Hayatının hikayesi- olağanüstü bir öykü

Arrival, Hayatının hikayesi öyküsünden bu alıntının ikinci paragrafı büyük şeyler ifade ediyor. Ayrıca ben kişisel olarak deneyim ve ifade şekillerinin burdaki gibi ikiyle sınırlı olmadığını da söylüyorum. Burada heptapotların zaman kavramı olamayacağını da anlıyoruz aslında ama Ted belki okuyucunun anlaması için belki bunu yazdığı 97 yılında bunun tam olarak farkında olmadığından altını kalın kalın çizmedi.   İkinci dikkat, lineer olmak zorunda değil, birkaç şeyi birarada odaklanma alanına alabiliyorsun. Aslında burada yapmak fikrini de fiziki bir eylemden ziyade kuantum fiziğindeki Sanal Geçişlerle benzetiyorum ben, bunu bizler birinci dikkatte de yapıyoruz ama yaptığımızın farkında olmuyoruz. oysa heptapotlar sanal geçişleri farkında olarak ve milyonlarcasını bir anda yapabilince zaman kavramı kayboluyor, herşeyin nerden nereye gideceği tam olarak görülüyor ve bunu da ligatür denilen bir yöntemle tek bir işaretle gösterebiliyorlar.

Aslında kitaptaki tüm öyküler inanılmaz etkili, hatta izninizle akıl almaz boyutta diyebilirim.

Keşke yazmaya devam etseydi ve umarım tüm öyküleri film olur.

 

everybody make mistakes except captains

Eşi deniz kuvvetlerinden emekli bir arkadaşım vardı. Oğullarımız aynı yaşlarda olduğundan mümkün oldukça görüşürdük. İlginç bir evleri vardı, her yer ve duvarlar batmış ünlü gemilerden çıkarılmış parçalarla doluydu. Ayrıca bir oda dolusu da sergilenemeyen gemi kalıntısı vardı, öyle hatırlıyorum.
Salona girdiğinizde tam göz hizanıza pek güzel ve kaliteli bir çerçeve içine yazılmış şu yazıyla karşılaşırdınız: “everybody make mistakes except captains” Yani herkes hata yapar ama kaptanlar asla!
Ben de gülümserdim her gördüğümde ve kaptanların egolarının biraz şişkin olup olmadığı ile ilgili düşünceler geçerdi aklımdan bir an için.
Bunu nerden hatırladım da üşenmeyip yazdım (çünkü milyonlarca şey yazabilecek hatıram var ama çok üşengecim)?
Bir süredir LAST Ship diye bir dizi izliyorum,şu an dördüncü sezona filan geldi. Normal insan olan o kişi, köprüye gelip de kaptan koltuğuna oturduğu an başka bi şey oluyor! İster albay olsun ister başçavuş!
Şu uyarıyı da seviyorum: Kaptan köprüde!
*
KENDİN diye bir şey olmadığı doğru
ama
KENDİN diye bi şey uydurman da zorunlu!
sa
Kendin için iyi bir şeyler uydurabilirsin (hani olumlamalar vs gibi yöntemlerle. Tabi şunu unutmadığını varsayıyorum: kişiliğin için uydurduğun her güzel şeyin tersi senin gölge kişiliğine yerleşir. Dualite böyle emreder. Bunlar tek başına gelmezler! Aaa bu son cümleyi bi kitabımda söylemiştim sanırım 
Güzel ve Çirkin aşkı 🙂
Kendin diye bir şeyin %95 i zaten 6 yaşına kadar uydurulmuş iş bitmiş oluyor yani senin buna katkın sonrdan olsa olsa küçük bir katkı fakat sorun olan bu değil, uydurulmuş bu kendinin UYDURULMUŞ olduğunu bilmeden yaşaman ve ölmen oluyor, işin üzücü yanı bu.
Bu arada tüm bu uydurulmuş şeyler zannettiğin küçük BEN ile, sonsuz BEN’im arasında bir fark olduğunu da unutmayalım. BEN’İM, fankındalığım ve bilişimdir. Kişisel bir olgu olarak ya da herhangi bir şekilde onu tanımlayabileceğimizi sanmam.

