Hayatın Amacı

…
Şaka bir tarafa, sanırım benim amacım, bulunduğum ya da gezdiğim her yerde kapasitemin elverdiği ölçüde diğer varlıklarla ilişki kurabilmek, dostça zevk alabileceğim ortaklaşa işler yapmak -ki bunlara iş bile demem o zaman- , benim için YENİ sayılabilecek olgularla karşılaşmak ve tabi bunlardan beni korkutabilecek olanlarla başa çıkabilmek için enerji biriktirmek, vs vs.. Ben basit bir insanım, boyumdan büyük işlere kalkışmak istemiyorum.

Gerek Don Juan gerekse Jung, insanın bilinç alanının ötesinde devasa bir alan bulunduğunu söylüyorlar. Burdan oraya gitmek isteyenler olduğu gibi ordan buraya da gelmek isteyenler var. Gümrük kapıları birdenbire açılsa bilinçli yanımız bundan zararlı çıktığını sanabilirdi belki!
Her zaman söylediğim gibi kuralların olmadığı yerde oynamak her babayiğidin harcı değil. Buna ancak çocukken ya da henüz çok gençken cesaret edilir, cahil cesareti de diyebiliriz; ama aslında çocukta dünyanın katı gerçekliği henüz yerleşmemiş, bıngıldak sertleşmemiştir. Zaman içinde içimizi belli korkular sarar, çevremiz bunu özenle hazırlayıp uygulamıştır, belki bunların bazısı da iyi niyetle yapılmıştır fakat sonucu değiştirmiyor.
Belki de bu sebeple, bu dünya, kuralsız oyun alanı için bir hazırlık evresi de olabilir, kimbilir 🙂
Ayrıca, bilinç alanının ötesindeki alanı tek bir yer sanmak da hata olabilir, kuralsız oyuna tedricen, alışa alışa geçmek için ara dünyalar da olmalı diyorum.

Günlüğüme bir zaman rüyaların ölüm sonrası pratikleri olduğunu yazmışım. Ya da belki doğum sonrası! Henüz doğmamış olabileceğimiz seçeneği de sık sık aklıma gelir. Rüya zamanının Dünya zamanı ile karşılaştırılamayacak ölçüde hızlı olduğunu dikkate aldığımızda, Dünyadaki pratikler sanki az gelişmişler için özel olarak hazırlanmış gibi duruyor. Zaman yavaş ve tane tane akıyor, böylece duygusal tepkileri kontrol etmek için ondan daha yavaş olan düşünce imdada yetişebiliyor.  Düşününce birçok duygusal hareketi kontrol etmek mümkün oluyor. Düşünce mekanizması sanki sonradan ve dış bir eklenti gibi duruyor insanlık tarihinde.

Çok beylik olsa da zaman zaman düşünmeden duramadığımız bir konu var; gerçekten özgür iradeye sahip miyiz?

Daha dün böyle bir forum konusu açılmıştı, ben de yine dayanamayıp torbamın içindekilere bi göz attım, acaba son zamanlarda benim ibre kadere ve özgür iradeye karşı nasıl konumlanmış diye:

Siz, kendiniz olduğunu bildiğiniz kişi olsaydınız hemen ve basitçe özgür iradeniz yok deyiverirdim. Oh herşeyden kurtuluverirdik bi anda 🙂 Çünkü o kişi (kendiniz olduğunu sandığınız), filogenetik ve ontogenetik şartlarla belirlendi, ve seçim yaparken bu etkenlerin etkisi altında kaldığı da su götürmez bir gerçek.
İşte bu nedenle İsa çarmıhtaki o ünlü sözü sarfediyor: “Baba onları affet; çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar!” Doğrudur çok samimi bir feryad bu.
Ve Gurdjieff’de insanların uyuduğunu ve dolayısı ile yaptıklarından sorumlu olmadıklarını söyler. Aynı Şekilde Don Juan da, katılaşmış “bileşim noktasından” bahseder ki bu tastamam kendinizi zannetiğiniz kişidir.
Ve yine birçok öğreti ve gözlemcilerin sonuçlarını dikkate alırsak, dünyadaki insan nüfusunun büyük çoğunluğu şu ana kadar anlattığım “ne yaptığını bilmeyenler” sınıfına giriyor gibi.
O halde hiç bir sorumluluk yükleyemeyeceğimiz bu büyük insan kitlelerine nasıl oluyor da cezai müeyyideler konulmaktadır? Batı toplumlarında son yıllarda bu konu toplumsal anlamda- büyük davalar açılarak- geniş olarak sorgulanmaktadır.
Bunun benim açımdan cevabını vermeden önce, diğer guruba da göz atalım:
Yani “kendini bildiği o ben olmadığını bilenler!” gurubu. Bu bir eşiktir, uyanma eşiği. Çok basit görünmekle birlikte, dünya nüfusuna oranının çok küçük bir topluluk olduğu kabul edildiğinde, kolay olmadığı açık. (bu konu için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=130 )
Tabi ki eşiği geçmiş olanların özgür iradesinden bahsedilecektir, bunlar istedikleri anda otomatik pilota geçer isterse yönetimi ellerine alırlar, ama her halikarda ne yaptıklarını bilirler! Zaten İsa’da onlar için af dilememiş 🙂

Yukarıdaki konuya tekrar dönersek, Dünyadaki kurallar seti, ikinci gurubu korumak adına bizatihi onlar tarafından konulmuşlar bence. Bu konu çok uzun zamanlardan beri, sosyologları, felsefecileri ve teologları meşgul edip duruyor.

