Savaşçının Yolu – Günlükler 1/4

Aşağıdaki yazı Carlos Castaneda’nın don Juan Matus ile yaptığı görüşmelerde tuttuğu günlüklerdir. Yayımcıların herhangi bir kategoriye dahil edemedikleri için yayımlamadıkları bu günlük notlar kronolojik bir sıradadır ve herhangi bir ticari kaygı olmadan yayımlanmıştır, amaç batılılara yabancı olan bu fikirlerin yayılmasıdır. Dört bölümünü bulup çevirdiğim bu notları bölümler şeklinde gönderiyorum. Bu notlar iç sessizlikten kaynaklanan, herkesi sonsuzu anlamaya yöneltecek bir davettir.
Sevgiler & Selamlar,
Aki

Felsefi ve Pratik bir örnek olarak – Savaşçının Yolu

Bölüm 1

Her bölümde Savaşçının Yolu ile ilgili bir önermeyi tartışacağız .

BİZ ALGILAYANIZ. Bu, don Juan Matus’un öğretisindeki, Savaşçının yolunun ilk önermesidir. Gereksiz tekrarlanan bir ifade gibidir, açıkça olanın bir tekrarı olduğu besbellidir; kel bir adama saçları olmayan biri olarak bahsetmek gibidir, ancak burdaki bir tekrarlama değildir. Büyücünün yolunda, basit yönelimi algı olan organizmalar olduğumuzdur. Biz algılayanız, ve bu, büyücünün yoluna göre, dünyadaki istikrarımızı ve yönümüzü sağlayan tek kaynaktır.
Don Juan Matus öğretisinde, büyücülerin, insanların müthiş bir taktik uyguladığını, fakat maalesef algının yanlış yönelmesine sebep olduklarını, saf enerji akışını alıp bunu duyusal verilere çevirdiklerini, bu yoruma da insan formu dediklerini söylemektedir. Saf enerjinin yorumlanması sihirli bir davranıştır ve yanlış sonuçlar doğurabilir: bizim inancımız, var olan herşeyin bizim yorumumuzdan ibaret olduğudur. Ağaç olarak bildiğimiz şeyin algıladığımızdan çok yorumumuz olduğunu, ihtiyacımızın ise, hemen hemen hiç bir yorum eklemeyen üstünkörü bir bakış olduğunu söyler don Juan. Gerisi niyetin çağrısı olarak nitelediği bir olgudur: niyet ağaçtır, yorumumuz ise duyusal verilerin ağaç dediğimiz özel olaydır.
Bu örnekte olduğu gibi, bütün dünyamız, içinde algımızın çok küçük çapta yer aldığı, yorumlarımızdan oluşturduğumuz sonsuz bir birikimdir. Başka bir deyişle, evrende olan enerjiyi yalnız görsel olarak algılarız ki bu yalnızca algılarımızın çok küçük bölümüdür. Büyücüler, sezgisel etkinliğimizin büyük kısmının yorumlama olduğunu; insanlar öyle varlıklardır ki, dünyalarını yaratmak için çok az saf algıya ihtiyaçlarının olduğunu, veya yorumlarını yapmak için az algının yeterli olduğunu ileri sürmekteler. Algılayan olduğumuzu ileri sürmek, büyücülerin, bizi kendi özümüze geri getirmek için yaptıkları bir girişimdir; algılama; olmamız gereken özgün durumdur ve oraya dönmemiz için bizi itmektedirler.

… devamı yarın …

Farketmez 2

Biz bu gruba, aslında hiç farketmeyeceğini söyledik. Ve grupta bir keder ve üzüntü ve inanmamazlık duygusu hissettik – onların, “Ne demek istiyorsun, Tobias?” dediğini duyabiliyordum. “Farketmez derken ne demek istiyorsun? Ben şu anda farkettiği için Dünya’da bulunmuyor muyum? Ben, farkettiği için bir Yeni Enerji Bayrağı değil miyim? Benim bir görevim var. Anlamıyor musun, Tobias? Benim bir görevim var. Cehenneme kadar kaybolmuş halde olsam da, bir görevim var.” (kahkahalar) “Yol boyunca herşeyi kaybettim, ne yaptığımı bilmiyorum, kim olduğumu bile bilmiyorum, ama bu bal gibi bir görev, Tobias. Bal gibi görev. Farketmez de ne demek?”

Sanki ben onlardan bir şey – bir tutku duygusunu, bir amaç duygusunu – kopartıp alıyormuşum gibiydi. Farketmez, dedim bu gruba. Gerçekten de etmez. Neden? Çünkü siz zaten oradasınız. Biz bundan daha önce söz ettik. Ulaşmak istediğiniz yer her neresiyse, zaten ulaştınız. Bazılarınız Saint Germain’e yükselmeyi seçtiğini söylemişti. Öyleyse yükseldiniz. Oradasınız! Şimdi sadece oraya ulaşmak nasıl bir şeydi, bunu deneyimliyorsunuz. Farketmez, sevgili Şambra, çünkü bu – tüm bu genişleme süreci ya da evrimleşme ya da adına her ne demek istiyorsanız – öylesine doğal ve öylesine sizin bir parçanızdır ki. Siz zaten oradasınız.

Ateş Duvarını geçtiğinizde ve her bir yaşamın fiziksel ve fiziksel-olmayan tüm potansiyellerini, düşünebileceğiniz herşeyi deneyimlediğinizde, herşeyi yaptığınızda, ve bunların alt-potansiyellerini ve onların da alt-potansiyellerini deneyimlediğinizde, zaten oradaydınız. Zaten ulaşmıştınız. O nedenle, gerçekten farketmez. Hiç farketmez.

Ha, biliyorum, bu acıtıyor. “Peki o zaman sabahları neden uyanayım ki? Neden deneyeyim ki?” Kesinlikle haklısınız – bunu neden yapasınız ki? (kahkahalar) Neden çabalamayı sürdüresiniz? Sürdürmemelisiniz, gerçekten, farketmez. Farketmez. “Neden tüm Dünya’yı omuzlarımda taşımayı, insanlığın yüklerini ve enerjisini taşımayı sürdüreyim?” Sürdürmeyin. İndiriverin onları aşağıya. Farketmez. Onlar başlarının çaresine bakacaktır.

İnsanların hepsi, sizin seçtiğinizi seçmedi. Onların hepsi yükselmeyi ya da hatta aydınlanmayı ya da hatta sadece tek bir güzel gün yaşamayı seçmedi. (kahkahalar) Ama farketmez, çünkü er ya da geç seçecekler – ya da belki seçmeyecekler. Farketmez. Onlar çok kutsal ve çok kişisel bir süreçten geçiyorlar. Eğer kayboldularsa, kesinlikle kaybolmuş da olsalar, farketmez, çünkü kendilerini bulacaklardır. O kaybolmuşluk halinde bulacaklar kendilerini.

