Faili Meçhul Kıyak Hareketi

İşte gençlerin yeni eğlencesi: ‘Karşılık beklemeden iyilik yapmak’

21.03.2009 14:31
Blog’larda, facebook’ta ve kulaktan kulağa yayılan yeni sokak hareketinin adı bu. Birine, onun haberi olmadan kıyak yapıp yanında bir de Faili Meçhul Kıyak kartı bırakıyorsunuz. Şu anda google’da 30 bin FMK sayfası olan hareket, salgın haline geliyor.

AYCAN SAROĞLU – GAZETE HABERTURK

Sürekli takip ettiğim www.fikiratolyesi.com’da, küçük bir kartvizite yerleşmiş, dev güneş gözlüğüyle hınzırca gülen bir yüze rastladım geçenlerde. “Seni gülümsetebildiysem ne mutlu. Sen de birine bir kıyak yap, bıraktığın tek iz bu kart olsun” yazıyordu kartvizitte. O hınzır surat, bloglarda, facebook ve ekşi sözlük’te çok ‘konuşulan’ ve kulaktan kulağa yayılan Faili Meçhul Kıyak Hareketi’nin (FMK) kahramanı. Bu serseri ve gizemli hareketle siz de bir anda tanışabilirsiniz. Ruhunuz bile duymadan kafede masanıza bırakılan çikolata ya da sipariş etmediğiniz halde getirilen Türk kahvesi, cebinize atılan loto kuponu bir Faili Meçhul Kıyak olabilir.

AŞK GİBİ BİR DUYGU

FMK’nın fikir babası, yıllarca çok uluslu şirketlerde üst düzey yöneticilik yaptıktan sonra, gençlere yaratıcılık, iletişim ve pazarlama koçluğu yapan Tunç Kılınç. Kendisi aynı zamanda Fikir Atölyesi’nin kurucusu. Faili Meçhul Kıyak Hareketi’ni bir ay önce, hayatında ‘nefesini kesecek anlar’ı düşünürken geliştirmiş. “İnsan hatırlayacağı şeyler yapmalı. Mesela köprüde arkadaki arabanın parasını verip uzaklaşmak gibi, diye düşünürken, aklıma bu fikir geldi. Bugün ne yaptığım değil, ne kadar insanı eğlendirdiğim önemli” diye anlatıyor. Kart örnekleri, sitede yayınlanca bir anda büyük ilgi görmüş. FMK özellikle gençler arasında dalga dalga yayılmış. “İşin heyecanı ne yapacağım, nasıl faili meçhul olacağım, etkilenecek mi, diye düşünmek” diyor Kılınç. “İzlerken insan ‘İyi ki varım, iyi ki böyle bir hareket yaptım’ diyor. Aşık olmak gibi. En güzeli, kartı alan kişinin bir FMK adayı olması.” Kılınç’a öneriler yağıyor. Bir benzin istasyonu sahibi, kartları kasa önüne koymak istemiş mesela. Siz en iyisi etrafınıza iyi bakın; dikkat, faili meçhul kıyak çıkabilir!

FMK’cılar anlatıyor

ÇAĞRI MERT Öğrenci

Şemsiye aldık
“Yağmurdan sucuk gibi ıslanmış biri geldi otobüs durağına. Bir şemsiye aldık, kartı da sıkıştırıp gizlice bıraktık. Adam önce etrafa baktı, yüzüne bir gülümseme yayıldı.”

MUSTAFA ÖZTÜRK Öğrenci

Saatini vermiş
“Blog’uma Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden bir genç yazmış: Kitapçıda iki genç konuşuyormuş. ‘Kitabı alırsam, saati alamam’ diyormuş biri. Kız çaktırmadan saatini çıkarıp, kartla beraber çocuğun çantasına bırakmış. Çocuk ‘Bu nereden çıktı, artık benim uğurum’ demiş.”

BARIŞ ALTUN Blog yazarı

Karakolluk oldum
“FMK için araba yıkayayım, dedim. Başladım arabayı ıslatmaya. Sahibi bağırarak aşağı  indi, polisler geldi, karakola gittik. Sitedeki yazıyı okuttum da öyle kurtardım paçayı. Polisleri FMK konusunda bilgilendirmiş oldum. Kafama isabet gelen yumuşacık odun bir an pes etmeyi düşündürdü, lakin bir kişiyi bile FMK destekçisi yapabildiysem, buna değer.”