Not: Kuralıen az ve en zor oyun olan GO oyununu hatırlamadan geçemedim. Buyrun (dualitik) hayatı anlamak için go sözlüğüne bir göz atın. Hatta ara ara okuyun derim.

S . O. S . LÜTFEN YARDIM EDİN… TEK KELİME YETECEK…

ÖZGÜR İRADE , KADER VE IŞIK

Herkes gibi, ben de, özgür bir iradeye sahibim. Tüm kararlarımı özgürce alırım… Bu, o kadar açık bir gerçek ki, hiç bir delile, ispata ihtiyacı yok. Her şey bütün açıklığı ile meydanda. Seçimlerimi, hep serbestçe yaparım. İster yemek yerim… İstersem su içerim..İster kırmızı gülü koklarım istersem sarıyı… Sıcak veya soğuk duşu tercih etmem de tamamen bana bağlıdır. Mesela şu anda, istediğim sözcükleri ben tamamen serbest irademle seçiyorum. İstesem pekala başka kelimeler kullanabilirim. Veya, hiçbir şey söylemem… Tüm ömrüm boyunca olduğu gibi, şu anda da, kararlarımı tamamen hür irademin etkisi altında alıyorum. Bu apaçık meydanda. Ben, özgür iradesi olan bir insanım…

Ama, acaba. gerçekten de böyle mi?..Ben, sahiden hür iradeye sahip miyim?… Yoksa, olmayan bir serbestiyete, gerçekten sahipmişim gibi mi geliyor ,bana.. Bu sadece basit bir yanılsama mı?..

Aldığım kararlara başka bir açıdan, yani zorunluluk penceresinden bakacak olursam, ne yazık ki, ortalıkta en küçük hür irade kırıntısı bile göremiyorum…

Bütün yaptıklarımı zorunluluk nedeni ile, öyle yapmaya mecbur olduğum için yapıyorum. Her an önümdeki tek seçeneği seçiyorum. Diğerleri ayıklanmış durumda, sadece tek seçenek kalmış, onu seçmek zorunda kalıyorum. Ve, buna özgür seçim, hür irade diyorum… Mesela, şu an, bu kelimeleri seçip kullanıyorum. Çünkü onlar, bence en uygun sözcükler. Diğerleri zaten elenmiş durumdalar…Bu kullandıklarımı kullanmaya mecburum… İnsan, her an için beynindeki sayısız karar taslaklarından, o an için kendince, kendisine en uygun olduğuna inandığını seçiyor. O kararı almak o insan için , o anda bir zorunluluk, bir kader…

Bunun böyle olduğunu, kendi kendimize ispatlamak çok kolay….Geçmiş günlerinizden birinde, sonradan çok pişman olduğunuz bir kararınız, bir hareketiniz mutlaka vardır. Kendinize hiç yakıştıramadığınız, keşke hiç yaşanmamış olsaydı dediğiniz bir an. “Ah, zamanı geri sarıp, tekrar o günün, o anına dönebilseydim, kesinlikle o hareketi yapmazdım. Özgür irademi kullanıp, bambaşka bir karar alıp, bu pişmanlığı hiç yaşamazdım”. Dediğiniz oldu, mutlaka…

Bakalım gerçekten özgür iradeniz var mı? Başka bir karar alabilecek misiniz?… Şimdi , hayalinizde zamanı geriye sarıp, o kritik kısacık ana gelin. Ama tüm detayları ile sadece o anı canlandırın gözünüzde. Sadece tam o anı, bir an evveli veya bir an sonrayı değil, kesinlikle tam o karar anını… şimdi bakın bakalım, o pek beğendiğiniz, yerlere göklere sığdıramadığınız özgür iradenizle, başka, değişik bir karar alabiliyor musunuz?…Tabbi ki hayır, aynı şartlar altında hep aynı netice meydana çıkıyor. ..Kırk defa aynı anı yeniden, aynen yaşasanız, kırk defa da aynı hatayı yapıp, pişman olacaksınız…

Kaderin yönlendirdiği bu anlar, peş peşe sıralanarak, saniyeleri, saatleri, günleri, kısacası tüm ömrümüzü oluşturuyor ve biz, hiç özgür irademizi kullanamıyoruz…

Pek öğündüğümüz serbest irademiz, ne o anlarda vardı, ne de şimdi var… Zaten hiç olmamıştı ki…

Bu bizim zorunluluğumuz… Kimisi ona alın yazısı, kimisi de kader diyor…

Özgür irademizin hiç olmadığının, başka bir kanıtı da, olacakları önceden bilme olayları… Çünkü, bir kehanetin gerçekleşmesi için, o olayla yakından uzaktan ilgili bütün kişilerin ve tabii ki, o kişilerle de ilgili olan diğer fertlerin, tümünün ne yapacaklarının, kararlarını ne yönde vereceklerinin, seçeneklerini nasıl kullanacaklarının, önceden en küçük detaylarına kadar bilinebilmesi demektir. Bir göz kırpmanın etkisi bile ihmal edilse, kehanet gerçekleşmez….Bir kelebeğin kanat çırpması, teorik olarak, tüm dünyayı etkiler….

