2011 Seçimlerindeki Oyunuz

  • Adalet ve Kalkınma Partisi-AKP
  • Büyük Birlik Partisi-BBP
  • Bağımsız Türkiye Partisi-BTP
  • Cumhuriyet Halk Partisi-CHP
  • Demokrat Parti-DP
  • Demokratik Sol Parti-DSP
  • Emek Partisi-EMEP
  • İşçi Partisi-İP
  • Liberal Demokrat Parti-LDP
  • Milliyetçi Hareket Partisi-MHP
  • Özgürlük ve Dayanışma Partisi-ÖDP
  • Saadet Partisi-SP
  • Türkiye Komunist Partisi-TKP
  • Diğer partilerden
  • Bağımsız aday destekleyeceğim
  • Kararsızım
  • Boş oy kullanacağım
  • Barış ve Demokrasi Partisi-BDP

Yokluğundaki Boşluğu…

Yokluğunda ki boşluğu sürekli yemek yiyerek dolduranlardan olmamalıyım. Aynanın karşısına geçip de kendime bakınca bu fikrimi doğrular bir görüntü takılıyor gözüme. Epey incelmişim. Aman gaza geldim!

Ayrılmaların en kötü yönlerinden biri mutluluğu yiyeceklerde aramak olsa gerek. Peşinden de arkada kocaman bir uçak pistini andıran kalçalara sahip olmak sanırım. Sonra gelsin incecik hatunları kıskanmalar. Allahçım bu uzun bacakları, bu fit vücudu bu kadınlara verirken bendeki bu fazlalıklar da neyin nesi? Her şeyimi aldın hiç olmadı güzelliğime dokunma!!!

Kalkıp giyindim Pazar sabahı. Aman bir süs bir pus, sanırsın içimden Petek Dinçöz çıkacak, o denli yani=) nereye gidiyoruz diye sordum kendime. “Yüreğinin götürdüğü yere” dedi iç sesim. Eyvallah…

Hava’nın sıcaklığından süründüğüm boyalar akmaya başladı bir taraftan. Diğer taraftan giydiğim elbiseden akanlar sanırım ter. Ne olacak başka ki? Ayy çok iğrencim ya =) Her yerim öyle dolu ki, öyle şıkırdım, öyle tıka basa ki; anlımda bir kırmızı benekle, yanımda bir horozum eksik=))) (Hintlilerin seyahatlerini hayal edin)

Nedense insanlar beni beğeniyor sanırsam, öyle ya gözlerini benden alamama sebepleri ne ola ki? Sinirden kan beynime sıçramış vaziyette. Ne var yahu altı üstü yüreğimin götürdüğü yere gideceğim. Biraz abarttım belki ama ne var bunda hıı?

Neyse zar zor otobüse bindim. Elbisenin darlığından adım atmak hiç kolay olmadı. Ama başardım hehe. Tabi yırtmacın biraz uzaması haricinde pek sorun yok! Evden çıkalı henüz 20 dakika oldu. İlk faulü gördük anlayacağınız. Kaç kusurlu hareketten biri bilemeyeceğim ama bu gün tüm kusurlu hareketleri göreceğim galiba =))

Tüm zorlukları aşıp( sokaklarda topuklu ayakkabıyla yürümek, elbise giyerek yürümek, takıp takıştırıp yürümek, bol makyaj v.s ) otobüse bindim binmesine, lakin nereye giden otobüs olduğuna bakmayı unutmuşum. Heyyooo… Nasıl olsa yüreğimin götürdüğü yere gideceğim ya ne önemi var nereye gittiğimin? Ama içimden Taksim olsun Taksim olsun diye de geçirmiyor değilim. Öyle ya beni bu halde ancak Taksim paklar =) düşünsenize Eminönü’ne gidene bindiysem ne olacak? “Aman ne olacak hiç bişi olmaz” diye dürtüklüyor içimdeki ses!!!

Otobüsün kliması çalıştığından bindikten 5 dakika sonra kendime geldim ve yanımdaki kıza “affedersiniz nereye gidiyor bu otobüs?” diyebildim. “Beyazıt” yanıtı kızın yüzüne bön bön bakakalmamın sebebiydi sanırım.

