gitme vakti değil şimdi…

Bazen yolumuz şaşabilir, yanlış yoldan dönüp gidebiliriz, bir bilinmezden diğer bir bilinmeze
Bu gece biri var ki O, yolu kaybetmiş, hepimizin dualarına ihtiyaçı var
Şu anda düşler aleminde, kaybolmuş
bir ışık bekliyor tekrar dönmek için
dualar bekliyor, şu anda yokluk aleminde
yüreğinizin güzelliklerini ona sunan her gönüle ihtiyacı var
hep beraber çağıralım onu
gitme vakti değil şimdi…

Öğretmeyi Öğrenmek: Ateşle İmtihan

Eski dünyanın öğretmenlerine emekleri için müteşekkiriz ve Yeni Dünyanın öğretmenleri, sizler hoşgeldiniz.

Aşağıdaki öykü hoşuma gittiği için sizlerle paylaşmak istiyorum.

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>“Vasat öğretmen konuşur
İyi öğretmen açıklar
Üstün öğretmen gösterir
Büyük öğretmen ilham verir”
                                W.A.WARD

***

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>


Yüzyıllar önce, dünyanın ücra köşelerinden birinde bulunan bir adaya, ateş geç de olsa gelmişmiş. Adada dört ayrı kabile, adanın dört köşesinde birbirlerinden kopuk olarak yaşarlarmış. Başka bir köyde ise, kendisinden hikmet öğrenmek için gelmiş öğrencileriyle birlikte yaşayan bir bilge varmış. Öğrencileri artık herşeyi öğrendiklerini, kendi yerlerine dönüp bilgenin rolünü oynayabileceklerini düşünüyorlarmış. Bilge onlara uygulayabilme bilgi ve becerilerinin önemini, inceliklerini anlatmaya çalışıyormuş. Sonunda bu adaya bir gezi düzenlemeye karar vermiş. Bir tekneye binmişler, dalgalı bir yolculuktan sonra adaya ayak basmışlar. Birinci kabileye ulaşmışlar.
* Bu kabilede ateşi sadece rahip ve yardımcıları kullanabiliyorlarmış. Bunun kendilerine verilmiş bir kutsal armağan olduğuna diğerlerini inandırmışlarmış. Sadece onlar ısınıyor ve sıcak yemek yiyor, diğerleri ise donuyor ve çiğ et yiyorlarmış. Bilgenin öğrencilerinden biri, “Ben burada kalacağım ve bütün insanların ateşten faydalanmalarını sağlayacağım,” demiş. Bilge ve diğer öğrencileri onu dikkatli olması için uyardıktan sonra izin verip yollarına devam etmişler, ikinci kabileye gelmişler.

* Bu kabilede, insanların ateşin ilahî bir güç olduğuna inanmış olduklarını görmüşler. Ateş yakmaya yarayan bütün araçlara tapıyorlarmış. Ama aralarında ateş yakabilen yokmuş. Bir öğrenci, “Ben de burada kalıp bunlara ateş yakmayı öğreteyim,” demiş, orada kalmış. Diğerleri yollarına devam edip üçüncü kabilenin yaşadığı yere gelmişler.

  • Bu kabileyi de, ateşi bir zamanlar adaya getiren kişinin totemlerini yapıp her yere yerleştirilmiş bulmuşlar.  Halk ona tapıyormuş. Birkaç kuşak öncesi ateşi görmüş, getiren adamın tanrı olduğuna karar verilmiş ve bu inanç yerleşmişmiş. Ama sonra da kimse ateş yakmaya teşebbüs etmemiş. Öğrencilerden biri de, “Ben de burada kalacağım,” demiş. Diğerleri dördüncü kabilenin köyüne yönelmişler.

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>


* Dördüncü kabile de ateşi söylentilerden tanıyor ve ateşe tapıyorlarmış. Ateşi tanrı yerine koymuşlar.  Ateş yakmayı kimse bilmiyormuş ama ateşin gücü hakkında efsaneler anlatılıyormuş. Başka bir öğrenci de bu köyde kalmak istemiş.
Bilge ve öğrencileri adayı biraz daha dolaştıktan sonra köylerde kalan öğrencileri toplayıp geri dönmek üzere tekrar aynı yollardan geri dönmüşler.

 

 

Birinci köydeki öğrencinin, konuşmaya başlar başlamaz rahip tarafından tanrının düzenini yıkmaya kalkışmakla suçlandığını, bir yabancıya inanmaktansa kendi rahiplerine inanan halk tarafından yakalayıp rahiplerin ateşinde yakılmış olduğunu görmüşler.

