Bir Savaşçı Olmalısınız

İnsanlar geleneksel düşüncelerin ya da alışkanlıkların dışına çıkmaya zorlanır. Dünyadaki bir çok buluş ilk tanıtıldığında, tepkilerle karşılanır.Sizde yeni bir fikir bulduğunuzda, herkesin sizin gibi düşünmesini ya da sizi alkışlamasını beklemeyin.Bir savaşçı olmanız ve karşınıza çıkan engelleri aşmanız gerekecek.Bütün enerjinizi odaklayın ve düşüncenizi hayata geçirinceye kadar da durmayın. Her bulduğunuz fikir ise yaramayacak ya da hayata geçirmeye çalıştığınızda engellerle ve insanların önyargılarıyla karşılaşacaksınız.Yapamayacağınız söyleyenler olacak.Bunların karşısında durabilmek için güçlü olmalısınız.

Hayatımızla ilgili yapabileceklerimiz, yaşayabilecekleriniz sizi heyacanladırıyor.Neden kendimizi belli kalıplar içerisinde sınırlıyalım ? Dünya da yedi milyar insanın aslında temel olarak birbirinden pek de farklı olmadığını görebilirsiniz. Farklı olan ya da farklı düşünebilen insanlar, sadece özgür bir zihinle kendilerini yaratılıcık konusunda serbest bırakabilenlerdir.

Neden herkesin düşündüğü ya da davrandığı gibi davranasın ? Sen kendini ait , kendine has bir varlıksın ve dünyada senin esin benzerin yok. Şimdiye kadar düşüncelerine vurduğun zincirleri kaldırıp at. Her şeyi yapmanın bir yolu değil,bir çok yolu var.Gel bunları keşfedelim, heyacan veren yolculuğu yapalım. İçindeki çocuk tekrar kıpır kıpır olsun.Sor ona, neler yapmak istiyor, nasıl yapmak istiyor?Geçmişte oluşturduğun ve seni sınırlayan düşüncelerine hemen dönme.Her şeyi yeniden ele al.Hayalini düşünmek seni heyacanlandırıyor.Peki neden yeni bir sayfa açıp onu elde etmek için neler yapabileceğini düşünüyorsun ?

Her şeyi yapmaya, bütün dünyayı karşına almaya hazırsın.Ama ne? Ne yapacaksın? Nasıl o layık olduğun hayatı yapacaksın? İçindeki alev ve biraz da canını yakan arzuyla,sürekli nasıl diye sorarsan cevapı sana gelecektir.Nasıl yapabileceğini bulduktan sonra,sahip olduğun enerji ve o içindeki fırtınalar koparan hayallerin seni oraya götürecektir. Yapman gerekenleri sana yaptıracak o itici güce sahip olacaksın.Kimliğinin içinde yanan ateşle birleşerek seni oraya son sürat giden bir tren gibi önüne çıkan engelleri parçayalarak ulaştıracaktır.

22 ARALIK 2009 ALMANYA

Soru Mucizesi

“Bilmiyorum” sihrinin nasıl işlediğine dair eski bir yazımız çıktı karşıma
sabah sabah!

https://blog.sonsuz.us/?p=3732

Neden soru bu derece önemlidir?
Neden aslında “öğretendir” soruyu soran?
Gerçek soru, bilgiyi her açıdan test etme görevini yüklendiği kadar başka
hangi fonksiyonları harekete geçirir?
İnsanlar hangi yaş ya da hangi aşamada soru sormayı bırakmış görünüyorlar?
Bunun sebebi ne olabilir?
Soru kavramı ile “Birleşik alan”olgumuzu nasıl ilişkilendirirsiniz?

Yağmurlu ve harikulade yumuşak (gerilimsiz) bir İstanbul sabahından sevgi ve
selamlarımla,
sa

Yok Oldular Bittiler…

Aşk, eskiden bir ihtimaldi ve sihirli bir değnekti peri masallarından kalan… Kulak memesi kadar yumuşak ve avuç içi kadar sıcak gerçeğinde kaybolup gitti… Her güne umutla uyanan insanları tanıdım ben. Her sabah aynı heyecanla yatağından kalkıp güne başlayan, uzun yollarda şarkı söyleyen ve yürüyen kara kuru adamlar, vişne reçeli seven tıknaz kadınlar, birbiri ardına şiirler yazan nasırlaşmış parmaklar hatırlıyorum…

