Takiyon Evren Modeli

Takiyon evrenin varlığını kabul ederek birçok yanıtı olmayan soruya yanıt bulmaktayız. Önemli sorulardan biri: “Bu evrende gördüğümüz düzenli yapıların (gök cisimleri, kristaller, canlılar), evrenin içindeki homojen madde dağılımının ve doğa yasalarının nedeni nedir?” sorusudur.

Tüm bu düzenli yapıları ve homojen dağılımı sağlayan Takiyonların düzen sağlayıcı etkisidir. Çünkü, daha önce söylediğim gibi, onların Termodinamiği bizimkinin tersidir. Fakat hem-hem mantığı gereğince bizim evrenimiz hem ölçülen hem de ölçülemeyen iki evrenin bileşiminden oluşmaktadır. Ölçülen evrende gördüğümüz yapıların nedenini ölçülemeyen evrenin varlığı ile açıklamış oluyorum.

Diyebilirsiniz ki: “Sen metafizik kavramlarla fizik yapmak istiyorsun”. Hem evet hem hayır. Evet, çünkü ölçülemeyen, fizik ötesi, bir gerçeklikten söz ediyorum. Hayır, çünkü bu ölçülemeyen gerçeklikten hareketle ölçülen evreni açıklayabiliyorum.

Diyebilirsiniz ki: “Tanrı varsayımı da aynı şeyi yapıyor”. Evet ama Tanrı varsayımı bir “Tanrı iradesi” gerektiriyor. Oysa ki Takiyonlar kendi doğaları icabı, hiç irade gerekmeden, düzen oluşturuyorlar. Dolayısıyla bu model (adına Takiyon Evren modeli veya kısaca TE diyelim) metafizik olmayıp, doğrudan matematik temeli olan fizik bir modeldir.

Modern fizik zaten baştanbaşa ölçülemeyen kavramlarla çalışıyor. Quarklar, Glüonlar, Sicimler ve en son “Membrane” denilen esnek yüzeyler, hep ölçümüzün dışında parçacıkların varlığını açıklamaya çalışan “metafizik” kavramlardır. Demek ki fizikçiler düşünce modelleri üreterek yeni ve ölçülemeyen birimlerden hareket etmek zorunda kalıyorlar. Bu keyfi bir seçim görülse de bir noktada modelin öngürdüğü birtakım sonuçlar, deney ve gözlemlerle doğrulanmak veya yanlışlanmak durumundadır. Eğer doğrulanırlarsa kabul görürler, yanlışlanırlarsa ret edilirler.

Şimdi gelelim Büyük Patlama başlığı altında yönelttiğim soruları yanıtlamaya. Birinci soruda evrenin neden düz olduğu, yani şimdiye kadar neden dağılmadığı ve neden tekrar büzülüp bir noktasal sonsuzluğa dönüşmüş olmadığı sorgulanıyor. Bunun nedeni, TE sayesinde evren bir termodinamik denge durumunu sürdürüyor olmasıdır. TE’nin etkisi ile, açılıp kapanan, dinamik ve hareketli, üstelik sürekli genişleyen bir evren oluşmuştur.

Önce evrendeki kapanma (bir küçük hacme doğru büzülme) olayına bakalım. Eğer evren holografik bir yapıda ise en küçük biriminde dahi tüm evrenin bilgisi bulunması gerekir (Bakınız: Holografik evren başlıklı yazım). Bu özelliği sayesinde tüm evren bir ufak hacım içine kodlanarak sığabilir. Bu küçük hacım ‘evrenin küçük bir hacmi’ olarak düşünülmesin. Bu küçük hacım, dalga paketinin büzülmesi olarak düşünülmelidir. Tek bir dalga paketi olan evrenimiz, yine tek bir dalga paketi olarak büzülürken içindeki dalgacık paketlerinin titreşimi (frekansı) artar. Dolayısıyla çok yüksek enerjili bir ışık-altı ve ışık-üstü parçacıkların karışımından oluşan bir mikro hacım oluşur.

Bu küçük hacımda Takiyonların düzen getirici etkisi ile bir yandan yeni parçacıklar oluşurken, diğer yandan var olan ışık-altı nesneler düzene girerler. Yeni parçacıklar evrenin Entropi’sini arttırırken, düzene giren yapılar yerel olarak evrenin Entropi’sini azaltırlar. Böylece evrenin toplam Entropi’si sabit kalır. Toplam Entropi sabit ise evren dengede demektir. Çünkü termodinamik dengeye ulaşmış her sistemde Entropi sabittir.

