GÜÇ MÜ HAK MI?

Güç, hak…
Hangisi hangisinden doğar?
Hak mı güçten doğar, güç mü haktan doğar? Güçlü olan mı haklıdır, haklı olan mı güçlüdür? Ya da hiç biri mi?
Yani sondan baktığımızda, hak emekten doğar. Ama emek çabasının temeli de güce dayalı değil midir? Hakkı korumak için güç gerekir. Güç kullanmak için de haklı olmak gerekir.? Bir dolu soru var.

Evet, güç ve hak konusunda neler söyleyebilirsiniz?

68 Kuşağı, Hippiler, Çiçek Çocuklar

Bugün arkadaşlarla sohbet ederken bu konular açıldı. Ben 68 Kuşağı ile Hippiler arasında bir bağ olduğunu sanıyordum. Ama tam olarak öyle değilmiş galiba. O dönemlerde yaşamadığım için konuya pek fazla vakıf değilim. Fakat sistemin, sistem dışına çıkanları, çıkmaya çalışanları nasıl sindirdiğini iyi biliyorum.

Fakat yine de bu konu hakkında daha detaylı bilgiyi yaşayanlardan veya konuya hakim olanlardan öğrenmek isterim. Nedir bu 68 kuşağı ve hippiler ile bağı?

Hakiki İnsan Olma Yolunda

Dünyanın bir yerinde küçücük bedenler parçalanırken, acı dolu çığlıklar atılırken, tinerci çocuklar metropollerde sahipsizken, evsizler sokaklarda donarak ölüyorken biz gerçekten sahip olduklarımız ile ne kadar mutlu olabiliriz? Diyelim ki en güzel evde oturuyoruz, son model arabaya sahibiz, harika bir işimiz ve dolu bir banka hesabımız var. Bütün bunlar gerçekten mutlu olmaya yeterli olacak mı? Hani görmemek için başımızı çevirdiğimiz tinerci çocuklar, hani Gazze’de ölen bebekler. Ölseler kurtuluş, bir de parçalanan bedenleri ile korkunç acılar çeken o masum çocuklar.

Biliyoruz hepimiz olanları ama benim dikkatinizi çekmek istediğim konu bu acıların yarattığı ve hepimize yansıyan acı ve buhranların farkına varmamız gerektiği. Bu fiziksel olarak farkında olduğumuz ama sebebini bilemediğimiz bunalımların, içsel kaosların herkesin depresyon diye adlandırıp psikologlara koşmasına sebep olan, nedenini bilmediğimiz acılarımız ve sıkıntılarımız. Biz hepimiz tüm insanlar sürekli bir alışveriş halindeyiz. İllaki fiziken yakın olmamız veya tanık olmamız gerekmiyor. Dünyanın diğer yanında yaşanan acıları ruhumuzda hissediyoruz. Biz sadece fiziksel bedene sahip değiliz ki. Ruhsal bedenimiz, ruhsal tarafımız bizim görmediklerimizi görüyor, işitmediklerimizi işitiyor.

Çoğu kez hepimiz deriz, içimde bir sıkıntı var, bir şey olacak diye korkarız. Bunun gibi, görmediğimiz, şahit olmadığımız acıları da seziyor ve kitlesel halde bunalımlara giriyoruz. Bir başka yerde ve mekânda aç bir insan açlıktan acı çekerken, yediğimiz lokmalardan yeterince haz almak mümkün mü?

Acı ve mutsuzluk hâkim iken dünyanın bir yanına, diğer yanı sahiden gerçekten mutlu olabilir mi? Bu çocukların çığlıkları işte, her gece uykularımızı bozan bizi mutsuz eden, ne olduğunu bilemediğimiz iç sıkıntılarımızın, acılarımızın sebebi. Açlığın ve sefaletin içinde yaşayan insanlar var oldukça ve bu insanlar da hak ettikleri insani yaşama kavuşmadıkça hiç bir insan asla tam ve sahiden mutlu olamayacak.