EMRE TANRIVERDİ Öğrenci

Mutlu olmak için
bu oyunu oynuyoruz “Çocukluğumuzda oyun oynarken sadece mutlu olmayı beklerdik. Modern dünyada, oyunun amacı kazanmak. Şimdi yeniden  mutluluk için oynuyoruz. FMK kartlarını beşlik banknota iliştirip, sokağa bıraktık. Cebinde çok parası olmayan, İstiklal’e gezmeye gelmiş bir genç buldu, ‘Oğlum insanlar manyak mı, şakaysa parayı geri vermem’ dedi ama kartı cebine koydu. Bir okul arkadaşım, ödevini yapmamıştı. Bendeki fazla ödevi, onun adına mail adresi alıp, hocaya postaladım. Yüksek not aldı, yaptığımı bilmiyor. Mail’ine gizli adresten FMK kartı attım.”

Michael Harner röp.3/4

Şamanist bakış açısına göre, çekip çıkarma şifacılığına konu olan hastalıklar nerden geliyor?
Şamanist bakış açısına göre, itibar edilse de edilmese de, tüm insanların bir de spiritüel yanı vardır. İnsan, kızar, kıskanır veya düşmanca bir tutum içine girdiğinde, sözlü veya bedensel olmaktan başka, bilmemesine rağmen, spiritüel olarak da zararlarlı etkiler açığa çıkar. Başka bir deyişle, eğer kişi şamanik prensipleri bilmiyorsa, başka kişilere spiritüel seviyede zarar verebilir.
Bir süre birlikte yaşadığım, doğu Ekvatordaki, Untsuri Shuar ve Jivaro kişileri bu davetsiz misafirleri “sihirli oklar” olarak tanımlamaktadır. Burda pek çok kan davası ve şavaş olmuştur, ve bazen şifaçı şaman kızdığı için öz disiplinini kaybederek güçlerini hesaplaşmak için kullanmaktadır. Yalnız ahlaki açıdan değil, aynı zamanda nefsini koruma açısından da bunun büyük bir hata olduğunun bilinmesi çok önemlidir. İnsanların o anda nasıl haklı olduklarını hissetmeleri önemli değildir, büyük, sevgi ve giz dolu evrenin temsilcileri olan spiritüel varlıklar aradaki bağlantıyı keseceklerdir. Bu, bizim şarj olabilen piller gibi olmaya benzer. Halen bir miktar erk’imiz var ve halen bir miktar zarar verebiliriz ancak artık bizi şarj eden güç kesilmiştir. Amazonda, buna çok şahit oldum. Şamanlar, kızgınlık anında, zarar verebilirler, ancak genellikle gönderdikleri her şey kendilerine geri gelmektedir, ve netice olarak yalnız kendilerinin acı çekmesine hatta ölmelerine neden olmaktan başka, yakın aile çevreleri de bundan feci şekilde etkilenmektedir.
Burdan, şamanın kişilere kızmaması gerektiğini çıkarmamız gerekmez. Yalnızca, bazı parametrelerin bulunduğunu ve disiplinini kaybetmemesi gerektiği anlamındadır. Birilerine kızabilir, ve sözlü olarak şiddetle bağırabilirsiniz, fakat aynı anda spiritüel yanınızı kontrol etmeniz gerekir. Fakat kendi nefsinizi korumak için, eğer acı çekmeye karşı deneyiminiz yoksa – özellikle buna karşı çalışmalar yapılmışsa – işiniz biter ve bir ihtimal ölürsünüz.
Eğer kavramı yanlış anlamadıysam, şamanlar insanların bütünlüğünü ve erkini düzeltir, sonra da bu bütünlük ve erk, insandaki yanlış giden herneyse onu düzeltir. Dolayısı ile erk doldurulmuş insan, kendini şifalama yeteneğine kavuşmuştur.
Dışardan bakan biri için bu sanki insanın kendi kendini iyileştirmesi gibidir. Fakat kendi kendini iyileştirme kavramı ruhları dışlar. Şamanik bakış açısına göre, bilsin veya bilmesin hiçkimse spiritüel yardım almadan yaşamaz. Kendi kendini iyileştirme dünyevi bir kavramdır, ve olabildiği sürece iyidir. İnsanların hastalıkları ile ilgili sorumluluk taşımalarını öğretir. Fakat aynı zamanda ölümleri ile ilgili sorumlulukları olduğunu da öğretir. Bu yaklaşım, insanların bütün yaşamları için sorumluluk yüklediğinden, herkesin ölüm anı için bir hatası olduğunu gösterir. Şamanist bakış açışına göre biz çok da önemli değiliz. Evrendeki en büyük olay biz değiliz. Şamanın daha mütevazi bir bakış açısı var, her ne kadar kendi kendini iyileştirme gibi gözükmesine rağmen bu aldığımız yardımla oluyor, ve tabi ki şamanın rolü bunu hızlandırmaktır.
