Hayat bir mucize :)

Bir 19 Mayıs günü, binlerce yıldır anadolulu olduğumun kanıtı ile doğdum. Bunun ne olduğunu o zamanlar bilemezdi annem babam, öğrenmek için yıllar geçmesi gerekti.

Doğduğumdan beri gizemli bir hastalığım vardı, öyle ki her hafta ölecek sanılarak evden götürülürdüm. Ağırlığınca altınla tartılmak gibi bişeydi doktorlara ve hastanelere ödenen paralar ve fakat annemin bu yolda çektiklerinin yanında sanırım ancak bir çiğ tanesi ederdi onlar 🙂

Ancak ondokuz yıl sonra tanı koyulabildi. Adi FMF olan bu hastalık literatüre  “doktor aldatan” diye geçmiş pek çok yerde. Açılımı “Familial Mediterranean fever” yani ailesel akdeniz ateşi olan bu hastalığın sebebi bilinmiyor ve halen kesin tedavisi yapılamıyor (etkilerini azalttığı gözlenen kolsijin maddesi dışında).

Jiddu Krishnamurti – Bilinenden Kurtulmak

Tamamen aynı şeyleri hissettiğim için Krishnamurti ustanın sevgiye dair notunu buraya aynen alıyorum (Ayrıca onu, her düzeyde insana hitabedecek denli açık, sade ve sabırla ördüğü anlatımı için en içten duygularımla övüyorum):

Kendini güvende hissetme isteği ilişkilerde kaçınılmaz olarak kedere ve korkuya sebep olur. Bu güvence arayışı güvensizliğe davetiye çıkarır. Bugüne kadar herhangi bir ilişkinizde güveni bulabildiniz mi? Bulabildiniz mi? Çoğumuz sevmenin ve sevilmenin verdiği güvenceyi isteriz ama her birimiz kendi güvenliğinin, kendi hayat yolunun peşindeyken sevgi diye bir şey söz konusu olabilir mi? Sevilmiyoruz çünkü sevmeyi bilmiyoruz.

Sevgi nedir? Bu kelime o kadar farklı anlamlar yüklü ve yozlaştırılmış ki kullanmak bile istemiyorum. Herkes sevgiden bahsediyor. Ülkemi seviyorum, kralımı seviyorum, bir kitabı seviyorum, şu dağı seviyorum, zevki seviyorum, karımı seviyorum, Tanrı’yı seviyorum. Sevgi bir fikir midir? Eğer öyleyse, terbiye edilebilir, büyütülebilir, el üstünde tutulabilir, itilip kakılabilir, istediğiniz şekle sokulabilir. Tanrı’yı sevdiğinizi söylediğinizde bunun anlamı nedir? Kendi hayal gücünüzün dışa vurumunu, kendinizin, neyin asil ve kutsal olduğunu düşünüyorsanız ona uygun şekilde belli saygınlık kalıplarıyla süslenmiş bir dışa vurumunu sevdiğiniz anlamına gelir; o yüzden “Tanrı’yı seviyorum,” demek tamamen saçmalıktır. Tanrı’ya tapındığınızda aslında kendinize tapınıyorsunuzdur ve bu sevgi değildir.

Nerdeyse

Her şey hem bi şey demek ister hem de tam tersini der, bu böyledir. İster birey isterse ortak akıl adına olsun, bulunduğu noktadan bir başka noktadakini anladığını sanmak, onun adına düşünerek sonuca varmak ve bu sonuç uyarınca eyleme geçmek insanoğlunun her daim yaptığı bir şey ve fakat bana göre henüz eksikliktir. Bunu ister iyi niyetler isterse bencilce niyetlerle yaptığımızı iddia edelim, hiç fark etmez.  Çünkü iyi ve kötü değerlerini “insan prototipi” belirlemektedir. Bir yandan empati kurmayı tavsiye ederken diğer yandan benim adıma düşünme! deriz. Bir yandan biz söylemeden anlaşılmayı umarken (bunu sevildiğimize işaret sanmaktayızdır), bunu yapmak için uğraşanlara “beni katagorize ediyorsun, benim adıma düşünüp karar veriyorsun” deriz.
İnsan, dualitik ortamda tahtarevallinin bir bu ucuna bir diğer ucuna sıçrayıp durur. Ve bunun farkına varması nerdeyse imkansız.

İnsan bilinci spirali ya da dört kapı 40 makam

Osmanlı belki de gerçekten Türk köklerini geri atmak, dilini, dinini ve kültürünü değiştirirken iyi niyetlerle, daha kapsayıcı bir bilinç yapısına geçmek için bir tercih yapmıştır. Şüphesiz her uygulama onu yaşatanlarca aynı anlaşılamıyor ve farklı anlayış düzeylerinden işlem görüyor. Bunları  yerli yerince görebilmek lazım, işte bu sebeple “taraf” olmanın dehşetengiz sonuçlarını ara sıra gündeme getiriyorum. Bişeyci olursanız kendinizi onunla özdeşleştirip ona dışardan bakamaz duruma gelirsiniz ve böylece aslında pekala görebileceğiniz kötü uygulamaları görmeyi reddeder beyniniz.

Öz eleştiri yapmak hem kişiler hem de toplumlar ve kavramlar için vazgeçilmez bir aşamadır. Fakat “taraf” olana öz eleştiri ölüm gibi gelir. Sonuç olarak hem osmanlı hem de TC olarak iyi niyetlerin yanında (gölgesinde, iyi kötüsüz gezemez) hatalar da yapılmıştır. Her birimiz kendi şahit olduğu çevresinde yakinen gördüğü olumlu ya da olumsuzlukları hatırlıyor ve çocuklarına empoze ediyor. Bu işler böyle sürüp gider. Mevcut güncel din söylemlerinin zamanında yaşananların çok uzağında olduğunu anlamak için alim olmak gerekmiyor. Bir kaç bilge ulemanın çalışmalarını alıp okuduğumuzda durumun hiç de göründüğü gibi olmadığını, aslında entegral bir bilince çok yaklaşmış olduklarını görebiliyorum. Bir olguyu sanki onu yorumlayıp yaşayanlar aynıymış gibi görmemize neden olan taraflaşmayı işte bu sebeple şiddetle reddediyorum.