Her şeyin bir sonu mu var? Olmalı mı veyahut? Hepsi yok oldular…

Şarkılar söyleyen adamın dili fazlaca şiveliydi. Sanırım benim kolayca anlayabileceğim ve bıkmadan dinleyebileceğim o şarkısında hep aynı nakaratı söylerdi tıknaz kadına:

“Biz parayı istifleyip kullanamayız!! Şarap ve sigara ha bir de güzel çekici kadın, başka ne işe yarar ki para? Köpeğe versen yemez, insan evladı onun uğruna can bile alır.. Sen çok başkasın, zevkleri dürtüp gidiyorsun, hem arkana bile bakmadan. Para seni sarhoş etmiyor şarap kadar…”

Tıknaz kadın tam bir kaçıktı. Abuk sabuk dertleri vardı. Yüzü hiç gülmezdi. Hiç gülmedi… Vişne reçeli severdi kızarmış ekmekle yerdi. O bir adaydı dört yanı arzularla çevrili. Akşam beden kıvrımlarında dolaşan şehveti sabah unutup geçer giderdi. Çoğu kez sevişmenin akıttığı ter damlacıklarının ıslattığı yatağından utangaç bir soğuklukta uyanırdı. Hiç tanımadığı duygularda az sonra boynunu kesecek sevgi yanılgısını arar, çocuk kalmış yüreğinde bakir tarafını hep beklediği aşk için saklar dururdu. Hep yarım kalırdı, hep aç kalkardı yataktan, hiç dokunamadı özgürce hayata ve hiç doymadı ömrünce…

Hayatlarını baştan aşağı yıkayacak yağmurlarda dolaştılar yine de temizlenmedi üzerlerine sinmiş ağır koku ve ziftleşmiş kir tabakası. Milyon tane çift gözün bakışları altında ezilip durdu hayalleri. Dirileştiremedi aksine öldürdü onları aşkın ihtimalleri. Oysa doğarken o sabah ve her sabah heyecanla umutları, onlar buğday kadar bereketli idiler… Yok oldular bittiler…

Ayşe Özen (delişey),

Güzel Türk Dilimiz ve Özentilerimiz

Dil bir ulusun kimliğidir, dile yeterince özen gösterilmesse, sahip çıkılmassa bozulmakla kalmaz,ulusal bilinç ve
özgüvende büyük zarar görür.

Anlatamayan, anlaşılmayan insanlık,hırçınlaşır ve sürekli bir çatışma içinde olur.Bir şeyleri düzeltmek istiyorsak
bize ve dilimize saygı gösterilmesini istiyorsak, önce biz kendimize saygılı olmalıyız.

Türk dilinde bir sorun yok ,sorun onu yeterince bilmeyen ona yeterince sahip çıkmayanlarda. Dilimizi küçümsemememiz için bir neden yok, köklü bir dile sahibiz.Dünya’da en çok konuşulan beşinci dil. Dünya’nın 220 Milyondan fazla insanı Türkçe konuşuyor.

Yabancı ülkede ve Türkiye’de yaşayan bizler genellikle yabancı dille Türkçe’yi bir arda çok kullanıyoruz. Ülkemizde yabancı kelime ve argo kelimeler takıntısı çok fazla.Günden güne daha gülünç hal alıyor. Milli dil milletin bütün özelliklerini taşıyan dildir.Kaynağı millettir.Milletin tarih içindeki yerine bağlıdır. Milletin adından çıkar,milli dil öz bir dildir. Millet o dille duyar,düşünür,anlaşır,bilim , sanat yapar.

Umarım bu yazımda bazı kişiler niçin isimlerin anlaşılmaz şekilde kullanıldığını devamlı vurgulamak istediğimi
anlamışlardır.