Onların kendi bilinçlerinde tutsak olmaları farketmez – ya da sizin. Farketmez, çünkü er ya da geç, kristalinde tutsak kalan o adı çıkmış, ünlü ve muhteşem Adamus Saint Germain’in hayal edebileceğiniz en büyük yalınlık içinde dediği gibi, “Eğer ben kendimi buna sokmayı becerdiysem, çıkarmayı da beceririm. Eğer kendi zindanımın yanılsamasını yarattıysam, kendi özgürlüğümün yanılsamasını da yaratabilirim.” Farketmez, Şambra.

Büyük piramitlerde gruba – farketmez, demekten – daha muhteşem ne diyebilirdik ki? O grupta bulunan bazılarında, burada görevli olarak bulunanlarda, akıntıya karşı mücadele edenlerde, ve burada kendi oyunlarını oynayanlarda, kendi süreçlerinden geçenlerde hissettiğimiz o kederin boşluğundan daha büyük boşluk olabilir mi? Farketmez.

Oyunlardan geçin ve süreçlerden geçin, çünkü eninde sonunda zaten mükemmelsiniz. Bunu söyleyebilirim. Sizin çarıklarınızla birkaç kilometre yürüdüm. Benliğinle kesin bir olma, Benliğine kesinlikle aşık olma, kendine aşık olma noktasına gelmenin, ansızın “Aslında farketmez. Ben O Ben’im. Hep öyleydim, hep öyle olacağım. Farketmez” noktasına gelmenin neye benzediğini biliyorum.

Yolculuğum sırasında kendi kendime şöyle düşündüğümü hatırlıyorum, yükselişimin son farkındalığıydı bu; keşke zamanda geri gidebilsem ve kendime, farketmez diyebilsem, çünkü o zaman oraya varma yolculuğunun keyfini tümüyle çıkartabilirdim (demiştim). Ve biliyor musunuz? Ben geri gittim. Ben kendime, yaptığım ve deneyimlediğim herşeye kesinlikle geri gittim, ve kendime dedim ki – ruhtan insan bedenindekine – kendime dedim ki “Farketmez.”

Şimdi, ben her zaman da (buna) kulak vermedim. Vermek istemedim. Kulak vermek pek de umurumda değildi, çünkü insan olarak bedenliyken kendi açmazlarıma ve kendi dramlarıma öylesine gömülmüştüm ki, kendi oyunlarıma, kendi derin düşüncelerime, ama aynı zamanda yaratılarıma ve ilişkilerime öylesine dalmıştım ki, “Farketmez. Sen zaten oradasın” diyen sesi duymak istemedim.

Neden Buradasınız?

Siz zamanların en iyisinde ve zamanların en kötüsünde yaşıyorsunuz. Siz bilgelik zamanlarında ve budalalık zamanlarında yaşıyorsunuz, ve farketmez. Siz büyük bir değişim zamanında yaşıyorsunuz, ve hiç değişim gereksinmeyen bir zamanda yaşıyorsunuz, çünkü değişim zaten geldi. Böylece bugün tek tek her birinize soruyorum, dünyanın her yanındakilere soruyorum: neden buradasınız? Seçtiğiniz nedir? Zaten oradaysanız, zaten yükselişindeyseniz, ki bunu size konuşmalarımızın ikinci yılında, Şaudlarımızda söyledik, o zaman ne için buradasınız?

Böyle bir göreviniz olmalı mı ve böyle bir amacınız olmalı mı? Birisinin ya da başka bir şeyin size ihtiyacı olmalı mı? Hâlâ bir mücadeleci ya da savaşçı olmalı mısınız? O ata atlayıp dere tepe koşturarak başka insanlara nasıl yaşayacaklarını ve neye inanacaklarını söylemek ve göstermek zorunda mısınız?

Yoksa şu anda kendiniz olarak Dünya’da olabilir misiniz – sadece çünkü? Keşfettim ki, bu yeterince iyi bir neden – sadece çünkü. Neden burada, Dünya’dasın? “Sadece çünkü, lanet olası, bu, zamanların en iyisi, zamanların en kötüsü. Bunu hiçbir şey uğruna kaçırmak istemezdim!” (kahkahalar) Neden buradasınız? “Sadece burada olabildiğim için, bir beden içinde olabildiğim için, ve bu ne zevkli, ne lezzetli bir şey. Sadece insan duygusunu hissedebildiğim için, insani yiyeceklerin lezzetini tadabildiğim için. Aslında insani acıyı ve insani mücadeleleri hissedebiliyorum – bu bile kendi başına yeterli bir sebep. Çünkü bir insandan diğerine duyulan ve sevgi denen şeyi hissedebiliyorum. Bir köpeği okşayabiliyorum. Yüksek sesle şarkı söyleyebiliyor ve kendimi duyabiliyorum.”

Sadece çünkü. Bir yaratıcı için bunu gerçekleştirmek ne büyük ve muhteşem bir şey, sadece çünkü – hiçbir şey olmasa bile, deneyim için (burada olmak).

Edindiğiniz deneyimlerin toplam sayısı ve deneyimlerin zorlukları için, öbür tarafta puan toplamıyorsunuz. Sadece kendinizle olan deneyiminlerin derinliği ve şefkati için size hayranlık duyuluyor. Önemli olan yalnızca budur. Öbür tarafta varlıklar var – sizin deyiminizle meleksel, daha önce hiç insan bedeninde bulunmamış varlıklar var – ve Dünya’da bulunmuş her melek onların kesinlikle ilgisini çekiyor. Bu, bizim renklerimizden belli oluyor. Sizin renklerinizden belli oluyor. Şimdi, renklere gelince – onların bir titreşim ya da ışık türü olduğu söylenebilir. (Tobias bir yudum içecek alır)

Böylece diğer alemlerde, insan biçimine hiç girmemiş bir melek, insan biçimini üstlenmiş sizlerden biriyle karşılaştığında, deneyim diyeceğiniz şeye büyük bir huşu içinde bakar. Onlar da birazını isterler. Ruhunuzun derinliğine ve o muhteşem renklere ve kalplerinizin şarkısına o kadar hayran olurlar. “Bunu nereden aldın?” derler. “Böylesine büyük ve görkemli bir varlık haline – kendi içinde bir kral ve bir firavun ve bir Tanrı haline – nerede geldin? Ben nasıl senin gibi olabilirim?”

Ve siz derin bir nefes alırsınız, “Bunun için Dünya’ya gitmen gerek.” (Tobias güler) “Ama gitmeden dikkatini çekeyim. Yolunu kaybedebilirsin” dersiniz.

Ve onlar der ki, “Ama kendine baksana, belli ki sen yolunu bulmuşsun.”

“Evet, ama yolunu kaybetmeye dair bir yanılsama var, ve bu o kadar gerçek ki, şimdiye kadar sahip olacağın en muhteşem deneyimi oluşturuyor. Kaybolmuş olmanın ve zayıf ve önemsiz olmanın ve daha birçoklarının yanısıra hiçbir şey olmanın yanılsaması – bu, inanılmaz bir deneyim!”