Gerçekten mutlu olduğunu, tüm bunlara rağmen ben daha mutlu olamazdım diye düşünen kişiler varsa, gerçek ve tam mutluluğun ne olduğuna dair bir fikri yoktur derim. Hakiki insan, dünya üzerinde aç ve muhtaç, acı çeken insanlar olduğu sürece gerçekten tam olarak mutlu olamaz. O yüzdendir ki bu kadar çok nedenini bilmediğimiz mutsuzluklar, tatminsizlikler yaşıyoruz. Acı çeken insanların yaydığı enerji, hepimize ulaşıyor. Ruhumuzla her şeyi biliyoruz, bir de aklımızla bilip farkına varabilsek, farkındalık zırvasının gerçek anlamını da anlayıp, fark etmemiz gerekenin olduğumuz insan halimizle, olmamız gereken Hakiki İnsan arasındaki farkı fark etmekten geçtiğini de bilirdik.

Asatru Kadim Avrupa Şamanizmi

Asatru Hristiyanlık öncesi Avrupa yerlilerinin spiritüellik ifadesidir. Daha özel olarak ise Germen toplulukların geleneksel olarak Tanrısallığa ve çevresindeki dünyaya ilişkin inançlarıdır. Bilindiği gibi Germenler, İrlanda’dan Rusya’ya, donmuş Kuzey İskandinavya’dan Akdeniz’e kadar, binlerce yıl dolaştı ve yerleşti.

Asatru Amerikan Yerlilerinin veya Afrika Yerlilerinin dini gibi Avrupa Yerlilerinin dinidir.
Asatru kelimesi kadim İskandinavların Norse dilinden gelmekte ve “Tanrılara sadık olanlar” anlamına gelmektedir.

Bir Avrupa halk düşünüşü olan Asatru’nun karakteristik pek çok inancı var ve aşağıdakiler bunlardan birkaçıdır:

Dünya güzeldir. Refah iyidir. Hayat güzeldir ve onu neşe ve coşku ile yaşamamız gerekir.

Hayatımızı yeteneklerimiz, cesaretimiz ve kudretimiz ölçüsünde istediğimiz şekilde yaşamaya özgürüz. Burada yazgı yoktur, kadercilik yoktur, dış bir ilahi varlık tarafından sınırlama yoktur.

Kurtarılmaya ihtiyacımız yoktur. Tüm ihtiyacımız, kaderimizle cesaret ve onurla karşılaşma özgürlüğüdür.

Hepimiz atalarımızla bağlantılıyız. Onlar bizim bir parçamızdır. Biz de torunlarımızın bir parçası olacağız.

Aynı zamanda yaşayan tüm soydaşlarımıza da bağlıyız – ailelerimize ve kökleri Avrupadaki kabilelerde olan her bir adama ve kadına. Onlar bizim “büyük ailemiz” dir.

Doğaya ve onun kanunlarına bağlıyız. Kutsal Güçler sıklıkla kendilerini Doğanın güzelliği ve kudreti olarak ifade ederler.

Ahlakın, Tanrının buyruklara bağlı olmadığına inanıyoruz, asil düşünceli kadın ve erkeklerden vakar ve şerefinden doğar.

Kutsal Güçlerden korkmuyor, veya kendimizi onların kul’u saymıyoruz. Tersine, toplumsallığı ve arkadaşlığı Tanrı ile paylaşıyoruz. Kutsal Güçler bizi gelişmek ve daha üst kademelere yükselmek için yüreklendiriyor.

Alman/İskandinav atalarımızın verdiği herhangi bir isim altındaki Kutsal Güçlere saygı duyarız.

Asatru’yu günlük hayatımızda, mevsimlerin… ataların… Tanrısallığın… ve kendimizin dönüşlerini şereflendirerek deneyimleriz.

Asatru köklerimiz hakkındadır.

Bağlantılarımız hakkındadır.

Yuvaya gelmemiz hakkındadır.

Asatru Halk Meclisi


Sevgiler & Selamlar,
Aki

BEKLEMEK KIRMIZIDIR

Biliyorum, ölümüne en çok kadınlar üzüldü. Odetta da üzülmüştür biliyorum. Ama ben onu, Odetta’dan daha önce sevmeye başlamıştım. Sahnedeyken sesi, nefis alçalış ve yükseliş sergileyen adamın, sık sık sesi kısılırdı dışarıda. Bir kere beni sevdiğini söylerken kısılmıştı. Ses kısıklığını, bana karşı sahiciliğinin bir göstergesi olduğuna inanmıştım gururlanarak. Pek safmışım! Benden ekmeği uzatmamı istediğinde sesi kısılınca anlamıştım. Bir kere de ışığı söndürmemi istediğinde kısılmıştı. Ona içten içe kırılmıştım. Hatta kızının “Babama nasıl kıydın!?” demesine belki bu cevabı vermeliydim. Çünkü ekmeği uzatmamı isterken sesi kısılmıştı. O bilmez babasını, Odetta da bilmezdi. Ben bilirdim. O acımasız bir adamdı. O alçak bir adamdı.