Beyazıt mı?

Otomatik düşünce sistemim açıldı birden, Beyazıt, Çemberlitaş, Sultanahmet, Ayasofya, Cağferağa Medresesi, Yerebatan Sarnıcı, Topkapı Sarayı, Gülhane Parkı… Daha olmadı Cağaloğlu, kitapçılar… Oradan Sirkeci filan …

Bu arada Pazar sabahı olduğunu ve kendi rüküş halimi görmüyorum ama =))) bir de yüreğime sayıp duruyorum “beni sürüklediğin yer buraları mıydı? Ne halt edeceğim ben sabah sabah burada hee? Eğlence neresinde ki bunun?” Yanıt gelmiyor, sanırım o da tırstı=))

Aklıma geliyor birden birkaç kişiyi arayıp sorayım bakalım. Grup yapalım da hiç olmadı iki lak lak yapar eğleniriz. Hem belli mi olur gün doğmadan neler doğar=) Cıksss hiç birinden fayda yok anlaşılan iş başa düştü. Kimi uyuyor, kimi telefonu açmıyor, kimi uykulu yayvan bir konuşmayla “ya kızım karga yemeğini yemeden ne arıyorsun sokakta” diye sorup uykusuna devam ediyor. Ne aradığımı bir bilsem sizi aramayacağım zaten diye düşünüp mecburen yine yüreğime güvenip yürümeye devam ediyorum Çemberlitaş’a doğru.

Yürü yürü bitmiyor kardeşim, ben bu yolları ilk kez yürümüyorum ki? Vitrinlerden görünen aksime bakıyorum, gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Bu nasıl bir yürüyüş? Topuklar neredeyse 9 punto =)) alışkın da olmayınca, sanırsın Asena dans ediyor çalkalaya çalkalaya… “Aman ne yapalım” diye çıkıyor yine bir yerden iç sesim. Benden onay alamayınca susuyor yeniden.

Oh nihayet telefonum çaldı. Heyecan had safhada niyeyse? Ne sevgilim var ne sevgili adayım, bu telaş niye? Arkadaşlarım Pazar uykusu mu yoksa Tilki uykusunda mı belli değil. Kim bu bankamı acaba? Ay bankadır bu kesin. İnsanlar banka numarasını tanıyıp açmıyorlar diye cep telefonu servisi veriyorlar artık. “Sayın bilmem kimle mi görüşüyorum?, efendim bankamızın milenyum müşterileri arasından seçildiniz( külliyen yalan) size filan filan kredisi kullandırmak istiyoruz. Kısaca, vergisi, faizi şusu busu, sizden bunları alıp mini minnacık bir para verip ne halt ederseniz edin demek istiyoruz. (cümlenin açılımı ve ana fikri budur). Aman bakamayacağım şimdi. Bu trip kime ve niyeyse!

Durmuyor bu telefonun sesi ve ben artık gerçekten ne halt ettiğimin ve edeceğimin planını yapamadan Mecnun’un Leyla’yı arama misali yürüyorum yarısı kazılmış yarısı kapatılmış taşlı yollarda. Telefonun müzik sesi sussun, insanlar beni eskiden Almanya’dan izine gelen elinde çalan radyo, kafasında tüylü şapkasıyla etrafa caka satanlardan sanmasınlar diye bir hamle ile telefonu çıkarıveriyorum çantamdan. Aman Allah’çım, şansım mı döndü ne! Ekranda “Arzum arıyor” yazıyor…

“Canım neredesin yahu duymuyor musun kaçtır çaldırıyorum, uyuyor muydun yoksa?”

Alış- veriş merkezlerinde kaybolan çocukların, annelerini görünce sevindiğinden daha çok sevinip neredeyse sevinçten gözlerim buğulu cevap veriyorum:

“yok ya dolanıyorum Beyazıt taraflarında”

“ne yapıyorsun bu saate orda be”

“ya bırak şimdi ne yaptığımı neden aradın sen beni?”