Phantom Thread ve 2018 Oscarları

Phantom Thread

“Yılın en iyileri arasına girmesine rağmen yalnızca Kostüm Tasarımı ödülü ile yetinmek zorunda kalan Phantom Thread, biraz The Shape of Water’ın göz boyayan reklamı ve politik meselesi, biraz da hikâyesinin durağan üslubu sebebiyle bu senenin talihsiz yapımlarından biri haline geldi. Fakat hepsinden öte Phantom Thread’in şanssızlığı, sıra dışı öyküsünün seyirciye yeterince geçememiş olmasından ileri geliyordu ki bunun sebebi, filmin ana karakterleri olan Reynolds Woodcock (Daniel Day-Lewis) ile Alma’nın (Vicky Krieps) daha önce hiç şahit olmadığımız türden bir aşk ilişkisine sahip olmalarıydı.” Kaynak
 
Sahnelerin hepsi, roller muhteşemdi. Konu incelikli ve psikolojik bir altyapıya dayanıyordu. Reynolds biraz narsistlik sınırına yakın, Alma ise muhteşem gülüşüyle parıldıyordu. Alışkanlıklarına ve yaptığı işe aşık bir adamın bile gözünden kaçamayan bir pırıltı! Dönem filmlerini pek sevmeyen biri olarak bu yılın oscar en iyi film adaylarının nerdeyse hepsi dönem filmi ve çok iyiler. Demek ki 2017 yılı önceki yıla göre verimli geçmiş. Önceki yılın Oscar adaylarının çoğu hüsrandı diye hatırlıyorum.
Phantom Thread filmi izlenmeli, kaçırılamayacak denli nitelikli bence.
*
The Post
The Post’ta çok iyi oyunculuklar ve iyi bir kurgu var. İzlenmeli bence. Oscar adaylığını hakkıyla almış fakat heykelciği bu kez Spielberg evine götürememiş görünüyor. Bu film, yönetenler sizi kandırırken doğruya ulaşmanızı sağlamak adına verilen savaşı anlatıyor. Ve bu yüzden, belki de Amerikalılardan sonra en çok bizim izlememiz gerekiyor! Yani, o savaşı daha verenlerin büyük bedeller ödediği vermeyenlerin ise gazeteci olarak hava attığı bir ülkede yaşayanların… Girdiği her role hakkını veren ve oynadığı her filme değer katan Meryl Streep’in, daha önce hiç Spielberg’le çalışmadığını biliyor muydunuz? Sinemanın 2 efsanesi; hatta Meryl Streep’e eşlik eden Tom Hanks ile beraber 3 efsanesi ilk kez aynı filmde bir araya geliyor. Fil, 1971’de Pentagon belgeleri etrafında dönen yasal süreci konu alıyor. Washington Post çalışanları editör Ben Bradlee (Hanks) ve yayıncı Katharine Graham (Streep) ordu analisti Daniel Ellsberg tarafından yazılan ve sızdırılan Pentagon belgelerini yayınlama kararı alırlar. Belgelerin, Johnson yönetiminin Vietnam Savaşı’nda ABD askerlerinin rolü hakkında kamuoyuna ve kongreye yalan söylediğini, Nixon yönetiminin gizlice savaşı tırmandırdığını ortaya koymaları büyük skandal yaratır. Nixon yönetimi The Post’un bunları yayınlamasını durdurmaya çalışır acaba yönetim mi, yoksa özgür basın ilkesi mi baskın gelecektir.Bu kararı verebilmek The Post’un sahibi için kolay mıydı? Nelere mal olabilirdi?
*
Böylece 90.cı Oscar en iyi film adaylarının hepsini izlemiş oldum, üç tanesinin doğrudan biyokrafik olması (muhteşem kurgularla), toplamda galiba 7 tanesinin dönem filmi olması dikkatimi çekti. Bu dokuz filmden yalnızca Lady Bird, hoş bir film olmasına karşın en iyi film adayı olamayabilrdi dedim. Diğerlerinin ise en az altı tanesi oscarı gerçekten alabilirdi. Eh bi tanesi aldı, Shape of the water, hayırlı olsun.
*
Sound of My Voice
2050 yılından gelen bir kız, neolduğunu bilemeden çırılçıplak sokaklarda dolaşırken bir yardımsever onu alır ve sonra işi bir tarikata çevirir. Müridler edinmeye başlarla, ki bunun amacı nedir bilinmiyor. İki araştırmacı bu konuyu haber alıp gizlice müridler arasına girerler. Bazı ritüeller yapılır. Filmin sonunda her şey açıkta kalır, ne bu kızın (Brit Marling) bir sahtekar olup olmadığı, ne kendini FBI diye tanıtan ama tek başına çalışan iri yarı zenci kadının ne olduğu, hiç bir şey yerine oturtulmaz. Muhtemelen sonrasında yapılan The OA isimli çok ilgi gören ve aynı baş rol oyuncusuyla karşımıza çıkan diziye ilham vermek için yapılmış gibidir!
*
MULTIPLE SARCASMS
 2010 yapımı ilginç bir film MULTIPLE SARCASMS. İçeriği hakkında pek bir şey yazmak istemiyorum sürprizleri bozulmasın diye.Sunumu harika olmuş, karakterlerin en az birini ya da çoğunu hayatınızın bir döneminde bulabilirsiniz. Şüphesiz ki kültürler arası farktan dolayı bizim yaşamlarımıza ters diye düşünülen tepkiler bulacaksınız; fakat sadece tepkiler farklı olacak yoksa olan bitenin gerisinde, dibinde aynı şeyler var. İnsan her yerde insan. Mimar Gabriel’in bir oyun yazarı olma serüveni de bunlardan biri.

