Piksellerin Laneti: Dijital Sanat Aurasını Kaybetti mi, Yoksa Yeni Bir Ruh mu Buldu?

Walter Benjamin, sanat eserinin teknik olarak yeniden üretilebilir hale geldiği çağda “aura”sını kaybettiğini söylediğinde henüz Instagram yoktu, yapay zekâ görsel üretmiyordu, müzayede salonlarında JPEG dosyalarına milyonlar ödenmiyordu. Yine de Benjamin’in sezgisi şaşırtıcı biçimde bugünün ekranlarına kadar uzanır: Bir eseri özel kılan şey nedir? Tuvalin çatlağı mı, ressamın eli mi, sergilendiği mekân mı, yoksa bizim ona bakarken içimizde duyduğumuz o tuhaf sessizlik mi?

Aura, basitçe “eşsizlik” değildir. Biricikliğin etrafında oluşan mesafe, tarih, ritüel ve varlık duygusudur. Mona Lisa’nın internetteki görseline bakmakla Louvre’da kalabalığın içinde, camın arkasındaki o küçücük tabloya yaklaşmak aynı deneyim değildir. Dijital kopya bize görüntüyü verir; ama yolculuğu, bekleyişi, mekânı, eserin “orada oluşunu” vermez. Benjamin’in derdi de tam burada başlar: Kopya çoğaldıkça eser halka yaklaşır, demokratikleşir; fakat aynı anda kutsal halesini yitirir.

Bugün dijital sanat bu tartışmayı daha da çetrefilli hale getiriyor. Çünkü dijital eser zaten kopyalanabilir doğar. Bir dosyanın “orijinali” nerededir? Sanatçının bilgisayarında mı? Blokzincirdeki kayıtta mı? İlk yüklendiği sunucuda mı? Yoksa onu gören, paylaşan, remixleyen binlerce gözün zihninde mi? Klasik sanat eserinde kopya, orijinalin gölgesidir. Dijital sanatta ise kopya bazen eserin dolaşım biçimidir; hatta varoluş koşuludur.

Aura ölmedi; beden değiştirdi

Burada aceleci bir yas tutma töreni düzenlemek kolay: “Dijital çağ her şeyi değersizleştirdi, sanat artık sonsuz kaydırmanın içinde kayboldu.” Fakat bu hüküm fazla nostaljik. Aura yok olmadıysa, belki de form değiştirdi. Eskiden aura, nesnenin maddi tekilliğine bağlıydı; şimdi ise bağlamın, topluluğun ve deneyimin yoğunluğuna bağlanıyor. Bir GIF, bir yapay zekâ görseli ya da dijital enstalasyon, fiziksel tekilliğe sahip olmayabilir; ama belirli bir anda, belirli bir kültürel gerilim içinde, belirli bir izleyici kitlesiyle karşılaştığında güçlü bir aura üretebilir.

Mesela internet memleri ilk bakışta sanatın mezarlığı gibi görünür: sonsuz kopya, anonim üretim, hızla tüketim. Ama bazı imgeler kolektif bilinçdışına saplanan oklar gibidir. Dönemin korkularını, alayını, öfkesini ve absürtlüğünü taşırlar. Jungiyen bir gözle bakarsak, dijital imgeler modern kabilelerin rüya parçalarıdır. Aura artık tapınaktaki ikonun etrafında değil, ekranların arasında dolaşan ortak psişik titreşimde belirir.

Elbette tehlike büyük. Dijital çoğalma, dikkati paramparça eder. Her eser, yan sekmede bekleyen komik kedi videosuyla, reklamla, bildirimle savaşmak zorundadır. Sanatın derin bakış isteyen doğası, algoritmanın “hemen tepki ver” buyruğuyla çatışır. Aura burada yalnızca kopyalanabilirlik yüzünden değil, dikkatin yağmalanması yüzünden de zayıflar. Bir eserin ruhu, ona ayrılan zamanla beslenir; biz ise çoğu zaman sanata değil, akışa bakıyoruz.

NFT çılgınlığı bu kayıp aurayı teknik mülkiyetle geri çağırma girişimiydi. “Dosya kopyalanabilir ama sahiplik tekildir” denildi. Bu, Benjamin’in hayaletine sunulmuş parlak ama sorunlu bir cevaptı. Çünkü aura yalnızca kıtlıkla üretilemez. Bir şeyin pahalı, sertifikalı veya blokzincire kazınmış olması, onun estetik derinliğe sahip olduğu anlamına gelmez. Aura satın alınmaz; bazen yavaşça oluşur, bazen bir bakışta çarpar, bazen de bütün piyasa gürültüsüne rağmen hiç gelmez.