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>
İkinci köydeki öğrenci, halkın taptığı aletlerin ateş yakmadaki marifetlerini onlara göstermek istemiş. Öğrenci ateşi yakar yakmaz halk korkmuş, tapındıkları tanrıların gazaba geldiklerini sanmışlar. Ve, yabancıya tepkiyle saldırıp onu öldürmüşler.

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>
Üçüncü köydeki öğrenci, bir insanın totemine tapmanın yanlışlığını belirterek aslında onun onlara birşey öğretmek için geldiğini, isterlerse bunu öğrenerek tanrılarını memnun edebileceklerini anlatmış. Görmüşler ki, tanrının mucizelerini kendilerine tekrarlatmayı teklif ederek totemlerini hafife alan bu öğrenci arkadaşları da canından olmuşmuş.

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>


Dördüncü köydeki öğrencinin de, ateşin gerçekte var olduğunu ve yararlı bir şekilde kullanıldığını anlatmaya başladığı zaman önce ilgisizlikle karşılandığını öğrenmişler. Üsteleyince de, inançlarına saygısızlığı ele alan bu yabancı adam dışlanmış, bir gece de birisi tarafından ortadan kaldırılıvermiş.
 

 

Bilge ile kalan öğrencileri tekneye dönmüşler, denize açılmışlar.  Öğrenciler üzüntülüymüşler. Üst üste gelen bu talihsizliklerden dolayı şaşkınmışlar.  Bilge bu ada gezisinden çıkaracakları kıssadan hisseyi özetlemeye başlamış: “Öğretmek, bilmekten çok daha zordur. Bilmek istemeyenlere bir şey öğretmek de en zorudur. Cahiller bildiklerine inanırlar ve yeni bilgilere direnirler. Ama aynı zamanda bir huzursuzluk içindedirler. Bu yüzden de gerçekten bilen insanlara kızarlar, onları yakarlar, öldürürler. Onun için, gerçek bilgi dünyanın her yerinde aynı hızla yayılamaz. Bir de öğretebilmek var. Bu ateşle imtihanınızdır. Bilmek ayrı, öğretmek ayrı. Öğretmek için cesur olmak yetmez. İnsanları tanımaya, onlara nasıl yaklaşılabileceğini iyi hesaplamaya ve onlara onların anlayacağı yollarla “öğretmeyi öğrenme”ye çok emek vermek gerekir. Cehaletle savaşmak bir bilgi işi değil, pek çoğu dirençli olan insanlara yaklaşmanın yollarını bulma, öğretme hünerlerinizi geliştirme ve sabır işidir.”

 

İlhan Dülger

Ya kafayı değiştirip, özümüze döneceğiz,

Ya kafayı değiştirip, özümüze döneceğiz, ya da ne verirlerse onu

19/11/2009 Yılmaz ÖZDİL
06 Kasım 2009

GDO’lu diyet tarifleri

Haliyle panik halindesiniz… “Nasıl anlarız? Genetiği değiştirilmiş organizma yemekten nasıl kurtuluruz?” filan.
Şöyle…

*
Annaneniz öpülesi elleri parçalanırcasına, ovalaya ovalaya tarhana yaparken, siz, “Aman annane be, boş versene” deyip, marketten hazır çorba alıyordunuz ya… Annane rahmetli oldu ve siz, o tarhananın tarifini annaneden alıp, bir kenara yazmadınız ya… İşte o nedenle, siz, genetiği değiştirilmiş organizma yemekten kurtulamazsınız maalesef.

*

Ne verirlerse…

Onu yiyeceksiniz. 

*
Kız evlat yetiştiriyorsunuz, en iyi okullara gönderiyorsunuz… Piyano çalıyor, İngilizce konuşuyor, Grammy alanları tek tek biliyor. Bilmeli… Ama alt tarafı limon, şeker ve su kullanıp, limonata yapmasını bilmiyor! Yoğurdu çırpıp, ayran yapamıyor, ayran… İşte o nedenle, kızınız, genetiği değiştirilmiş meşrubat içmeye mahkûm maalesef… Torunlarınız da.

*
Zahmet edip sütlaç yapmadığınız için, kek yapmaya üşendiğiniz için… İçinde ne olduğunu bilmediğiniz gofretleri, mısır patlaklarını kemiriyor sizin oğlan! Hamur tutmayı, şöyle mis gibi ıspanaklı bi börek yapıp, çantasına koymayı bilmediğiniz için, hamburger bağımlısı oldu. Tahin-pekmezi “köylü işi”, vıcık vıcık yağ fışkıran kremaları “modernite” sandığınız için, daha 10 yaşında ayıya döndü, yuvarlana yuvarlana yürüyor, tıkanıyor, merdiven çıkamıyor.

