Prens, Vezirin Oğlu ve Padmavali

Prens, Vezirin Oğlu ve Padmavali

Varanasi adında bir kent varmış. Şiva’nın yaşadığı bu yer, kutsal varlıklarla dolu imiş ve Kailasa dağının yaylası gibiymiş. Ganj nehri de tıpkı devamlı boyunda takılı bir kolye gibi, oradan akarmış. İşte bu şehirde Pratapamukuta adında bir kral yaşarmış. Ateş nasıl ormanı helak ederse, bu kralın yiğitliği de düşmanlarının ailelerini helak edermiş. Onun Vacramukuta adında bir oğlu varmış. Bu çocuk o kadar yakışıklıymış ki, Aşk Tanrısı yanında hiç kalırmış. Ayrıca düşmanları onun cesaretini iyi bilirmiş. Bu prensin canından çok sevdiği Buddhişarira adında bir arkadaşı varmış. Bu da vezirin çok zeki olan oğlu imiş.

Bir keresinde prens ve vezirin oğlu ava çıktığında çok uzaklara gitmişler ve oklarıyla aslanların kellelerini uçura uçura giderken, büyük bir ormana gelmişler. Öten kuşları, öbek öbek açmış çiçekleriyle orman adeta bir aşk evi gibiymiş. Ormanın içinde prens ve vezirin oğlu büyük bir göl görmüşler. Gölde renk renk açmış nilüfer çiçekleri arasında, hizmetkarları ile birlikte oraya banyo yapmaya gelmiş, göksel güzellikte bir kız varmış. Kız güzelliği ile adeta gölü dolduruyormuş ve mavi lotuslardan yeni bir orman yaratıyor gibiymiş. Ay gibi güzel yüzünün utangaçlığını gizlemek için beyaz bir lotusla yüzünü kapatmış ve hemen o anda gönlünü prense kaptırmış. Prens de aynı şekilde ona aşık olmuş.

Prens ona ve hizmetçilerine bakıp kızın kim olduğunu düşünürken, kız ülkesini ve başka bilgileri içeren işaretler yapmaya başlamış. Çiçek kolyesinden bir lotus çıkarıp onu kulağına takmış ve diş yaprağı denilen bir mücevher biçimine gelene kadar bir süre kıvırmış. Sonra başka bir lotüs alıp onu da kafasına koymuş ve elini anlamlı bir biçimde kalbinin üstüne bastırmış. Prens o anda ne anlama geldiğini anlayamamış ama vezirin zeki oğlu anlamış.

Prens kızdan ayrılıp kendi ülkesine döndükten sonra, mutsuzluktan perişan olmuş. Bir gün vezirin oğlu dayanamayıp prense kızın kolayca elde edilebileceğini söyleyince oğlan kendini kaybetmiş ve “Nasıl elde edebilirim ki, ne adı belli, ne ailesi ne de ülkesi? Neden beni rahatlatmaya çalışıyorsun?” demiş. Bunun üzerine vezirin oğlu yanıtlamış.

“Ne? Sen işaretle kızın sana ne anlatmaya çalıştığını anlamadın mı? Lotüsünü kulağına koymakla kız “ Ben Karnotpala ülkesinde yaşıyorum” demek istedi. Diş yaprağı mücevheri yapmakla “ Ben fil dişi oymacısının kızıyım” demek istedi. Lotüsü başına koyarak adının Padmavati olduğunu; elini kalbinin üzerine koymakla da, “Bu kalp senindir” demek istedi. Şimdi ben biliyorum ki, Kalinga bölgesinde Karnotpala adında bir kral yaşar. Onun sarayındaki gözde kişilerden biri, fildişi oymacısı Sangramavardhana’dır. Onun canından çok sevdiği kızının adı da Padmavati’dir. Bütün bunları halkın ağzından duymuştum ve o nedenle kız sana işaretler yaparken bunların hepsinin anlamını çözmüştüm.”

Prens vezirin zeki oğlundan bunları işitince çok sevinmiş ve bir plan yapmışlar. Ava çıkar gibi yapıp aslında sevgilisine kavuşmak için onun yaşadığı yöne doğru yola çıkmışlar. Prens yolda hızlı atlarıyla maiyetindekileri atlatıp Kalinga ülkesine vezirin oğlu ile birlikte varmışlar. Sarayın çok yakınında oturan yaşlı bir kadının evine misafir olarak yerleşmişler.

Vezirin oğlu yaşlı kadına fildişi oymacısını tanıyor musun diye sormuş.Yaşlı kadın “Onu iyi tanırım, ben onun dadısıydım, şimdi de kızına dadılık yapıyorum. Ama şimdi oraya gidemem zira üstümde elbiselerim yok, onları benim kötü kalpli kumarbaz oğlum gördüğü yerde hep alır.”