Demek ki insan kendi kendini iyileştirmiyor?
Bu özel bir durum oluşturuyor. Bunu inkar etmek istemiyorum. Kendi kendine şifa dünyevi bir gerçekliktir, fakat bilinçli bir çabadır. Bu beynin bedene bağlı olduğunu kabul etmek gibidir.
Sıradan ve sıradışı gerçeklik arasındaki farkı anlatabilirmisiniz, özellikle ilaçları da dahil ederek?
“Sıradan gerçeklik” ve “Sıradışı gerçeklik” kavramları Carlos Castaneda ya dayanmaktadır. Sıradan gerçeklik herkesin idrak ettiği gerçekliktir. Duvarda bir saatin asılı olduğuna herkesin mutabık olduğu bir gerçeklik durumudur. Sıradışı gerçeklik ise şamanik bilince bağlı olan bir durumdur; bu, normal zamanda görmediğini değiştirilmiş bilinç durumunda görebildiğin bir gerçeklik durumudur.
Sıradan gerçeklik hemen hemen herkesin anlaştığı bir şeydir. Sıradışı gerçeklik ise kişiye özeldir. Sıradışı gerçeklikte edindiğin bilgiler ısmarlama elbise gibi tek’dir, herkesin aynı şeyleri algıladığı sıradaki gerçeklikte elde edilen bilgilere karşı olarak, diğer insanlar bunları tam olarak idrak edemezler.
Sıradışı gerçeklik deneyseldir; yani, insan onunla etkileşim içindedir, onu görür, dokunur, duyar ve hisseder. Şaman bu gerçeklikte yüreği ile görür. Sıradışı gerçeklikte, farklı insanlar için aynı olan birşey, yüreklerinde de aynı olmalıdır. Burda (sıradan gerçeklikte) aynı olan birşeyde duygunun ne olduğu önemli değildir; örnek olarak, bir şey odanın kapısı olarak görülür. Eğer şimdi rahmetli olan annemin bir resmini sana gösterirsem, senin ve benim bu resim hakkında aynı hisleri taşımadığımız görülecek. Ancak, “anne” kelimesini telafuz edersem, herkes tamamen olmasa bile çok yakın hisleri taşıyacak. Tamamen aynı olan şeyleri yürekten görmek, insanlara göre değişmektedir, çünki her insanın farklı bir kişiliği ve farklı bir yaşam hikayesi vardır.
“Sıradışı gerçeklik” terimi çok yararlıdır, çünki birilerine, ulaştığın bu dünyalara şamanik bilinç durumuyla girdiğini, hatırlatmaya izin verir. Düşüncelerimizi temizler. Senelerce, pek çok kişi şamanların dedikleri ile kafaları karışmıştı. “3 yıl boyunca bir yolculuk yaptım, o esnada bunlar şunlar oldu.” Şimdi, insan sıradışı gerçeklikte, başka bir yerde 3 yıllık bir deneyim geçirmiş, fakat sıradan gerçeklikte bu deneyim yalnızca yarım saat sürmüştür.
Kehanet ile ilgili ne söyleyeceksiniz?
Şamanizm ile ilgili çalışmalar kehaneti de kapsar. Bir sorunun cavabını bulmak için herhangi biri kendisi için veya bir şamanın onun için bu ruhsal seyahat yapabilir. İlginç olan şey tamamen yabancı olan bir kimsenin – şamanın, hakkında hiç bir şey bilmediği bir kişi – bir sorunun cevabını sorduğunda, şaman bir ruhsal yolculuk yaparak veya başka bir teknik kullanarak o kişinin yaşamı ile ilgili gerekli bilgilere ulaşır. Bu, herşeyin ruhlar tarafından bilindiği için olur. Şamanın yöntem dışında herhangi bir şeyi bilmesine gerek yoktur, yalnızca ruhsal bir rehberi olması yeterlidir.
Doktorlar ve hemşireler bu bilgiyi nasıl kullanabilir?
Bazen, gayri resmi olarak bizim kuruma “Şamanizm Üniversitesi” derim. Bunu, bizim en önemli amacımızın, şamanizmi bu dünyaya tekrar geri getirecek insanları eğitmek olduğunu düşünürüm. Bu kişilerden pek çoğu doktor veya diğer sağlık çalışanıdır. Şamanik çalışmalar esnasında öğrendiklerini kendi pratikleri ile nasıl birleştireceklerini, bu kişilerin bulmaları gerekiyor. Bunun için bir şablonumuz yok. Önümüzdeki yıllarda, sağlık personeli olan kişilerce bu yöntemleri kendi pratiklerinde nasıl kullandıklarını açıklayacakları geniş kapsamlı konferanslar olacağını ümit ediyorum.
… devam edecek …

