Kim kimin eşidir ?

Aylardan Temmuz,günlerden Perşembe.Hava sıcak mı sıcak. Ailecek geziye çıkmış olan 4 çift, mola yerinde soğuk limonataya dayanamıyorlar ve toplam 44 bardak limonata içiyorlar.
Şebnem 2 bardak
Didem 3 bardak
Selin 4 bardak
Pelin 5 bardak
limonata içiyor.

Emre eşi kadar,
Yusuf eşinin 2 katı,
Salih eşinin 3 katı
İsmail eşinin 4 katı

limonata içiyorlar.

Kim kimin eşidir?

İNSANCA PEK İNSANCA

İnançlar hakikat düşmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir. Hoşlanmadığımız bir düşünceyi öne sürdüğü zaman bir düşünürü daha sert eleştiririz. Oysa, bizi pohpohladığında onu daha sert eleştirmek uygun olacaktır. Sahip olunması zorunlu tek şey var: Ya yaradılıştan ince bir ruhtur bu, ya da bilim ve sanatlar tarafından inceltilmiş bir ruh…

Tüm idealistler, hizmet ettikleri davaların her şeyden önce dünyanın tüm öteki davalarından üstün olduğunu düşünürler. Kendi davalarının biraz olsun başarılı olması için, bu davanın tüm öteki insan girişimlerine gerekli olan aynı pis kokulu gübreye açıkca ihtiyacı olduğuna inanmak da istemezler. Bir kez yürünmüş bir yola düşenlerin sayısı çoktur, hedefe ulaşan az ..

Küçücük bağışlarla büyük mutluluklar kazanmak büyüklüğün bir ayrıcalığıdır. İnsan, diğer insanlardan hiçbir şey istememeye, onlara hep vermeye alıştığı zaman, elinde olmadan soylu davranır. Acıların bölüşülmesi değil, sevinçlerin bölüşülmesidir dostluğu yaratan … Bir şeyden hoşlanmaktan söz edilir, aslında doğrusu, bu şey aracılığıyla kendinden hoşlanmaktır. Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür. Hakikatin temsilcisinin en az olduğu zaman, onu dile getirmenin tehlikeli olduğu zaman değil, can sıkıcı olduğu zamandır.

Doğa bize aldırmadığından, doğanın ortasında kendimizi öyle rahat hissederiz ki … Uygarlaşmış dünya ilişkilerinde herkes, hiç değilse bir konuda kendini başkalarından üstün hisseder. Genel iyi yüreklilik buna dayanır. Çünkü, durum elverirse herkes yardım edebilir, o halde bir utanç duymaksızın bir yardımı da kabul edebilir. Yapacak çok şeyi olan insan inançlarını ve genel düşüncelerini hemen hemen hiç değiştirmeksizin korur. Aynı şekilde, bir ülkünün hizmetinde olan her insan ülkünün kendisine artık hiç kulak asmaz; onun buna zamanı yoktur.

Demem şu ki, ülküsünün hala tartışılabilir olmasından yana olmak çıkarına aykırıdır. İnsan dilediği kadar bilgisiyle şişinip dursun, dilediği kadar nesnel görünsün, boşuna ! Sonunda her zaman ancak kendi yaşam öyküsünü elde edecektir. İnsanların tarih boyunca farkına vardıkları aşılmaz zorunluluk, bu zorunluluğun ne aşılmaz ne de zorunlu olduğudur. Bugün artık kimse ölümcül hakikatlerden ölmüyor; çok fazla panzehir var. Uygarlık tarafından yokedilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz. Sevilmiş olma isteği kendini beğenmişliklerin en büyüğüdür. İnsanları şiddetle kendi üzerine çeken, bir oyunu her zaman kendi lehine çevirmiştir.