Tarih boyunca yaşanan pek çok önceden bilme olaylarının, çok küçük bir kısmı, yüzlerce ve de yüzlerce olarak, kitaplara geçmiş durumda. Bunların çoğunun uydurma olduğunu kabul edelim… Geri kalanların çoğuna da, basit birer tesadüf diyelim… Ama, tüm insanlık tarihi boyunca yapılan kehanetlerin, bir tanesi, sadece tek bir tanesi bile gerçekse, bu, özgür iradenin bulunmadığının, kesin kanıtı olur.

Üstelik, bugün için, önceden bilme yeteneğinin, çok az da olsa, her insanda bulunduğu, ilmen kabul edilmiş, laboratuar şartlarında ilmi metotlarla kanıtlanmış durumuma bulunuyor.. Tabii ki ben kitapların yalancısıyım…

Özetlersek, her an, kendimize göre en iyi, en isabetli, en uygun hür kararlarımızı veriyoruz. Ama bu, bildiğimiz özgür seçim olmuyor. Seçmeye mecbur kaldığımız için , o bir tek kararı almaya mahkum oluyoruz… Bazen o, kararsızlık oluyor. Hiç karar almamak oluyor. Ne oluyorsa oluyor, ama , bölünemez küçüklükteki anlar, hayatımız boyunca, peş peşe sıralanırken, bizim, her an parçası için, önümüzde seçebileceğimiz sadece bir tek kararımız oluyor. Ve tabii ki, biz de onu seçmeye mecbur oluyoruz. Daha açıkçası, mahkum oluyoruz.

Böylece görüyoruz ki, benim verdiğim bir kararı, zorunluluk gözlüğü ile incelediğimde, bunun özgür irademle alınmadığını, özgür irademle değiştirilemeyeceğini açıkça görüyorum. Ama , aynı olaya özgür irade penceresinden baktığımda ise, bütün sorumluluğun bende olduğunu, yine aynı netlikle ve kesinlikle idrak ediyorum. O anda, zorunlulukla, kaderle ilgili hiçbir kısıtlama bulamıyorum… Her şey çok açık bir şekilde, tamamen özgür irademe bağlı…

Karar verme nedenlerimin böyle çelişkili bir şekilde ortay çıkması, benim huzurumu seneler ve seneler boyunca bozdu… Zira, bu sonuç, sonuç değil, tam bir ikilem. Bir paradoks… Bir kaos… Olacak şey değil… Bu şuna benziyor; size, “bir renk düşünün diyorum, mesela siyah rengi düşünün, ama, bu siyah renk, aynı zamanda beyaz renk olsun. ..Ama, gri, kirli beyaz, veya parçalı filan olmasın… Net olarak, her noktası,hem içinde hiç beyaz barındırmayan tam simsiyah , hem de, içinde hiç beyaz barındırmayan simsiyah,olsun…” Hiç olabilir mi böyle bir renk?..Tabii ki akıl dışı…Saçma, hem de çok saçma.. “Bir el bombası düşünün” , desem. “Patlasın, ama durmaksızın, her an, kesintisiz olarak patlasın…Saniyeler, dakikalar, saatler, günler yıllar boyunca patlar durumda olsun….Hem de aynı bomba, aynı zamanda hiç patlamasın…Kulaklarımızda, hem her an devam eden bir patlama gümbürtüsü, hem de, aynı anda, tam , mutlak bir sessizlik…”Kabulü zor değil mi?…Veya, daha basit bir şey düşünün, mesela, “bir kedi düşünün” desem. “Öyle bir kedi ki, hem capcanlı dipdiri, tam sağlıklı olsun, hem de aynı anda, ölü olsun….Ama ,hasta falan da olmayacak…”Tabii ki böyle bir kedi düşünülemez. Göz önünde canlandırılması imkansız bir kedi ,bu…Böyle bir kedi için, aklı başında olan herkes, imkansız, olamaz , der…

Ama oldu, hem canlı, hem ölü olan bu kediye, ben bir kitapta rastladım…. Çocuklara kuantum’ u tanıtmak için yazılmış bir kitabı karıştırırken, karşıma çıktı ve beni bu düşünce açmazından kurtardı. Birazcık huzura kavuşturdu…

Bu hem ölü, hem diri kedi hakkında tamamlayıcı bilgi isteyenler, yeni başlayanlar için yazılmış, kuantumla ilgili bütün kitaplarda, detayları ile bulabilirler.

Şimdiye kadar okuduğum bütün bu çeşit kitaplarının, baş köşesine kurulmuş , oturuyordu, o kedi…. Kedinin yanı başında ise, her an , hem patlayan , hem de patlamayan bomba… Bombayı oraya yerleştiren tanıdık biri, Einstein… Kedinin sahibi de, kedileri çok seven, Schrödinger adında bir kuantum profesörü…

Her neyse, biz yine konumuza dönelim…Tabi ki ben fizikçi değilim. Hele, kuantum fizikçisi hiç değilim ve olamam da. Ama bu eksikliğim, kuantumla kendi seviyemde ilgilenmeme de mani olmuyor…

Anlayabildiğim kadarıyla, atomaltı diye isimlendirilen bu akıl almaz küçüklüklerin aleminde, hakikaten göz önünde canlandırılabilmesi, düşünülmesi imkansız olaylar oluyor. İnsan mantığının kabul edemeyeceği yapılar her an gözler önünde. Akıl almaz özellikler var..