Belirsizliğin koynunda ilk uykusu 

Laniakea

Kitabı aslında bir kitap gibi okumadım daha çok bir yazarın nerelere kadar gidebileceğini ve okuyucuyla kurduğu bağdaki etkileşimi izleyerek okudum. Bu konu ve bu türe ait tecrübem az olmasına rağmen.

Her kitabın bu etkileşimi nasıl yarattığı ve oluşturduğunu izlerim içimde. Bir kitaba başlamak zordur benim için onu bitirmek iki katı zor. Bu kitabı bitirebildim.

Bu nedenle kitap benim için bir çok iyi romanda hissettiğim tadı hissettirdi. Belirli bir yere kadar daha az inişli ve çıkışlı bir yapıyla takip ederken bir noktaya gelindiğinde aniden bir yükseliş enerjisiyle doldurur okuyucuyu, bunu Laniakea’da da hissettim diyebilirim. Daha çok duygular üzerinden yerini alan bir okuyucu kategorisine girebilirim tabii.

Bazen Karar Vermek Zordur bölümüyle başlayan ani yükseliş tekrar bir şok yaratarak güzel bir bağıntı oluşturdu devam etmek konusunda.

Kitabın en başında dönecek olursak ilk bölümlerindeki tasvirler bir şiir ikliminden gelen biri olarak okuyucuyu cezbeden bir nitelikte olduğunu söylemeliyim. Bazen bir şiirde olsa garipsenmeyecek dizeler gibiydi benim için not aldıklarım…

-Belirsizliğin koynunda ilk uykusu 
-Bulanık bir saydamlık 
-Islak olmayan sıvı bir hal 
-Sonra beyaz bir kelebek peydah oldu 
-Beyaz baloncuklu bir bulut

Sonraki bölümlerde ise zihnin ve sezginin olanaklarına teslim edilmiş bir yapı hakimdi. Bir çok tadın bir arada olduğu ve uyumlu bir masa gibi Laniakea. Polisiye, fantastik, bilim kurgu ve gerçeğin katmanları. Algı kapıları, şimdi geçmiş gelecek zaman, kuantum, şamanizm bu masada uyumlu bir şekilde bir araya gelmiş ve okuyucuya güzel bir ziyafet sunan keyifli bir zaman hediye ediyor. Lezzetliydi de efendim.