Sahnede tiratlar atarken, şiirler okurken o korkunç adamı Don Juan sanan o aptal kadınlar da bilmezdi. Kulisin kapısı hep kadın hayranlarıyla dolu olurdu. Kimi getirir gül verir, kimi bir kart yazıp telefonunu bırakır, kimi bir mektup. Kimi de direkt evine çağırırdı. Ama o, sahnesi biter bitmez bana koşardı. Hazırladığım yemeğe bile dokunmadan, hatta ben kapıyı açar açmaz üzerime atlardı. Hemen her gün sevişirdik. Aslında bunları, tüm bunları anlatmalıydım hakime ama, ama yapamadım. Herkes, herkes benden nefret ediyordu. Onlara onu sevdiğimi söylemedim, söyleyemedim. İnanırdım o da beni severdi.

Turneye gidince, her şey turneye gidince değişti. Altı hafta, sadece altı hafta görüşemedik. Beni her gün, her gün arayacağını söylemişti. Aramıştı, bir buçuk hafta beni her gün dediği gibi aramıştı. Ama demeliydim sevgili hakimim, işte yalanının ispatı demeliydim. İşte bu beni kandırdığının kanıtı, yalancılığının kanıtı! Aceleyle pek önemsiz bir şeymiş gibi, Alman müdürün kızını anlatmıştı. Odetta. Odetta’nın hayatı tiyatro sahnesinde geçmiş. Hatta bir Türk dadısı varmış Odetta’nın. Çocukluğunda Türkiye’ye gelmişler, İstanbul’da iki hafta kalmışlar. Türk oyuncuları görünce kızın hevesi artmış belki ekibe katılıp onlarla gelebilirmiş. Odetta, Nazım Hikmet’i bilirmiş. Kızın ısrarı üzerine ona Piraye’ye yazdığı şiirlerden okumuş. Odetta birden bire ağlamış. Odetta’ya bunun nedenini sorduğunda Nazım’ın acısını hissettiğini söylemiş kız. Bak demişti, Nazım nasıl da etkileyiciymiş. Telefonlar azalıp da kesilmeseydi, Odetta’yı hatırlamazdım bile. Ama, ama Odetta’dan sonra telefonları kesilmişti. Ben, her gün onu aramıştım. Bıraktığım notlara sadece üç kez cevap vermişti, sesi her seferinde soğuklaşmıştı. Duvarlaşmıştı. Ben de, artık ne bir arkadaşımı görüyordum, ne bir kitap okuyabiliyordum, ne yemek yiyebiliyordum, ne de uyuyabiliyordum. Sabahları başım yataktan kalkmıyordu, yorgun hissediyordum. Bir de rüyalar vardı. Hakime bu rüyaları anlatmalıydım. Anlatamadım. Rüyalarımda -sanki tüm Almanlar mavi gözlüymüş gibi- mavi gözlü -sanki tüm Almanlar sarışınmış gibi- sarışın, zayıf ve güzel –ama benden güzel- bir kız görüyordum. Sonra onun sanki bir sahnedeymiş gibi “Seni seviyorum Odetta” deyişini duyuyordum. Odetta da kahkaha atıyordu, ama bizim gibi değil başka türlü. Sonra bir hapishane görüyordum, içeride Nazım. Dışarıda binlerce kadın, içeride bu kadınları bekleyen adamlar. Nazım’ın Piraye’nin gelemeyişi acısını görüyordum. Odetta’nın hıçkırıklarını duyuyordum. Sonra onun, Odetta’ya sarıldığını görüyordum. Her akşam, bir şişe şarap deviriyordum. Evde şarap şişeleri, değişik odalarda, hatta banyoda da bulunuyordu. Telefonlarını beklemiyordum ama gelecekti, biliyordum. Onu bekliyordum. Onu beklerken şarap içiyordum. Ama kırmızı. Bu yüzden beklemek deyince aklıma kırmızı şarap gelir. Beklemek, kırmızıdır. Belki hakimim, bu kırmızılık yüzünden olmuştur her şey.