Takiyon Evren Modeli

Takiyon evrenin varlığını kabul ederek birçok yanıtı olmayan soruya yanıt bulmaktayız. Önemli sorulardan biri: “Bu evrende gördüğümüz düzenli yapıların (gök cisimleri, kristaller, canlılar), evrenin içindeki homojen madde dağılımının ve doğa yasalarının nedeni nedir?” sorusudur.

Tüm bu düzenli yapıları ve homojen dağılımı sağlayan Takiyonların düzen sağlayıcı etkisidir. Çünkü, daha önce söylediğim gibi, onların Termodinamiği bizimkinin tersidir. Fakat hem-hem mantığı gereğince bizim evrenimiz hem ölçülen hem de ölçülemeyen iki evrenin bileşiminden oluşmaktadır. Ölçülen evrende gördüğümüz yapıların nedenini ölçülemeyen evrenin varlığı ile açıklamış oluyorum.

Diyebilirsiniz ki: “Sen metafizik kavramlarla fizik yapmak istiyorsun”. Hem evet hem hayır. Evet, çünkü ölçülemeyen, fizik ötesi, bir gerçeklikten söz ediyorum. Hayır, çünkü bu ölçülemeyen gerçeklikten hareketle ölçülen evreni açıklayabiliyorum.

Diyebilirsiniz ki: “Tanrı varsayımı da aynı şeyi yapıyor”. Evet ama Tanrı varsayımı bir “Tanrı iradesi” gerektiriyor. Oysa ki Takiyonlar kendi doğaları icabı, hiç irade gerekmeden, düzen oluşturuyorlar. Dolayısıyla bu model (adına Takiyon Evren modeli veya kısaca TE diyelim) metafizik olmayıp, doğrudan matematik temeli olan fizik bir modeldir.

Modern fizik zaten baştanbaşa ölçülemeyen kavramlarla çalışıyor. Quarklar, Glüonlar, Sicimler ve en son “Membrane” denilen esnek yüzeyler, hep ölçümüzün dışında parçacıkların varlığını açıklamaya çalışan “metafizik” kavramlardır. Demek ki fizikçiler düşünce modelleri üreterek yeni ve ölçülemeyen birimlerden hareket etmek zorunda kalıyorlar. Bu keyfi bir seçim görülse de bir noktada modelin öngürdüğü birtakım sonuçlar, deney ve gözlemlerle doğrulanmak veya yanlışlanmak durumundadır. Eğer doğrulanırlarsa kabul görürler, yanlışlanırlarsa ret edilirler.

Şimdi gelelim Büyük Patlama başlığı altında yönelttiğim soruları yanıtlamaya. Birinci soruda evrenin neden düz olduğu, yani şimdiye kadar neden dağılmadığı ve neden tekrar büzülüp bir noktasal sonsuzluğa dönüşmüş olmadığı sorgulanıyor. Bunun nedeni, TE sayesinde evren bir termodinamik denge durumunu sürdürüyor olmasıdır. TE’nin etkisi ile, açılıp kapanan, dinamik ve hareketli, üstelik sürekli genişleyen bir evren oluşmuştur.