Ve onlar der ki, “Ama kendine bir bak, muhteşem varlık. Sen Dünya’ya gittin. Oynadın. Eğlendin. Sevdin. Cisimsel hale geldin! Bizim için mümkün olmayan biçimlerde birşeyler hissettin.”

Ve siz başınızı sallayıp – ya da ben başımı sallayıp – dediniz ki, “Ama nefret edeceksiniz.” (kahkahalar) “Ama bundan nefret edeceksiniz. Ama işte deneyim o nefrette, o tiksintide ve ondan çıkma umutsuzluğunda yatıyor. Aslında ona başka bir açıdan bakmak, herşeyden nefret edecek kadar kendini ezik, mağdur ve umutsuz hissetmek, ne muhteşem bir şey. Ne deneyim.

“Ve biliyor musunuz” diyeceksiniz bu yeni varlıklara. “Dünya’ya gittiğinizde, bana bir iyilik yapın. Herşeyden çok, Dünya’ya gittiğinizde ve oraya indiğinizde ve umutsuzluğa düştüğünüzde, zorluklarla karşılaştığınızda, ertesi gün yiyecek bir şey bile bulamayacağınızı düşündüğünüzde, ve eşiniz sizi boşadığında, ve çocuklar size tahammül edemediğinde, ve hastalandığınızda – sırtınız kötü, grip ve soğuk algınlığı, hepsi birden olduğunda – ve sövüp saydığınızda, ve “Ne sandım, bilmem ki” dediğinizde, sadece şunu hatırlayın. Farketmez!” (kahkahalar) “Farketmez, çünkü kaybolamazsınız. Kaybedemezsiniz. Bir sınav yok. Bu bir deney bile değil, bir deneyim. Farketmez.

“Şimdi, aşağıya gidecek ve bu sözleri hatırlayacak olursanız” – bakın, siz onlara bunu söylüyorsunuz; ben onlara bunları söylüyorum; ama dinlemiyorlar – “aşağıya gidebilir de bu ‘farketmez’ sözünü hatırlayacak olursanız, inanılmaz bir deneyim yaşayacaksınız. Fiziksel beden içindeki her âna kesinlikle değer vereceksiniz. Ve eğer, Kuantum Sıçraması denen, bilincin evrimi denen bu büyük değişim zamanında Dünya’ya inecek olursanız, ve farketmediğini hatırlarsanız, aslında çok da keyfini çıkartırsınız. Hangisini deneyimlemek isterdiniz – onun keyfine varmayı mı, yoksa ondan korkmayı mı? Bir yaratıcı olmak mı, yoksa bir oyuncu mu?

“Bu yeni zamanda Dünya’ya gittiğinizde hatırlarsanız” dersiniz bu ham, yeşil (deneyimsiz) meleklere, “Oraya, Dünya’ya giderseniz, geceleri uykuya dalmadan önce kendinize ‘farketmedi, farketmiyor’ derseniz, o zaman insanlarda ilginç ve garip bir şey olur. Onlar, farketmediğine inanmak istemezler, ve aslında farkettiğine dair beyinleri yıkanmış ya da bazen ipnotize edilmişlerdir. Onlara, eğer farketmiyorsa, birini incitecek bir şey yapabilecekleri söylenmiştir. Farketmiyorsa, birini soyabilir ya da dolandırabilir ya da hatta öldürebilirsiniz. Böylece onlara ‘Farketse iyi olur’ denmiştir, böyle eğitilmişlerdir.

“Ama biliyor musunuz, bir melek olduğunuzu, deneyim içinde, bir deneyim içinde olduğunuzu – ki siz o deneyimin yaratıcısısınız ve o deneyimin yaratmayanısınız –  hep hatırlarsanız, bunu hatırlarsanız, ‘kötü’ diyeceğiniz bir şey yapacağınızdan asla kaygı duymanız gerekmez. İyiyi ve kötüyü aşarsınız. Başka kimseden enerji çalmaya bile ihtiyacınız kalmaz. Bu nedenle, insanların oynadığı bazı oyunlara karışmazsınız. Karmaya yakalanmazsınız. Farketmediğini anımsayacak olursanız, o tuzağa düşmeyeceksiniz. ‘Ben O Ben’im, ben yaratanım ve yaratmayanım. Farketmez.'”

Tobias

O, O, Ye-o-we

Ursula K. Le Guin, Özgürlük ve Müzik Üstüne

  O, O, Ye-o-we,
Geri dönen olmuyor.

Bilge büyükanne diye hitap etsem kendisine gülümser miydi acaba?

An gelir her şey biter gibi olur, sonra odanın kapısı açılır, içeri bir dost girer, bir elinde ikram etmek üzere bir bardak kahve, diğer elinde çok daha sıcak bir şey: Bağışlanmanın Dört Yolu.

Güzel ve genç kadın, güzel ve yaşlı kadının yarattığı zümrüt mavisi güzelliklerden birini bırakıverir masaya, sessizce gider.

Ursula K. Le Guin bir kez daha beklenmedik bir anda hayatıma giriverir.

Bir kez daha özgürlük, mücadele ve insanlık halleri üstüne yolculuğa çıkarım nereye varacağımı bilmeden, her sayfasında bir sonraki sayfayı ve insanların geleceklerini merak ederek.

Kimi insanlar vardır, silinip gitseler zamanın akışında zerre değişiklik olmayacağını düşündürürler bize. Ursula K. Le Guin onlardan biri olmaması ile öylesine yer eder ki zihnimde, tanışmadığım günleri hatırlayıp şükrederim yarattıklarına.

Güzel ve yaşlı kadının yarattığı güzelliğin son sayfasını sarsılmış halde bitirirken bir de bakarım kitabı veren genç ve güzel kadın yine çıkıp geliverir, bu sefer elinde beyaz çiçekler ile. Romanın sonu başına bağlanır, hayatın bir ucu diğer uca geçer ilmek ilmek. Anlayamadığım, kaç boyutlu olduğunu bilmediğim bu uzay zaman karmaşasında katmer katmer hatıralar fraktal rüyalarımı besler…

Emre Sevinç

http://ileriseviye.org/blog/?p=592

NİHAT GENÇ VE DELİLİĞE ÖVGÜ

Leman 2009/12. Sayısında Sn. Genç, ortaya çıkardığı toplumsal sonuçlar dikkate alındığında çok önemli olan bir konuya değil olguya! Dikkatlerimizi çekmiş.

Nihat Genç: “Leman Dergisi’nden arkadaşlar uzun yıllar beni arkadaşlarıma ‘gaz vermekle’ dalgaya almışlardır, oysa değil, yetenekli zeki işler işler gördüğümde çizeri yazarı bulur ve övgülerimi sıralarım, tam o sırada ‘yapma Nihat ağbi veriyon gazı veriyon gazı başımıza bela oluyor’ diyerek iltifatlarıma alaylı yaklaşmışlardır..