Romanın ana dinamiği Serap’ın zamansız bir bölgede geçen etkileşimler, deneyim ve keşfetme dikkatinde bulunmaktadır. Bu durumda oluşan vizyonlar olanaklar ve çeşitliliğin uyumu sürekli anın ihtiyaçlarına göre yer değiştirmekte ve canlı bir hazır oluş halinde devinmektedir. Bu devingenlik hayali gibi görünse de gerçeklik zamanında yaşayan formlara özgüdür de.

Okuduğum dönemle de ilgili sanırım, bir çok konuda ortak buluşmalar yakaladım. Meraklandım ve bütüne doğru ilerlemekti okurken yanyana ilerleyen.

Bir gün önce okuduğum Enerji Tıbbı kitabından bir alıntı selamlıyor gibiydi kelimelerin arasında dolaşan bir şimdiyi: 
“Belki Einstein’ ın inandığı gibi, yalnızca tek bir enerji vardır,”birleşik alan” 
Teşekkürler ve sevgiler…Sibel Atasoy

Cemil Yüksel

Gözüm yaşardı Cemil Bey. İşte böyle anlarda, yazarken çektiğim ve hala bazı sağlık sorunları olarak çekmeye devam ettiğim sıkıntıların bir ilacı gibi geldi yorumunuz, teşekkür ederim.
O birleşikliği beynimin içinde seyretmeden önce bir kelime bile yazamayanlardanım ben. Önce yaşayıp sonra çok çok az bir miktarını kayıt altına, zaptı rapt altına alabiliyorum, çoğu altın çiçek tozları gibi savrulup gidiyor dünyaya kozmoza. Zaten yıldızlardan gelmedik mi? Bizden de karşılığı gidiyor, hiç bir şey tek taraflı değil, tekil hiç değil.

Aradan 2 yıl geçti, zaman zaman Serap’ı görüyorum, devam ettiği üç yıllık hayatını seyrediyorum, şeyler gelişiyor, ilk kitapta geçitten adım atmıştı şimdi gerçek bir takla atmak gerekiyor gizemin merkezine dalmak için, onu yapabildiğini de görüyorum. Bazen tam yatmışken gözümün önüne geliyor bir kahkaha atıyorum onun hallerine.

Çok Boyutlu Olmak

İnsan Varlıklar daha büyük hakikate uyanıyor ve bu sadece mesajların içinde değil. Daha büyük hakikat çocuklar için ve onların çocuklarının çocukları için gezegendeki diğer uygarlıklar ile uyuşabilir bir barış dünyası vizyonudur. Bu, “Yaratıcı hakkında bizim inançlarımız farklı, ama sizin inançlarınızı da onurlandırıyoruz. Sisteminizde yaptığınız şeyi onurlandırıyoruz, çünkü bu tek kaynak ile bağlantılı” diyecek olan gelecekteki kültürler hakkında bir vizyondur.
Gezegende birliğin yayılmasının zamanıdır. Birlik, “şeylerin bütününün farkındalığı, her şey arasındaki bağlantının birleşmesi” demenin başka bir yoludur. (3.cü farkındalık düzeyi)
 
Aslında, 23 çift kromozoma sahip olduğunuz görünüyor. Ama, bunları yalnızca 3B’de yapabildiğiniz noktaya kadar inceliyorsunuz. Bunları 3B kimya enstrumanlarınız ile lineer bir şekilde araştırıyorsunuz, çünkü şu anda tek sahip olduğunuz bu. Öyleyse 24 ncü çift nereye gitti? Ya onun hala orada olduğunu söyleseydim? 24 ncü çift kuantum çifttir. Hala 24 çifte sahipsiniz, ama 3B biyoloji sadece 23 çifti görüyor. 24 ncü çift ne ile ilgili? Bunun perspektifini kaybettiyseniz, herhangi bir anlam ifade etmeyecektir. 24 rakamı ile ilgili kadim Tibet’ten gelen nümeroloji nedir? Bu altıdır (6) ve eğer o sistemde altı rakamının anlamına bakarsanız, “en yüksek seviyede insan – armoni ve denge”dir. Bunu biliyor muydunuz? Çok boyutlu olan 24 ncü çiftin 200,000 yıl sonra uyanmaya başlaması ne tesadüf?
Hiç Bir Şey Tekil Değildir