Çok düşünen ve uygulamalı düşünen, kendi maceralarını kolayca unutur, ama başından geçenlerin çağrıştırdığı düşünceleri hiç unutmaz. Biri kendi düşüncesine bağlı kalır; çünkü ona kendi kendine ulaşmış olduğunu sanır. Öteki ise, onu zahmetle öğrendiği ve onu anlamış olmakla övündüğü için bağlıdır düşüncesine. Sonuç olarak, her ikisi de kendini beğenmişlik … İçine doldurulacak çok şey olduğu zaman, günün yüzlerce cebi vardır. Bir düşmanla savaşarak yaşayan kişinin, düşmanını hayatta bırakmakta yararı vardır. Açıklanmamış karanlık bir konu apaçık bir konudan daha önemli sanılır. Sadece karşıtları cansıkıcı olmayı sürdürdükleri için, arada bir, bir davaya bağlı kalırız. Bir insan kendini hep çok büyük işlere adadığında, onun başka bir yeteneğinin olmadığı pek görülmez.

Açıkça büyük amaçlar tasarlayan ve daha sonra bu amaçlar için oldukça yetersiz olduğunu gizlice kavrayıveren kimse, çoğu zaman bu amaçlardan vazgeçecek kadar da güçlü de değildir. İşte o zaman ikiyüzlülük kaçınılmazdır. Gür ırmaklar kendileriyle birlikte bir çok çakıl ve çalı çırpıyı da sürükler; güçlü ruhlar da bir çok aptal ve mankafayı. Bir insanın gerçekten ele almış olduğu düşünce özgürlüğü ile, onun tutkuları ve hatta arzuları da gizli gizli kendi üstünlüklerini göstereceklerini sanırlar. Bir insan yoğun ve kılı kırk yararak düşündüğü zaman, sadece yüzü değil gövdesi de çekinceli bir havaya bürünür. Ruh arayanda, hiç ruh yoktur. İnsan yığınlarının davranış biçimlerini önceden kestirmek için, onların güç bir durumdan kendilerini kurtarmak için hiçbir zaman çok önemli bir çaba göstermediklerini kabul etmek gerekir. İnsan kahkahalarla güldüğü zaman, kabalığı ile tüm hayvanları geride bırakır.
Eylem ve vicdan genellikle uyuşmazlar. Eylem, ağaçtan ham meyveleri toplamak isterken, vicdan onları gereğinden çok olgunlaşmaya bırakır, ta ki yere dökülüp ezilinceye kadar.

Aşk ve nefret kör değillerdir; ama kendileriyle birlikte taşıdıkları ateş yüzünden kör olmuşlardır.

İnsan hatasını bir başkasına itiraf ettiğinde unutur onu; ama çoğu kez öteki kişi bunu unutmaz.

Alev, başka şeyleri aydınlattığı kadar aydınlatmaz kendini. Bilge de böyledir.

Bir konu hakkında hazırlıksız sorguya çekildiğimizde, aklımıza gelen ilk düşünce çoğu zaman bizim kendi düşüncemiz değildir; ama bizim sınıfımıza, konumumuza ve soyumuza ait olan sıradan bir düşüncedir sadece. Öz düşünceler pek ender olarak su yüzüne çıkarlar.

Bizzat kendimizde olan bir değeri övdüğü, okşadığı zaman mucizeyi de, usdışını da kabul ederiz.

Yarı-bilim tam bilimden daha üstündür. O, sorunları olduklarından daha kolay görür ve bununla görüşünü daha anlaşılır, daha inandırıcı kılar.

Çok düşünen partici olmaya uygun değildir; o, parti arasında düşüncesini çok çabuk sızdırır.
Kötü belleğin iyi tarafı, aynı şeylerden bir çok kez, ilk kez gibi yararlanmaktır.

Bir kurbanın yoldaşı o kurbandan daha çok acı çeker.

Hayatın Amacı

…
Şaka bir tarafa, sanırım benim amacım, bulunduğum ya da gezdiğim her yerde kapasitemin elverdiği ölçüde diğer varlıklarla ilişki kurabilmek, dostça zevk alabileceğim ortaklaşa işler yapmak -ki bunlara iş bile demem o zaman- , benim için YENİ sayılabilecek olgularla karşılaşmak ve tabi bunlardan beni korkutabilecek olanlarla başa çıkabilmek için enerji biriktirmek, vs vs.. Ben basit bir insanım, boyumdan büyük işlere kalkışmak istemiyorum.