15 HAZİRAN 20011 -ALMANYA
SELAMİ SAĞIR

İYİ FİKİRLER NEREDEN GELİR – İnnovasyonun Doğal Öyküsü

Giriş

Kent, Mercan resifi ve Web Darwin’in Paradoksu

4 Nisan 1836. Darwin Hint okyanusu açıklarındaki Keeling adalarının atollerinde kıyıda durmuş, mercan resiflerini seyrediyor. Kıyı denizin dibine doğru inen bir dağın zirvesi gibi. Darwin bu zirveyi inşa eden kuvvetler hakkında bir fikrin eşiğinde. Bu fikir ilerde mesleğinin ilk büyük keşfini oluşturacak. O anda ve sonraki günlerde, haftalarda kafasını meşgul edecek olan bir başka mesele de şu: parçalanmış mercan kayalıklarının meydana getirdiği bembeyaz kumlarla kaplı adanın yüzeyinde sadece birkaç Hindistan cevizi ağacı, yosun ve otlar varken, havada ola ola bir kaç kuş uçarken, resifin çevresindeki deniz nasıl oluyor da sonsuz çeşit ve sayıda canlıyla kaynıyor? Oysa okyanusun başka yerlerinde doğru dürüst varlık bile yok. Darwin’in sözcükleriyle “Okyanusun ortasında bir mercan adasının eko sistemiyle karşılaşmak, tıpkı çölün ortasında bir vahaya rastlamak gibi”. Biz bu olguyu şimdi “ Darwin’in Paradoksu” olarak adlandırıyoruz.

Mercan resifleri dünya yüzeyinin yalnızca binde birini kapladığı halde, bilinen deniz canlılarının kabaca dörtte biri buraları mesken tutar.

Beagle gemisinin 5 yıllık yolculuğunu onaylayan amirallik kararnamesinde ana talimatlardan biri, atol formasyonunun araştırılması. Resifin çevresindeki deniz ölçülemeyecek kadar derin. Atollerin denize batan veya denizden yükselen volkanların tepesi olduğuna dair teoriler Darwin’e yeterince açıklayıcı gelmiyor. Gerçeğe ulaşması daha uzun yıllar alacak.

Süperlineer Kent

Bilim insanları ve hayvan severler çoktandır canlıların cüsseleri büyüdükçe kalplerinin yavaşladığının farkındaydılar. Sineklerin ömrü saatler ve günlerle ölçülürken filler yarım yüzyıl yaşar. Kuşların ve küçük memelilerin kalbi zürafalara veya balinalara göre çok daha hızlı atar. Ancak büyüklükle hız arasındaki ilişki doğrusal gibi görünmüyordu. Bir At bir tavşandan 500 kat ağır olabiliyordu fakat nabzı tavşandan 500 kat daha yavaşı atmıyordu. İsviçre kökenli Amerikalı tarım bilimcisi Max Kleiber, Davis’deki laboratuarında yürüttüğü sayısız ölçümden sonra bu orantının “eksi 1/4 üncü kuvvete küçülme” adını verdiği matematiksel formüle sıkı sıkıya uyduğunu keşfetti. Sonuçlar logaritmik skalaya uygulandığında farelerden, güvercinlerden boğalara, fillere kadar kusursuz bir düz çizgi veriyordu.

Buluş, metabolizmanın kütleye oranının eksi ¼ üncü kuvvete (kare kökün, kare kökü) göre değiştiğini ifade ediyordu. Bu şu demektir: örneğin bir inek, bir ağaçkakanın 1000 katı ağırlığında. Binin kare kökü 31. Bunun da kare kökü 5.5, bu da bir ineğin bir ağaçkakana göre 5.5 kat daha uzun ömürlü olduğunu, nabzının da 5.5 kat daha yavaş attığını gösterir. ( bütün rakamlar yaklaşıktır) İlerleyen yıllarda Kleiber’in formülünün bakteriler, hücre, hatta bitkiler için geçerli olduğu kanıtlandı. Kleiber yasası şunu göstermektedir: Hangi tür olursa olsun bütün canlıların kalp atışı sayısı yaklaşık aynıdır. Büyük hayvanlar sadece kotalarını daha uzun sürede tüketmektedir.

Birkaç yıl önce teorik fizikçi Geoffrey West, Kleiber yasasının en büyük yaratık olan insan yapımı kentler için de geçerli olup olmadığını araştırmaya koyuldu. Bir araya getirdiği uluslar arası araştırmacılar grubu dünya üzerinde düzinelerle kent için suç oranından elektrik tüketimine, yeni patentlerden akaryakıt satışlarına kadar her türlü bilgiyi topladı. Nihayet rakamlar incelendiğinde West ve grubu, Kleiber denkleminin kent yaşamının ana ögelerinden olan enerji ve ulaşım artışında bire bir geçerli olduğunu sevinçle gördüler. Yolların yüzey alanı, elektrik kablolarını uzunluğu, benzin istasyonları ve satışları hep bu denkleme uyuyordu. Asıl şaşırtıcı olan, Kentsel istatistiklerde yaratıcılığa ve innovasyona ilişkin her veri de (patent sayısı, Ar-Ge bütçesi, super yaratıcı meslekler, mucitler) Kleiber yasasına uyuyordu ama ters yönden; yani bir kent bir diğerinden 10 kat daha büyük ise 10 kat değil, 17 kat daha innovatifti. Bir kasabadan 50 kat daha büyük bir metrepol 130 kat daha innovatifti. West modeline “ Superlineer değişim” diyoruz. Yaratıcılık logaritmik bir doğru üzerinde arttığından büyük kentlerde patent ve icatların sayısı da artar. Fakat kişi başına düşen sayı sabit kalır. Bütün gürültüsüne, kalabalığına, dikkat dağıtan unsurlarına rağmen büyük kent ortamı acaba neden sakinlerini kasaba sakinlerine göre çok daha yaratıcı kılıyor?