Vezirin oğlu ona elbisesinin üst parçasıyla başka hediyeler vermiş ve eklemiş. “Sen bizim anamızsın, senden rica ettiğimiz şeyleri lütfen yap, fildişi oymacısının kızı Padmavati ye git ve seni gölde görüp aşık olan prens geldi ve beni sana gönderdi de”. Yaşlı kadın verilen hediyelere memnun olmuş ve kabul edip doğruca Padmavati’nin yanına gitmiş, kısa süre sonra yanına gelmiş. Prens ve vezirin oğlu ne oldugunu sorunca, “Ona gizlice, buraya geldiginizi söyledim. Bunu duyunca beni azarladı ve kafuru sürülü elleriyle her iki yanagıma da vurdu. Onurum iki paralık oldu ve ağlayarak geri geldim. Bak yavrum ellerinin izi yanaklarımda görülüyor” diye konuşmuş.

Bunları duyan prens ümitsizliğe kapılmış, ancak vezirin zeki oğlu ona eğilip fısıldamış. “Üzülme, düşüncesini açıkça söyleyemese de dadısına vurup yanaklarına on parmağının izini çıkarmakla kız şunu demek istiyor; önümüzdeki 10 gün içinde bekle, çünkü bu arada görüşmek mümkün değil.”

Vezirin oğlu prensi bu şekilde yatıştırdıktan sonra pazara gitmiş ve gizlice altınlarını satmış. Yaşlı kadına çok lezzetli yemekler hazırlatmış ve üçü birlikte yemişler. 10 gün sonra vezirin oğlu yaşlı kadını yeniden kıza göndermiş. Lezzetli yiyecek ve içeçeklere düşkün olan kadın kızın evine gitmiş ve geri gelmiş; “Gittim ve hiç konuşmadım ama beni gene azarladı ve bu kez kırmızı boyaya batırdıgı 3 parmağı ile göğsümü işaretledi.” Demiş.

Vezirin oğlu prense “Endişe edilcek bir şey yok, kırmızı boyayla 3 parmak işareti yapmakla kız üç geceye kadar seni kabul edemem demek istemiş.” Diye açıklama yapmış.

3 gün daha beklemişler ve sonra tekrar yaşlı kadını göndermişler. Kadın kızın evine varınca, kız yaşlı kadını onurlandırmış, yiyecekler sunmuş kadını memnun etmiş. Akşam olupta kadın evine dönmek istediginde, dısarıda korkunc bir gürültü kopmuş. “Kaçın kaçın ipini koparan bir fil insanları ezerek buraya doğru geliyor! “ diye bagırısmalar duyulmuş.

Padmavati yaşlı kadına demişki, “Şimdi hiç güvenliği olmayan bu ana yoldan gitme, orada fil var; biz seni bir koltuga oturtup bir iple aşağıya sarkıtalım ve şu geniş pencereden evin bahçesine in. Sonra ağaca çıkıp şu duvarı geç, sonra diğer agactan aşagi in ve evine git.” Kız bunları dedikten sonra yaşlı kadın kızın dediklerini bir bir yapmış. Eve gelince de olup bitenleri anlatmış. Vezirin oğlu prense dönüp demiş ki, “Dileğin yerine geldi, kız sana izleyecegin yolu gösteriyor. Sen de aksam olur olmaz aynı yolcan kızın evine git ve aynı yoldan içeri gir.”

Prens akşam olunca, aynı ağaclardan ve duvardan gecerek eve ulaşmış. Ucunda koltuk olan, aşağı sarkıtılmış ipi görmüş ve koltuga oturunca onu bekleyen hizmetliler prensi yukarı çekmişler. Prens sevgilisine kavuşmuş. Prens orada kızla Gandharva usulu evlenmiş. (törensiz, şahitsiz birleserek evlenmek)

Aradan birkac gün gectikten sonra prens kıza şöyle demiş. “Arkadasım vezirin oğlu benimle birlikte gelmişti ve şu anda dadının yanında kalıyor, şimdi gidip onu bir görmeliyim, sonra tekrar sana dönecegim.” Bunu duyan kurnaz Padmavati aşığına sormuş. “Kocacıgım, sana bir soru soracagım. Sana yaptıgım işaretlerin anlamını sezebilmiş miydin? Yoksa bunları arkadaşın mı keşfetti?” Prens yanıt vermiş. “Ben hicbirsey anlamamıstım, arkadasım herseyi anladı ve bana anlattı.”. Bunu duyan güzel kız ”Bunu daha önce bana söylememekle hata etmişsin. O senin arkadasınsa benim de kardesimdir. Onu herkesin önünde onurlandırmalı hediyeler vermeliyim” demiş.

Prens vezirin oğlunun yanına döndüğünde, kıza işaretleri onun çözdüğünü anlattıgını söylemiş. Vezirin oğlu bunu pek onaylamamış ve prense tedbirsizce buldugunu söylemiş.

Ertesi gün dadının evine Padmavati’nin sırdaşı elinde yiyeceklerle gelmiş. Vezirin oğlunun sıhhatini sorduktan sonra, ona elindeki lezzetli yiyecekleri vermiş ve bu arada prensin bu yiyeceklerden yemesini engellemiş. Hanımefendisinin de kendisini bekledigini söyleyip oradan ayrılmış. Vezirin oğlu “ Bak simdi prensim, sana müthiş bir şey göstereceğim” diyerek, elindeki yiyeceklerden birini bir köpeğe vermiş. Köpek yiyecegi yer yemez ölmüş.