“soruya bak soruya, hangi tarafından kalktın sen sabahın köründe acaba? Kahvaltı yapalım kavaklıda diyecektim, sonra da planlarız kafamıza göre bir şeyler”

Günün duyduğum en güzel sesi, en güzel teklifi, en güzel planı en en en en en işte yani=))

“Gel beni al buradan, çabuk ol” emir kipi =)) genelde emir kipi kullanmadığım için bir aksilik olduğunu hemen çözdü tabi Arzucum…

Neyse bir yarım saat kadar daha hipnotize olmuş boş boş bakan gözlerle dolandım durdum bir daha da yüreğimin götürdüğü yerlere gitmeme kararı aldım… Zira bu yüreğe takıldım mı kendimi bir gün Amerika kıtasında, aval aval bakınırken bile bulabilirim o kadar yani =)))

Ayşe ÖZEN

Türkiye İran Olacak Diye Korkarken Ortadoğu Türkiye mi Olmak İstiyor?

Yıllarca şeriat geliyor, Türkiye İran mı olacak diye yazıldı, çizildi. Hal ve gidişi ne kadar olumsuz görsem de bunun olmasına hiç mi hiç ihtimal vermedim. Türlü yoklamalar çekildi, halkın tepkisi ölçüldü, ölçülüyor, ama yine de diyorum ki bilgi çağında bu ülkeye tam bir U dönüşü yaptırmaları mümkün değil. Türkiye İran olacak diye korkanlara da hep şöyle diyordum: “ne biliyorsun belki onlar Türkiye olacak?”

Ortadoğu’da Tunus’la başlayıp, Yemen ve Mısır’a yayılan diğer ülkeleri de dönüp aynada kendilerine bir bakmaya zorlayan olaylar zincirini biliyorsunuz. Dün “oğlum ve ben Kahire’de öleceğiz” diyen Mübarek, bugün yetkilerini orduya devrederek ülkeyi terketti. Yönetime Savunma Bakanı Hüseyin Tantavi geçti. Bundan sonra olacakları izleyip göreceğiz.

Ben, Ortadoğu’daki insanların özlem duydukları hayat tarzı için isyan ettiklerini düşünüyorum. Hatta içte içe Türk dizileri aracılığıyla bu hayat tarzının bilinçlere yerleştiğini düşünüyordum, ama tabii bugüne kadar fantastik bir düşünceydi benim için. Derken gazetede TESEV’in “Ortadoğu’da Türkiye Algısı” adlı araştırmasını okudum. (http://www.tesev.org.tr/UD_OBJS/PDF/DPT/OD/YYN/Ortadogu%202011.pdf)

Araştırmada Ortadoğu ülkelerinin Türkiye’ye ciddi düzeyde bir sempati besledikleri ve bizi güçlü bir ülke olarak gördüklerine dair bulgular var. Ayrıca Türk dizi sektörünün Ortadoğu’da 50 milyon dolarlık bir ihracat hacmine sahip olduğu, Arap dünyasınını %78’inin en az bir Türk dizisini seyrettiği, bu oranın ülke bazlarında %89’lara kadar çıktığı da yazıyor. Türkiye’nin bir model olabileceğini düşünenlerin oranı ise %66. Ayrıca seyahat için en çok tercih ettikleri ülkeyiz.

Benim gelmek istediğim nokta biz Ortadoğu’ya diziler ve turizm aracılığıyla kültür ihraç etmiş olabilir miyiz? Tüm bu isyanların altında Türkiye olma isteği yatıyor olabilir mi?

Tecavüzcülere ilaçla hadım yasası hakkında ne düşünüyorsunuz?

AK Parti İstanbul Milletvekili Alev Dedegil, AK Parti Ankara Milletvekili Aşkın Asan ve bazı milletvekillerinin imzasıyla cinsel suçlara yönelik cezaları artıran yasa tasarısı, TBMM’ye sunuldu.