10 / 10 Kuralı

İlk ulusal renkli TV yayını, 1 Ocak 1954’te NBC’nin 1 saatlik Güller Geçidi programını yayınlamasıyla başladı. Ancak prime time programlarının renkli yayını 60’ların sonunu buldu. On yıllar boyunca da görüntüde bir değişiklik olmadı.

1980’lerin ortalarında önde gelen medya, teknoloji ve siyaset mensupları bir araya gelerek artık izleyiciye daha iyi görüntü sunmanın zamanı geldiğine karar verdiler. Nihayet 1996 da CBS ilk kez HDTV sinyalini kamuya yayınladı. Fakat diğer medya kuruluşlarının katılımı 1999’u, Analog standartın terk edilmesi 2009’u buldu.

“Teknolojik ivme” çağında yaşadığımız bir gerçek ve bu ivme hem durmaksızın yeni ürünlerin piyasaya çıkışı, hem de bizim onları seve seve satın almamız şeklinde tezahür ediyor.

Fakat renkli TV ile HDTV’nin serüveni hiç de öyle görünmüyor. Acaba neden her ikisinin de ilk yayından kitlelere ulaşması 10 yılı aştı?

Aslında 20.yüzyıla bütünüyle bakarsanız, en önemli kitlesel gelişmelerin aynı sosyal innovasyon hızına tabi olduğunu görürsünüz. 10/10 kuralı dediğimiz bu kurala göre yeni bir platformun inşası 10 yıl, bunun kitlelere yayılması bir 10 yıl daha sürmüştür. FM yayın ,Video kayıt cihazı, DVD oynatıcı, cep telefonları, kişisel bilgisayarlar, GPS cihazlarının hepsinin innovasyondan kitlelere yayılması aynı çerçevede gerçekleşti. Ancak günümüzün en önemli platformlarından You toube’un kavramdan uygulamaya geçmesi sadece 2 yıl sürdü. Chad Harley, Steve Chen ve Cavit Kerim 10/10 kuralını alıp 1/1’e indirgediler. Bazıları bunun TV gibi bir donanım değil, yalnızca bir yazılım olduğunu iddia edecektir. Fakat Web 1990’ların ortalarında yaygınlaşıncaya kadar yazılım da innovasyonun 10/10 kuralına uyuyordu. 10/10 kuralının 1/1 e inmesi Web sayesinde gerçekleşmiştir.

Bu kitap innovasyon ortamı hakkındadır. Bazı ortamlar yeni fikirleri boğar, bazıları da bir çaba göstermeden besler. Web ve kentler innovasyon makineleridir. Her ikisi de yeni fikirlerin yaratılması, yayılması ve benimsenmesi için uygun ortamlardır. İkisi de kusursuz değildir (büyük kentlerdeki suç oranını ve istenmeyen e-postaları bir düşünün) fakat innovasyon geçmişlerindeki başarı yadsınamaz. İyi fikirlerin nerden geldiğini öğrenmek istiyorsak onları bir çerçeveye yerleştirmemiz gerek. Darwin’ce düşünün! Dünyayı değiştiren fikri kafasında doğdu fakat buna ulaşmak için bu gemi, adalar topluluğu, bir kütüphane ve mercan kayalığından yararlandı. Bu kitabın savı da, olağanüstü verimli ortamlarda bazı ortak özellikler ve kalıpların tekrar tekrar karşımıza çıktığıdır. Bunları ben 7 başlıkta topladım. Çalışma alışkanlıklarımızda, ofis ortamlarında ve yeni yazılım araçlarında bu özellik ve kalıpları ne kadar benimsersek o kadar yaratıcı olabiliriz.