Geldiğinde iki yabancı gibiydik. İkimizin de hareketleri tutuktu. Konuşmak istemiştim. Aramayışının, yalancılığının hesabını sormak, en çok da bağırmak! Ama, ama ne de olsa gelmişti, bana gelmişti. Önce pencereyi açmıştı, şişeleri birlikte toplamıştık, o duşa girmişti. Ben mutfağa girmiş, bir şey yapmış olmak için ve başka yemek de bilmediğim ve kolay olduğu için omlet yapmıştım. Ama o uyuyacağını söylemişti. Yorgunmuş. Uyanmasını beklemiştim. İki saat sonra o hala yatarken onu beklemekten yorulduğumu hissetmiştim. Şarap içmiştim. Sonra ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, sanırım saat epey geç olmalıydı telefon çalmıştı. Bir kadın İngilizce konuşarak onu sormuştu. Uyuduğunu söylemiştim, Odetta’ymış uyanınca lütfen söyler miymişim. Uyanınca Odetta’dan söz etmiştim. Gözünde bir parlaklık görmüştüm. Bir şey yemeden dışarı çıkmıştı. Bir şubat günüydü. Dışarıda kar vardı. Ve saat gece yarısını epey geçmişti. Paltosunu alıp dışarı çıkmıştı. Küçük penceremden onun kar içinde gidişini izlemiştim. Odetta aramış ve o, gece ayazında karları yara yara yürümüştü. Sokağın sonuna kadar onu izlemiştim. Bu şekilde Almanya’ya kadar gidebileceğini düşünmüştüm. Kar, ne kadar temiz bir beyazdı. Belki her şey bu beyazlık yüzünden olmuştu. Sonra bir kedinin onun ayak izleri üstünden sokağı dönüşünü izlemiştim. Canım şarap çekmişti. Başımı pencereye dayayarak onu beklemiştim. Cam soluğumdan buğulanmıştı. Karın pencereme çarpmasını izlemiştim. Pencereyi açıp elimi dışarı doğru uzatarak açmıştım. Avucumda bir avuç kar biriksin istemiştim. Ama ne kadar durdum hatırlamıyorum, elim buz gibi olduysa da her kar taneciği avucuma dokunur dokunmaz erimişti. O zaman, işte o zaman avucumun acıdığını hissetmiştim. Çok ama çok acı çekmiştim. Yüreğimde de aynı soğuk acılığı vardı. Belki her şey bu acı yüzünden olmuştu.

Eve geldiğinde sanki saatler değil, günler geçmişti. Bu halimde neymiş böyle yine mi içmişim, elimdeki şarap şişesini şiddetle çekerek almıştı. Bu ne çocukça hareketmiş, ne yaptığımı sanıyormuşum, artık beni tanıyamıyormuş, ne olmuş bana böyle? Pencereyi aceleyle kapatmıştı. Bu soğukta pencereyi hangi mantıkla açık bırakmışım, deli miymişim? Paltosunu çıkarıp kanepeye atmıştı. Paltosunun kolu, elime düşmüştü. Kolu elimi tutuyordu. O an elinin elimi tutmasını istemiştim. Ayağa kalkmıştım. Arkasından yatak odasına gitmiştim. Uyumuştu. Horluyordu. Elimi tutsun, bana sarılsın istemiştim. Yatağa, yanına gitmiştim, sarılmıştım belinden. Ellerin çok soğuk deyip beni itmişti. Şişemi alıp yere, onun yüzünü görebildiğim tarafa oturmuştum. O, umarsızca uyumuştu. Üstelik horluyordu. Şişeme sarılmıştım. Öylece uyuyakalmıştım. Sabah, beni sarsmasıyla uyanmıştım. “Kalk be kadın, sen delirmişsin” diye bağırıyordu. Başım dönüyordu. Kafam yerden kalkacak gibi değildi. Kapıyı çarptığını duymuştum. Çok ama çok üşüyordum. Şarap yere dökülmüştü. Kırmızı, kıpkırmızıydı yer. Ayağa kalktım ve yatağa uzandım. Onun tarafında uyudum. Uyandığımda karşımdaydı. Yeni oyunun hazırlıklarının başladığını söylüyordu. Benim yüzümden kafasını toplayamıyormuş. Replikleri sürekli unutuyormuş. Gidecekmiş. Bu sürede ben de kendimi toparlamalıymışım. Böyle giderse bu eve bir daha gelmeyebilirmiş. Sonra banyoya girmişti, çıktığında elinde bir kova ve bir bez vardı. Yüzümün olduğu tarafa eğilmiş, dökülen şarabın kırmızı kalıntılarını siliyordu. Yattığım yerden onun çalışmasını izliyordum. Elinde beyaz bir bez vardı. Beyaz bez ve su kırmızılaşıyordu. Elinden kırmızımsı su damlıyordu. Belki her şey bu kırmızımsı su yüzünden olmuştu. Yüzüme bakmıştı. Gözleri hınç doluydu. Aklımda hiçbir şey yoktu. Sebebini ben de bilmiyorum, “Beni seviyor musun?” diye sormuştum. Elindeki bezi kovaya atmıştı. “Foşt!” diye bir ses çıkmıştı sudan. Hakime, bu sesten de söz etmeliydim.