Gerek Don Juan gerekse Jung, insanın bilinç alanının ötesinde devasa bir alan bulunduğunu söylüyorlar. Burdan oraya gitmek isteyenler olduğu gibi ordan buraya da gelmek isteyenler var. Gümrük kapıları birdenbire açılsa bilinçli yanımız bundan zararlı çıktığını sanabilirdi belki!
Her zaman söylediğim gibi kuralların olmadığı yerde oynamak her babayiğidin harcı değil. Buna ancak çocukken ya da henüz çok gençken cesaret edilir, cahil cesareti de diyebiliriz; ama aslında çocukta dünyanın katı gerçekliği henüz yerleşmemiş, bıngıldak sertleşmemiştir. Zaman içinde içimizi belli korkular sarar, çevremiz bunu özenle hazırlayıp uygulamıştır, belki bunların bazısı da iyi niyetle yapılmıştır fakat sonucu değiştirmiyor.
Belki de bu sebeple, bu dünya, kuralsız oyun alanı için bir hazırlık evresi de olabilir, kimbilir 🙂
Ayrıca, bilinç alanının ötesindeki alanı tek bir yer sanmak da hata olabilir, kuralsız oyuna tedricen, alışa alışa geçmek için ara dünyalar da olmalı diyorum.

Günlüğüme bir zaman rüyaların ölüm sonrası pratikleri olduğunu yazmışım. Ya da belki doğum sonrası! Henüz doğmamış olabileceğimiz seçeneği de sık sık aklıma gelir. Rüya zamanının Dünya zamanı ile karşılaştırılamayacak ölçüde hızlı olduğunu dikkate aldığımızda, Dünyadaki pratikler sanki az gelişmişler için özel olarak hazırlanmış gibi duruyor. Zaman yavaş ve tane tane akıyor, böylece duygusal tepkileri kontrol etmek için ondan daha yavaş olan düşünce imdada yetişebiliyor.  Düşününce birçok duygusal hareketi kontrol etmek mümkün oluyor. Düşünce mekanizması sanki sonradan ve dış bir eklenti gibi duruyor insanlık tarihinde.

Çok beylik olsa da zaman zaman düşünmeden duramadığımız bir konu var; gerçekten özgür iradeye sahip miyiz?

Daha dün böyle bir forum konusu açılmıştı, ben de yine dayanamayıp torbamın içindekilere bi göz attım, acaba son zamanlarda benim ibre kadere ve özgür iradeye karşı nasıl konumlanmış diye:

Siz, kendiniz olduğunu bildiğiniz kişi olsaydınız hemen ve basitçe özgür iradeniz yok deyiverirdim. Oh herşeyden kurtuluverirdik bi anda 🙂 Çünkü o kişi (kendiniz olduğunu sandığınız), filogenetik ve ontogenetik şartlarla belirlendi, ve seçim yaparken bu etkenlerin etkisi altında kaldığı da su götürmez bir gerçek.
İşte bu nedenle İsa çarmıhtaki o ünlü sözü sarfediyor: “Baba onları affet; çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar!” Doğrudur çok samimi bir feryad bu.
Ve Gurdjieff’de insanların uyuduğunu ve dolayısı ile yaptıklarından sorumlu olmadıklarını söyler. Aynı Şekilde Don Juan da, katılaşmış “bileşim noktasından” bahseder ki bu tastamam kendinizi zannetiğiniz kişidir.
Ve yine birçok öğreti ve gözlemcilerin sonuçlarını dikkate alırsak, dünyadaki insan nüfusunun büyük çoğunluğu şu ana kadar anlattığım “ne yaptığını bilmeyenler” sınıfına giriyor gibi.
O halde hiç bir sorumluluk yükleyemeyeceğimiz bu büyük insan kitlelerine nasıl oluyor da cezai müeyyideler konulmaktadır? Batı toplumlarında son yıllarda bu konu toplumsal anlamda- büyük davalar açılarak- geniş olarak sorgulanmaktadır.
Bunun benim açımdan cevabını vermeden önce, diğer guruba da göz atalım:
Yani “kendini bildiği o ben olmadığını bilenler!” gurubu. Bu bir eşiktir, uyanma eşiği. Çok basit görünmekle birlikte, dünya nüfusuna oranının çok küçük bir topluluk olduğu kabul edildiğinde, kolay olmadığı açık. (bu konu için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=130 )
Tabi ki eşiği geçmiş olanların özgür iradesinden bahsedilecektir, bunlar istedikleri anda otomatik pilota geçer isterse yönetimi ellerine alırlar, ama her halikarda ne yaptıklarını bilirler! Zaten İsa’da onlar için af dilememiş 🙂

