Bilinmeyen Tanrı

Yaşayan hiçbir kimse öğretmenim olamazdı; çünkü yaşayan insanlar çarpıtılmış düşüncelerle doluydular.

Saf ve masum bir şeyi alıp sınırlı anlayışıyla çarpıtan insanın yaratacağı Tanrıyla hiçbir işim olamazdı.

Her şeyin en gerçek öğretmeni hayatın kendisi bana bilinmeyen Tanrıyı öğretti.

Günlerden öğrendim. Gecelerden öğrendim. Yok, etme ve savaşa karşın var olan şefkatten ve önemsiz görünmesine rağmen her yerde var olan hayattan öğrendim.

Ufukta doğan güneşi düşündüm. Yolculuğunun batıda sona erişini ve uykuya dalışını izledim. Güneşin sessiz ve sakin yaşamı yönlendirdiğini öğrendim.

Gökyüzünde solgun ışığıyla dans eden ay’ın güzelliğini seyrettim; gizemli ve görkemli bir halde karanlığı aydınlatıyordu.

Suya konan yaban ördeklerinin seslerini dinledim. Gece yuvalarında cıvıldaşan kuşları, çocukları ve kahkahaları dinledim. Kayan yıldızları, bülbülleri, sazlıktaki kırağıyı ve başka bir dünyaya ait olduğu izlenimini veren buz tutmuş gölü izledim. Zeytin ağaçlarının yapraklarının rüzgâr estikçe zümrütten gümüş rengine dönüştüğünü gördüm.

Hayatı ve sürekliliğini düşünerek ve izleyerek bilinmeyen Tanrının kimliğini keşfettim. Bilinmeyen Tanrının insanın çarpıtılmış düşüncesinin yarattığı Tanrılardan biri olmadığını ve gerçek yerinin hayat gücünün içinde hayatın sürekliliğinde olduğunu anladım.

Bilinmeyen Tanrı kimdi?

Bendim! Ve yuvadaki kuşlardı… Gün batımıydı… Işık saçan

Güneşti… Dağların arasından akan suydu… Çocuklardı, kahkahalardı…

Sarımsak kokusu, deri, tunçtu.

Her zaman gözümün önünde duran bu gerçeği kavramak çok zamanımı almıştı.

Bilinmeyen Tanrı ayın ya da güneşin ötesinde değildi. Her şeydeydi.

İçimde uyanan bu yeni anlayışla hayatı kucaklamaya, değerli görmeye ve ölümün savaşın pis kokusunun ötesinde bir şey vardı… Hayat vardı, algıladığımızı sandığımız hayatın çok ötesinde bir hayat…

İnsan öldüğü zaman güneşin sürekli olmasının tek nedeni ölümü asla düşünmemesiydi. Bildiği tek şey olmaktı…

İdeal olarak alabileceğim hiçbir insan yokken, rüzgâr davranışıyla benim için bir ideal oluşturmuştu. Rüzgârı göremezsiniz ama şiddetle estiğinde ne kadar büyük ve güçlü olursanız olun onunla savaşamazsınız.

Eğer insan bir şeyi gerçekten isteyerek yeterince düşünürse gerçekleştiğini öğrendim. Yanıtlarımı içimde buldum ve bu beni daha büyük bir anlayışa genişletti.

Tapınanların seçimi: Hayatlar boyu bir başkasının kimliğinde kaybolmak…

İnsan ancak korkularını yenerek özgür olabilir. Her şey olan her şey duygu ve düşünceden geçerek olmuştur. Düşündüğünüz, düşlediğiniz ve söylediğiniz her şey olmuştur ya da olacaktır. Ne düşünüyorsanız o sizsiniz.

Kendinizi küçük gördükçe küçüleceksiniz. Zeki olmadığınızı düşündükçe aptallaşacaksınız. Kendinizi çirkin buldukça çirkinleşeceksiniz.

Hayatınızı tam bir özgürlükle yaşıyorsunuz…

Kendinize asla gerçekten bakmadığınız için ne kadar güzel olduğunuzu da asla göremediniz. Kim ve ne olduğunuza asla bakmadınız. Tanrının nasıl olduğunu görmek mi istiyorsunuz? Öyleyse gidip tabiata bakın ya da gidin aynaya bakın onunla yüz yüze geleceksiniz….