Böylece yok olmadan sonsuza kadar sürekli bir denge durumu sürebilir. Fakat evren genişliyor. Bunun nedeni oluşmuş olan yeni parçacıkların evrenin dalga fonksiyonuna yaptıkları baskıdır. Yeni oluşan parçacıklar ışık-altı parçacıklar olduklarından dar bir hacim içine sıkışmış evrene baskı yaparak onu genişletirler. Bu durum bir balon içine üflenen hava moleküllerinin balonu şişirmesine benzer. Maddesel parçacıklar birbirlerini dışladıklarından yeni bir hacim yaratmak zorundadırlar. Dolayısıyla evrenin genişlemesine neden olmaktadırlar. Fakat bu genişleme sonsuza kadar süremez.

Var olan evren, varlığını sürdürmek için yeniden büzülmek zorundadır. Bu durumu da Etkenlik edilgenlik başlığı altında açıklamıştım.

..

Takiyon evren ışıktan hızlı hareket eden bozon türü parçacıklardan oluşmuştur. Bozonlar yer kaplamadıkları için Takiyon evren de yer kaplamaz. Bu bakımdan bizim evrenimizin hem içinde hem dışındadır. İçindedir, çünkü sürekli “vakum titreşimleri” sayesinde bizim evrenimize düzen getirmektedir. Dışındadır, çünkü ışık hızı iki evrenin ara-kesiti durumundadır.

Bu iki evrenin ara sınırı olan ışık neden sabit hıza sahip olduğunu şimdi açıklamak mümkündür. Kolay anlaşılsın diye sıvılarla bir örnek vereyim. Bir şişenin yarısına kadar su ve üstüne diğer yarıyı dolduracak kadar zeytinyağı koyalım. Şişeyi çalkalarsak su ile zeytinyağı karışacak ve aralarındaki sınır kalkacaktır. Fakat bir süre sonra şişeyi dinlenmeye bırakırsak su ile zeytinyağı ayrılıp aralarında yeniden bir sınır oluşacaktır. Her çalkalamada sınır yok olacak, her dinlendirmede sınır oluşacaktır.

İşte şu anda bize görünen evren genişlemiş, dolayısıyla “dinlenmiş” durumdadır. Burada ‘dinlenmiş’ derken parçacıklar arası mesafe oldukça açılmış ve etkileşme azalmış demek istiyorum. Çünkü ölçülen boşluk enerjisi oldukça az olup sıfıra yakındır. Takiyonların etken oldukları durum, bu genişlemiş olan evren durumu değil, evrenin çok daha küçük bir hacimde sıkışmış olduğu durumdur. Takiyon etkisinin sürekli ve güçlü olabilmesi için de evrenin nefes alıp-verir gibi sürekli açılıp kapanması gerekir.

Evren her kapanıp sıkıştığı durumda Takiyonlar evrene düzen getirip hem yerel olarak yoğunluk farklarına neden oluyorlar, hem de “doğa yasaları” dediğimiz düzgün davranışların ve korunum yasalarının oluşumunu sağlıyorlar.

Haluk Berkmen

Rüyanın Hikayesi

Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
– Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
– Akşam garip bir rüya gördüm.
– Hayırdır inşallah?..
– Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
– Nasıl yani?
– Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;
– Kimdir bu?
Ahali:
– Aman hocam hiç bulaşma, derler.Ayyaşın meyhusun biri işte!..
– Nerden biliyorsunuz?
– Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz… Bir başkası lafa girer;
– Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar… Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
– İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!..
Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :
– Nereye?
– Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
– Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem… Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
– İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
– Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
– Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
– Mollalığa devam… Naaşı kaldırmalıyız en azından.
– Aman efendim, nasıl kaldırırız?
– Basbayağı kaldırırız işte.
– Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini…
– Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
– Şurada bir mahalle mescidi var ama…
– Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
– Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden…
– Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim… Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa… Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza… Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha… Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
– Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba…
– Nasıl yani?..
– Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
– Doğru, öyle ya, neyse… Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi sükunetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
– Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar… Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından…
– Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir… Bizim efendi bir âlemdi, vesselam… Akşamlara kadar nalın yapar… Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
– Niye?
– Ümmeti Muhammed içmesin diye…
– Hayret…
– Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek… O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara… Mızraklı ilmihal. Hücceti islam okurdum…
– Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki…
– Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe’yi görmeli…
– Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
– işte bu yüzden Nişancı’ya, Sofular’a uzanırdı ya… Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada…
– Doğru, öyle ya?…
– Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
– Peki o ne dedi?
– Önce uzun uzun güldü, sonra;
– Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

Domingo ve Carreras

Sevgili dostlar;

Bu sabah beni çok duygulandıran ve hatta gözlermin dolmasına neden olan bir yazı okudum. Onu sizle paylaşmak istedim.

