Ms.1200 yıllarında İstanbul

http://www.arkeo3d.com/byzantium1200, adlı site Doğu Roma imparatorluğunun başkenti Bizans’ı o döneminin haşmetiyle yeniden yaratmış. Siteden aldığım resimlerle bir video yapıp dailymotion’da yayınladım. Burada sizlerle de paylaşıyorum. İstanbul’un nereden nereye geldiği görmek adına düşündürücü olan video’yu umarım seversiniz.

oik0s: Müzik bana aittir.

Duyu organları, özellikle burun

Fiziki bedenimiz başta olmak üzere diğer bedenlerimizin de yönetim merkezi baş gibi görünüyor.

Başı ele aldığımızda beş duyu organımızın da burada oluşu herhalde şaşırtıcı değil. Bedenimizin duruş şekli çerçevesinde duyu organlarının baştaki konumlarının bazı içrek anlamları olabilir mi diye düşünüyorum.

Örneğin gözler, dikey bir bağlantının üst bölümünü oluşturmakla birlikte, sağa ve sola konumlanmış iki adetten oluşuyorlar. Onları dengeleyen ise yine dikey bağlantının alt bölümündeki ağız oluyor ve bir tane. Ağız hem tad alma duyusunu hem de çok öğündüğümüz konuşma işlevini yerine getiriyor.

Dikey bağlantı ne anlama geliyor? Ben bunu bireysel bilincin göstergesi, varlığı olarak anlamak eğilimindeyim. Göz ve ağız, çift yönlü işlem gerçekleştiriyor,  hem diğer duyu organları gibi frekansı dışardan içeri alıyor ve bunu içteki tanımlamalarla eşleştirerek  anlama dönüştürüyor, hem de konuşmak yoluyla içten dışa doğru yayın yapıyor.  Ağızın tek olması, dualitenin bu organdaki her işlemde birlikte iş gördüğünün bir işareti olabilir.  Ağızdan çıkan her söz çift anlamı da taşımak durumundadır gibi.

Gölge

Doğurmak ne kadar zor olabilirdi ki! Dağda bayırda köyde tüm zamanlarda doğuruyordu kadınlar.
Sırf bu küçümseyiş nedeniyle ölüyordum.
Anladım ki sağ kalanları gördüğümden yanılmışım!

Genellemeleri çok severdim, şimdi de severim. O zamanlar yegane seçenek sanırdım düzen kurmak için, şimdi hala tek pespaye seçenek.
Genellemelere girmeyip kaybolanlar, iyi ki varsınız,  sizler sayesinde yıkılıyor gerçek.

Böylece şu pespaye seçenekten almış oluyoruz tüm kayıpların  hıncını.
Gölgeye bakmadıkça anlam bulmak zor,   kör ediyor ışık insanı.

Kaos olursa, ne olur?

Kaos çıksın istiyorum. Tüm bu kabul edilmişlikler, tüm bu düzen dağılsın. Bu alışkanlıklar/alıştıklarımız gitsin.
Okuduğum okulları düşünüyorum, ders kitaplarımı elime alıyorum. Ve duvarımda çerçeveli (babam yaptırmıştı) bir diploma olmasına rağmen, kendime esasen ne öğrenmiş olduğumu soruyorum. Bana takdir edilen bu belgeciğe gülmeden edemiyorum. Çektiğim kopyalar, ezberlediğim paragraflar geliyor aklıma. Hakikaten artık rutine giren edimlerim bile sorgulamamı törpüleyemiyor. Esasen ben ne öğrendim; düzene uyumlu bir insan olmaktan başka. Ta ki replikleri karıştırmaya, sıkılmaya, bozulmaya başlayınca kadar. Benden önce oynanmaya başlamış bu oyunu bozmak istiyorum. Bu düzen dedikleri sistemi, bu kendimizi bir şey sandıran belgeleri dağıtasım, yakasım geliyor. Ya yönetmen beni kovacak, ya bu film beni kusacak. Evet, bir gün diyelim, zaman öyle bir zaman ki kaos gelmiş. Doğru denilmiş, öğretilmiş bilgilerden sıyrılmış sadece deneyimlerimizle karar verir halde yaşıyoruz diyelim.
Ne olur?

Gri…

Tüm renkleri hızlıca birbirine karıştır, beyazı elde edersin.

Yani ışığı, yani sevgiyi.

Işığı, ışığın yokluğu ile hızla karıştır, Griyi elde edersin.

Gri belki de metaldir, eski kültürümüzde “demirci” olan, şamanları kutsayan.

Yüksüz olan ve protonla birlikte çekirdekte dönenen.