Bu kuantum aleminde beni ilgilendiren, şimdilik, sadece ışığın durumu oldu… Belki de en basit onu buldum, ondandır…

Işık denen bu acayip nesnenin esası, dalga ve parçacık. Yani foton. Ama, foton ve dalga karışımı değil. Hem içinde hiç foton bulunmayan yüzde yüz dalgadan ibaret, hem de içinde hiç dalga olmayan , yüzde yüz fotondan ibaret, bu hiç tanımadığımız, ışık deyip geçtiğimiz şey…Akıl alacak, gözde canlandırılabilecek bir yapı değil ,bu… Herhalde, ispat edilmeden önce ,biri çıkıp yemin ederek anlatsaydı, herkes deli derdi ona…Ama , bugün için, kesinlikle doğru, ilmi bir gerçek….Tamamen, foton ve dalga olasılıklarından ibaret olan ışık, bir zihin ona dikkatini çevirdiği anda, ya yüzde yüz saf dalga, ya da, yüzde yüz,katıksız foton, olarak kendini gösteriyor.

Işığın sadece fotonlardan ibaret olduğunu göstermek, erbabı için çok kolay..gerekli deney düzeneğini kuruyor ve apaçık gösteriyor ki, ışık, o deney anında, tam olarak, sadece ve de sadece, fotonlardan ibaret..Işık dalgalarından, en küçük bir iz bile yok, yüzde yüz foton. Yapılan karışık hesaplarda, bunu matematiksel olarak açık seçik ortaya koyuyor. Sayısız deneyler, sayfalar dolusu hesaplamalar yapılmış, bu konuda en küçük bir şüpheye yer kalmamış. Dost da, düşman da kabul etmiş ki, ışık, o deney anında, yüzde yüz, fotondan ibaret..Kesinlikle , dalga filan yok, ortalıkta…

Ama aynı bilgin, bu sefer ışığın sadece dalgalardan ibaret olduğunu ispat etmek isterse, bunu da, aynı kolaylık ve kesinlikle başarıyor…

Bu sefer, deney aygıtlarını, ışığın sadece dalgalardan ibret olduğunu gösterip, ispatlayacak şekilde hazırlıyor. Deneyi başlatıyor…Ve neticeye kolayca ulaşıyor….Işık, o deney esnasında, sadece dalga olarak kendini gösteriyor..Foton taneciklerinden en küçük bir iz bile yok…O anda, ışık sadece dalgalardan ibaret… Bu da, sayısız deneylerle apaçık gösterilmiş ve sayfalar dolusu yüksek matematikle ispatlanmış , saf bir gerçek…

Özet olarak, siz, ışığın esasını foton olarak görmek isterseniz, foton olarak görüyorsunuz ve tamamen haklı oluyorsunuz…Dalga olarak görmek istediğinizde de,dalga olarak görüyorsunuz ve yine yerden göğe kadar haklı oluyorsunuz…..Tıpkı benim, aldığım her kararda, neyi görmek istediğime bağlı olarak, hem tam özgür irademi, hem de, kesin olarak, kader denen zorunluluğu görebilmem ve her ikisinde de haklı olabilmem gibi…

Bilmem, bu konuda, sizlerin görüşü ne olacak?..Bu apaçık gerçekliği rağmen, beni yanıldığıma ikna edebilecek misiniz ?….

Ama, lütfen , şimdi bana, “Bu söylediklerini doğru kabul edersek, bizler, özgür iradesi olduğuna inanacak sekilde planlanmış robotlar, derecesine düşmüş olmaz mıyız?… Hem o zaman. Suç ve cezayı,günahı ve sevabı, doğruyu ve yanlışı, cenneti ve cehennemi ne yapacağız?..Bu kavramları nereye yerleştireceğiz?..” diye sormayın.

Önümüzdeki bu problemi çözüp rahata erdikten sonra, tüm bu suallerin cevaplarını da vermiş olduğumuzu, hayretle ve sevinçle görmüş olacağız…

Kaldı ki, o suallerin hiç birinin doğru cevabını bulamayacağımızı, veya bulacağımız cevapların hoşumuza gitmeyeceğini, bizim huzurumuzu kaçırabileceğini düşünsek bile, bu, şu andaki araştırmamızı hiç etkilemez. Bazı sualler cevapsız kalacak diye, başımızı kuma sokup, gerçeğe ve de dolayısıyla hakikate sırtımızı tabii ki dönemeyiz…

Şu andaki görevimiz, bence, kendini bilme yolunda atılabilecek en büyük adımlardan biri olduğuna inandığım adımı atabilmek. Konumuzun özünü oluşturan ana sorumuzun cevabını, cesaretle araştırabilmek ve bulmak…

Bizim özgür irademizin, her an için, hem tamamen olduğu, hem de hiç olmadığı, doğru mu, yoksa doğru değil mi?.