Yukarıdaki konuya tekrar dönersek, Dünyadaki kurallar seti, ikinci gurubu korumak adına bizatihi onlar tarafından konulmuşlar bence. Bu konu çok uzun zamanlardan beri, sosyologları, felsefecileri ve teologları meşgul edip duruyor.

Not: Kuralıen az ve en zor oyun olan GO oyununu hatırlamadan geçemedim. Buyrun (dualitik) hayatı anlamak için go sözlüğüne bir göz atın. Hatta ara ara okuyun derim.

S . O. S . LÜTFEN YARDIM EDİN… TEK KELİME YETECEK…

ÖZGÜR İRADE , KADER VE IŞIK

Herkes gibi, ben de, özgür bir iradeye sahibim. Tüm kararlarımı özgürce alırım… Bu, o kadar açık bir gerçek ki, hiç bir delile, ispata ihtiyacı yok. Her şey bütün açıklığı ile meydanda. Seçimlerimi, hep serbestçe yaparım. İster yemek yerim… İstersem su içerim..İster kırmızı gülü koklarım istersem sarıyı… Sıcak veya soğuk duşu tercih etmem de tamamen bana bağlıdır. Mesela şu anda, istediğim sözcükleri ben tamamen serbest irademle seçiyorum. İstesem pekala başka kelimeler kullanabilirim. Veya, hiçbir şey söylemem… Tüm ömrüm boyunca olduğu gibi, şu anda da, kararlarımı tamamen hür irademin etkisi altında alıyorum. Bu apaçık meydanda. Ben, özgür iradesi olan bir insanım…

Ama, acaba. gerçekten de böyle mi?..Ben, sahiden hür iradeye sahip miyim?… Yoksa, olmayan bir serbestiyete, gerçekten sahipmişim gibi mi geliyor ,bana.. Bu sadece basit bir yanılsama mı?..

Aldığım kararlara başka bir açıdan, yani zorunluluk penceresinden bakacak olursam, ne yazık ki, ortalıkta en küçük hür irade kırıntısı bile göremiyorum…

Bütün yaptıklarımı zorunluluk nedeni ile, öyle yapmaya mecbur olduğum için yapıyorum. Her an önümdeki tek seçeneği seçiyorum. Diğerleri ayıklanmış durumda, sadece tek seçenek kalmış, onu seçmek zorunda kalıyorum. Ve, buna özgür seçim, hür irade diyorum… Mesela, şu an, bu kelimeleri seçip kullanıyorum. Çünkü onlar, bence en uygun sözcükler. Diğerleri zaten elenmiş durumdalar…Bu kullandıklarımı kullanmaya mecburum… İnsan, her an için beynindeki sayısız karar taslaklarından, o an için kendince, kendisine en uygun olduğuna inandığını seçiyor. O kararı almak o insan için , o anda bir zorunluluk, bir kader…

Bunun böyle olduğunu, kendi kendimize ispatlamak çok kolay….Geçmiş günlerinizden birinde, sonradan çok pişman olduğunuz bir kararınız, bir hareketiniz mutlaka vardır. Kendinize hiç yakıştıramadığınız, keşke hiç yaşanmamış olsaydı dediğiniz bir an. “Ah, zamanı geri sarıp, tekrar o günün, o anına dönebilseydim, kesinlikle o hareketi yapmazdım. Özgür irademi kullanıp, bambaşka bir karar alıp, bu pişmanlığı hiç yaşamazdım”. Dediğiniz oldu, mutlaka…