Ramtha

Karakter Testi

Aşağıdaki resimler psikologlar tarafından ortaya çıkarılmış, defalarca test edilmiş, şekiller ve renkler değişerek bugünkü halini almış. Hangi resim size yakın geliyorsa seçin, dokuz ana karakterden hangisi size uyuyor bulun.

1     2     3

4     5     6

7     8     9

Özür

 

Biliyor musun anlatamıyorum, elim kolum bağlı sana karşı

Gözlerinde öyle bir saflık var ki çakırın elası

Ne desen haklısın aslında; “savaşlarda ölen çocuklar,

Açlıktan fukaralıktan kırılanlar,

Onlar mıydı suçlusu insanlığın, tanrıya da inanmam ki

Sorumlusu kim, niye oldu bu olanlar?”

Sus pus oturuyorum karşında, dudağımda acı bir gülümseme

Bilip de söyleyemeyen biri gibi görünmeyeyim diye

Boğazıma diziyorum dahasını kapsamını…

Boşa çekilmedi boşa çekmediniz bütün acıları

Emin ol takdir edildi bütün bunlar, bu sebeptendir

Göründü ufukta Yeni Dünya diyebilseydim sana

Ve sizlere… Ey korkmadan deneyenler eski dünyada

sizlere diyebilseydim eğer, sayenizde varız bugünümüzde

yüz kere bin kere teşekkür etmeliydim şimdiye kadar

heyhat çok geç açıldım, yüreğimin darlığına verin dostlar.

 

Sa

08.04.09 – Fethiye

Sonleylakvalsi

— mümkün olduğu kadar yavaş tekrarlamalısınız sözlerimi, bir kez daha deneyelim şimdi.

—uykusuna cam kırığı karışan kızçocuklarının kanayan gözkapaklarına leylak yaprağı sürer uykunun oğlanları ve bu büyük bir hafıza kaybına neden olur.

  • sizce de büyük yerine derin mi desek?

Evet , uykusuna camkırığı karışankızçocuklarının kanayan gözkapaklarına leylak yaprağı sürer uykunun oğlanları ve bu derin bir hafızakaybına neden olur.nasıl.

  • güzel.şimdi bir kez de elinizdeki makasla saçlarınızı keserken sizinle tekrarlayalım ama lütfen mümkün olduğunca çok canınızı acıtın..unutmayın bu bir prova.ve bir provayı aslından ayıran çok az şeydir.

  • son değil mi.

-evet ama nerden buluyorlar sizin gibi gençleri, geç gelen,sürekli gevezelik eden,çabuk yorulan,çabuk acıkan,unutkan ve tembel ve çok şikayet eden..biz…eskiden…biz sizin yaşlarınızdayken gerekiyorsa provada bile tüm içtenliğimizle keserdik saçlarımızı, bileklerimizi, bir tekmil damarlarımızı….neyse.son