Önce evrendeki kapanma (bir küçük hacme doğru büzülme) olayına bakalım. Eğer evren holografik bir yapıda ise en küçük biriminde dahi tüm evrenin bilgisi bulunması gerekir (Bakınız: Holografik evren başlıklı yazım). Bu özelliği sayesinde tüm evren bir ufak hacım içine kodlanarak sığabilir. Bu küçük hacım ‘evrenin küçük bir hacmi’ olarak düşünülmesin. Bu küçük hacım, dalga paketinin büzülmesi olarak düşünülmelidir. Tek bir dalga paketi olan evrenimiz, yine tek bir dalga paketi olarak büzülürken içindeki dalgacık paketlerinin titreşimi (frekansı) artar. Dolayısıyla çok yüksek enerjili bir ışık-altı ve ışık-üstü parçacıkların karışımından oluşan bir mikro hacım oluşur.

Bu küçük hacımda Takiyonların düzen getirici etkisi ile bir yandan yeni parçacıklar oluşurken, diğer yandan var olan ışık-altı nesneler düzene girerler. Yeni parçacıklar evrenin Entropi’sini arttırırken, düzene giren yapılar yerel olarak evrenin Entropi’sini azaltırlar. Böylece evrenin toplam Entropi’si sabit kalır. Toplam Entropi sabit ise evren dengede demektir. Çünkü termodinamik dengeye ulaşmış her sistemde Entropi sabittir.

Böylece yok olmadan sonsuza kadar sürekli bir denge durumu sürebilir. Fakat evren genişliyor. Bunun nedeni oluşmuş olan yeni parçacıkların evrenin dalga fonksiyonuna yaptıkları baskıdır. Yeni oluşan parçacıklar ışık-altı parçacıklar olduklarından dar bir hacim içine sıkışmış evrene baskı yaparak onu genişletirler. Bu durum bir balon içine üflenen hava moleküllerinin balonu şişirmesine benzer. Maddesel parçacıklar birbirlerini dışladıklarından yeni bir hacim yaratmak zorundadırlar. Dolayısıyla evrenin genişlemesine neden olmaktadırlar. Fakat bu genişleme sonsuza kadar süremez.

Var olan evren, varlığını sürdürmek için yeniden büzülmek zorundadır. Bu durumu da Etkenlik edilgenlik başlığı altında açıklamıştım.

..

Takiyon evren ışıktan hızlı hareket eden bozon türü parçacıklardan oluşmuştur. Bozonlar yer kaplamadıkları için Takiyon evren de yer kaplamaz. Bu bakımdan bizim evrenimizin hem içinde hem dışındadır. İçindedir, çünkü sürekli “vakum titreşimleri” sayesinde bizim evrenimize düzen getirmektedir. Dışındadır, çünkü ışık hızı iki evrenin ara-kesiti durumundadır.

Bu iki evrenin ara sınırı olan ışık neden sabit hıza sahip olduğunu şimdi açıklamak mümkündür. Kolay anlaşılsın diye sıvılarla bir örnek vereyim. Bir şişenin yarısına kadar su ve üstüne diğer yarıyı dolduracak kadar zeytinyağı koyalım. Şişeyi çalkalarsak su ile zeytinyağı karışacak ve aralarındaki sınır kalkacaktır. Fakat bir süre sonra şişeyi dinlenmeye bırakırsak su ile zeytinyağı ayrılıp aralarında yeniden bir sınır oluşacaktır. Her çalkalamada sınır yok olacak, her dinlendirmede sınır oluşacaktır.

İşte şu anda bize görünen evren genişlemiş, dolayısıyla “dinlenmiş” durumdadır. Burada ‘dinlenmiş’ derken parçacıklar arası mesafe oldukça açılmış ve etkileşme azalmış demek istiyorum. Çünkü ölçülen boşluk enerjisi oldukça az olup sıfıra yakındır. Takiyonların etken oldukları durum, bu genişlemiş olan evren durumu değil, evrenin çok daha küçük bir hacimde sıkışmış olduğu durumdur. Takiyon etkisinin sürekli ve güçlü olabilmesi için de evrenin nefes alıp-verir gibi sürekli açılıp kapanması gerekir.

Evren her kapanıp sıkıştığı durumda Takiyonlar evrene düzen getirip hem yerel olarak yoğunluk farklarına neden oluyorlar, hem de “doğa yasaları” dediğimiz düzgün davranışların ve korunum yasalarının oluşumunu sağlıyorlar.