Başka bir deyişle,

Benim, ÖZGÜR İRADEMLE, değiştirilmesi imkansız olan MUTLAK KADERİMİ, her an YARATTIĞIM, doğru mu, yaksa yanlış mı?…

Tek kelimelik cevap bekleyen sual , şimdilik bu…Sadece bu…

Saygılarımla…

Erdoğan Çiner

DARVİN’DEN ÖNCE ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI YAZMIŞTI!

İNSANIN DA EVRİM ÜRÜNÜ OLDUĞUNU, DARVİN’DEN ÖNCE ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI YAZMIŞTI!

Prof. Dr. Özer OZANKAYA

Eğitim kurumlarından “evrim” kuram ve düşüncesini ve bu düşüncenin en seçkin kişiliği olan Darwin’i dışlamakla, bilimsel düşünce yerine dinsel düşünceyi geçirmeğe girişen, böylece gerçekte ussal düşünceyi köreltmeye çalışırken dini de yozlaştıran Milli Eğitim Bakanlığı’na TÜBİTAK da kendisini açık açık ekledi!

Cahillik mi, Türk ulusuna ve İslam dünyasına karşı yüzlerce yıldır beslenen kasıtlı bir kötü niyet mi; hangisi daha ağır basıyor, kesinlikle bilinemez.

Ama kesin olan şu ki, bir cahillikle bir kötü niyet aynı sonucu veriyorsa, aralarında ayrm yapmaya gerek yoktur.

‘Milli’ özelliğini yitirmiş bulunan Eğitim Bakanlığı le TÜBİTAK yönetimine, önce Darvin doğmadan 50 yıl önce, 1756’da MARİFETNAME adlı kitabını yazmayı bitiren Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi’nin hem evrim konusunda, hem de sözde dini koruma gerekçesiyle bilimsel yönteme ve nesnel bulgulara karşı çıkma sapkınlığı konusunda yazdıklarını bildirelim; sonra da böyle bir sapkınlığın yol açtığı kötülükler konusunda yaptığı müthiş uyarıyı hatırlatalım:

Önce Osmanlıca aslını sunalım:

«İmtizac-ı anasırdan iptida madeniyat hasıl olup, ondan nebatat peyda olup, ondan hayvanat vücuda gelmiştir ve hayvan kemalini buldukta insan zahir olmuştur…» «… Ve amma hayvanat ile insan arasında mutavassıtların azharı maymundur: zira ki, şearü zenebden maada birun-u derunu insana müşahib­dir».

Evrimi açıklarken de şunları yazıyor:

«… mertebe-i hurmadan meratib-i hayvana­ta uruç edip nice sînin ol meratipte muammer olmuştur. Tâ fiil ve surette insana müşabih olan nesnas ve maymun mertebesin bulmuştur. Ve ol mertebeden dahi uruç edip suret-i insana gelmiştir.»

Bir de güzel türkçemize çevirelim :

«Öğelerin uyuşup birleşmesinden ilkin madenler oluşup, ondan bitkiler ortaya çıkıp, ondan hayvanlar ortaya çıkmıştır ve hayvan olgunlaştığında insan ortaya çıkmıştır.. .» «ve ama hay­vanlar ile insanlar arasındaki aracıların en belirgini maymundur: çünkü kılı ve kuy­ruğundan başka dışı ve içi insana benzer…»

Evrimi betimleyici sözleri: «Hurma ba­samağından türlü hayvanlar basamaklarına yükselip nice yıllar (çağlar, Ö.O.) o basamaklarda yaşam sürmüştür. Tâ, davranım ve biçim olarak insana benzeyen nesnas ve maymun basamağını bulmuştur. Ve o basamaktan da yükselerek insan biçimine gelmiştir.» Mârifetnâme, Bulak Basımevi, Mısır, 1835. s. 28, 29.

Milli Eğitim Bakanlığı ile TÜBİTAK’ın bugün yaptığı gibi, 1970’lerde de Mârifetnâme’yi bugünkü abeceye ve Türkçeye aktaranlar, yukardaki bölümleri ve başka kimi bölümleri çıkararak bastılar! Yani kitap makaslanarak basıldı!

Oysa İbrahim Hakkı Efendi’nin kendisi, bilimin baskı altına alınmasına karşı, bu olaydan tam 221 yıl önce, aynı kitabında şu bilimsel yöntem uyarısını da yapmıştı:

«Ol kimse ki bu makule umuru iptalde münazarayı levazım-ı diniyeden zanneder, ol kimse taz’if ve tevhin ve cinayet aled-din etmiş olur. Zira ki umur-u mezkûrenin vukuuna bera­hin-i hendesiye ve hesabiye delalet eder. Bir kimse ki ona muttali olup tahkikine kadir olur ve sebebinden ve vaktinden ve miktarından ve müddet-i bekasından haber verir, ona denilse ki bu şer’-i şerife muhaliftir ol yakîn üzre istidlal eylediği emirde şüphe etmez, belki şer’-i şerifte istişkâl eder ki yakîne muhalifüşşer nice olur? deyu tevcihe başlar. Pes şer’-i şerife yoluyla ta’nedenlerin zararından, yolsuz nusret edenlerin zararı ekserdir.»