Tanınmış yazar çizeriz ve etrafımızda hikayesini çizgisini değerlendirmemizi isteyen yüzerce genç insan var, birileri bu müsvedde çalışmaları değerlendirmeli, sanatı mahareti üzerine birkaç laf etmeli. Yok. Bugün ülkemizin en büyük açlığı bu ilk çalışmaları değerlendirecek bir eleştirmenin bir arkadaş grubunun bir mahfilin olmayışıdır. Mesela birkaç kez üniversitelerin müzik bölümlerinde bulundum ve inannılmaz becerileri olan onlarca genç yetenekle karşılaştım. Ancak çocuklar çok yalnızlardılar. TV’lerde birçok arabesk müzik yarışması yapılıp biçimsiz yüzlerce insan ekranlarda onurlandırılırken bu genç dehaların yaptıkları iş bir üniversitenin boş anfisinde çınlıyor, o kadar, birkaç kişi dahi izlemiyor. Bir nevi ‘yok sayılıyorlar’ ve hayal kırıklığı içinde onca harika genç kaybolup yok oluyor.

Değerlendirmenin, anlamanın, eser üzerine konuşmanın, eleştirmenin adını ülkemiz ‘gaz vermek’ ‘dolmuşa bindirmek’ olarak tarif etti…

Türkiye solu 12 Eylül’le dışlandığında aslında büyük bir bomba patlamak için harekete geçti, ancak, bir kısım sol PKK’yı destekleyerek bu dışlanmışlığın intikamını aldı. Ama solun merkezini oluşturan asıl ‘ağbi kadrolar’ kendini içkiye verdi ve meyhane ve rakı masaları başrole oturdu.. Rakı masaları ‘ego şişirme’ seanslarıydı ve halen bu rakı masaları bir takım dışlanmış ve yoksayılmışların egolarını şişirerek toplumsal görevini icra ediyor. Boş şişinme, yersiz gurur, ego şişinmesi deyip geçmeyin, bunlar olmasaydı yüzlerce zeki insan daha sert ‘patlayacak’ ve daha feci bir ‘şiddetle’ karşılaşacaktık. Ancak Türkiye solu Ahmet Kaya örneğinde ve başka edebiyatçılarla başka bir yöntem buldu, ‘arabesk’ bir yöntemdi, acılarını kendiyle konuşuyordu. Kendinle konuşarak kendinle arkadaş olursun, yani ‘teselli’ bulursun.

Bu teselli edebiyatı ve türküleri hepimizi üzecek kadar kötü edebiyat oluştursalar da büyük bir sosyal iş gördüler ve bir şekilde ‘teskin’ olduk yani ‘sakinleştik’…

Arabesk bir edebiyatın boyundan çok büyük sosyal bir hizmet gördüğü açıktır, onbinlerce dışlanmış yoksayılmış itilmiş insanın bir şekilde kendiyle konuşmasını ve bir şekilde başkalarının dikkatini çekmeyi başararak değişik bir şekilde ‘toplumdan onay görmeyi’ başardılar”…(Nihat Genç, 2009/12, Leman)

Tam bu noktada, Richard Dawkins'in "Tanrı Yanılgısı" adını taşıyan kitabından bir alıntı yapmak istiyorum. Şimdi Sn. Dawkins'in 'din' ile ilgili fikirlerine bir göz atalım.

Richard Dawkins:…”Din çok gerekli bir boşluğu doldurur mu? Beynimizde doldurulması zorunlu olan Tanrı şeklinde bir boşluk olduğu sık sık ima edilir: Tanrı insanların psikolojik bir gereksinimidir (bir hayali arkadaş, bir ağabey, günah çıkaran bir papaz, bir sırdaş olarak) ve Tanrı var olsun ya da olmasın bu mutlaka karşılanması gereken bir ihtiyaçtır…
Bilim, sanat, bir arkadaş ya da hümanizm Tanrının yerini alabilir mi? Ahretteki yaşamı arzulamak yerine, gerçek dünyadaki yaşamı sevmek bizim için daha yararlı olabilir mi?..

 Dinin insan yaşamında başlıca dört rolü olduğu öğretilir: Açıklama,:) tavsiye, 'teselli' ve 'telkin'. Din geçmişten bugüne insanoğlunun varlığını ve içinde bulunduğumuz evrenin yapısını açıklamaya soyunmuştur. Fakat dinin bu rolü artık tamamen bitmiş ve 4. Bölümde açıkladığım:) üzere yerini bilime bırakmıştır."(Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, s.326)

Şimdi aklı selim insanın kafasında belirginleşen birkaç soruyu dillendireyim.

Verilen örnek üzerinden 80'lerin kaotik ortamında dışlanmış Türkiye solunu teselli eden, teskin eden yani sakinleştiren ve büyük bir patlamayı geciktiren ya da önleyen 'rakı masalarının' ve 'arabesk kültürün' yerini günümüz Türkiye'sinde hangi mefhum veya mefhumlar almıştır?

Arabesk kültür ve rakı masalarının bugünde geçerliliğini koruma hakkını saklı tutarak, bunların yerini her daim 'tavsiye', 'teselli' ve 'telkin' özelliklerini taşıyagelmiş dinin aldığını söyleyebilir miyiz? (Ilımlı İslam kavramını ve yakın zamanlarda din değiştirerek İslamı seçen -Yusuf İslam ve ismini hatırlayamadığım bir Rus bayan manken medyaya yansıyanlar arasında ilk hatırıma gelenler- yabancıları düşündüğümüzde mu'tedilleşmenin ne denli büyük ölçekte bir etki yarattığı savını öne sürebilir miyiz?)

Batı dünyasında dinin, yerini tamamı ile bilime bıraktığı görüşü savunulurken ve bu yöndeki görüşler TV kanalları ve çeşitli basın-yayın organlarında tartışılma olanağı bulurken, bizde bilimin sansürlenmesini hangi tezle açıklayabiliriz ve bu tutumu nasıl konumlandırabiliriz? (Konu ile ilgisi olmasa da haber ajanslarından yansıyan bilgilere göre Eurovision şarkı yarışmasında Türkiye'yi temsil edecek olan şarkıcının klibinin TRT'de yayınlanmasına yönelik yasak getirilmiş. Bu konuda bana katılır mısınız bilemem fakat Türkiye'nin, bu yarışmaya katılan Doğu Avrupa devletçikleri kadar onurlu bir duruş sergileyerek kendi ulusal dili ile temsil edilmesi uygun olmaz mıydı? 'TRT AVAZ' ile Orta Doğu ve Asya'ya avaz avaz sesleneceksiniz, buna karşın dünyaya yabancı dillerle mesaj vereceksiniz. İyiniyetinize 

sığınarak “Batı’nın kaşığı ile Doğu’nun b.kunu yemek” böyle birşey olsa gerek)

  Nihat Genç'in yukarıdaki sözlerini anımsayalım ve yazıyı Erasmus (1469-1536)'un 'Deliliğe Övgü' kitabından bir alıntı ile sonlandıralım.