-eve dönüyorum.her gece bu binadan çıkıp sokaklar geçip eve dönüyorum. soğuksular içiyorum. aynada tekrarlıyorum bakışımı. uykularımdan uyanıyorum. leylak kokusunu sevip sevmediğimi bile anımsamıyorum. sonra başka başka birçok şeyi.isminizi.burada ne işim olduğunu, beni neden azarladığınızı, yetersiz ve hatta belki yeteneksiz bulduğunuzu, neden bu kadar acı çektiğimi, saatimin camının neden olmadığını, en son ne zaman ismimle çağrıldığımı, kedimin mamasının markasını,birsürü şeyi anımsamıyorum.örneğin dün gece şiar diye çağırmıyor muydunuz beni? Öyleyse neden şimdi düşes dediğinizde dönüp bakıyorum. Ya da bakmak zorunda kalıyorum. Ya da bakmak zorunda olduğumu düşünüyorum? Şiar mahzene saklan, Şiar sakın ses çıkartma.Hanımefendinin sözünden çıkma! Bu çok saçma! Daha önce de söyleyecektim fakat kırılmanızı istememiştim. Ne aptallık.şimdi burada beni büyük bir bencillik ve fütursuzlukla kırışınızı izliyorum.ama söylemeliyim. Hanımefendinin onun varlığından bile haberi yokken şiar’ın saklanması çok saçma.ve bunu yani bu kaçışı da şiar’ın varlık sebebi olarak açıklamanız.Size inanamıyorum nasıl bu kadar yıkıcı olabiliyor, gücü son raddesine kadar kullanıp,çukuru derin çok derin kazıp birini mutlak delirtip diğerini mutlak ve kesintisiz sağlıklı kılabiliyorsunuz. Şiar gözkapaklarını kanatırken şimdi bu kız çocukları da nerden çıktı. Düşes neden hafıza kaybı yaşayarak ödüllendirilirken şiar sonsuz net bir belleğin kareleri arasında delirmek zorunda….Sanırım şöyle diyorlardı. Zavallı hanımefendi ne kadar üzücü, ne kadar talihsiz, nasıl da büyük, güzel ve derin bakıyor, dudaklarının kıvrımlarından sanki isminiz dökülecek..bekliyorsunuz…isminiz…isminiz…isminiz…hanımefendinin belleği vaftizci yahya’nın kalbi kadar temiz şimdi. yazık. amen. evet böyleydi sanırım.tüm bunları söylerken siyah saten elbiseler giymiş koronun ellerindeki küçük mümkünse daha önce parçalanmış büyük bir boy aynasının parçası olan kırık-kesik aynalara bakmalarını istiyor ve buna da yüzleşme diyordunuz.öyle mi.peki kendileriyle bu kadar naif yüzleşmelerine ve sonra çekip gitmelerine izin verdiğiniz koronun aksine neden o ayna kırıklarıyla kendini kanatmasını istediniz şiar’ın. neden kan görmek istediniz. L Ü T F E N C E V A P V E R İ R Mİ S İ NİZ neden kan görmek istediniz.şiddetin ve korkunun üç boyutluluğuna kübik bir üslupla yaklaşmak ve bunu yaparken kendinizi sanatsal yaratıcılığınızın doruklarında hissetmek miydi niyetiniz. Sanmıyorum.biliyor musunuz bunu hiç sanmıyorum.
Sizin gerçekten daha önce hiç kan gördüğünüzü de sanmıyorum.
Acil turnike…çok hızlı
Halıda leke yapar
Giysilerde
Merdivenlerde
Deri koltuklarda
Beyaz örtülerde
Tende
Heryerde…
Kuruyunca tuhaf çiçekler açar ve bu çiçekler emin olun gündönümlerinde yıldönümlerinde zart gününde zurt gününde sevgilinize verdiğiniz dilendiği kadar süslü ve söz dinleyen itaatkar çiçeklerden değildir. Yani….bunu bilmeniz olanaksız..Ve buna rağmen kendisini hiç tanımayan, varlığından haberi bile olmayan ve bence uydurma bir hanımefendiden kaçan şiar’ın eline o cam kırığını tutuşturup hanımefendiye üzülüyorsunuz öyle mi…dikkatinizi çekerim..bu aptal koroyla kan kokusunu silemezsiniz bu oyundan..sonra düşes gelsin sizin his artıklarınızı, şımarıklığınızı, hanımefendiyle olan suç ortaklığınızı büyük bir ustalık ve tecrübeyle temizlesin öyle mi..hıh..hem de neyle…sizin lutfedip seçtiğiniz bir iki replik ve dekor ve kostümle…muhteşem…ne kadar zarifsiniz…alkışlanmaya değersiniz…umrumda değilsiniz..Hafıza kaybımı size borçluyum..

kutsal yaratıcı zeka usta eller deney 1: yas tutabilmek için hafızanın ne kadarına ihtiyaç duyulur..

Şiar’ın elbisesinin yakası dantelli, incecik, şiar gözlerini kısarak bakar ve “hanımefendinin yürümediği, eteklerinin değmediği bir yol, bir toprakparçası olduğunu bilseydim, gözlerinin değmediği herhangi bir görüntünün, rengin ve gökyüzünün varlığına inanabilseydim belki yaşayabilirdim” der.