Türkçesi şu:

«Bu tür işleri (bu kitapta açıklanan doğa ve insan olgularını, Ö.O.) çürütmek için tartışmayı dinin gereği sa­nan kimse, dini zavıflatmış, değersizleştirmiş ve dine karşı cinayet işlemiş olur. Çünkü söz konusu edilen olayların gerçekten olduğunu hendese ve hesap kanıtları gösterir. Bunu öğrenip doğrulamasını yapabilen ve nedenini, zamanını, tutarını ve süresini bildiren kimseye bunun dine aykırı olduğu söylenecek olursa, o kişi akıl yo­luyla çıkardığı sonuçtan kuşkulanmaz, belki dinden kuşkuya düşerek: «akla aykırı din nasıl olur?» diye sormaya başlar. Dine yolu yordamıyla eleştiri getirenlerin verdiği zarara göre, dine yanlış biçimde yardımcı olanların verdiği zarar da­ha çoktur.» Mârifetnâme, s. 45.)

Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi, kitabındaki bu görüşlerinden dolayı ne baskıya uğradı, ne de kitabı yasaklandı.

Tersine, Türk halkı, O’nu, asıl olarak peygamberler, pek seyrek olarak da çok yüksek değer verdiği kişilikler için kullandığı bir sanla, “Hazretleri” sanıyla anmış ve benimsemiştir. Evet, halk arasında söylenen biçimiyle tam adı, ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI EFENDİ HAZRETLERİ’dir!

Milli Eğitim Bakanlığıyla TÜBİTAK’ın ve onları bu yola yöneltenlerin, akla baskı ve düşünceye yasak getiren tutumlarıyla, Türk ulusuna ve İslam dinine ne yıkıcı zararlar verdiğini anlatmak için, onların Atatürk’ü okumak ve dinlemek istemeyeceklerini kestirebildiğim için, yine yaklaşık üçyüzyıl önce, Türk ve İslam dünyasına ilk kez basım makinesini getirebilmiş olan İbrahim Müteferrika’nın, TOPLUMLARIN YÖNETİMİNDE BİLİMSEL YÖNTEM (USUL-ÜL HİKEM Fİ NİZAM-IL ÜMEM) adlı kitabından şu paragraflarla anlatalım:

“Bütünüyle hıristiyan milletlerin, . durumlarının düzeni için gerekli kuralları dinsel kitaplarında bulunmayıp, devletlerinin şimdiki düzeni hemen bir alay akıl yapısı kurallara dayandırılıp, cihad ve gaza için öte dünyada ödül ve karşılık beklemek gibi bir düşünceleri yoktur..” “akıl ürünü yasa ve kuralları ile ordularını öylesine bir sı­kıdüzen altına almışlar ve boyun eğdirmişlerdir ki, bin­lerce askeri hemen bir sözle savaş mezbahasına yedebil­mektedirler.”

“Moskof keferesi içinde de bir akıllı ve bilge Çar ortaya çıkıp öteki halkların durumlarını ve ordu düzen ve yöne­timini ve insanları yönetmeğe ilişkin kural ve yasalarını araştırıp incelemiş, savaş tekniklerinin gereklerine değer veren ve bu bilimde becerili ustaları başka ülkelerden kandırıp getirtmiş, onların görüş, önlem ve yardımlarıyla askerini düzene koymaya başlamış ve az zamanda . bü­yük hıristiyan kırallarının askerlerine karşı koyabilecek durumda ve aynı düzeyde düzenli ordu ortaya çıkarıp her yönde güç elde etmiştir.”

“İslam halkları ise, adı geçen halkların durumu karşısında tümden aymazlık, aldırışsızlık ve dikkatsizlik içinde, onların ülkemize yaklaşmasını ve kırallarıyla sultanları­nın durumlarının özünü anlama önemli işinden tümden yüz çevrilmiş, katıksız yobazlık yeğlenmiş ve cahil kal­makta diretilmiştir.”

TÜBİTAK’ın, Milli Eğitim Bakanlığının … tutumları, nerdeyse 300 yıl önce İbrahim Hakkı Efendi’nin “aklı başkaldırıya itici” bulduğu, Müteferika’nın da acıyarak eleştirdiği nitelikte değil midir?