  Erasmus:.."İlk önce şunu biliniz ki; bir insan kendi kendini övdü diye onu hemen züppelik ve küstahlıkla suçlayan bilgeler umurumda değildir. Böyle bir insana delidir desinler fakat hiç olmazsa, kendini övmekle bu sıfata tamamen uygun hareket ettiğini itiraf etsinler!

   Öyle ya, deliliğin, kendi meziyetini göklere çıkarmasını ve kendi hakkında övgüler terennüm etmesini görmek kadar doğal bir şey olur mu? Beni, olduğum gibi, kim benden daha iyi tasvir edebilir? Meğerki beni, kendi tanıdığımdan daha iyi tanıdığını iddia eden biri bulunsun...

   Ama doğrusu insanların bana karşı nankörlüğüne hayranım. Hepsinin bana fevkalade derin hürmeti var; hepsi iyiliklerimin sonuçlarını görmekten hoşlanıyorlar; fakat buna rağmen, bu kadar asırdan beri bir tanesi çıkıp da yüze gülücü övmelerle beni pohpohlamamıştır...

   Ben şu atasözünün dediğini yapıyorum: Kimse seni övmezse sen kendini öv!"

KUDUZ VİRÜSÜ , KAR KANESİ VE HİKMET…

Bu günkü konumuzu, bir Anadolu ermişi, çok güzel özetleyivermiş… Derviş Muhittin yüzyıllar ötesinden şöyle sesleniyor:

Muhittinem, dervişem.
Hak yoluna girmişem.
Onsekiz bin alemi,
Bir zerrede görmüşem…

Bizim kuduz virüsümüz de, gerçek bir zerre. Canlıların en, en basitlerinden. Çok küçük bir yaratık. O kadar küçük ki, kuduz virüsünü benim kadar büyütecek bir makine olsa, ve ben de, aynı makinede, aynı oranda büyüsem, virüs benim kadar olduğunda, ben dev kadar olurum… Hem de, hiçbir masalda düşünülmemiş bir dev… O kadar büyümüş olurum ki, dünya ayaklarımın altında küçücük bir portakal gibi kalır… Başım, gökteki aya ulaşır…

Bu küçük olduğu kadar da basit bir canlı. Sadece, çok basit bir DNA sarmalı ve de onu saran bir zardan ibaret. Hepsi bu… Tabii ki, bu var ile yok arasındaki canlıda, aklın, zekânın varlığından söz etmek bile abes. Ama, bir şeyler var… Görelim…

Kuduz virüsü de, diğer bütün canlılar gibi, iki büyük ve kesin emirle dünyaya geliyor. Bir, neslini devam ettirmek için elinden gelen tüm çabayı sarf edeceksin… İki, bu emri yerine getirebilmek için, ne yapıp edip ölmemeye bakacaksın…

Fakat hayat, onun için de, çok güç. Önünde çeşitli aşılmaz engeller var… Bir kere küçük olduğu kadar da, zayıf bünyeli bir canlı. Çevreye, dünyaya uyum yeteneği tahmin edilemeyecek kadar az… Hayatta kalabilmesi için, mutlaka, bir canlının sinir sisteminin içinde yaşaması lazım. Canlı dışında, serbest havada, sadece onbeş dakika yaşayabiliyor. Sonra mutlaka ölüyor… tüm kuduz virüslerini, canlılardan sadece onbeş dakika için söküp atmak mümkün olsaydı, kuduz illeti yer yüzünden tamamen silinirdi. Fakat bu hiç olmamış. Virüsümüz ne yapmış etmiş, her an bir canlının içinde kalabilmiş… Diğer yönden, kuduz virüsü, bir canlının bedenine girdiğinde uzun müddet yaşayabilseydi, bu dayanıksızlığı pek fazla dikkati çekmezdi. Mesela, sindirim sistemimizdeki bazı tek hücreli, koli basili gibi, organizmalar, bizimle birlikte uzun seneler hiç zorluk çekmeden yaşarlar… Ama, kuduz virüsü için böyle bir şans da yok. Çünkü o, yaşamak için girdiği canlıyı kesin olarak öldürüyor. Şimdiye kadar, kudurup da kurtulan olmamış… Yani intihar gibi bir şey… Virüsün buna da bir çare bulması lazım… Yaşadığı canlıyı ölüme sürüklemeden evvel, gelecek nesillerinin yaşayacağı yeni canlılara atlaması gerek…

Virüsün çözmesi gereken problemler daha bitmedi… Kuduran bir hayvan, çevresindeki, önüne gelen tüm canlıları ısırırsa, onları kudurtup öldüreceği için, ortada, kuduz virüsünün yaşayacağı canlı kalmayacağından, kuduz da yok olur biter. Yer yüzünden silinir gider…

O, minik, minicik canlı, beyinsiz şey, bunun da bir çaresini buluyor… Kuduran hayvan etrafındaki tüm canlıları ısırmıyor… Daha önemlisi, bulunduğu bölgeden uzaklaşıp, kuduz bulaşmamış bölgelere gidiyor. Böylece neslinin son bulmamasını sağlıyor… Yaradılışta sırtına yüklenmiş olan, neslini devam ettirmek üzerine olan direktifin dışına çıkmamış oluyor…

Söylemesi kolay da, virüs bunları nasıl beceriyor? Hikmet’i işe karıştırmadan, bunların açıklamasını yapmak imkânsız. Yavaş yavaş, adım adım gözleyelim.

Diyelim ki, kuduz bir fare bir köpeği ısırdı… İleride göreceğimiz gibi, ısırma, sinirlerin en yoğun olduğu bölgeye yapılır. Virüsler o noktaya bırakılır. Fare âleminden köpek âlemine transfer olan kuduz virüsü kolonisinin yeni hedefi, o an için tek hedefi, mümkün olduğu kadar kısa yoldan sinir sistemine ulaşmak, oradan da, rahatça üreyebilecekleri yer olan beyne ulaşmak.

Ama, her zaman, tam sinir hücreleri üzerine rastlamaları mümkün değil… Kabul edelim ki, en yakın sinir hücresinden bir milimetre uzağa denk geldiler. Bu bizim ölçülerimize göre, 200 km gibi bir uzaklık. Gidip bir an önce siniri bulması gerek… Nasıl olacak bu? Gözü yok, ayağı yok, kulağı yok, aklı yok , zekası yok…

Yapılan deneylerde görülüyor ki, hiç şaşmadan siniri bulup rahatlıyor… Şimdiki yeni hedef, beyin. Canlıya hükmedebilmesi için, kontrol merkezini işgal edip ele geçirmesi şart… Yine, anlaşılmaz bir güç ona yol gösteriyor. O, ilk defa karşılaştığı, labirentten farksız, sinirsistemi ağı içinde, hiç şaşırmadan en kısa yoldan, beyine gidip yerleşiyor… Rahatlayıp oh çekiyor…