Bakalım gerçekten özgür iradeniz var mı? Başka bir karar alabilecek misiniz?… Şimdi , hayalinizde zamanı geriye sarıp, o kritik kısacık ana gelin. Ama tüm detayları ile sadece o anı canlandırın gözünüzde. Sadece tam o anı, bir an evveli veya bir an sonrayı değil, kesinlikle tam o karar anını… şimdi bakın bakalım, o pek beğendiğiniz, yerlere göklere sığdıramadığınız özgür iradenizle, başka, değişik bir karar alabiliyor musunuz?…Tabbi ki hayır, aynı şartlar altında hep aynı netice meydana çıkıyor. ..Kırk defa aynı anı yeniden, aynen yaşasanız, kırk defa da aynı hatayı yapıp, pişman olacaksınız…

Kaderin yönlendirdiği bu anlar, peş peşe sıralanarak, saniyeleri, saatleri, günleri, kısacası tüm ömrümüzü oluşturuyor ve biz, hiç özgür irademizi kullanamıyoruz…

Pek öğündüğümüz serbest irademiz, ne o anlarda vardı, ne de şimdi var… Zaten hiç olmamıştı ki…

Bu bizim zorunluluğumuz… Kimisi ona alın yazısı, kimisi de kader diyor…

Özgür irademizin hiç olmadığının, başka bir kanıtı da, olacakları önceden bilme olayları… Çünkü, bir kehanetin gerçekleşmesi için, o olayla yakından uzaktan ilgili bütün kişilerin ve tabii ki, o kişilerle de ilgili olan diğer fertlerin, tümünün ne yapacaklarının, kararlarını ne yönde vereceklerinin, seçeneklerini nasıl kullanacaklarının, önceden en küçük detaylarına kadar bilinebilmesi demektir. Bir göz kırpmanın etkisi bile ihmal edilse, kehanet gerçekleşmez….Bir kelebeğin kanat çırpması, teorik olarak, tüm dünyayı etkiler….

Tarih boyunca yaşanan pek çok önceden bilme olaylarının, çok küçük bir kısmı, yüzlerce ve de yüzlerce olarak, kitaplara geçmiş durumda. Bunların çoğunun uydurma olduğunu kabul edelim… Geri kalanların çoğuna da, basit birer tesadüf diyelim… Ama, tüm insanlık tarihi boyunca yapılan kehanetlerin, bir tanesi, sadece tek bir tanesi bile gerçekse, bu, özgür iradenin bulunmadığının, kesin kanıtı olur.

Üstelik, bugün için, önceden bilme yeteneğinin, çok az da olsa, her insanda bulunduğu, ilmen kabul edilmiş, laboratuar şartlarında ilmi metotlarla kanıtlanmış durumuma bulunuyor.. Tabii ki ben kitapların yalancısıyım…

Özetlersek, her an, kendimize göre en iyi, en isabetli, en uygun hür kararlarımızı veriyoruz. Ama bu, bildiğimiz özgür seçim olmuyor. Seçmeye mecbur kaldığımız için , o bir tek kararı almaya mahkum oluyoruz… Bazen o, kararsızlık oluyor. Hiç karar almamak oluyor. Ne oluyorsa oluyor, ama , bölünemez küçüklükteki anlar, hayatımız boyunca, peş peşe sıralanırken, bizim, her an parçası için, önümüzde seçebileceğimiz sadece bir tek kararımız oluyor. Ve tabii ki, biz de onu seçmeye mecbur oluyoruz. Daha açıkçası, mahkum oluyoruz.

Böylece görüyoruz ki, benim verdiğim bir kararı, zorunluluk gözlüğü ile incelediğimde, bunun özgür irademle alınmadığını, özgür irademle değiştirilemeyeceğini açıkça görüyorum. Ama , aynı olaya özgür irade penceresinden baktığımda ise, bütün sorumluluğun bende olduğunu, yine aynı netlikle ve kesinlikle idrak ediyorum. O anda, zorunlulukla, kaderle ilgili hiçbir kısıtlama bulamıyorum… Her şey çok açık bir şekilde, tamamen özgür irademe bağlı…