Kovayı kaldırıp banyoya götürmüştü. Kar hala yağıyordu. Doğrulup penceremden gökyüzüne bakmıştım. Griydi. Tek bir mavilik yoktu. Belki her şey bu grilik yüzünden olmuştu. Ellerim çok ama çok soğuktu. Mutfaktan kızartma sesleri geliyordu. “Gel” demişti, “Bir şeyler ye.”


Masaya oturmuş, kendine bir rakı doldurmuştu. Peynir, patates kızartması, domates ve maydanoz vardı tabağında. Bir meyve tabağı duruyordu masanın ortasında. Bir küçük, meyve bıçağı ve yarısı kesik bir elma. Masanın üstünde bir kağıt vardı, ara sıra onu eline alıyor, sesini alçaltıp yükselterek okuyor, sonra kağıda bakmadan aynı sözleri tekrarlıyordu. Beni ayakta görünce “Otursana kadın! Lahavle” demişti. Bu çok ama çok sinirime dokunmuştu. Belki her şey bu lahavle yüzünden olmuştu. Elmanın yarısı, paslanmış rengindeydi. Bıçak keskin ve ışıldıyordu. Her şey sinir bozucuydu. “Beni sevmiyorsun artık değil mi?” demiştim. “Ne diyorsun sen?” diye çıkışmıştı. “Sen Almanya’ya gittiğinden beri beni sevmiyorsun” demiştim. “Saçmalık bu! Saçmalık!” demişti. Saçmalık onun ağzından daha inandırıcı gelmişti. Saçmalık diyen sesi içimdeki acılığı bulmuş, orayı kanırtmıştı. Canım çok ama çok yanmıştı. Bu acıdan kurtulamayacağımı sanmıştım. Elmanın paslanmış yarısı da canımı sıkmıştı. Canımın acımasından, sinirimden ağlamaya başlamıştım. Oysa, oysa ben onun sarhoşken nasıl gülünç olduğunu bilirdim. Sesinin nasıl bozuk çıkabildiğini! Öfkeliyken ve küfür ederken sesi, nasıl şeytanileşir bilirdim. Odetta bunu bilmezdi. Ona nasıl kıydığımı soran kızı bunu bilmezdi. O hayranlık uyandıran şairane sesin, o kadınları kendine aşık eden sesin –evet kadınlar onun sesine aşık olurlardı- nasıl vahşileşebildiğini bilirdim. “Sen, sen bir şeytansın” diye bağırmıştım. O, bir anda sandalyesinden kalkmıştı. Öyle sert kalkmıştı ki rüzgarından masasındaki tüm beyaz kağıtlar yere savrulmuştu. Elini paltosuna atmıştı. Gitmesini istememiştim. Almanya’ya gidecekti bu kez, kesin giderdi. Ama, ama ben benimle kalsın istiyordum. İyi bir şeyler söylemek istedim ama, ama nedense “Şeytansın sen!” diye göğsünü yumruklamaya başladım. Ellerimi tutmuştu. Beni sarsarak iteklemişti. Yere düşmüştüm. Aklıma elmanın paslı yarısı gelmişti. Ve ışıltılı bıçak! Belki her şey bu ışıltı yüzünden olmuştu. Ben koşmuştum ve her şey kırmızılaşmıştı.