Sonra büyük bir karanlığın içinden ısrarlı gölgeler şiar’a adını sormaya gelir, şöyleydi işte; şiar öfkeli, gözleri kan çanağı ve günlerdir uykusuz kendi yakasına yapışmış, yakasındaki danteli sökerken kekeliyor ve kesinlikle kimsenin gözlerine bakmıyor. Bu sahnede seyirciyi şiar’ın dengesiz, tutarsız ve kesinlikle rahatsız biri olduğuna inandırıyor ve öyle anlaşılıyor ki bundan da büyük bir haz alıyorsunuz. Şiar meczup, hanımefendi bir çiçek kadar kırılgan, düşes ise adildir. Böyle olmak zorundadır yani. Sizin ve o garip adalet anlayışınızın canı cehenneme. Çok fazla şey bilmediğim doğru ancak; bildiğim ve emin olduğum şey gerçekten o cam kırıklarıyla kesilip parçalanması gerekenin siz olduğu. Gözlerinizi ve kulaklarınızı iyi açın, iyi görün ve çok iyi dinleyin çünkü ; biraz sonra burada olmayacağım, biraz sonra kalbiniz fena halde kırılacak, üstelik bunu size sevgili düşes’iniz yapacak . Adalet bir süre sonra kendi suçlularını yaratıyor işte , adil olmak bazen aynı zamanda suçlu da kılıyor bizi öyle değil mi. Ahh siz….sonleylakvalsinden dönerken cam kırıklarıyla kanatılmış uykunun oğlanlarının sahibi, siz..his artığı, düşünce kırıntısı…

Şiar’ın son bir repliği olsaydı sanırım şöyle olurdu; beni çölde, siyah saten bir düşün peşine süren karanlığım kendi lanetiyle ne zaman yüzleşecek heyhat! Evet ama siz sorulduğunda ne diyordunuz? Onlar..onlar hepimizin gerçekliği , hepimizin acılarının idealizmi falan filan…yenilikçi bir arabesk desenize siz şuna…Evet. Şimdi sorunuzu yanıtlayabilirim ki siz cevabımı bekleme lütfu bile göstermeden karar vermiştiniz ama…evet, derin bir hafıza kaybı çok daha yakışık alır tüm inceliğimizi unutmayı anlatmaya.

Bir Başka Gerçekliğe Giriş – 2

Daha önce bahsedilen “benlik” (ego) tanımına göre, yeni bir gerçekliğe uyumlu olacak bir şekilde yeniden yapılandıracak alıştırmaların tekniklerini açıklamaya başlayabiliriz;

Ölümün Farkındalığı
Genelde tüm çağdaş toplumlarda bireysel benliğin ana “yapmalar” dan biri Ölümün yadsımasıdır. Genç yaşlarda ölüm bize unutturulur, her ne kadar bu unutma bilinmeyenden kaynaklanan korkuları yatıştırsa da yaşamın büyülü doğasını unutmak bunun bir yan etkisi olarak karşımıza gelir.
Bu “yapma” lar arasında, hayat sigortası satın alma, kendi cenaze masraflarını taksitlendirip ödeme gibilerini sayabiliriz. Yakın geçmişte hristiyan kilisesinin cennette arazi satışı gibi oldukça aşırı olayların da olmasına rağmen genelde her dinin amacı ardıllarının cennete gitmesi için gereken yolun tarif edilmesidir de diyebiliriz. Tabi bu yolda “ideal insan” olma dışında farklı algılanabilecek birçok uygulamanın da olduğu aşikardır. Kiliseye veya başka bir dinsel kuruluşa bağışta bulunmak cennette bir yer ayrılması için verilmiş en kaba anlamı ile bir rüşvettir. Reenkarnasyon da, “bu sefer olmasa da gelecek sefer cennete gidebilirim” düşüncesi için iyi bir nedendir.
Ölümden korkan “benlik” tir, çünki ölüm bilinmeyendir ve hiçliği temsil eder. Ölüm yaşamın yok sayılması değil, benliğin yok sayılmasıdır. Yaşam ise ölümle beslenir; bedenimiz hayvan ve bitkilerin ölümü ile beslenir, tıpkı bizim ölümümüzün onları besleyeceği gibi. Ölümün farkındalığı, bizi canlı olarak benliğin sınırlarının ötesine taşıyabilecek tek yoldur ve varlığın farkındalığına açılan kapıdır.
Ölümsüzlük sıradan insanın başlıca “yapma” larından biriyse, bunun karşıtı olan “yapma-ma” ölümün farkında olmaktır. Don Juan’ın kullandığı şekliyle “büyüklenme” kendini önemseme anlamındadır ve kendimizi ölümsüz olarak hissetiğimizde oluşur. Bilinçli ölümlüler, kısa ve geri dönülmez zamanlarını yıkıcı çoşkulara heba etmezler ve her edimlerini bir meydan okumaya dönüştürebilirler. Her edimleri onların yeryüzündeki son edimiymiş gibi erkleri yettiği ölçüde kusursuzlukla ve tadını çıkararak yaşamayı şeçerler.