Hatırlayalım ki, virüsümüz fareden gelmişti. Köpek ile ilk defa karşılaşıyor. Bu köpek vücudunun yapısını bilmesi imkânsızdan da öte bir şey… Ama yine de, bütün anatomisini öğreniyor… Nasıl öğreniyor?… Kimse bilmiyor…

Öğreniyor dedim… Gerçekten de, bu akılsız yaratık, öğrenip, olmayan hafızasına kaydedebiliyor… Deneylerle ispatlanmış. Mesela kuduz fareden köpeğe verilen virüs, beyne onbeş günde giderse, köpekten köpeğe verilince, müddet azalıyor… Bu, köpeğin anatomisini öğrenmiş virüsler, tekrar tekrar köpeğe aktarılırsa, beyne ulaşma müddeti, her seferinde biraz daha kısalıyor… Demek ki, bir yerlerine birtakım bilgiler, hatıralar kaydedilebiliyor… Ama nerelerine?…

Virüs beyne geldi yerleşti. Birinci hedefine ulaştı. Çoğaldı, mutlu bir koloni kurdu… ondan sonra, tıpkı insanların, yaşanmaz hale getirdikleri dünyamızdan kurtulmak için, başka yıldızlarda koloni kurmaya hazırlanmaları gibi , o da , hazırlığa başlıyor. Üzerinde yaşadıkları köpek beyni, bir müddet sonra ölecek, yok olacaktır… Virüsümüz bunun da bilincindedir… O bilince nasıl varıyor derseniz, cevap yok…

Üzerinde yaşadıkları köpek kudurup ölmeden önce, hazırlıklara başlıyor. Evvela bir kısım virüsleri, köpeğin salya bezlerine gönderiyor… Salya bezlerini nasıl buluyor diye sorarsanız, cevap hazır; “içgüdüsüyle”. Bu minnacık canlının, içi yok ki, içgüdüsü olsun diyeceğim amma, vazgeçiyorum…

Her halde, çok içten, ta derinliklerden gelen bir güdü bu. Hiçbir zaman şaşmayan bir güdü… Ama beni çok şaşırtıyor. Hele hele, bundan sonra bu içgüdünün yaptıkları, daha doğrusu yaptırdıkları…

Bir an için, virüsün yerine, kendimizi koyalım. Yapmamız gerekenleri gözden geçirelim… Evvela köpek, son derece bağlı olduğu sahibinden, evinden, uzaklaştırılacak. Kuduz bulaşmamış bölgelere ulaşması sağlanacak. Sonra, bu kuduz bulunmayan yerlerde, canlılar aranıp bulunacak. Son olarak da, köpeğin o canlılara saldırması ve de mümkünse sinir uçlarının en sik olduğu bölgelerinden ısırarak, virüslerin, o canlıya geçmesi sağlanacak…

İyi, güzel de nasıl? Köpek uzaysal boyutlarda, ucu bucağı olmayan, ölçülere sığmayan bir yaratık… Biz ise, görme yeteneği bile olmayan, akılsız, aciz zavallı bir virüsüz… Görmek için, köpeğin görme şifrelerini çözüp, onun gözüyle görmemiz, hafızasını okuyup, çevre dışına çıkartmamız, bütün benliğine hâkim olup, ona, itirazsız kabul edeceği emirleri vermemiz gerek… Ama, tüm bunlar için, akıl almaz bir zeka, bir yetenek gerek…

Köpeğin yedi sekiz santimetrelik beyni, bizim ölçülerimize göre, dünya büyüklüğünde bir bilgisayar… Tekrar ediyorum, çanta büyüklüğünde değil, dünya büyüklüğünde bir bilgisayar… Hem de, hiç bilmediğimiz, görmediğimiz bir bilgisayar… Bu bilgisayarın her noktasında, virüs kaynıyor… Hepsi de, ne yapacaklarını gayet iyi biliyorlar… İnsan aklıyla, binlerce senede çözülemeyecek bu problemi hemen çözüp, sonuca ulaşıyorlar… Köpek tam denetim altına alınıyor… Köpeğin gözleri, virüsün gözleridir artık… Köpeğin beyni tamamen virüsün istediği doğrultuda çalışmaya mecburdur…

Düşünün ki, telsiz yok telefon yok ellerinde, akıl, beyin, zekâ diye zaten hiçbir şey yok… Ama yine de, o sayısız virüs kalabalığı, ortak bir hedefe doğru yönleniyor, şaşmadan… Nasıl başarıyorlar…

Bence, her birinin içinde, bu ortak hedefleri bilen, şuursuz virüs kalabalığını, sanki bir bilen tarafından idare edilen organize, disiplinli bir koloni haline getiren bilgi kıvılcımları var… Sınırsız büyüklükteki bir bilginin kıvılcımları… Onun sayesinde, ilk defa karşılaştıkları bu dev bilgisayarı çözüp hâkimiyetleri altına alabiliyorlar… Kısacası, hep olmuş olan, her yerde var olan bir kuvvet, sonsuz bir zekâ, yönlendiriyor bu virüsleri…

Biz yine, kudurmuş köpeğimize dönelim… Artık, kendisini ele geçirmiş olan, virüs kolonisinin isteği doğrultusunda yaşamak zorundadır… İçinden gelen, dayanılmaz kesin emirlere, itirazsız boyun eğer… Canından çok sevdiği evini terk eder… Ölesiye bağlı olduğu sahibini tamamen unutur… Yaşamaya devam ettiği beş on gün içinde, salyasıyla, mümkün olduğu kadar fazla canlıya kuduz bulaştırabilmek için saldırır, saldırır saldırır… Ve ölür…

“Virüsün içgüdüsü” dediğimiz o bilinmez, yine başarmıştır…

Virüslerden gelişmiş organizmalara geçmeyi ne kadar çok isterdim… Mesela vücudumuzdaki hücreler, uzmanlarca, 500 trilyonlarla ifade ediliyor. Trilyon demek, dile kolay, milyon kere milyon. Her hücreyi bir insan temsil etse, bünyemizdeki hücre sayısı için, yüz binlerce dünya nüfusu gerek… Her hücremiz etrafındaki hücrelerle, dolayısıyla da tüm hücrelerle haberleşmekte, böylece bütün hücreler her an birbirinden haberdar… Ayağımız üşüse, sırtımızın bilgisi oluyor… Bir hücre bile, etrafa aldırmadan, kaidelere boş verip, kendi başına büyüyüp çoğalmaya başlayınca, bütün denge bozuluyor… Kanser başladı deniliyor…

Uzman bir biyokimyacının gözüyle, insan bedeninin en küçük bir parçasının işleyişini inceleseydik, kim bilir ne mucizelere şahit olurduk… Hücreleri kastetmiyorum. Onlar akıl almaz derecede karışık organizmalar…