Prens şaşırmış ve bu garip olayın anlamı nedir? Diye vezire sormuş. O da açıklamış.

“Doğrusu bu kız benim zeki oldugumu anladı. Onun işaretlerinin ne anlama geldigini bildigimi biliyor, o yuzden bu zehirli yiyecekleri gönderdi. Bunları yiyip ölmemi istiyor.Çünkü bu kız sana aşık ve seni kaybetmek istemiyor. Eğer ben sağ kalırsam benim etkimle evine dönebilir ve onu terk edebilirsin diye düşünüyor. Ama kızmaya gerek yok Bu soylu kadını akrabalarından ayrılmaya razı etmelisin Ben sana onu kaçırman için bir yol önerecegim.”

O sırada dışarıdan bir gürültü gelmiş, insanlar “Eyvah kralın küçük çocugu ölmüş” diye bagırısıyorlarmıs. Vezirin oğlu bunu duyunca cok sevinmiş ve prense demişki.

“Gece saraya git ve kızı sarhoş et. O uykudayken uzun bir çivi ile kalçasına bir işaret koy, bütün mücevherlerini al ve pencereden sarkıttıgın iple geri dön. İşin kalan kısmını da sana daha sonra açıklayacagım.”

Vezirin oğlu sözlerini bitirdikten sonra üç uçlu bir çivi yaptırmış ve prense vermiş. Prens gece saraya kızın odasına gidip kızı sarhos ettikten sonra vezirin oğlunun dediklerini tek tek yapmış.

Ertesi sabah vezirin oğlu mezarlığa gitmiş ve süratle bir çileci kılığına girmiş, prensi de çömezi kılığına sokmuş. Ona demişki, “Git ve kızın mücevher takımının bir parçasını pazarda satar gibi yap, fakat ücretini yüksek söyle ki kimse almaya kalkışmasın, ama herkes onun çalındıgını anlasın. Ve eğer seni tutuklamaya kalkısırlarsa hic cekinmeden “ Bunu bana satmam için ruhsal önderim verdi” dersin.

Bunun üzerine prens elinde mücevherle pazarda mucevheri göstere göstere dolaşmış ve tutuklanmış. Onu hemen kasabanın baş hakimine götürmüşler. Hakim bu mücevheri nereden buldugunu sorunca da prens “ Bunu bana satmam için ruhsal önderim verdi” demiş. Kasabanın yargıcı vezirin oğluna gelmiş ve sormuş. “Öğrencinizin elinde duran gerdanlığı nereden buldunuz?” .

Kurnaz adam rol yapmaya başlamış. “Ben ormanlarda dolaşan bir çileciyim. Şans eseri yolum buraya düştü. Geceleyin mezarlıkta dururken değişik yönlerden gelmiş bir takım cadılar gördüm. Onlardan bir tanesi çıplak kalbi üzerine koyduğu lotüsle prensi getirdi ve onu Bhairava ya sundu. Çok büyük güçlere sahip olan ve sarhoş durumdaki cadı dualarımı okudugum sırada yüzünde iğrenç ifadelerle tespihimi almaya çalıştı. Çok kızdıgım için büyü yapıp üç uçlu çatalımın ucunu kızdırıp kalçasına işaret koymuştum. O sırada bu kolyeyi onun boynundan aldım. Şimdi onu satmam gerekir, zira bu bir çileci için uygun degil.”

Yargıç bunları işittikten sonra gidip krala haber vermiş. Kral kaybolan inci kolyenin bu oldugunu görerek güvenilir yaşlı bir kadını, fildişi oymacısının kızının kalcalarında çilecinin söz ettiği işaretin olup olmadıgına bakmak üzere göndermiş. Yaşlı kadın geri döndügünde işaretin çok net göründüğünü söylemiş. Kral kızın bir cadı olduğuna ve cocugunu öldürdügüne hükmetmiş. Sonra çileci kılıgındaki vezirin oğluna gidip ona Padmavati’yi nasıl cezalandırması gerektigini sormuş. Onun önerisi ile kızın akrabaları sarayda kalmak koşulu ile, kızı sehirden kovmak kararı almış. Kız bütün bunların vezirin oğlunun hilesi oldugunu tahmin etmiş. Aksama dogru vezirin oğlu ve prens atlarına atlayıp, ağlamakta olan kızın yanına gelmişler. Onu yatıştırdıktan sonra kendi krallıklarına doğru yola çıkmışlar. Orada prens kızla mutlu bir hayat sürmüş. Ancak fildişi oymacısı, kızının ormanda vahşi hayvanlar tarafından parçalanıp yendigini düşünerek kederinden ölmüş. Daha sonra da karısı ölmüş.

Krala bu öyküyü anlatan Vetala sormuş.

“Şimdi benim bu öykü ile ilgili bir tereddütüm var, bana bunu açıkla; Kızın annesiyle babasının ölümünden kim sorumludur? Ey kral, eğer doğru yanıtı bulamazsan kafanı yüz parçaya bölerim bilmiş ol.”

Evet ben de simdi size soruyorum, kızın anne ve babasının ölümünden kim sorumludur?