Karar verme nedenlerimin böyle çelişkili bir şekilde ortay çıkması, benim huzurumu seneler ve seneler boyunca bozdu… Zira, bu sonuç, sonuç değil, tam bir ikilem. Bir paradoks… Bir kaos… Olacak şey değil… Bu şuna benziyor; size, “bir renk düşünün diyorum, mesela siyah rengi düşünün, ama, bu siyah renk, aynı zamanda beyaz renk olsun. ..Ama, gri, kirli beyaz, veya parçalı filan olmasın… Net olarak, her noktası,hem içinde hiç beyaz barındırmayan tam simsiyah , hem de, içinde hiç beyaz barındırmayan simsiyah,olsun…” Hiç olabilir mi böyle bir renk?..Tabii ki akıl dışı…Saçma, hem de çok saçma.. “Bir el bombası düşünün” , desem. “Patlasın, ama durmaksızın, her an, kesintisiz olarak patlasın…Saniyeler, dakikalar, saatler, günler yıllar boyunca patlar durumda olsun….Hem de aynı bomba, aynı zamanda hiç patlamasın…Kulaklarımızda, hem her an devam eden bir patlama gümbürtüsü, hem de, aynı anda, tam , mutlak bir sessizlik…”Kabulü zor değil mi?…Veya, daha basit bir şey düşünün, mesela, “bir kedi düşünün” desem. “Öyle bir kedi ki, hem capcanlı dipdiri, tam sağlıklı olsun, hem de aynı anda, ölü olsun….Ama ,hasta falan da olmayacak…”Tabii ki böyle bir kedi düşünülemez. Göz önünde canlandırılması imkansız bir kedi ,bu…Böyle bir kedi için, aklı başında olan herkes, imkansız, olamaz , der…

Ama oldu, hem canlı, hem ölü olan bu kediye, ben bir kitapta rastladım…. Çocuklara kuantum’ u tanıtmak için yazılmış bir kitabı karıştırırken, karşıma çıktı ve beni bu düşünce açmazından kurtardı. Birazcık huzura kavuşturdu…

Bu hem ölü, hem diri kedi hakkında tamamlayıcı bilgi isteyenler, yeni başlayanlar için yazılmış, kuantumla ilgili bütün kitaplarda, detayları ile bulabilirler.

Şimdiye kadar okuduğum bütün bu çeşit kitaplarının, baş köşesine kurulmuş , oturuyordu, o kedi…. Kedinin yanı başında ise, her an , hem patlayan , hem de patlamayan bomba… Bombayı oraya yerleştiren tanıdık biri, Einstein… Kedinin sahibi de, kedileri çok seven, Schrödinger adında bir kuantum profesörü…

Her neyse, biz yine konumuza dönelim…Tabi ki ben fizikçi değilim. Hele, kuantum fizikçisi hiç değilim ve olamam da. Ama bu eksikliğim, kuantumla kendi seviyemde ilgilenmeme de mani olmuyor…

Anlayabildiğim kadarıyla, atomaltı diye isimlendirilen bu akıl almaz küçüklüklerin aleminde, hakikaten göz önünde canlandırılabilmesi, düşünülmesi imkansız olaylar oluyor. İnsan mantığının kabul edemeyeceği yapılar her an gözler önünde. Akıl almaz özellikler var..

Bu kuantum aleminde beni ilgilendiren, şimdilik, sadece ışığın durumu oldu… Belki de en basit onu buldum, ondandır…

Işık denen bu acayip nesnenin esası, dalga ve parçacık. Yani foton. Ama, foton ve dalga karışımı değil. Hem içinde hiç foton bulunmayan yüzde yüz dalgadan ibaret, hem de içinde hiç dalga olmayan , yüzde yüz fotondan ibaret, bu hiç tanımadığımız, ışık deyip geçtiğimiz şey…Akıl alacak, gözde canlandırılabilecek bir yapı değil ,bu… Herhalde, ispat edilmeden önce ,biri çıkıp yemin ederek anlatsaydı, herkes deli derdi ona…Ama , bugün için, kesinlikle doğru, ilmi bir gerçek….Tamamen, foton ve dalga olasılıklarından ibaret olan ışık, bir zihin ona dikkatini çevirdiği anda, ya yüzde yüz saf dalga, ya da, yüzde yüz,katıksız foton, olarak kendini gösteriyor.