Nazlı Ilacak’ın köşesinde okuduğum bu yazıyı haydi hep beraber okuyalım:

“Domingo ve Carreras

“İspanya’ya hiç gitmemiş olanlar bile Katalanlar ile Madridliler arasındaki rekabeti bilir. Çünkü Katalanlar, İspanya’ya hükmeden Madrid’den bağımsızlıklarını almak için mücadele etmişlerdir.

“Placido Domingo Madridlidir ve Jose Carreras Katalan’dır.
Politik sebeblerle, 1984’te, Carreras ve Domingo birbirlerine düşman oldular. Birinin katıldığı konsere, diğeri bütün ısrarlara rağmen iştirak etmedi.

“1987’de Carreras, rakibi Placido Domingo’dan daha acımasız bir düşmanla karşılaştı. Korkunç bir teşhis ile alt üst olmuştu: Kan kanseri… Çalışamıyordu, tedavilerin yüksek maliyeti, maddi durumunu güçleştirmişti. Parası bittiği zaman, Madrid’de, tek amacı kan kanseri hastaları için tedavi desteği sağlamak olan bir vakıf keşfetti. “HERMOSA” vakfının desteği sayesinde Carreras hastalığı yendi ve şarkı söylemeye geri döndü.

“Kendisini hayata kavuşturan vakfın belgelerini incelerken, başkanının Placido Domingo olduğunu öğrendi. Daha sonra, Domingo’nun, bu organizasyonu, sadece tedavisine yardımcı olmak için kurduğunu, ama kendisinin, “düşmanından” yardım kabul etmeyebileceği ihtimali karşısında, isminin gizli kalmasını istediğini keşfetti.

“Ancak, bu hikâyenin en dokunaklı bölümü onların karşılaşmasıdır…

“Placido’nun Madrid’deki konserlerinden birinde, Carreras konseri bölüp, alçakgönüllü bir şekilde dizlerinin üzerine çöktü, ondan bağışlanmayı istedi ve seyircilerin önünde teşekkür etti.

“Placido’yla Carreras kucaklaştılar. Böylece, büyük dostluklarının başlangıcını mühürlediler.

“Placido Domingo ile yapılan bir röportajda, muhabir ona, neden “HERMOSA VAKFI”nı kurduğunu sordu. Hem düşmanı, hem rakibi olan bir sanatçıya niçin yardım etmişti? Domingo’nun cevabı kısa ve kesindi: “Onun gibi bir sesi kaybedemezdik…””

Kayıp Sinema

Sadık Yemni

Kayıp Sinema

Bir düş peynirini ısırayım derken kapana sıkışmış fare gibiyim. Kapan akıl almaz büyüklükte. İçinde nice hayatlar sürüyor.

                                                                  Yazi Meyyın

  O yere ilk kez on üç yaşındayken ulaştım. Sinemaya tek başına gitmeye başlamıştım. İzmir’de troleybüslerin hâlâ çalıştığı zamanlardı. Rüyamda buldurdular bana kendilerini.Kemeraltı’nda, kuyumcuları geçtikten sonra yol üçe çatallandığında çatalın orta dişi denebilecek darca bir sokaktan girilen meydancıktaydı.

  Film hastası biri olarak orada küçük bir sinema keşfetmekten ne denli mutlu olduğumu anlatamam. Heyecanla kapısından içeri girip bir salona varınca şaşkınlığımın tırmandığı kerteyi hiç unutamıyorum. Yerde yılan, kartal ve akrep desenli kalın ve tertemiz yeni bir halı seriliydi. Ayak tabanlarında kalınlığını hissediyordum. Büfe de gıcır gıcır yenilik ışımaktaydı. Pirinç aksamlı aksesuvarlara, kocaman aynaya ve aşırı düzenli sıralanmış şişe ve bardaklara bakakalmıştım. Aynaki aksimin hemen solunda barın arkasındaki adam gülümsemişti. Kapıp koyuvermeyen, ölçülü bir hoşgeldin işareti. Kısa siyah saçlı, koyu renk gözlü, buğday tenli genç ve zayıfça biriydi. Üzerinde otuzlu yıllarda yapılmış yabancı filmlerden tanıdığım cinsten siyah ve gri nokta desenli bordo renkli bir yelek vardı. Kar beyazı beyaz gömleğinin üstten bir düğmesi çözüktü. Bildiğim hiçbir sinemada böyle elit bir hava, bu düzeyde bir özenin yarısı bile mevcut değildi.  Yirmi beş kuruşa gazoz, otuz kuruşa poğaça alınan salaş sinema büfelerinden çok farklıydı.