Yanlış cevap verirseniz kelle gidecek. Ona göre iyi düşünün :)))

Hortlağın 25 Öyküsü

Arkadaşlar size zaman zaman bazı masallar göndereceğim yazmaya fırsat buldukça. Bunlar Hint masalları ve oldukça ilginçtir. Çünkü her masalın sonunda bir soru sorulur. Bu sorunun cevabını size aynı gün yazmayacağım, sizden cevaplamanızı isteyeceğim. Cevabı sizin cevaplarınızdan sonra vereceğim. Bu 25 masaldan oluşan bir kitaptan aslında. Size masalları özetleyerek özünü kaybetmeden aktarağım. 25 öykünün bir tanesi, çerçeve öykü. Bu Çerçeve öykü aslında masal içinde masal gibi. Çerçeve öyküyü okumazsanız devamını ve olayın bütünlüğünü anlayamazsınız. İlk yazacağım öykü çerçeve öykü olacak tabiki. Bu masalların sonunda soracağım sorulara katılırsanız, çok eğlenebiliriz. Cünkü masallar çok farklı bir mantıkla bakmamızı saglıyor olaylara ve cok farklı düşünemedigimiz cevaplar çıkabiliyor. Hem düşündürücü hem de eğlendirici olacak kanımca. Hepinizin katılımını bekliyorum J)

Kısaca, masallarda geçen karakterlerden bahsedeyim size. Hortlağın 25 Öyküsü (Vetalapançavimşati) bir hint klasiğidir. Burada geçen Vetala, hortlak anlamına gelir. Batıda karşılığı vampirdir. Vetala dirilebilen ölüdür. Pançavimşati ise Sanskrit dilinde, 25 sayısını ifade eder. İki sözcük yan yana Hortlagın 25 Öyküsü manasına gelir. Bu aslında 24 öykü olan ve biri de çerceve öykü olan bir masal serisidir. Öyküleri Vetala denen hortlak krala anlatır ve krala bir soru sorar, kral bu soruyu bilemezse ölecektir, bilirse Vetala şimpapa ağacına yeniden asılır. Öyküde geçen kral, Vikramasena oğlu Trivikramasena ‘dır. Efsaneye göre, birden fazla Vikrama görülür, ve bu ismin Vikrama’nın 3.cü bedenlenmiş hali olarak kullanılmış olabiliceği tahmin edilmektedir.

Bu kral ile ilgili efsanelere göre, Vikrama, yaşlı kral Gandharbasena’nın ikinci oğludur. Kralın dört kraliçeden birbiirnden üstün 6 oğlu vardır. Baba ölünce, Şank adındaki en büyük oğlu tahtta geçmek için çalışmış ama Vikrama onu öldürerek tahta kendisi geçmiştir. Onun cesaretinden etkilenen prensler ona Vira (Cesur) adını takmış ve ona boyun eğmişlerdir. Vikrama hükümdarlığı boyunca topraklarını genişletmiş,tüm hindistanın efendisi olmuş ve kendi adıyla bir devre mührünü basmıştır.

Bir başka efsaneye göre ise, krallığın, Tanrı Indra ile Dhara kralı tarafından Gandharbasena’nın bir hizmetçi kadından olma oğlu olan Bhartarihari’ye verildigini anlatır. Bir süre kardeşler bir arada yaşarlar ancak bir süre sonra kavga ederler. Vikrama saraydan kovulur, sefil perişan bir halde diyar diyar dolaşır. Bir dönem Gucerat’da bir tüccarın yanına hizmetçi olarak sığınır. Bu sırada Bhartarihari, karısının kendisini aldatmasına sinirlenip, hayattan el etek çekmiş bir mezhebin çilecisi olmuştur, krallığı da kendi kaderiyle baş başa bırakmıştır. Sürekli gezmekte olan Vikrama Uccayini’ye geldiğinde krallığı başsız görür ve hemen kendisi başa geçer. Görkemli bir saltanattan ve birçok toprağı ülkesine kattıktan sonra düşmanı Shalivahana tarafından öldürülmüştür.

Evet kısaca tanıtalım dedik ama bu efsanelerden bahsetmeden olmazdı :))) Simdi gecelim öykümüze 🙂

Hortlağın 25 Öyküsü (Çerçeve Öykü)

Godavari ırmağı kenarında, Pratishtana adında bir yer varmış. Çok eskiden orada, Tanrı Indra gibi güçlü, Vikramasena oğlu, ünlü kral Trivikramasena yaşamış. Bu kral, resmi görüşmelerini yaptığı salonda otururken her gün, Kshantişila adında bir dilenci onu ziyaret eder, ona saygılarını sunar her seferinde bir meyve verirmiş. Kral da aldığı meyveleri haznedarına teslim edermiş. Bu şekilde 10 yıl geçmiş. Yine dilenciğinin gelip meyve sunduğu bir gün kral bu kez meyveyi, sahibinin elinden kaçmış küçük bir maymuna vermeyi tercih etmiş. Maymun meyveyi yemiş ve o anda meyvenin içinden ölçülemez değerde bir mücevher çıkmış.

Bunu gören kral haznedarına sormuş; “Bugune kadar sana verdiğim meyveleri nereye koydun?” Kralın sorusundan korkan haznedar,

“Onları, kapısını açmadan pencereden hazineye atmıştım. Eğer efendimiz emrederse gidip bakayım” demiş.