DNA – Kurt Delikleri

Yıllardır ezoterik ve spiritüel ustalar bedenin kelimeler ve düşünceler ile programlanabileceğini anlattılar, dualar ve mantralar buna açık örneklerdir. Bunun için kişinin DNA ile şuurlu bir iletişime girmesi ve programlamayı başaracak doğru frekansı bulması gerekir, başarı için şuurun ve farkındalığın üst düzeyde olması ve içsel süreçlerin ve gelişimin tamamlanmış olması gerekmektedir.
Rusyada yapılan çalışmalarda ezoterik ve spiritüel kişilerin söylediği gibi insanları sesle programlamanın mümkün olduğu tespit edilmiştir. Bu işlem DNA nın kelimelerle etkilenerek yeniden programlnması şeklinde yapılabilmektedir. Benzer çalışmalar Batıda farklı bir yolla yapılıyor. Bazı genlerin kesilip çıkartılması veya başka DNA lardan alınan genlerin eklenmesi yoluyla yapılmaktadır ki bu işlemin yan etkileri olmaktadır. Sesle yapılan programlamada ise DNA üzerinde herhangi bir değişiklik yapılmadığından, yalnızca olan yapı yeniden programlandığından, yan etkiler oluşmamaktadır.
Bu iki işlem arasındaki temel farklar; Batıdaki DNA araştırmalarının, yalnızca protein üreten kısım üzerinde yoğunlaşması, ki bu bölüm DNA nın tamamının yalnızca % 10 dur, bakiye kısmın ise bu işlemle herhangi bir alakası olmadığı düşünüldüğünden kapsam dışına bırakılmıştır.
Rusya’da ise tabiatın israftan yana olmayacağı düşüncesinden kaynakla, Batının aksine araştırmalar % 90’lık bölüm üzerine yoğunlaştırıldı. Bulgular, insanların kullandığı dillerdeki aynı kurallara sahip bir yöntemin takip edildiğini syntax, semantik ve gramer kurallarının nerdeyse aynen uygulandığını tespit ettiler. Ayrıca, bilgi depolama dışında bilgi iletişiminin de yapıldığı tespit edildi. Rus Biofizikçi ve meloküler biyolog Pjotr Garjajev ve ekibi DNA nın lazer radyasyonu kullanan holografik bir bilgisayar gibi çalıştığını tespit ettiler. Bilim insanları, bazı ses frekanslarını bir lazer ışınına module ettiler, bu da DNA frekansını dolayesi ile genetik bilgiyi etkiledi.
Batıda araştırmacılar DNA strandlerinden genleri kesip çıkardılar ve başka yerlere yapıştırdılar, ama Rus bilim insanları radyo frekans cizhazları geliştirerek genetik bozuklukları tamir etme yoluna gittiler. Hatta, DNA nın bilgi desenini yakalayarak başka bir DNA ya aktardılar ve böylece kurbağa embriyonlarını salamander embriyonuna dönüştürdüler. Gen çıkarma ve ekleme işlemlerindeki yan etkiler ve/veya uyumsuzluklar bu işlem esnasında yaşanmadı.
Buna ilave olarak Rus Bilim insanları DNA nın boşlukta farklı özellikler gösterdiği, manyetize solucan / kurt delikleri ürettiğini tespit ettiler. Bunlar kara deliklerin bıraktığı ve Einstein-Rosen köprüleri olarak isimlendirilenlerin mikroskopik benzerleridir. Evrendeki bu kurt deliklerine giren bir şey olağanustü çekim kuvvetinin etkisi ile tüneli öbür tarafında büyük bir hızla dışarı atılır, burası başka bir boyut veya paralel bir evrendir. DNA ise, bilgi parcacıklarını bu kurt delikleri vasıtası ile şuurumuza gönderir. Bu hiper iletişim durumlarını insanlar telepati, altıncı his, kanal bilgileri veya ilham dedikleri olağanüstü algılamalar olarak tanımlar.
Rusyada yapılan araştırmalarda DNA örneklerinin laser ışını ile aydınlantıldığında belirli bir dalga formu oluştuğu gözlendi, ancak ilginç olan DNA örneğinin çıkarılmasında sonra dahi bu dalga formunun bir süre daha oluşmaya devam ettiği görüldü ve buna haylet DNA etkisi denildi. Buna neden olarak da evrenden gelen enerjinin kurt deliklerinden akmaya devam etmesi olarak düşünüldü. Benzer bir durum şifacı ve medyumlarda da görülür, bazen bu kişilerin çevresinde elektro manyetik bir alan tespit edilir, bu o insanların sağladığı hiper iletişimden kaynaklanmaktadır.
Kurt delikleri dengesizdirler ve genelde saniyenin dörtte biri gibi bir süre korunabilmektedir. Belirli şartlarda ve ender olarak kurt delikleri kendilerini daha iyi organize ederler ve vakum oluştururlar, orda yer çekimi elektriğe dönüşür. Bu vakum alanları ışın yayan iyonize gaz toplarıdır ve yüklü miktarda enerjileri vardır. Bu toplar pek çok insan tarafından görülmüştür, kısa ve uzun süreli meditasyonlar esnasında toplar veya hızla kayan ışık kümeleri görmek olağan bir durumdur. Bu durum yer çekimi ve anti yer çekimi kuvvetleri ile ilgilidir ve dengeli kurt deliklerinin evrendeki enerjilerle hiper iletişim halinin görünür halidir, ancak bizler bu hiper iletişim aracılığı ile hangi şuur formlarına ulaşabileceğimizi bilemiyoruz, hiç olmazsa şimdilik.

Bu yazı “Zaman Yolculuğunu Araştırma Merkezi” Çetin Bal – Denizli sitesinden özetlenmiştir.