*
Size zor geliyor ama, zor mu evde yoğurt yapmak? İstanbul’un güneşi müsait değil, anlarım, zor mudur İzmir’de, Antalya’da, Adana’da evde salça yapmak?
Şikâyet edip duruyorsun, içine katkı maddesi konuyor, zorla beyazlatılıyor diye… İster tam buğday unundan, ister çavdardan, hakikaten zor mudur evde ekmek yapmak? Bütün ailen kabız… Tonla para verip, abuk sabuk ambalajlı-meyveli saçmalıklardan medet umacağına, niye öğrenmiyorsun kabak tatlısı yapmayı?

*
Güya, çoluğunu çocuğunu düşünüyorsun, taze taze yesinler diye, pazara gidiyorsun… Eğri büğrü biberlere, doğal olduğu için tuttuğunda ezilen domateslere ağız burun kıvırıyorsun, hormonlu, tornadan çıkmış gibilerini alıyorsun… Ne işe yaradı senin pazara gitmen?

*
Kocanız da, bu satırları okuyup, size akıl verecek şimdi… Söyleyin ona, ukalalık etmesin, götürün aktara, hatmi çiçeğiyle zencefili birbirinden ayırt etsin, ondan sonra konuşsun!

*
Enginar, börülce, radika, cibes pişirmekten haberin yok; gazetelerin tiraj almak için kıçından uydurduğu kıçımın uzmanlarından fıldır fıldır brokoli tarifleri öğreniyorsun… Brüksel lahanası yiyerek mi AB’ye gireceğini sanıyorsun?

*
Çin’den bal getiriyorlar mesela… Taaa Arjantin’den, Meksika’dan bal getiriyorlar. Neymiş efendim, içinde genetiği değiştirilmiş organizma olabilirmiş falan… İçinde tavuk ibiği, maymun kulağı olmadığına şükredin! Ben iddia ediyorum… Kaşla göz arasında frankeştayn ürünlere kapıları açan arkadaşlarla, Amerikan çiftçilerinin avukatı profesörlerimiz, sırf karakovan balına sahip çıksa, Şemdinli’de, Pervari’de terör bile azalır, terör bile.

*
Uzatmayayım.

Mutfak genetiğimizi kaybettik biz.

*
Elin adamı, mısırdan, soyadan, domatesten önce beynimizin DNA’sını değiştirdi!

*
Hurrraaa diye köyden kente göçerken, dışarda tıkınmayı şehirleşme zannettik. Ambalajlı ürün tüketmeyi, zenginleşme zannettik.

*
Dolayısıyla, ya kafayı değiştirip, özümüze döneceğiz… Ya da ne verirlerse onu yiyeceğiz.

Yılmaz ÖZDİL
06 Kasım 2009
http://ruhsalbeslenme.blogcu.com/ya-kafayi-degistirip-ozumuze-donecegiz-ya-da-ne-verirlerse-onu/6401092

yaşamak

yaşamak

Kör karanlık bir kuyuda, görebilmek için savaşmaktır yaşamak

“Yaşanmaz” dediğin anda dahi, nefesini tüketmektir yaşamak

Her sabah gözlerini açtığında, doğan güneşin ışıklarını görmektir “İşte yeni bir gün daha” diyebilmektir yaşamak

Artık ne olup bittiğini çözemediğin şu dünyada, “karşıma artık çıkmaz” dediğin ama inatla çıkan her zorluğa, yine ve yeniden göğüs germektir yaşamak Ne olursa olsun buna tekrar tekrar dayanmak şaşırtır ya insanı, anlayamazsın bazen nasıl katlandığını Bir mucizedir aslında yaşamak

Ne aşklar tüketirsin,
Ne yaşlar tüketirsin,
Ne insanlar tüketirsin ömründe
Neler gelir geçer şu yaşam denilen ömür törpüsünde

Kimleri feda edersin, kimleri kazanmaya çalışırsın Yıkılırsın Bir daha kalkarsın Ağlarsın Umutların biter ya da öyle zannedersin Sonra birgün bakarsın bütün herşey geride kalmış O gün ağladığın, şimdi unuttuğun olmuş!

“Nasıl olur?” dersin şaşkınlıkla, “ben ne zaman geldim şu an olduğum noktaya?”

Ahh yaşam
Kiminin farkında olmadan yaşadığısın,
Kiminin sadece nefes alıp vermek sandığısın

Söylesene bana
Ben senle nasıl çıkayım başa???

alıntı