  “Gazoz değil mi?”

  Adama evet işareti yapıp yapmadığımı hatırlamıyorum. Etiketsiz şişenin içindeki sıvıya sıkışmış gaz foslayarak dışarı çıkarken elim gayri ihtiyari pantolonumun sol cebini dışardan yoklamıştı. İki adet sarı yirmi beş kuruş ve gümüş bir teklik ‘merak etme evlat buradayız’ dercesine sertliklerini hissettirdiler.

  “Bizden.”

  Şişeyi terk eden gazoz kapağı adamın ayaklarının dibindeki bir çöp tenekesini boylarken çıkardığı ses hâlâ kulaklarımda. Hayali gerçekliğe boyayan bir tınıdır. Gerçek ayrıntı tozutur. Hayal çiy tutmaz.

  “Teşekkür ederim.”

  Şişenin 4-6 derecelik ideal soğukluğunun teması parmaklarımdan mideme sabırsızlık olarak tercüme edilmekteydi. İlk yudum orada bulunan iki kişinin, seyirci olmalılar, bakışlarıyla tescil edilmekteydi sanki. Dikkatimi onlara yöneltici etkisi de vardı. Tipleri bellekte kayıt altına alınamayan cinstendi. Sadece bakışları. Nerede olduğunu biliyorsun, Bizim kim olduğumuzu seziyorsun değil mi ışıyan gözleri hatırlayabiliyorum. Suretleri de gözümün önüne geliyor, ama o tasvirlettirmez halleriyle.

  Uyandığımda rüyayı gazozun dilimi karıncalaştıran keskinliğine kadar hatırlayabilmekteydim. Bu nedenle çarşıda gündüz gözüyle o sinemayı bulabilmek için sayısız seferler düzenledim.  Dükkânların dışına asılmış ucuz kot pantolon, deri ceket ve kumaş pantolonların dört yanı çerçevelediği minik meydanın ortasında umutsuzca dikilip durdum. Çığırtkan delikanlıların gözlerinde yine o geldi bakışları oluşturdum.

  Bu sinemadan ilk bahsettiğimde heyecanımın sahiciliğinden etkilenip inananlar oluyordu. Ama birbirinden zevksiz modellerle dikilmiş giysilerle çevrilmiş küçücük alanı gördüklerinde mahsus kandırıldıklarını düşünerek kızıyorlardı. Yemin billah rüyada gördüğümde ısrar ettiğimde yüzlerinde hemen alaycı bir sırıtma beliriyordu. Yanıma uğur getirsin diye kimleri almadım. Benim yaşlarımda Yaşar diye geri zekalı bir çocuk vardı mahallemizde. Onu dondurma vaadiyle kötü dikimli giysi meydanına sürükledim. Belki tahtaları eksik olduğu için normaldışı yapıları görebilir umudum vardı, ama o da fos çıktı. İkinci dondurmayı ısmarlamadım diye kendini yerlere atarak ağlayarak beni rezil etti. Yılmadım. Bazen ne için olduğunu bile söylemeden arkadaşlarımın adımlarını o tarafa yöneltmeye devam ettim. Nafile. Ayık düzende o sinemaya geçit yoktu.

  Kayıp sinemanın bir adı varsa bile ben bilmiyordum. O kapıdan sinema olduğunun yarı bilinciyle giriyordum. Yarı diyorum. Çünkü her defasında sinemayı ilk kez keşfeden bir yanım vardı. Şaşkınlığım önceden orada bulunmuşluğun kayıtlarıyla kucak kucağaydı. İçersi hiçbir zaman kalabalık olmuyordu. Ben hep son gelen oluyordum. Herkes beni tanıyor gibiydi, ama konuşmaya yeltenmiyorlardı. Barın arkasındaki adam hep aynı kişiydi. Mesafeli, ama arkadaşça, hatta saygılı diyebileceği bir tavır takınıyordu. Görünürde gişe yoktu. Filmin gösterildiği salonu asla görmüyordum. Hiçbir yerde afiş mafiş te görünmüyordu. Verilen arada üç beş kişiyle gazoz içiyor gibiydim. Ara diyorum çünkü aklımdan kara tren hızıyla  izlenmiş film şeritleri geçiyordu.

