Gelgitler…

Neden acıları ve ağrıları yaşamak zorunda kaldığımız yanılgısı içinde dönüp dolanıyoruz. Yaşamak acılara karşı güçlü ol maksa, güçlü olmak için mi yaşamalı yoksa yaşamak için mi güçlü olmalı?
Çelişkiler yumağına dönen hayatı sorgularken öz eleştirinin ve sevgisizliğin soğuk kıskacında yanlızlığa mı yüklenmeli, yanlızlığı yaşamak mı aslında derin yaralar bırakan … Yanlızlık paylaşılmaz derken aslında kalabalıkların içindeki yanlızlık mı paylaşılmayan yoksa yanlızlığın içindeki yoğun duygular mı paylaşılan…
Herşey bir yana birde anlaşılmaz olan toplumsal kompleksimiz ve bunun beraberinde getirdiği kendini ispatlama çabası. Yağmurdan sonra selin bıraktığı çamur gibi içine gömüldüğümüz çamur mu yüreklerimize sülük gibi yapışan…
Ülkede yaşanan yokluk içinde mutlu olma telaşıyla varlık içinde aptalca deneyimlediğimiz yokluk…
Dünyanın başka yerinde kaç çoçuk açlık ve sefalet içinde daha senesini doldurmadan, gözlerini hayal kırıklığı içinde kaparken hayata, bir oyuncak için verilen astronomik rakamlar mı insanca yaşamak…
Doğan günle güneşi selamlarken var olmanın dayanılmaz hafifliğini hissetmeli insan derken, dünyanın bir başka yerinde şu an benim bulup beğenmediğim yemeği bulamamaktan ölen insanların farkında olmamak mı doyumsuzluk…

Ah bu gelgitler yok mu?
Beni paramparça eden,
Yağmur damlaları gibi,
Yüreğime yağan duyguların yoğunluğu…
Beni sonbahar yaprakları gibi savuran acımasız rüzğarlar
Duyun sesimi…

Son Salçalı Makarna Tanesi…

Arkadaşlarından ayırdılar onu… bir ebeveyn mantığıyla…
diğerleriyle arkadaş olmalıydı bu son yolculuğunda…
her yanı yanık, her yanı vıcık… kan rengindeydi…
bir yandan kaçışmalar bir yandan kayıp düşmeler…
her darbede, içinden bir şeyler eksilir..
her uçuşta, düşüşte… bir şeyler kırılır…
tüm hayat bir hamur olmaktan çıkar…
bir kaşığın darbesindedir ve tenhalaşır etrafı bir anda…
tek kaldığında yapacak bir şey kalmamıştır…
savaşa gidecek bir askerdir o…
tabaktaki son salçalı makarna tanesi…

mideyle gireceği asidik savaşından,kurtulamayacaktı…
bunu bilerek savaşa katılmaya hak kazandı..
tıpkı yiyenin, askere gitmek istemesi gibi…
onun da yok edilmeye ihtiyacı vardı…

cesaretinden başkada hiçbir şeyi yoktu yanında…
ne silah.. ne zırh.. ne kasket…

ölümle gözgöze geldiğinde salgılar içinde…
sargılar içinde… kalbi yarıklar içinde…
hepsi aslında, sadece kalbinin içinde…
tüm sevdiklerini yitirme korkusu içinde…

15 Mart 2BiN6
CosacaK

AMAÇSALLIK

Tarihsel süreç belli bir güzergaha doğrumu akmaktadır, yoksa süreçte genel prensipler bulunmazmı?
Boşlugu kademe kademe dolduran varlıklar silsilesi kendiliğindenmi işlemektedir?
Ötesinde ne var?
Eğer hayat süreci tek yönlü, dünya gezegeniyle sınırlı, dar ve gözler önünde seyretseydi, sorulara daha kolay ve kestirmeden cevaplar verebilecektik….
Ancak sonsuz durum içinde yaşıyoruz….
Ortaya çıkan veriler ; doga – Allah ve insan arasındaki baglantı hakkında yoğunlaşmayı gerektiren sonuçlar sunuyor…

Salt doga, salt insan veya salt Tanrıdan yola çıkıp sonuçlara varmak; çoklu bölgelere ayırmak anlamsız alanlara neden oluyor…

Dogal sirkülasyon, tarihsel süreç ve insanın etkin tabiatı sisteme zorluyor, sistem ise yerel sonuçlar üretiyor…
Yerel bakış ve organizasyon insan toplumlarını mütemadiyen sarıyor….