Kral da hemen gidip bakmasını emretmiş ve haznedar hemen gidip bakmış geri gelip şöyle söylemiş.

“Hazinedeki bütün meyveler çürümüş, ancak ortada pırıl pırıl parlayan göz alıcı bir mücevher yığını var.”

Bunu işiten kral .çok memnun olmuş, mücevherleri haznedarına vermiş ve ertesi gün huzuruna gelen dilenciye sormuş;

“Neden benim için bu kadar büyük bir zenginlik harcadın? Eğer söyleseydin verdiğin meyveleri almazdım.” Kralın bu sorusuna dilenci şöyle yanıt vermiş.

“Sadece cesur bir kişinin yardımıyla yapabileceğim bir büyü biliyorum. Bu cesur kişi sizsiniz kralım. Bana yardım etmenizi rica ediyorum.”

Bunun üzerine kral yardım edeceğine söz vermiş. Çok mutlu olan dilenci, krala ne yapacağını söylemiş. “15 gün sonra akşam büyük mezarlıkta banyan ağacının altında sizi bekleyeceğim. O gün o saatte benimle buluşmalısınız.” Kral tamam diye karşılık vermiş ve dilenci mutlulukla oradan ayrılmış.

O gün geldiğinde, kral verdiği sözü hatırlamış ve kılığını değiştirip, başına siyah bir bez bağlayarak kılıcını kuşanmış, karanlık çökerken korkusuzca bu mezarlığa gitmiş. Etrafta korkunç Bhutalar, vetalalar uçuşuyor çakallar uluyormuş. Kral onlardan korkmadan, dilencinin dediği ağacı aramış ve dilenciyi orada ağacın etrafına daire çizerken görmüş.

Kral seslenmiş, “İşte geldim dilenci, senin için ne yapabilirim söyle!”

Kralın sesini duyan dilenci sevinmiş ve demiş “Ey kahraman, şimdi buradan güneye uzunca bir yol gitmelisin, orada bir şimpapa ağacı var. O ağaçta asılı bir ceset var, o cesedi alıp bana getirmelisin. Lütfen bana yardımcı olur musun?”

Sözüne sadık kral bunu duyar duymaz, “Pekala” diyerek güneye doğru yürümüş, bir süre gittikten sonra, ağaca ulaşmış. Ağac cenaze ateşlerinden yükselen dumanla kaplı imiş ve çiğ et kokan haliyle tıpkı bir Bhuta’ya benzemekteymiş. Bir iblisin omzunda durur gibi duran, ağaçta asılı cesedi görmüş. Ağaca tırmanıp ipi kesmiş ve ceset yere düşmüş. Ceset yere düşer düşmez acı duyan canlı bir insan gibi bağırmış. Onu canlı sanan kral, cesede dokununca cesetten bir kahkaha sesi işitilmiş. Kral cesedin bir Vetala tarafından ele geçirildiğini anlamış ve hiç çekinmeden;

“Niye gülüyorsun ki? Hadi yürü gidelim.” Demiş. Kral böyle konusurken Vetala süratle yerden kalkıp ağaca kendini yeniden asmış. Kral tekrar ağaca tırmanıp ipini kesmiş. Sonra Vetalayı omzuna atıp, yola koyulmuş. O böyle yolda yürürken, cesedin içindeki Vetala dile gelmiş ve şöyle demiş.

“Kral, yolda seni eğlendirmek için bir öykü anlatayım. Dinle!”

Evet arkadaşlar bu çerçeve öykümüzün devamında Vetala’nın anlattıgı öyküler ve sonunda krala sordugu sorular olacak. İlk öyküyü bu hikayenin ardından göndereceğim.

Asanı taşa vur!

Biyerde rastladım az önce; “Asanı taşa vur!” tavsiyesinden bahsedilmişti, hoşuma gitti. Şüphesiz sözcükler birer vagon, onların ne taşıyacağı bize bağlı! Elimizde hangi mal varsa onu taşıtacağız 🙂

Bakalım ben ne taşıtacağım?
Asa’ya bilgi, taş’a ise bir nevi oyun hamuru, fiziksel tezahür için serbest potansiyel diyecek olursak, sanırım nereye varacağımı sizler hemen anladınız 🙂
Ben şunu anladım; kıyam vakti geldi evet kişisel kıyamlar her daim olabilirdi fakat kitlesel kıyam için de yıldızlar gerekli yerlerini aldılar, o halde gösteri başlasın! Peki ama nasıl?
“Asanı taşa vur!” kardeşim…

Şu ana kadar oluşturduğun bilgiyi, hamura aktar. Bildiğini düşündüğün her pasta tarifini denemenin zamanıdır, hamurun başına geç ve döktür… Kalıp filan yok artık, hazır kalıplar almanın devri geçti. Özgün tarifler ve kişiye özel kalıplar zamanıdır. Bunu her birimiz yaptığında ortaya daha önce hiç karşılaşmadığımız pastalar çıkacak, şaşkına döneceğiz ya da başımız dönecek ama yine de çok heyecanlı değil mi?