Işığın sadece fotonlardan ibaret olduğunu göstermek, erbabı için çok kolay..gerekli deney düzeneğini kuruyor ve apaçık gösteriyor ki, ışık, o deney anında, tam olarak, sadece ve de sadece, fotonlardan ibaret..Işık dalgalarından, en küçük bir iz bile yok, yüzde yüz foton. Yapılan karışık hesaplarda, bunu matematiksel olarak açık seçik ortaya koyuyor. Sayısız deneyler, sayfalar dolusu hesaplamalar yapılmış, bu konuda en küçük bir şüpheye yer kalmamış. Dost da, düşman da kabul etmiş ki, ışık, o deney anında, yüzde yüz, fotondan ibaret..Kesinlikle , dalga filan yok, ortalıkta…

Ama aynı bilgin, bu sefer ışığın sadece dalgalardan ibaret olduğunu ispat etmek isterse, bunu da, aynı kolaylık ve kesinlikle başarıyor…

Bu sefer, deney aygıtlarını, ışığın sadece dalgalardan ibret olduğunu gösterip, ispatlayacak şekilde hazırlıyor. Deneyi başlatıyor…Ve neticeye kolayca ulaşıyor….Işık, o deney esnasında, sadece dalga olarak kendini gösteriyor..Foton taneciklerinden en küçük bir iz bile yok…O anda, ışık sadece dalgalardan ibaret… Bu da, sayısız deneylerle apaçık gösterilmiş ve sayfalar dolusu yüksek matematikle ispatlanmış , saf bir gerçek…

Özet olarak, siz, ışığın esasını foton olarak görmek isterseniz, foton olarak görüyorsunuz ve tamamen haklı oluyorsunuz…Dalga olarak görmek istediğinizde de,dalga olarak görüyorsunuz ve yine yerden göğe kadar haklı oluyorsunuz…..Tıpkı benim, aldığım her kararda, neyi görmek istediğime bağlı olarak, hem tam özgür irademi, hem de, kesin olarak, kader denen zorunluluğu görebilmem ve her ikisinde de haklı olabilmem gibi…

Bilmem, bu konuda, sizlerin görüşü ne olacak?..Bu apaçık gerçekliği rağmen, beni yanıldığıma ikna edebilecek misiniz ?….

Ama, lütfen , şimdi bana, “Bu söylediklerini doğru kabul edersek, bizler, özgür iradesi olduğuna inanacak sekilde planlanmış robotlar, derecesine düşmüş olmaz mıyız?… Hem o zaman. Suç ve cezayı,günahı ve sevabı, doğruyu ve yanlışı, cenneti ve cehennemi ne yapacağız?..Bu kavramları nereye yerleştireceğiz?..” diye sormayın.

Önümüzdeki bu problemi çözüp rahata erdikten sonra, tüm bu suallerin cevaplarını da vermiş olduğumuzu, hayretle ve sevinçle görmüş olacağız…

Kaldı ki, o suallerin hiç birinin doğru cevabını bulamayacağımızı, veya bulacağımız cevapların hoşumuza gitmeyeceğini, bizim huzurumuzu kaçırabileceğini düşünsek bile, bu, şu andaki araştırmamızı hiç etkilemez. Bazı sualler cevapsız kalacak diye, başımızı kuma sokup, gerçeğe ve de dolayısıyla hakikate sırtımızı tabii ki dönemeyiz…

Şu andaki görevimiz, bence, kendini bilme yolunda atılabilecek en büyük adımlardan biri olduğuna inandığım adımı atabilmek. Konumuzun özünü oluşturan ana sorumuzun cevabını, cesaretle araştırabilmek ve bulmak…

Bizim özgür irademizin, her an için, hem tamamen olduğu, hem de hiç olmadığı, doğru mu, yoksa doğru değil mi?.

Başka bir deyişle,

Benim, ÖZGÜR İRADEMLE, değiştirilmesi imkansız olan MUTLAK KADERİMİ, her an YARATTIĞIM, doğru mu, yaksa yanlış mı?…

Tek kelimelik cevap bekleyen sual , şimdilik bu…Sadece bu…

Saygılarımla…

Erdoğan Çiner