Yasa teklifi ABD’de 9-10 eyalette uygulanmakta olan “Megan Kanunu” ile paralellik taşıyor:

Cinsel saldırı suçundan, çocukların cinsel istismarı suçundan veya reşit olmayanla cinsel ilişki suçunun nitelikli halinden hapis cezasına mahkum olanlar, cezanın infazı sırasında ve koşullu salıverildikleri takdirde testosteron etkisini önemli ölçüde azaltıcı tedaviye tabi tutulabilecekler. Suçun tekrarlanması durumunda ise bu tedavi zorunlu olacak. Suçlunun ilaçla hadım edilmesi demek olan bu uygulamaya ek olarak bu kişiler ayrıca, mağdurun bulunduğu yerlere yaklaşmaktan, çocuklarla bir arada olmayı gerektiren bir ortamda çalışmaktan, çocuklarla ilgili bir meslek icra etmekten yasaklanacaklar.

Ayrıca teklifle, Hüseyin Üzmez davasında da gündeme gelen mevcut madde: “Suçun sonucunda mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulması halinde, on beş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükm olunur” ifadesi -bu suça maruz kalanların ruh sağlının mutlaka bozulmuş olacağı kabul edildiğinden- ilgili kanun metninden çıkarılması öngörülüyor.

Kamuoyunda teklifte bahsi geçen ilaçla hadım uygulamasını destekleyenlerin yanı sıra çağ dışı olduğunu söyleyenler var. Tasarıyı destekleyenler, daha önceki örneklere dayanarak tecavüzcünün cinsel suç teşkil eden eğilimlerinden vazgeçmediğini, bu uygulamanın tecavüzcünün yaşam hakkını elinden almadığını, suçu engelleyici ve tedavi edici bir nitelik taşıdığını söylüyorlar.

Diğer görüş ise bunun kısasa kısas mantığı taşıdığını, çağdaş ceza sistemine uygun bir yaklaşım olmadığını, kişinin üreme hakkını elinden aldığı için insan haklarına uygun olmayan bir ceza olduğunu savunuyorlar.

Bu uygulama şu an ABD, İsrail, Arjantin, Fransa, Norveç ve Polonya olmak üzere çeşitli nüanslarla 6 ülkede uygulanıyor ve İngiltere’nin de gündeminde olan bir konu. Arjantin ve ABD’de farklı olarak suçluların bu uygulamayı kabul etmesi gerekiyor. Ben de tecavüzcüye değil mağdura suçlu psikolojisinin yaşatıldığı bir toplumda yaşadığımız için böyle bir uygulamanın gerekliliğine sonuna kadar inanıyor ve yasa teklifini destekliyorum.

Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Yokluk, Boşluk, Metafizik…

Söylediğim her şey yanlışlanabilir!…

Sitede devam eden bir çok tartışmada, “yokluk varlığın bir başka varlığa göre aldığı durumdan ibarettir, yokluk yoktur, bu insanın zihinsel bir üretimidir” şeklinde sözlerim oldu.

metafizik19 adlı üyenin açtığı “Gerçek manada ölüm var mıdır?” başlıklı tartışmada da bu savımı ileri sürünce, arkadaş önce “kaale almadı” kaale alınca da baktım konu güme gidiyor, ben maddenin “dalga” haline dönüşerek oradan kaçıp, bu konuyu ayrıca tartışmaya açmak istedim.

Evrenin, bir başka deyişle sonsuzluğun bir sınırı olduğunu, o sınırdan sonra yokluğun, yani bir başka deyişle metafizik denilen yokluğun ve boşluğun olduğunu, tanrının da oralarda bir yerlerde eyleştiğini söyleyen bu zihniyetin karşısında, yokluğun olmadığını, evrenin daima varlıktan ibaret olduğunu ortaya sürüşümün nedeni aslında satranç deyimiyle bir “gambit-sav” idi. Bu gambiti bu güne değin kabul eden olmadı. metafizik19 ise tam anlamıyla saçmaladı…