Haluk Berkmen

Rüyanın Hikayesi

Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
– Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
– Akşam garip bir rüya gördüm.
– Hayırdır inşallah?..
– Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
– Nasıl yani?
– Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;
– Kimdir bu?
Ahali:
– Aman hocam hiç bulaşma, derler.Ayyaşın meyhusun biri işte!..
– Nerden biliyorsunuz?
– Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz… Bir başkası lafa girer;
– Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar… Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
– İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!..
Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :
– Nereye?
– Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
– Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem… Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
– İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
– Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
– Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
– Mollalığa devam… Naaşı kaldırmalıyız en azından.
– Aman efendim, nasıl kaldırırız?
– Basbayağı kaldırırız işte.
– Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini…
– Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
– Şurada bir mahalle mescidi var ama…
– Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
– Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden…
– Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim… Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa… Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza… Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha… Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
– Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba…
– Nasıl yani?..
– Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
– Doğru, öyle ya, neyse… Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi sükunetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
– Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar… Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından…
– Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir… Bizim efendi bir âlemdi, vesselam… Akşamlara kadar nalın yapar… Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
– Niye?
– Ümmeti Muhammed içmesin diye…
– Hayret…
– Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek… O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara… Mızraklı ilmihal. Hücceti islam okurdum…
– Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki…
– Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe’yi görmeli…
– Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
– işte bu yüzden Nişancı’ya, Sofular’a uzanırdı ya… Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada…
– Doğru, öyle ya?…
– Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
– Peki o ne dedi?
– Önce uzun uzun güldü, sonra;
– Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

Domingo ve Carreras

Sevgili dostlar;

Bu sabah beni çok duygulandıran ve hatta gözlermin dolmasına neden olan bir yazı okudum. Onu sizle paylaşmak istedim.

Nazlı Ilacak’ın köşesinde okuduğum bu yazıyı haydi hep beraber okuyalım:

“Domingo ve Carreras

“İspanya’ya hiç gitmemiş olanlar bile Katalanlar ile Madridliler arasındaki rekabeti bilir. Çünkü Katalanlar, İspanya’ya hükmeden Madrid’den bağımsızlıklarını almak için mücadele etmişlerdir.

“Placido Domingo Madridlidir ve Jose Carreras Katalan’dır.
Politik sebeblerle, 1984’te, Carreras ve Domingo birbirlerine düşman oldular. Birinin katıldığı konsere, diğeri bütün ısrarlara rağmen iştirak etmedi.

“1987’de Carreras, rakibi Placido Domingo’dan daha acımasız bir düşmanla karşılaştı. Korkunç bir teşhis ile alt üst olmuştu: Kan kanseri… Çalışamıyordu, tedavilerin yüksek maliyeti, maddi durumunu güçleştirmişti. Parası bittiği zaman, Madrid’de, tek amacı kan kanseri hastaları için tedavi desteği sağlamak olan bir vakıf keşfetti. “HERMOSA” vakfının desteği sayesinde Carreras hastalığı yendi ve şarkı söylemeye geri döndü.

“Kendisini hayata kavuşturan vakfın belgelerini incelerken, başkanının Placido Domingo olduğunu öğrendi. Daha sonra, Domingo’nun, bu organizasyonu, sadece tedavisine yardımcı olmak için kurduğunu, ama kendisinin, “düşmanından” yardım kabul etmeyebileceği ihtimali karşısında, isminin gizli kalmasını istediğini keşfetti.

“Ancak, bu hikâyenin en dokunaklı bölümü onların karşılaşmasıdır…

“Placido’nun Madrid’deki konserlerinden birinde, Carreras konseri bölüp, alçakgönüllü bir şekilde dizlerinin üzerine çöktü, ondan bağışlanmayı istedi ve seyircilerin önünde teşekkür etti.

“Placido’yla Carreras kucaklaştılar. Böylece, büyük dostluklarının başlangıcını mühürlediler.

“Placido Domingo ile yapılan bir röportajda, muhabir ona, neden “HERMOSA VAKFI”nı kurduğunu sordu. Hem düşmanı, hem rakibi olan bir sanatçıya niçin yardım etmişti? Domingo’nun cevabı kısa ve kesindi: “Onun gibi bir sesi kaybedemezdik…””