında zevk veren bir oyun değildi ve eğer her zaferin sonunda acı çekeceksen bütün oyunları kaybetmelisin. İşte bu tada da baktıktan sonra artık sıra sana bu oyunu öğreten kişiyle oynamaya geliyor. Ve oyun başlıyor …
Toplum refleksi
Nokta dergisi son sayısında,kolay kolay unutulmayacak bir gazetecilik başarısı sergiledi.
Sokaktaki vatandaşın , Meçhul bir otoritenin buyruklarına karşı gösterdiği uyum ve tepkileri ölçtü.
Tiyatro sanatçısı Ezel AKAY’ a siyah bir pardösü giydirdi,eline bir de megafon verdi. Akay’ la nokta ekibi başladılar kentte dolaşmaya.
Önce yeni cami’ nin arkasındaki parka gittiler. Hava güneşliydi. Banklarda insanlar oturuyordu.
Akay megafonla bağırarak sert bir komut verdi:
‘ Derhal ayağa kalkın !…’
İtirazsız sessiz kurulmuş robotlar gibi herkes hemen ayağa kalktı.
Eminönü iskelesinde başka bir komut .
‘ Herkes hemen yere çöksün ‘
İskelede kim varsa hemen yere çöktü.
Beyoğlu’nda başka bir komut:
‘ Herkes sıraya girsin,sayım var!.. ‘
Herkes hemen sıraya girdi.
Mecidiye köy de bir duvar dibinde başka bir komut patladı:
‘ Herkes elleriyle duvara yapışsın,ölçüm var!… ‘
Herkes elleriyle duvara yapıştı.
Bir fabrika kapısında işçilere komut verildi:
‘ İçeri girerken herkes parmak bassın şu kağıda…! ‘
İşçiler parmak basarak girdiler fabrikaya…
Beyaz önlükle lastik eldivenler giymiş bir hanım gazeteci,fabrikanın içindeki kadın işçilere de değişik bir komut verdi:
‘ Herkes soyunsun, bekaret muayenesi yapılacak ‘
Kadın işçiler soyunmaya başladılar.
Buna karşılık Boğaz iskelesinden birinde, vapurdan çıkanlara komut vermediler, kibarca ricada bulundular:
‘ Film çekiyoruz, lütfen bir dakika dururmusunuz ? ‘
Ricayı kimse iplemedi.
Nokta’ nın yaptığı deney ,toplumun ruhsal yapısını gösteren müthiş bir röntgen….
Ne kimse komutu verenin kimliğini merak ediyor, ne hangi hak ve yetkiyle vatandaşlara o komutları verdiği soruyor, ne de herhangi bir direnme gösteriyor.
İşte yüzyıllardan beri, daha küçük yaşlardan başlayan dövülmüşlüğün, ezilmişliğin sonucu.
Bilim ve Halk

Bilim hiç bir çağda halka tam olarak ulaşmamıştır. Çok eski zamanlarda şamanların uyguladığı, daha sonra rahiplerin veya aristokratların, burjuvanın geliştirdiği bilimin yansımaları teknik ve teknoloji olarak çok sonraları halka ulaşmıştır. Ama halk bilimden hep uzakta kalmıştır. Bu aradaki boşluğu da hep dolduran şarlatanlar çıkmıştır.
Özellikle son yüzyılda bilim ile halk arasında aşırı bir fark oluşmuştur. Bu fark o kadar fazladır ki, aranın kapanması veya halkın o bilgi düzeyine çıkması imkansızdır. Buna eş olarak teknolojinin hayatımıza giriş hızı da tamamen kapitalizmin yönergelerine göre olmaktadır. Onlarca yıl önce geliştirilmiş yüksek teknolojik ürünler hayatımızı kolaylaştırmak için hemen girmezler hayatımıza. Önce elde olan stokların tüketilmesi bekletilir. Ardından seri olarak üretilmiş diğer stokların.
Bilim adamları ise gerek dilleri ile gerek işleyiş biçimi ile zaten halktan uzaktadırlar, uzmanlık alanlarında. İnceledikleri konuları halk düzeyinde anlatmaya kalksalar çalışmalarına devam edemezler. Tam bu noktada, bilimi, bilim adamlarından alıp halka aktarması gereken bir ara kurum veya kişiler olması zorunluluğu meselesi girer devreye.
Peki böyle insanlar yoksa?? O zaman olacak olan şey, bu aradaki boşluğu dinler, şarlatanlar, dolandırıcılar veya bilimi kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtan kişiler ortaya çıkacaktır.
Bu nasıl engellenebilir veya bu ara kurum nasıl oluşturulabilir?