KırkYama’dan haberler

Bugün yine kapsamlı ve birçok yeni fikrin havalarda uçuştuğu, bol
görev dağıtımlı bir toplantı yaptık. Toplantı raportörümüz Hande
tutanağı yakında duyuracaktır. Yapacak çok iş var, o kadar hoş
ve zevkli fikirler var ki avcumuzun içinde onları kotaracak, işbirliği
yapacak arkadaşlarımızı dört gözle bekliyoruz.
Katılanlar hızla artıyor ve sanırım bu rüzgar daha birçok güzel kokuyu
önüne katıp aramıza getirecek. Yakın zamanda amaçlar, projeler ve
hepimizin buluşma merkezi kırkyama sitemiz ile karşınızda
olabileceğiz, bunun için gerçekten sevinçle çalışıyoruz.
Bu fikrin ilk aklıma geldiği gün yazdığım takdim yazısını aşağıda
sunmak istiyorum. Görüşleriniz, önerilleriniz, görev alma isteğiniz ya
da sadece bizlere şevk verecek sözleriniz çok makbule geçecek, bundan
emin olun.
sevgilerimle
s.

Kırk Yama’yı Takdimimdir…

Bir İspanyolca terim olan ve “nehrin altındaki nehir”  anlamına gelen
Rio Abajo Rio’yu ilk duyduğumda içimde birçok belirsiz hatıranın
kımıldandığını hissettim. Bunlar kendimi bildiğim bu hayatımla ilgili
olmayabilirdi bile, çünkü onları ne uyanıkken ne de düşlerimde daha
açık seçik, net anılara dönüştürecek sözcükleri ya da resimleri
bulamıyordum. Fakat o bulanık, belki biraz orman toprağı gibi kokan ya
da balçık hissi veren o şeyi tamı tamına biliyordum, gayet net
biliyordum.
Son yıllarda gelişini hissettiğim, adım seslerini hatta bazen
uğultusunu duyduğum “nehrin altındaki nehir”, Jung’cu bir psikanalist,
şair ve cantadora (eski öykü derleyicisi) olan Clarissa Estes’in
ortaya koyduğu vahşi kadın arketipi ile görünür oldu, bulutların
ardından birdenbire yüzünü gösteren haşarı sevimli ve gürbüz bir güneş
gibi benliğimi aydınlattı.
Bu sebeple Kırk Yama projesini takdime geçmeden önce Estes’in her biri
doğrudan yüreğimize ulaşan sözcüklerini, noktasına virgülüne
dokunmadan sizlere aktarmak istiyorum.
Vahşi Kadın arketipi ve onun ardında yatan her şey, bütün ressam,
yazar, heykeltıraş, dansçı, düşünür ve arayıp bulanların
koruyucusudur; çünkü bunların hepsi buluş işiyle meşguldür ve
içgüdüsel doğanın ana uğraşı da zaten budur. Bütün sanatlarda olduğu
gibi, kafada değil bağırsaklarda ikamet eder. İz sürebilir, koşabilir,
emir verebilir ve başından savabilir. Hissedebilir, saklanabilir ve
derinden sevebilir. Sezgisel, tipik ve normatiftir. Kadınların
zihinsel ve ruhsal sağlığı için son derece gereklidir.
Peki, Vahşi Kadın’ı oluşturan unsurlar nelerdir?
O, Hayat/Ölüm/Hayat kuvvetidir, yaşatma gücüdür, kuluçkadır. Sezgidir,
uzağı görendir, derin dinleyicidir, sadık yürektir. İnsanları çokdilli
kalmaya cesaretlendirir; düşlerin, tutkuların ve şiirin dilini akıcı
bir şekilde konuşmaya yüreklendirir. Gece düşlerinden fısıltılar
getirir, bir kadın ruhuna ait araziden geçerken arkasında kalın bir
kıl ve çamurlu bir ayak izi bırakır. Bunlar, kadınları onu bulma,
kurtarma ve sevme özlemiyle doldurur.
O, fikirler, duygular, dürtüler ve bellektir. O, yitirilmiş ve uzun
ama çok uzun zamandır neredeyse unutulmuştur. O, kaynaktır, ışıktır,
gecedir, karanlıktır ve şafaktır. O, iyileştirici balçığın kokusu ve
tilkinin arka bacağıdır. Bize sırları söyleyen kuşlar ona aittir. “Şu
yoldan, şu yoldan” diyen sestir.
Haksızlık karşısında tehditler savuran odur. Büyük bir çark gibi dönen
odur. Döngülerin yaratıcısıdır. Aramak için evi terk ettiğimiz odur.
Eve gelmemiz onun içindir. Ütün kadınların gübreli köküdür. İşimizin
bittiğini düşündüğümüzde bizi gitmekten alıkoyan güçtür. İddiasız ham
düşünce ve işlerin kuluçkasıdır. O, bizi düşünen akıldır, bizler de
onun aklından geçen düşünceleriz.
Nerede yaşar?
Kuyunun dibinde, membalarda, zamandan önceki eterde. Gözyaşında ve
okyanusta yaşar. O, büyüdükçe hışırdayan ağaçların kabuklarında yaşar.
Geleceğin ve zamanın başlangıcındadır. Geçmişte yaşar ve bizim
tarafımızdan çağırılır. Bugündedir; soframızda bir yeri vardır,
arkamızda sıraya girer ve yolda önümüzde gider.  Gelecektedir ve
şimdide bizi bulmak için zaman içinde geriye doğru yürür. Karı delip
başını çıkaran yeşilde yaşar, solan güz ekinlerinin hışırdayan
saplarında yaşar, ölünün öpülmeye geldiği ve yaşayanın yakarılarını
gönderdiği yerde yaşar. Dilin üretildiği yerde yaşar. Dörtlük
notalarda ve yarım notalarda, bir kantatta, bir sestinada ve blues’da
yaşar. O, içimizde esinin patlamasından hemen önceki andır. Dünyamızı
delip geçen çok uzak bir yerde yaşar.
İnsanlar onun varoluşuna dair deliller, türlü kanıtlar isteyebilirler.
İstedikleri aslında ruhun varlığına ilişkin kanıtlardır. Biz ruh
olduğumuza göre, kanıt da biziz. Her birimiz yalnızca Vahşi Kadın’ın
varlığının değil, onun topluluk içindeki halinin de kanıtıyız. Bu
tanımlanamaz yaratıcı dişi gücün kanıtı biziz. Bizim varoluşumuz
onunkiyle paraleldir.
Yeryüzü anamız ve bizler, topyekûn şifalanma dönemine girerken, gönül
ve iş birliği yapabileceğimiz, alabildiğine geniş ve ferah bir mekâna
ihtiyaç duymakta olduğumuzu hissettim bunları okurken. Nehrin
altındaki nehre ulaşmak için derin bir istek duyuyordum. Bu özlem
içimden aniden fışkırdı ve kendi ismini fısıldadı: Kırk Yama.
Kırk Yama organizasyonu, katılımcı kadınların ellerinde şekillenecek
ve büyüyüp yeşerecek. Bireyselliğini elde etmiş, hayatının maddi ve
manevi planlamasını yapabilecek durumda olan kadınların el ele
verdikleri, dayanışarak yaratıcılıklarını geliştirdikleri berrak bir
alan. Faaliyet alanımız ise, katılımcılarımızın yetenek ve
yaratıcılıklarının uzanabildiği her yer diyebiliriz kısaca.
İnternette bir adresimiz olacak tabi: Kirkyama.org fakat bu adres bir
amaç değil sadece gösterdiğimiz faaliyetlerin sonuçlarının
sergilendiği kırk yamalı latif bir yorgan olacak. Öyle ki, üşüyen,
şifalanma için desteğe ihtiyacı olan herkesi içine alabilecek bir
yorgan.
Katılımcı olacak her kadın, kendini zaten benzersiz bir biçimde bu
dünyada görünür kılıyor, her birinin sonraki nesle ilham verici bir
öyküsü var ve biz bu eşsiz yamaların birleştiklerinde nasıl duracağını
merak ediyoruz? Ya siz?
Yüreğinizin sesine kulak verin ve kurucu üyelerden olmak için hemen
bize yazın lütfen.
Sevgilerimle
Sibel Atasoy
08.12.09