Uzun zamandır fizik ile ilgili bir çalışmam yok. Orta ikinci sınıfta, öğretmenime “ışık bir madde midir?” diye sorduğumda, “bilim bu konuya henüz yanıt veremiyor” diye bir yanıt alınca, tüm iştahımın kapandığı günlerden bu yana, şimdi yazacağım savların mutlak doğru olduğunu da söylemiyorum. Daha geçen 10 yaşındaki oğlumun, öğretmeni ile ilgili sorunlarını konuşurken, oğlumun, “baba, öğretmen dediğin zaten hiç bir soruya doğru dürüst yanıt vermez ki” demesinden sonra, “nasıl yani?” dediğimde, “örneğin geçenlerde ben oksijen patlayıcı bir gaz mıdır, diye sordum, yarım saat konuştuktan sonra bana, anladın mı diye sordu, ben de anladım dedim geçtim. Ama benim sorumu yanıtlamadı, ben istiyordum ki, evet ya da hayır desin, böyle işte” dedi…

Demekki, okullarda hala öğretmenler öğrencilerden geride. Şu bilim dediğin de zaten hiç bir soruya doğru dürüst yanıt vermiyor, özellikle “evet ya da hayır” demiyor, bir dediği bir dediğini tutmuyor!!…:))

Aranızdaki fizikçilerin hoş görüsüne sığınarak, bu konuda hiç birşey bilmediğimi kabul ettiğim bir noktadan konuya geçmeye çalışacağım.
Şimdi;
Maddenin bir yanı genişlemeye, diğer yanı daralmaya eğilimli…
Bu yüzden hayat boşluk kabul etmiyor.
Birinin boşaltmakta olduğu yeri bir başkası dolduruyor.
Bu basit gözlemin, madde için makro düzeyde de mikro düzeyde de aynı eğilimleri içerdiğini düşünüyorum.
Evrendeki her türlü çekimin maddenin boşluk kabul etmeyen özelliğinden kaynaklandığını düşünüyorum.
“İten ve çeken kuvvetler” dediğimiz zaman, iten kuvvet, ittiği kuvvete göre iten iken, kendisinin de bir başka kuvvet tarafından itilen konumunda olduğunu düşünüyorum.
Görelilik kavramının buralardan doğduğunu da söyleyebilirim…

Cam fanus içerisindeki havayı boşaltmak mümkün müdür? Havayı boşalttığımız zaman fanusun içi boş mudur?
(Burada hemen yokluk ile boşluk arasındaki ilişki konusunda bir şeyler söylemeliyim. Yokluk=Boşluk mudur? Daha önce böyle bakıyordum. Şimdi her ikisinin de ayrı şeyler olabileceğini, ama zaman zaman her ikisinin birbirinin bir durumu olduğu anlarda buluşabileceğini düşünüyorum!…)

Havayı boşaltmanın mümkün olduğunu söyleyen fizikçiler var.
Havanın minumum seviyeye ineceğini ama tamamen boşaltılamayacağını söyleyen bir fizikçi de çıktı karşıma ki, ben de daha önce böyle düşünüyordum. Yani havanın (maddenin) seyreltilebileceğini ama tamamen yok edilemeyeceğini, bunu sağladığımızda fanusun duvarlarının birbirine yapışmak için “can atacağını” ve sertliğinden dolayı kırılacağını düşünüyordum.

Ancak diyelim ki fanusun duvarlarının, içerden çeken yer çekimine ve dışardan iten atmosfer basıncına dayanıklı olduğunu kabul edelim (deney yeryüzünde yapıldığı için…) ve havanın tamamen boşaltılabileceğini kabul eden fizikçiye ne diyeceğim?
İşte bu noktada fizik bilgilerimin yetersizliğinden dolayı ben içinde bulunduğum “entropi halimden”, “entalpi haline” mi geri döneyim, yoksa tartışmayı “entropik” düzeyde nasıl sürdürebilirim?

Diyorum ki, siz fanus içinden havayı aldığınızda, fanusun içinde bir duvardan karşı duvara ya da içerinin her bir noktasından karşı noktaya doğru olan çekim nedeniyle belki atomlar belki atom altı parçalar düzeyinde ve belki de henüz ölçemeyeceğimiz düzeyde bir parçacık kopuşması olacaktır ve bu parçacıklar fanus içerisindeki durumu fanusun kırılmaması yönünde dengeleyecektir. Ancak asla içeride bir boşluk oluşmayacaktır.