  Bu şeritlerden de yararlanarak o yıllarda seyretmediğim filmleri anlatma alışkanlığı edinmiştim. Tutkulu dinleyicilerim vardı. Yaşça büyük çocuklar uyduruyor lan bu falan diyorlar, ama sonra yeni film var mı diye de sormadan duramıyorlardı. O sıralarda sokaklar bizimdi. Bütün gün eve kapanıp bilgisayarlarda oyun oynayan yaşıtlarımızın belirmesine daha 30 yıl falan vardı. En az 100 film anlattım güdümlü doğaçlamayla. On beş yaşı civarında hormonal gelişmelerin de itmesiyle bu hobim başka alanlara yöneldi. Eski arkadaşlarım bazen hâlâ bu filmlerin bahsini eder.

  Kayıp sinema peşimi hiç bırakmadı.

  Yirmili yaşlarda o yere ziyaretlerim iyice seyrekleşmişti. Otuzlarda nadiren hatırlanan bir karakter kazanmıştı. Yılda bir kez bile uğramıyordum sinemama. Sonraki yıllarda koptuğumu hatırlamadan kopmuşum sanırken, periskopunu bilinç alanıma uzatıverdi. Maişet motorunun aksamlarını yağlayarak zaman defteri dürmekteydim herkes gibi ben de. Düş kırpıntılarım seyrettiğim filmlerde parça olarak belirmeye başladı. Rüyalardan dışarı taşmıştı. İster evde, ister misafirlikte ya da sinema salonunda, ne izlersem izleyeyim birden o pırıl pırıl aksamlı büfeyi, benzersiz bakışlı insanları görmeye başladım. Başkalarıyla beraberken de olması ilginçti. Diğerlerinin bunu görmemesi ise sıkıcı. 

  Neydi gerçekten?

  Beyin kimyasının azizliği mi? Hafifçe tırlatmanın kibarca söylenişi yani. Benim gibilerin hatırlamasıyla varkalan bir yapı mıydı acaba diye de düşündüğüm oldu. Dışarıdan tasallut. Zeka ehli görüntüler. Film seyretmeyi deli gibi sevmenin yarattığı bir tutku döngüsü mü?

  Korkunç değildi, bir tehdit algılamıyordum. Tamamiyle dahil olamadığım bir bilinç aşaması diyeceğim geliyor. Diğer yandan kim on üç yaşındaki halini o barın arkasındaki aynada görmeye devam etmek istemez. Günlük hayatın, standart aymazlıkların, sonu gelmez çatışmaların bayıltıcı tekdüzeliğinin arasından fışkırmış gizem ve nostalji yeri olup çıkmıştı kayıp sinemam. Böyle hevesle geri gelişini neye yormalıyım acaba?

  Eskilere özlemin kışkırttığı bir eylem? Evrendeki kayıtları tutan merkezden minik bir sızıntı? Neden olmasın.

 Sadık Yemni

 

Not. Bu birçok anıyı ve fantaziyi canlandırıp kaşıyan güzel yazıyı bizimle paylaştığı için sevgili Yemni’ye teşekkür ediyorum, umarım zaman içinde başkalarını da okumak imkanımız olur.

Çakralar

Çakraların özellikleri ve açılış esnasında hissedilenler; sanırım pek çok kişi bu hisleri bazen veya çoğu zaman hissetmiş veya yaşamıştır.

İHTİYAÇLAR – 1. Çakra: (omurganın dibinde kök çakra) — Fiziksel olarak hayatta kalma – yiyecek bulma, barınma, korunma, vs. Bu bedensel bilincin seviyesidir. Bu çakranın uyarım sırasında omurganın dibinde garip hisler olabilir. Kaşınma, karıncalanma veya daha güçlü titreşimler veya kuyruk sokumunda çarpma ve çatlamalar. İlk çakra açıldığında, şakti muhteşem bir şekilde yukarıya fırlayabilir. Bu omurgalarda sarsılmalar ve şiddetli ağrılara neden olabilir. Çakralar delinmeye başlandığında bölgelerinde yoğun ısı hissedilebilir.