Asla şunları yapmayı seçmezler;
• bugün yapılacak işleri belirsiz bir yarına erteleme,
• kendine ait olan imajı savunmak,
• kendini nefret, kin, gücenme ve bayağılık hislerine kaptırmak,
• depresyona girecek ve derin acı çekecek kadar hayıflanmak,
• sabırsız davranma, yakınma ve yenilmiş hissetmek,
• her şeyi “çirkin” olarak görmeyi öğrenmek,
• sevgiyi bastırma ve onu ifade etmeyi yadsımak,

Ölümüm farkındalığı zihinsel bir kavram değildir, o bir beden bilinçliliği olayıdır ve öteki özün farkındalığının özelliklerinden biridir, ona yalnızca “yapma-ma” uygulamaları ile ulaşabiliriz.

Bir Danışman Olarak Ölüm
Ölümü bir danışman olarak benimsemek gündelik yaşam konularında, sıradan bir insana oranla, daha ölçülü, etkili, ve gerçekçi bir yaklaşım imkanı verir. Yaşamın sizi yıprattığı ve parçaladığı bir anda ölümü hatırlayın, bu şekilde durumun gerçekliğini daha doğru değerlendirebilirsiniz. Büyüklenmenin herhangi bir çeşidine düştüğünüzde, zamana ve kişiliğiniz üzerinde egemen olmaya başladığınız anlarda bu daha da önem kazanır; çok değerli bir şeyi kaybetmekte olduğunuzu hissettiğinizde, bir şeye gücenip intikam hissi ile yanıp tutuştuğunuzda, kortuğunuzda ve eyleme geçmekten ürktüğünüzde; bu anlar ölüme bakıp onun öğüdünü almanın tam zamanıdır. Ölümün yanında gündelik sorunların tamamının, en ağırının bile, hiçbir değeri olmadığını göreceksiniz. Yaşamaktasınız; ve ölüm hangi köşede saklandığını bilmediğiniz halde, her an sizi beklemektedir. Önemli olan tek şey budur.

İskeletin Uyandırılması
Bu çalışma tek veya grupla açık havada ve gece yapılmalıdır. Herkes tamamen hareketsiz ve gevşemiş bir halde ayakta durarak başlanır. Başta fark edilemeyecek kadar yavaş hareket etmeye başlayın, mesela bir parmağınızı oynatarak başlayın, daha sonra diğer parmakları, kolları ve giderek tüm bedeni ağır çekimdeymişçesine harekete geçirin. Burdaki en önemli nokta her hareketin fiziksel olarak farkına varmaktır.
Ayağa kalkar gibi hareketlerle önce yavaş gittikçe hızlanarak hareket edin, hereketlere uygun ritimde nefes alın ve hızlanmayı 15 dakikada doruğa ulaşacak şekilde artırın, süre sonunda duygusal boşalım anını bekleyin. Buna ulaştığınızda bunu vurguluyan güçlü bir çığlık koyverin. Bundan sonra şu ana kadar yapılanların tersini uygulayarak tamamen hareketsiz kalana kadar devam edin.
Bu süre zarfında bedensel farkındalığınızı geliştirerek bedeninizdeki tüm kemiklere yöneltin, tamamen kemikten ibaretmişiniz gibi hissetmeye başlayın.
Bir maymun gibi eller ayakların arasından yere değer durumda çömelin. İskeletinizin farkındalığını derinleştirin. Bir iskelet olarak, dünyaya merak ve şaşkınlıkla bakan bilinmez bir varlıkmış gibi hissedin kendinizi. Bu arada derin nefesler alın, ve iskelet olduğunuz hissi berraklaşana kadar çömelmiş durumda kalın. Bundan sonra çok yavaş hareketlerle önce ayağa kalkın sonra harket etmeye başlayın, üç adım öne, üç adım arkaya. Dünyayı bir iskeletin göreceği şekilde görmeye çalışın, diğerlerini iskeletmiş gibi algılayın.

… devam edecek …

Aki