Hızlandıkça hızlanıyoruz

Eğer Çin’de yaşayan, milyonda bir rastlanan biri olsaydınız
Tam sizin gibi 1.300 kişi daha olurdu.
Çin yakında dünyada İngilizce’nin en çok konuşulduğu ülke olacak.
Hindistan nüfusunun en yüksek IQ’lara sahip yüzde 25 ‘lik bölümü,
Birleşik Devletler’in nüfusundan daha fazla
Tercümesi: Hindistan’daki iftiharlık çocuk sayısı Amerika’daki çocukların sayısını aşıyor.
Biliyor muydunuz?
2010’da en çok rağbet görecek 10 meslek, 2004’de mevcut değildi.
Öğrencileri henüz var olmayan meslekler için hazırlıyoruz
Daha icat edilmemiş teknolojileri kullanarak,
Şu an varlığından bile haberimiz olmayan sorunları çözsünler diye.
ABD Çalışma Bakanlığı, bugün öğrenim çağında olanların toplam 10-14 kez iş değiştireceğini öngörüyor,
38 yaşına gelinceye dek.
Her dört çalışandan biri, bir yıldan az süredir halihazırdaki işvereni için çalışıyor.
İki çalışandan biri ise, beş yıldan az süredir.
Biliyor muydunuz?
Amerika’da geçen yıl evlenen her sekiz çiftten biri internette tanıştı.
MySpace’de 200 milyonun üzerinde kullanıcı var.
Eğer MySpace bir ülke olsaydı, dünyanın beşinci büyük ülkesi olurdu.(Endonezya ve Brezilya arasında)
İnternete geniş-bant giriş sıralamasında 1 numaralı ülke Bermuda.
ABD 19uncu.
Japonya 22inci.
Biliyor muydunuz?
Üssayılar çağında yaşıyoruz.
Her ay Google’da 31 milyar arama yapılıyor.
2006’da bu rakam 2.7 milyardı.
Bu kadar soru nereye gidiyordu G.Ö.?(Gugıldan Önce)
İlk ticari SMS 1992’nin aralık ayında gönderildi.
Şimdi, her gün gönderilip alınan SMS’lerin sayısı, gezegenin toplam nüfusunu aşıyor.
50 milyon kişilik bir pazara ulaşmaları kaç yıl aldı:
Radyo 38 yıl,
TV 13 yıl,
İnternet 4 yıl,
iPod 3 yıl,
Facebook 2 yıl.
1984’de internet erişimi olan aletlerin sayısı 1.000 idi.
1992’de 1.000.000,
2008’de 1.000.000.000.
Biliyor muydunuz?
İngilizce yaklaşık 540.000 kelime içeriyor,
Shakespeare’in dönemimde olduğundan hemen hemen 5 kat daha fazla.
Tahminlere göre New York Times’ın okurlarına bir haftada aktardıkları,
18. yüzyılda yaşayan birinin hayatı boyunca karşılaştığından daha fazla bilgi içeriyor.
Bu yıl tahminen 4 exabit (4.0 x 1019) özgün bilgi üretilecek.
Yani geride kalan 5.000 yılda üretilenden daha fazla.
Yeni teknik bilgilerin miktarı her iki yılda bir ikiye katlanıyor.
4 yıllık bir teknik öğrenim görmeye başlayan bir öğrenci için bunun anlamı şu;
Okulun ilk yılında öğrendikleri şeylerin yarısı, üçüncü yıla geldiğinde çağdışı kalacak.
NTT Japan, tek bir elyafından saniyede 14 trilyon bit veri aktaran bir fiberoptik kabloyu başarıyla test etti.
Bu, 2660 CD ya da saniye başına 210 milyon telefon görüşmesi demek.
Bu rakam halen altı ayda bir üçe katlanıyor ve önümüzdeki 20 yıl boyunca böyle gitmesi bekleniyor.
2013 yılına kadar, insan beyninin bilgi işleme kapasitesini aşan bir süper bilgisayar inşa edilecek.
Beklenti o ki, 2049 yılına gelindiğinde, 1000 dolarlık bir bilgisayar tüm insan soyunun bilgi işleme kapasitesine galebe çalacak.
Biliyor muydunuz?
Siz bu yazıyı okurken
Amerika’da 67 bebek doğdu,
Çin’de 274 bebek doğdu,
Hindistan’da 395 bebek doğdu.
Ve 694.000 şarkı yasadışı indirildi.
PEKİ BÜTÜN BUNLAR NE ANLAMA GELİYOR?

Araştırma ve Orijinal Tasarım: Karl Fisch, Scott McLeod, Jeff Brenman
Çeviren: Yenal Yergün
Kargart Dergisi Şubat 2009

Gerçekten de bütün bunlar ne anlama geliyor? Yukarıdaki yazı internet dolaşımında olduğundan muhtemelen kimse için yeni değil, fakat soruya cevap bulmak zor. Tabi cevaplar çok muhtelif olacaktır.

Örneğin benim dikkatimi çekenler ilk etapta:

  • Hindistandaki yüksek zekalı kişileri yabana atmayın!

  • Çin, ingilizce konuşan en büyük millet olduğuna göre, Dünya bazında global bilgileri en çok onlar işleyebilecek demektir.

  • Eğitimin hızı, değişimin hızını yakalayamıyor. Bu demektir ki eğitim sistemi revize edilemiyor.

  • Terminatör gerçek olma yolunda, belki o henüz ortaya çıkmamış olan mesleklerden çoğu bu konu ile ilişkili olabilecektir.

  • “Sahip olma” isteği ve coşkusu yakında tamamen rafa kalkacak; çünkü  ben ve öteki arasına sınır koyamaz olacağız.

  • Çılgınca hızlanmayı, çılgınca yavaşlama takip edebilir, hangi biçimde? Bilmiyorum, uydurabilirim 🙂