Erkekler şans faktörünü neden sevmezler?

 Önceki yazım “karar mekanizması”( https://blog.sonsuz.us/?p=2943 ) , öyle bir yol açtı ki daha yüzlerce konuya değinmek ihtiyacı hissediyorum. Hayatta ya da her hangi bir oyunda karşılaştığım her tür meydan okuma gerektiren durumda erkeklerin şans faktörünü duymak bile istemediklerine çok kez şahit oldum. Örneğin derler ki, bu bilimsel bir şey şansa yer yok, ya da briçte şans yoktur veya satranç şans barındırmaz! Örnekleri sınırsızca çoğaltmak mümkün. Oysa aynı konularda meydan okumaya katılan kadınlar bu tür kesinlik içeren ifadeleri pek etmezler, zaferlerine bile hep bir sakınımla yaklaşırlar ve derler ki, evet başarılı oldum ama şans da benden yanaydı! Gerçi kadınların bu sakınımlı yaklaşımlarını onların ezilmişliğine, kendilerine güveni yitirmişliklerine bağlamak isteyen kadın hakları savunucuları da olabilir, fakat mesele bundan biraz daha karmaşıktır zannımca.

Görüldüğü gibi oldukça farklı iki algı türünün basitçe karşımıza çıkışına şahit oluyoruz ve ben bu algı farkını görebildiğim kadarı ile (şans da benden yana ise) anlatmaya deneyeceğim.

<

p class=”thomicb” style=”margin: auto 0cm;”>Öncelikle nedir şans: 1. Mantıkla açıklanamayan birtakım rastlantısal olayların nedeni olan güç, baht, talih, felek: “Bir hafta içinde kayıplar ve kazanmalarla şansım değişti.” –R. H. Karay. 2. Bir olayın olabilirliği. 3. Bir kimsenin bilgi ve emeğinden çok rastlantı sonucu elde ettiği elverişli durum.