ARZULAR – 2. çakra: (göbek altında bulunur) Zevk arama ve acıdan kaçınma (içgüdüsel anlamda cinsellik bu seviyeden kaynaklanır). Bu duygular seviyesidir. 2. çakra uyarımı güçlü cinsel duygulara neden olabilir. Kıskançlık veya nefret gibi önemli negatif duygu patlamaları bu seviyede tetiklenebilir. Kurt, ayı, kaplan gibi vahşi kedi türleri gibi çeşitli hayvanlarla garip özdeşleşmeler oluşabilir.

GÜÇ- 3. çakra: (güneş sinirağında) Kişisel güç, erk – ahlak, karar, başkalarına karşı benlik. 3. çakranın açılışı bir bir duygusal sarsıntıya yol açabilir. Çok acı verici bilinçaltı malzeme ortaya çıkabilir. Kusma, ishal, mide krampları, mide bulantısı ve diğer sindirim sorunları bu açılışa eşlik edebilir. 3. çakranın açılışında telepati, durugörü, duru-işitme ve astral varlıkları fark etme ortaya çıkabilir. Yeni uyarılmış bir 3. çakra kişiyi aşırı duyarlı ve psişik hassas yapabilir.

BİRLİK – 4. çakra (kalp çakrası, göğüsün ortasında bulunur). İlişkiler, paylaşılan deneyimler, benliği aşmak. Bu şefkat seviyesidir. 4. çakra uyarıldığı zaman, göğüste ezici baskı hissedilir. Kalpte ve göğüste titreşimler hissedilebilir. Kalp atışları düzensiz ve aşırı hızlı olduğu süreler yaşanabilir. Kalp krizini andıranlar dahil göğüste her türlü rahatsızlıklar yaşanabilir. Çelişkili olarak sevilenlerden mesafe hisleri 6. çakra açılışının erken evrelerini belirleyebilir. Psişik veya ruhsal şifa yapabilme gücü, psikokenetik güçler (cisimleri uzaktan hareket edebilme gücü) uyarılmış bir kalp çakradan meydana gelir. İstekleri yerine getirme ve yetiler geliştirme de bu çakra açıldığında artar.

İFADE – 5. çakra (boğaz merkezi, yeri boğaz altı) İlham, iletişimle kendini ifade etme. Bu yaratıcılık seviyesidir. Bu çakranın açılışı çoğu zaman uzun sürer. Boğazlanma ve boğazda sıkışma hissedilebilir. Sanki boğazda bir tümör varmış gibi içsel bir basınç hissedilebilir. Açılmış bir 5. çakra ani seslenmelere neden olabilir. Bunlar garip sesler olabilir, şarkı söylenebilir (bazen bilinmeyen dillerde) veya sanki kendinden gelemeyen kelimeler söylenebilir. Duru-işitme de gelişebilir, içsel sesler veya başkaların düşünceleri duyulabilir. Boğazda (veya alında veya kafa tepesinde) bir delik hissi de olabilir, havanın bu delikten geçtiği hissedilebilir.

AYDINLANMA – 6 çakra (alnın ortasında üçüncü göz yeri) Soyut düşünce – entelektüel odaklanma. Bu bilgi seviyesidir. 6. çakra uyandığında özellikle gözlerin etrafında ve alında olmak üzere başta muazzam bir basınç hissedilir. Bunlar şiddetli baş ağrılara neden olabilir. Alın yamaçlarında çekilme ve titreşimler hissedilebilir. Gözler aniden şaşı konuma gelebilir veya başın içinde dönebilir. Gözler açık veya kapalıyken göz kamaştırıcı düş veya vizyonlar görülebilir, bazen devasal tek bir gözün dışa baktığı görülür. 6. çakra açıldığında ruhsal rehberler, ilahlar, koruyucu melek veya guru görülebilir. Bu açılışla astral seyahat ve beden dışı deneyimler ortaya çıkabilir.

YÜKSELİŞ – 7 çakra (taç çakra, başın tepesinde bulunur) Huşu — ruhsal odaklama. Bu ilahilik bilincidir. Taç çakra açıldığında başın üstünde karıncalanma, titreşim veya dolaşan enerjiler hissi vardır. Bazıları için kafatası ağrıtabilir, kafatasın tepe kemikleri derinin altında ayrışır ve hareket eder. 7. çakra uyandığında çoğu zaman olağandışı deneyüstü deneyim yaşanır. Başın üstüne inen bilinç-üstü bir ışık yaşanabilir. 7. çakra delindiğinde sıkça samadhi (derin vecd hali) yaşanır.

** alıntıdır **