Irki, sınıfsal, cografi, dinsel, cinsel bakış açıları yerel bakış açısının neticesi olarak insanları birbirinden ayırıyor….

Yerel bakış dediğimiz; ben merkezli, biz eksenli bakış değil….

Yerel bakışta olsa tüm oluşumlarda gizil bir amaçsallık gizli ….

Platon ve Hegel gibi düşünürler; evreni saran amacın akılda, bilgelikte, devlette, Marks komünist toplumda, Liberaller; hür teşebbüs ve organizasyonun dengelenmesinde vücut bulacağını savlıyorlar…

Evreni saran bilinçli yapı; maddenin bilincine, belli bilgelerin bilincine, ulusların bilincine atfedilerek eylem planları ortaya konuluyor…

Aslında her biri bireysel veya sosyal faşizm üretmekten başkaca sonuçlar üretmiyor….
Adalet ve insanlık birlikteliği gözardı ediliyor…
Ne sonuçlar üretildiğini görebilmek için; islam tarihine, Afrika tarihine, bakmak yeterlidir…

Evreni saran bilinç ve amaçsallıgı görmek; yaşamı bu minval üzerine sürdürmek; yerel ve gurup kimliğinin bagından kurtulup; hayatın orijinine ve sonsuz bilincin kendini açmasını tanımaya baglıdır…
Bilimle insan bu prangalardan kurtulabilir…
Ancak tarihsel süreçte ; insanları yönlendiren sebep bilime baglılıktan öte, bilimi istismar üzerine kurulmuştur…
Aşkın ve adaletin tarifini tıkayan nokta bilimin istismarıdır..

Bilimin verileriyle hareket edilse; insan, kendinin varlık içindeki yerini , sonsuz enerji akümülasyonunu tanıyarak, varoluş ahlakı ve hukukuna ulaşacaktı….
Maddeye dogru saltık bir yöneliş olmayacak, insan mavereya doğru kalbini ve zihnini açacaktı….
Kimliksizlik ve kişiliksizliğin önüne geçilecekti….
Kişilik ; ya dogayı taklit ederek strateji üzerine kurulur; yada öze inerek evrimsel süreçte insanın yerine dair çoklu bilinçle kazanılr…

Temas ettiğimiz; doganın yaratıcılıgı – panteizm yada evren Tanrı anlayışı değildir…
Maddi alemdeki; sonsuz belirlemenin bilinci ve yaratıcılıgıdır…

Sonsuz enerji maddeyi çeşitli kırılmalarla oluşturuyor..
Yani; biz burada Allahı maddi enerji düzeyine indirmiyoruz…
O salt ruh, salt – saf enerjidir..

“maddi düzeyde degil…”

Allah her şeyi çepeçevre sarmıştır….KURAN

Ali Şeriatinin; bir önünde sonsuz sıfırlarda dediği gibi; ondan başka hiç bir şey yoktur…

Tarihsel süreç ancak tanrılaştırma ve gerçek Allahın mücaddele alanıdır…

Dogal ve tarihsel sürecin etkileşimiyle; insanlar yerel tanrılar üretmiştir ve bu bölgesellik sosyal hayatlarınıda belirlemiştir…

Aslında bu bir bakıma hayatın orijinine bakışıda yansıtır, şuursal seviyeyi etkiler..

Kuranda insanlıgın Tanrısından bahsetmektedir… nas süresinde…
insan olabilenrin Tanrısı….

Şirkin tanrılaştırmaları ise; ırkçı – şehvetperest – bölgeci ve insan düşmanıdır…
islam tarihi bu baglamda gerçek insan üreten bir fabrika gibidir…

Basınç

Yine şiddetli bir basınç var havada.

Öncekileri alıp yutacakmış gibi dev bir dalganın basıncı altında eziliyorum. Bu derece ağır bir zorlayıcılığı ilk kez hissediyorum.
Bu öyle bir his ki, sanki tamamen tarafsız(duygudan yoksun) bir tusunami dalgası üstümüzden aşmakta.

Benzer şeyler duyumsayanlar var ise paylaşmalarını rica ediyorum.