Yazılanlar doğruysa, bir tek alyuvar 250 milyardan fazla hemoglobin molekülü içeriyormuş. Bir hemoglobin molekülü onbin atomdan oluşurmuş. Bu onbin atomun vazifesi, becerebilirlerse, sadece sekiz oksijen atomunu tutmakmış… Böyle bir alyuvarın çalışmasını izleyebilmek, benim zavallı aklımın sınırlarının çok ötesinde… Yani saniyede 10 atom incelesem, bir alyuvara beş milyon yıl ayırmam gerekir… Sadece, bir tanesi bile bu kadar karmaşık olan bu alyuvarlardan, toplu iğne başı kadar kanda, altı yedi milyar adet olduğun düşünmek, beni, derin bir saygı içinde susmaya zorluyor…

Bana, sadece bir tek iyonun anlatılması yeterdi… Mesela herhangi bir yerimizdeki, bir tek sodyum iyonu, yaşamın her anında, nasıl tetikte, nasıl her durumu dikkatle takip edip, yeni şartlara karşı nasıl yeni vaziyetler alıp, görevini şaşmaz bir dikkatle yerine getiriyor…

Böyle bir konuyu bilen birinden dinlemek kim bilir ne kadar heyecan verici olurdu… Her halde aklımıza, Yunusun “bir ben vardur bende, benden içeru” dizesinin yeni yorumları takılırdı…

Diyeceksiniz ki, o sodyum iyonu, ne de olsa, bir canlının iyonu. Kuvvetini canlılıktan alıyor… Peki, o zaman canlılık kavramının ne olduğunu da bir tarafa bırakıp, cansızlara geçelim.

Cansızların en basitlerinden bir hidrojen atomu ile oksijen atomunu ele alalım. Atomların kendi hareketlerini yine bir uzmana bırakalım… Atom altı parçacıklara hiç girmeyelim… Elektronların saniyede şu kadar hızla yaptıkları devinimlerden hiç söz açmayalım… Bunlar nasıl oluyor diye hiç kafa yormayalım… Kendi özellikleri deyip geçelim…

Bir hidrojen atomu ile iki hidrojen atomu, gerekli şartlar oluşunca, her zaman ve mutlaka birleşip su haline geliyorlar. Böylece, iki gaz, biri yanıcı biri yakıcı iki gaz, sıvı haline geçiyorlar, hem de bambaşka özellikleri olan söndürücü bir sıvı… Bu nasıl oluyor? Tabii “özellikleri böyle, kanunlara uyuyorlar” demek çok kolay… Bu yapacakları şeyin mutlaka bir yerlerde, Bir hafızada saklanmış olmaları gerek. Yoksa ne düzenli tabiat olayları gelişirdi, nede bunlarla ilgili tabiat kanunları ortaya çıkartılabilirdi… Mutlaka bir şeyler var, madde içinde veya dışında… Bu bir şeyler beni düşündürüyor. Hele kar tanelerine baktıkça, “Allahın hikmetine akıl sır ermez” diyen atalara hak veriyor insan…

Bu minicik su molekülleri, gerekli ısının oluştuğunu hissedince, karar verip, birbirlerinden ayrılarak, buhar haline geliyorlar… Hissetmek, karar vermek deyimleri, bence pek de iddialı değil… Şartlar değişince, tekrar birleşip su oluyorlar, bulut oluyorlar ve kar tanesi oluşturuyorlar.

Bir gramın binde biri kadar küçük bir kar tanesini inceleyelim… Buradaki su moleküllerinin sayısını dünyadaki insan sayısıyla karşılaştırırsak, karşımıza yaklaşık, bir milyar dünya nüfusu çıkıyor…

Şimdi hayalimizde canlandıralım. Kar tanesinin oluşması için gerekli bütün şartlar bir araya geldi… O anda, bu kalabalığın hepsi , evet tamam kar tanesi oluşturmamız gerek diyor ve kar tanesini meydana getiriyorlar…

Ne var bunda, suyun özelliği bu diyeceksiniz… Ben de öyle deyip kendimi rahatlatırdım da, şu kar tanesinin şekilleri olmasa.

Her kar tanesi muntazam altıgen yapıda. O akıl almaz sayıdaki su moleküllerinin, böyle, bir şekli meydana getirebilmesi için, her molekülün bu şeklin neresinde yer alacağını, anında öğrenmesi ve hemen gidip orada yerini alması gerek… Lisedeyken 19 Mayıs gösterilerine hazırlanmak için kaç ay çalıştığımızı düşünün… Üstelik burada, anında karar verip, yerini bulup sıraya giren, bir milyar dünya nüfusu, yani katrilyonlar söz konusu… Nasıl oluyor da, yaşanması kaçınılmaz olan, o akıl almaz keşmekeş, cehennemi kargaşa yaşanmıyor? Bu başarı için ortak bir koordinasyon şart. Her molekül bir bilgi ile irtibatlı olmalı. Deyim yerinde ise, bir bilen tarafından yönlendirilmeli…

“Ne olacak yani, bu da onların özelliği” denilebilir… Ben de öyle derdim ama, kar tanelerindeki o ilahi estetik olmasa… Her kar tanesi, simetrik, kusursuz altıgen. Bu hiç şaşmıyor. Ve de, asıl inanılmaz olanı, HİÇ BİR KAR TANESİ BİRBİRİNE BENZEMİYOR…

Bu işin peşin düşenler olmuş binlerce ve de binlerce kar tanesinin resmi çekilmiş, birbirinin aynı olan iki kar tanesi fotoğrafına rastlanmamış…

Nasıl oluyor da, bir anda, o bir milyar dünya nüfusuna eşit su molekülü, tek tek hepsi birden, ne şekilde, hangi plan dâhilinde bir kar tanesi imal edeceklerini biliyorlar… Ortak bir proje etrafında birleşiyorlar veya birleştiriliyorlar? Bu, o ana kadar, hiç yaşamadıkları, görmeidkleri, yapmadıkları, karşılaşmadıkları birşekil. Bu şeklin neresinde bulunacaklarına karar veriyorlar veya öğreniyorlar… Ne derseniz deyin, anında kendi yerlerini alıp, göreve başlıyorlar… Ve hep başarılı oluyorlar. Tabii şartlarda oluşmuşlar arasında, Bozuk bir kar tanesi yok… Kırık var, yarım var ama, altıgen olmayan, simetrik olmayan yok ve, tekrar ediyorum; HİÇ BİRİ DE DİĞERLERİNE BENZEMİYOR…

Bütün bunların, bir bilgi, bir cevher, bir sonsuz zekâ işe karışmadan, kendiliğinden, tesadüfen olabilme ihtimali hiç mi yok? Tabii ki var, şöyle; klasikleşmiş bir misalle, gözleri doğuştan görme engelli bir şahıs düşünelim. Hayatında hiç daktilo kullanmamış ve İspanyolcayı da hiç bilmiyor… Bir gün, daktilonun başına geçiyor, hiç görmeden, rastgele tuşlara basmaya başlıyor… Hem da görülmemiş bir süratle, saniyede yüz tuş… Yemeden, içmeden uyumadan, durmaksızın tuşlara o hızla basmaya devan ediyor. Yaklaşık bir milyar beş yüz milyon yıl sonra duruyor… Nihayet bir gramın binde biri ağırlığında olan kar tanemizdeki, su molekülleri adedi kadar, tuşa basmış oyuyor… Bir de yazılanlara bakıyoruz ki, ortaya TESADÜFEN bir roman çıkmış… Hiç yanlışsız, cümle düşüklüğü yok. Hem de hiç bilmediği bir dilde… İspanyolca… Büyük bir roman, ciltlerce, Ciltlerin her biri bin sayfalık. Toplam yüz milyarlarca cilt…

Tek bir kar tanesinin tesadüfen oluşması, bu kadar imkânsız bir şey. Üstelik her kar tanesinde, bu şans zorlaması yeniden yaşanacak, sonsuz defa… Olacak şey mi bu…?