Fanusun cam olması ve camın katı bir madde olması nedeniyle içerideki kopuşu ve akışı göremiyor ve ölçemiyor oluşumuz, içerinin boş olduğu anlamına gelmez!

Bir zaman bir başka forumda, camın uzun yıllar içerisinde, su gibi aktığını söylemiştim. Bir başka arkadaş da bunun dayanağının, Avrupa’daki bir takım kiliselerin camlarının dip kısımlarındaki kalınlık olduğunu, camın akmadığını savlamıştı.

Bu arkadaşa karşı fotoğrafçılık deneyimlerim sırasında en mükemmel objektiflerin NİKON makinelerinde olduğunu, bunun nedeninin ise Nikon objektiflerin yapımında kullanılan camların işlenmeden önce 200 yıl toprak altında bastırıldığını, camın bu yüzden sıkıştırıldığını, camın akma özelliği olmasaydı bu sıkışmanın da olamayacağını söylemiştim. O tartışma orada kaldı ve o forum kapandı. ( TSF Forum)

Şimdi bazı yazılarda evrenin “sürekli bir akış halinde olduğunu” söyleyen yazılar okuyorum. Bu akış nasıl bir akıştır ve neden akıyor evren? Bence maddenin boşluk tanımazlığından dolayı akıyor!

Maddenin herhangi bir durumunda onun, içine katılabilecek bir başka madde olamaz mı? Katışma ne demektir? Örneğin bir tahtaya çivi çakınca tahtanın hacmi çivinin hacmi oranında genişler mi, yoksa tahtanın molekülleri sıkışır mı? İlk etapta sıkışır sonra genişler mi? (Hani metafizik19 duvarın içinden geçemezsiniz onun kapladığı yere girmezsiniz demiş ya… Böyle anlarda birbirimize girmemiz an meselesi oluyor işte…) Örneğin karbon gazının adım adım sıkıştırılması sonrasında, bu gazın her sıkışmada ayrı bir maddeyi oluşturduğunu okumuştum.

Yani dünden beri “yokluk ve boşluk yoktur” derken, “vardır” diyenler var, karşılaştım onlarla. “Minumum ve maksimum düzeyleri vardır maddenin” diyenler var…
Ben “boşluk mümkündür” diyenlere karşı, bunun bu gün için bir algı sorunu olduğunu ya da ölçme sorunu olduğunu söyleyeceğim.
Aksini savlayanların çekim denen olayın ne olduğunu ve birbirini çeken iki atom arasındaki bağın ne olduğunu soracağım.
Bunu şematize ettiğimde, en basitiyle bozulan bir arabanın bir başka araba tarafından çekilirken arada bir çekme halatı olduğunu düşünürsek, bir atomu çeken diğer bir atomun bu çekim sırasında “kullandığı çekme halatı” nedir?

Çok eskilerde diyalektikte “zıtların birliği” ilkesi nedeniyle maddeye karşı “anti-madde” olabilir mi diye sordum kendime. Ancak bu ilkenin maddenin kendi içerisindeki zıtlardan oluştuğunu gördüm. Ancak maddenin yokluktan var olduğunu söyleyebilecek ve bunu kanıtlayabilecek bir babayiğit var mıdır? Maddenin karşıtının yokluk olduğunu kanıtlayabilecek gerçeklik var mıdır?

Son olarak, metafizik19’a bu savı ileri sürmemin nedeni, onun yokluğu bilebildiğimiz dünya ve uzay içerisinde kanıtlayamayacağı, bilemeyeceğimiz bir yerde(?) bunun var olduğunu söylüyorsa da bunu nereden bildiğini sormak içindi.

Evet, nihayet sorayım şimdi:
1- Yokluk var mıdır yok mudur?
2- Boşluk boş mudur dolu mudur?

Son söz: Ben doluya sığarım, boşluğa sığamam!…