Ve bir de “Kaza” sözcüğüne bakalım:    1) yargı. 2) beklenmedik olay. Güncel Türkçe Sözlük 

Görüldüğü gibi her iki sözcükte ortak olan, her ikisinin de “beklenmedik”, öngörülemez bir yapıda olmalarıdır. Öyleyse muhtemelen aynı şeyin olma ve olmamalarıdır bu.

Bu konuya açıklık getirmek için işe Gurdjieff’in üç prensip ya da “üç kuvvet” kanunu ile başlamak istiyorum.

Bu üç kuvvet hakkındaki öğreti, bütün kadim sistemlerin temelinde mevcuttur. İlk kuvvete aktif veya pozitif, ikinciye pasif veya negatif, üçüncüye ise “etkisiz kılan” kuvvet denilebilir. Üç kuvvet kanunu insanlardan uluslara her ebat ve zamanda eksiksiz işleyen bir mekanizmadır. Örneğin bir insanın her hangi bir konuda oluşan arzusu, kişisel girişimi aktif kuvvettir. Kişisel girişimine karşı çıkan, alıştığı bütün psikolojik hayatının yarattığı “atalet”, pasif ve negatif kuvvet olacaktır. Bu iki kuvvet, ya birbirini denkleştirecek ya da biri diğerine hâkim olacak, fakat aynı zamanda o da başka bir hareket için çok zayıf düşmüş olacaktır. Böylece iki kuvvet, biri diğerini yutarak ve hiçbir sonuç meydana getirmeksizin birbirinin çevresinde dönüp duracaktır. Bu durum bir hayat boyunca devam edebilir, ta ki üçüncü kuvvet devreye girene kadar. Üçüncü kuvvet, devreye girdiğinde ilk iki kuvvetten birini “etkisiz” bırakır. Ya pasif olanı etkisiz kılar ki bu durumda aktif kuvvet serbest kalır ve kişi girişiminde başarılı olur. Ya da aktif kuvveti etkisiz kılar, böylece ikinci kuvvet yani atalet hâkim gelir ve o girişim hüsranla sona erer. Üçüncü kuvvetin devreye ne zaman gireceği, hatta girip girmeyeceği bile belirsizdir, öyle ki dünyadaki hemen birçok örnekte olduğu gibi iki kuvvet sonuçsuz olarak birbirini dengelemekte/yutmakta ve ortaya müspet ya da menfi sonuç çıkmamaktadır. Eğer her hangi bir şeyde bir “durma” veya aynı yerde tükenmeyen bir “tereddüt” varsa, o yerde üçüncü kuvvetin eksikliğinden söz edebiliriz. Gurdjieff’e göre, eğer üç kuvvetin belirtisini her harekette görebilseydik, o zaman âlemi, olduğu gibi görmemiz mümkün olurdu (“Olduğu gibi görme” kalıbı tam da Castaneda öğretisindeki “görme” kavramına denk olarak kullanılmaktadır).

Gurdjieff ayrıca her maddenin dört safhasının veya halinin bulunduğunu da söyler ve yukarıdaki üç kuvvet kanunu ile ilişkilendirir. Bir madde; birinci yani aktif kuvvetin iletkeni ise karbon adını, ikinci yani pasif kuvvetin iletkeni ise oksijen adını, üçüncü yani etkisiz kılanın iletkeni ise azot adını alır. Ve eğer bir madde, kendi içinde kendini gösteren kuvvet ile ilişkisi hesaba katılmadan ele alınırsa bu maddeye hidrojen denir.

Hidrojenler konusu ise şimdiye kadar duyduğum en ilginç ve benzersiz bir fikre götürür bizi fakat bu yazımızın konusunu aşmış oluruz, bu sebeple şimdilik amacımıza uygun olan yerde duralım ve benzetmemizi yapalım.

Benim düşüncem odur ki, şans ya da kaza faktörü, üçüncü kuvvettir yani etkisiz kılan kuvvet (Gurdjieff onun gerçek âlemin malı olduğunu söyler). İkinci kuvveti etkisiz kıldığında biz oluşan duruma şans deriz, birinci kuvveti etkisiz hale getirdiğinde ise buna kaza deme eğilimindeyiz.

Kişinin ya da Jung’un daha kapsamlı sözcüğü ile psişenin, en küçük bölümü olan ego, yani ben olma iradesi, üç kuvvet kanunu gereğince tek başına yeterli değildir. İşte bu sebeple girişimci yanı temsil eden eril yön, şans faktörünü görmezden gelme eğilimindedir ve bu çok doğal bir reflekstir, doğası gereğidir. Ben bu kavramları atom altı kavramları ile de benzeştiriyorum. Örneğin proton, birinci kuvvetin taşıyıcısı, elektron ise ikinci kuvvettin. Bu durumda nötronların “etkisiz kılan” kuvvet olma ihtimali doğuyor.

Aslında karar mekanizması yazısında bahsettiğim, ortalamaya vahşice çekilme de tamamen ilk iki kuvvetin birlikte çalışmalarının eseridir. Dualitik varoluşumuzun temeli üç kuvvet kanunu gereğidir, bunu değiştiremeyiz. Bu kanuna tabi olmayan âlemler var mıdır? Bununla ilgili olarak maddenin dördüncü halini irdelemek gerekir düşüncesindeyim.