Peki, öyleyse nasıl oluyor, bütün bunlar?

Bütün bunların, rahatsız edici baskısından kurtulmak için, kainatın oluşumunu açıklayan, büyük patlama teorisine sarılmak, en kolay yol gibi görünüyor, bana… Bütün kâinat, küçücük, çok küçük, adeta boyutsuz bir noktacığın patlamasından meydana çıktı… Bu sonsuz kudretteki noktacığı, sınırsız bilginin, sınırsız yeteneğin, ilahi hikmetin bir parçası olarak kabul etmek, en uygun çözüm…

Her şey, sınırsız bilgiden oluştu… Her şey, hikmetin yoğunlaşarak meydana çıkmış hali… Gördüğümüz, hissettiğimiz, aslında, sadece hikmetin kıvılcımları…

Çok eski zamanlardan beri, mistik ulularının, özenle seçtikleri çömezlerine, kulaktan kulağa fısıldadıkları bir sır var. Deniliyor ki, GEÇMİŞ, GELECEK, BÜTÜN ZAMANLAR TÜM BİLGİLER, HEPSİ, HER AN, KÂİNATIN HER NOKTASINDA MEVCUT VE YARARLANMAYA AÇIK…

Bu hüküm, benim gibi sıradan insanlar arasında kabul görmemiş, akılar almamış… Bir bütünün, yani kainatın, her noktasında, o bütüne, yani kainata ait tüm bilgilerin saklı olabileceği, aklımızı epey zorlamış… Olacak şey değil denmiş…

Ama, son zamanlarda, benzer durumların şaşırtıcı örnekleri meydana çıkıyor… Uzmanların aktardığına göre, insan beyninde, hafızanın, kelime kelime, olay olay kaydedildiği yerler yok. Hafızanın tümü, beynin geniş bir alanının her noktasında mevcut… Beynin bir parçası harap olduğunda, netlik azalsa da, tüm hafıza devam ediyor…

Ayrıca, çok daha mekanik, kontrolü kolay bir model bulundu… Lazer ışınlarını özel bir metotla kullanarak elde edilen, hologram negatifleri var. Bunlardan kâğıda geçirilen fotoğraflar, üç boyutlu görüntü veriyorlar. Mesela bir heykelin hologram fotoğrafını çeksek, o heykele, nasıl sağdan soldan aşağıdan yukarıdan baktığımızda değişik görüntüler alıyorsak, bu hologram metoduyla kâğıda geçirdiğimiz, heykele de, sağdan, soldan, yukarıdan aşağıdan baktığımızda da aynı görüntüleri elde ediyoruz… Tabii ki bu şaşırtıcı, ama, asıl şaşırtıcı olan, hologram negatifleri… Bu negatifleri ikiye de üçe de veyahut çok daha fazla parçaya da ayırsanız, her parçadan, resmin, sadece o parçası değil, bütünü elde ediliyor…Parçalar küçüldükçe netlik azalıyor , ama, böylece, Negatifin ayrı ayrı istisnasız her noktasında, resmin bütününün saklı olduğu meydana çıkıyor…

Bu şekilde bir takım ermişlerin, eskiden beri gördüğü gerçek, daha kolay kabul edilebilir hale geliyor… Gelmiş, geçmiş, gelecek, tüm zamanlar ve bütün bilgiler, hepsi, her an, kainatın her noktasında mevcut yararlanılmaya açık…

Kâinatın tamamı cevherden, ilahi bilgiden, hikmetten, oluşmuş… Her şey canlı cansız her şey bu bilgiden istifade edebiliyor…

Tabii ki yaradılışında bulunan yetenekleri kadar…

Cansızlardan canlılara doğru gidildikçe, el altında bulunan bu hazır bilgi denizinden faydalanabilme oranı artıyor… İnsandan insana iyice yüceliyor… Böylece insanlık yolunda kademe kademe yüksele yüksele, insan-ı kamilliğe ulaşabilen, talihli ruhlar, bu ilahi hikmetin bir parçası oldukları gerçeğini yakalayıp, aydınlanabiliyorlar…

Hikmet kıvılcımlarıyla parıldayabilme yolları asırlar boyu, avama hep gizli kalmış… Günümüzde ise şartlar çok değişti… Geçmişte, sadece mistik yoldaki uluların, çok seneler boyunca, tarifsiz zorluklara katlanarak elde ettikleri, bu derine dalma usulleri, yirminci asrımızın son çeyreğinde, gerekli çabayı gösterebilecek kadar cesareti olan herkese açılmış durumda…

Kitaplar yayan, konferanslar veren, seminerler düzenleyen ve pratik çalışmalar yaptıran bu gibi merkezlerin sayısı, günden güne artmakta… Buralarda, dualar, şuur altı terbiyesi gibi, çeşitli meditasyon yolları da dahil olmak üzere, pek çok metot anlaşılır biçimde öğretilmekte… Bu yollarla, kendini eğitebilme, yüceltebilme azmine sahip kişilerin, sonsuz bilgi kaynağına erişebileceği iddia edilmekte… Anlayanların söylediğine göre, çalışmalar, günden güne, ümit verici bir hızla artmakta…

Bizleri, asıl heyecanlandırması gereken konu, bence şu: hikmet kıvılcımlarıyla temas kurmayı başarabilmiş ulular, genelde susuyorlar, hiç konuşmuyorlar… Ama, ender de olsa, bilgi verenler, hep aynı şeyi müjdeliyorlar…

Varılabilecek son hedef, ulaşılabilecek son basamak, sadece bir sevgi okyanusu… Tek gerçek, kelimelere sığmayan YÜCE SEVGİ… Başka hiçbir şey yok… Her şey, bu anlatılamayan sevgiden ibaret…

Bu yolda, elinden gelen çabayı sarf etmeye azimli biri olarak ben, sonsuz hakikate yaklaşabilenlerin önünde huşu ile eğiliyor ve bu yolda ilerleyebilmem için gerekli gücü vermesini Ulu Tanrı’dan niyaz ediyorum…

Ne dersiniz?… Ne mene şeydir, bu “tarif edilemeyen sevgi”?…

Sizce, nasıl isimlendirmeli Onu?…

Yoksa, hiç mi yok ?…

Saygılarımla…

Erdoğan Çiner