Latay nob sridu

Aşık olduğunuz, buna karşın dilini hiç bilmediğiniz ve telepati yoluyla anlaştığınız birisiyle, telepatik ilişkinin devre dışı kaldığı bir anda konuşmak zorunda olduğunuzu düşünün. Ona söylemek istediğiniz önemli birşey var, ama siz sevdiğiniz insanın dilini hiç bilmiyorsunuz. Neyse ki bir tercüman yardımınıza yetişiyor o an ve telaffuz etmeniz gereken cümleyi size fısıldıyor; “Latay nob sridu”

Bu cümle ile neyi söylemek istemiş olduğunuzu siz seçin, ama söylemek istediğiniz şeyi anadilinizde söylemek ile “Latay nob sridu” şeklinde söylemek arasında.. hangisini tercih ederdiniz diye sormayacağım, ama bu ikisi arasındaki farklılıkları tarif etmeyi denesek neler çıkar acaba karşımıza?

Konuyu biraz daha geniş bir perspektifte ve bir üst boyutta ele alırsak şöyle bir soru da eklenebilir tabi; Çevrenizdekilerle, hatta sevdiğiniz insanla anadiliniz ile değil de sonradan öğrendiğiniz ve anadiliniz kadar hakim olmadığınız bir başka dille anlaşmak zorundaysanız, ilk bakışta bu durumun getireceği pek çok dezavantajdan bahsedilebilir şüphesiz. Peki ya bizati böyle bir durumdan kaynaklanan ve kendi aralarında anadilleriyle anlaşan insanların sahip olamayacak olup sadece bizim sahip olabileceğimiz avantajlar ?

Irkçılık ve Milliyetçilik

ırkçılık: İnsanların toplumsal özelliklerini dirimbilimsel, ırksal özelliklerine indirgeyerek bir ırkın başka ırklara üstün olduğunu öne süren öğreti.

milliyetçilik: Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı, ulusçuluk, ulusalcılık, nasyonalizm.

1899’da Birleşik Devletler senatosunda şunlar söylenmişti; “Tanrı, İngilizce konuşan ve Cermen halkları binlerce yıldır boş ve değersiz bir kendini beğenmişlik için hazırlamıyor… O bizi, vahşi ve zayıf halklar üzerinde egemenlik kurabilelim diye, hükmetmekte ustalaştırdı.” Transistörü icat edenlerden biri olan B. Shockley, siyahların genetik olarak beyazlardan daha az zeki olmasından ötürü onlara eşit fırsatlar verilmemesi gerektiğini ileri sürmüştü, ki bu fikir meşhur psikolog Hans J. Eysenck tarafından da savunulmuştu. İnsan doğası, diğer hayvanların yaşam tarzlarıyla çarpıtılmış paralellikler kurulmak suretiyle, tüm toplumsal bozuklukların kaynağı ve izahı olarak görülmektedir. Sosyobiyolojinin daha kapsamlı bir iddiası, ırkçılık ve milliyetçiliğin, “akraba seçimi”nin bir ürünü olan kabileciliğin doğal uzantıları olduğudur. “Milliyetçilik ve ırkçılık” der E. O. Wilson, “basit kabileciliğin kültürel olarak doğal sonucudurlar.” Bu fikir Richard Dawkins tarafından bile ileri sürülür: “Belki de ırksal önyargılar, yakın akrabaları seçebilmek için fiziksel olarak kendine benzeyen bireyleri belirleme ve görünüşü farklı bireylere kötü davranma eğiliminin akılsızca bir genellemesidir.”

scheiss drauf ya da nerede durmamız gerek?

aslında psikoloji başlığında açmam gerekirdi ama nedense gündem başlığı daha sıcak geldi, sonuçta sonsuz us’un da kendi iç sürecinden kaynaklanan bir gündemi var…

şimdi, bilimsel gelişim tarihini, bilimsel yöntemleri- anlayabildiğimiz kadarını- ölçüt olarak alırsak, alabilirsek ve bunu bir bilimci yaklaşımıyla yansıtabilirsek, nerede tartışma sürecine “scheiss drauf” dememiz gerekiyor?

cahille girdiğim bütün tartışmaları kaybettim diyen adını unuttuğum bilginin yolundan gidip ölçüte göre saçmalayanlara scheiss drauf ile veda mı etmeli yoksa bu saçmalıklar en akıllı adamı bile saçmalatabilir diyerek sonuna dek bütün enerjiyi saçmalıkları çürütmeye mi harcamalı?

scheiss drauf: ko gitsin, gibi bir şey…

Şamaş ya da UTU

Az önceye kadar ben Utu’yu tanrı sanıyordum, oysa aşağıdaki yazıda onun ana tanrıça olduğunu söylüyor, Üstelik İnanna yani iştar’ın da ikiz kardeşi oluyormuş. Bu durumda-sebepsiz olarak en sevdiğim- UTU, Ereşkigal’in de kardeşi oluyor. Üç kız kardeş: Hayat(İnanna), Ereşkigal(Ölüm) ve Utu(Güneş).

Şüphesiz bu tür mitleri, evren ve dünyamızın tanınması için mekanizmalar şeklinde görmek ve onları imkanımız elverdiğince deşifre edebilmek lazım.(Tıpkı rüyaları ve halk masallarını çözümleme işlemi gibi) Yoksa amaç böyle bi tanrılar ordusu ve yaşamı oluşmasına katkıda bulunmak değil 🙂

Şamaş veya Sama, Asur ve Babil’de tapılan Güneş-tanrının Akadca ismi. Sümer mitolojisindeki Utu‘nun karşılığıdır.

tardigrade- uzay boşluğunda da yaşar

Uzay koşullarına dayanabilecek canlıları bulmak için yapılan araştırmada ilk kullanılan denek olan su ayısı, diğer bir adıyla tardigrade, yapılan testleri geçti ve uzayda canlı kalabileceğini kanıtladı. Bu test için sıcağa, soğuğa ve radyasyona dayanıklılığıyla bilinen bu tür seçilmişti.

Omurgasız bir canlı türü olan su ayıları, ıslak liken ve yosunların üzerinde bulunabiliyor. Bu canlılar, kurudukları zaman bile yıllar sonra tekrar hayata dönebiliyor.

Kuru su ayıları, Eylül 2007 yılında uzaya gönderilen Avrupa Uzay Ajansı’nın FOTON-M3 isimli uzay aracına yerleştirildi ve uzayın sert koşullarına maruz bırakıldı. Aracın dönüşünün ardından incelenen örneklerin çoğunun aşırı sıcaklık ve oksijensiz ortamdan zarar görmedikleri, bazı bireylerin ise ölümcül düzeydeki mor ötesi ışınlardan etkilenmediği ve üremeye devam ettikleri gözlendi.