Sonuçta dijital sanat, Benjamin’in kehanetini hem doğrular hem bozar. Evet, geleneksel biriciklik çözülmüştür. Eser artık kutsal mesafesinden indirilmiş, çoğaltılmış, paylaşılmış, ekran ışığına bulanmıştır. Ama bu düşüş yalnızca kayıp değildir. Sanat, müze duvarından çıkıp ağlara, oyunlara, artırılmış gerçekliğe, yapay zekâya ve kolektif üretime sızmıştır. Aura artık sabit bir nesnenin üzerinde duran altın bir hale değil; ilişkilerde, bağlamlarda, dikkat anlarında yanıp sönen elektrikli bir varlıktır.

Belki de asıl soru şudur: Dijital sanat aurasını kaybetti mi? Hayır, ama bizi daha zor bir göreve çağırıyor. Artık aurayı hazır bulmuyoruz; onu bakışımızla, dikkatimizle, seçme cesaretimizle birlikte kuruyoruz. Kopyaların sonsuz çölünde hâlâ tekil bir deneyim mümkün. Fakat bunun için ekrana yalnızca tüketici gibi değil, iz süren bir savaşçı gibi bakmak gerekiyor.

Mental beden

Bu yazıyı,(bana biraz mistik gelse de) elimden geldiğince tercüme ettim, çünkü bedenlerimiz konusunu önemsiyorum, orjinali için tıklayınız.

Zihinsel bedeniniz hava maddesinden oluşmuştur. Parlak ilahi fikirleri indirmek için bir kadeh gibi alıcı olacak şekilde tasarlanmıştır. 

Zihinsel bedeniniz bu fikirleri uygulanabilir biçime dönüştürme gücüne sahiptir. Zihin zihinsel bedende bulunur. Bilinç olarak da adlandırılan zihin, efendiniz değil, hizmetkarınızdır.

Zihinsel vücut; desen ve vizyon tutmak için,  arzular ile form oluşturma aracı olarak oluşturuldu. 

Çoğumuz istemediklerimizi yaratmak için zihinsel bedenimizi kullanıyoruz.  

Ne olmasını istemediğine dair kafanda bir resim tutarken kendini bulursan eğer bunu durdurmak ve iptal etmek için tereddüt etmeyin.

Oraya gitmek istemiyorsun fakat dikkatini istemediğin şeye veriyorsun. Zihninizde geviş getirerek, neler olabileceğini yansıtarak ve başkalarıyla konuşarak, bu korkuyu tam anlamıyla tezahür ettiriyorsunuz. 

Zihinsel bedeni,  aslında yaratılış işlevinin tersine kullanıyorsunuz.

Zihinsel karmaşa içinde kendinizi bulduğunuzda sorulması gereken soru şudur, “bana ait bu düşünceler Ne kadar önemli?”  

Çünkü birçok kez, eğer empatik veya enerjiye duyarlıysanız (benim gibi), başkalarının düşüncelerini alırsınız.  Aurik alanınızı güçlü tutmanın bu kadar önemli olmasının bir başka nedeni de budur.

Pratik yapalım:

Devamını oku “Mental beden” →

Altıncı ve yedinci Çakralar

Dengeli ve sağlıklı altıncı çakrası olan insanlar doğal birer
medyumdur. Bunun anlamı medyumluğun şaşaalı ve dramatik
bir yetenek olmadığıdır. Doğal medyumlar piyangoda kazana
cak numaraları ya da uçak kazalarını önceden görmezler; kendi hayatları için gerekli şeyleri görürler. Arkadaşlarının antika arabasının
bulunamayan bir parçasını ya da hiç olmayacak bir kasabada,
bir kitapçıda hayati bir bilgi bulurlar. Sağlıklı medyumluk
ünlü psişiklerin medyumluğu kadar sihirli ve açıklanamazdı
ama daha sessiz ve içe dönük bir gerçeklikleri olduğu için
dikkat çekmez.
Sağlıklı bir medyumun cevaplanmamış fazla sorusu yoktur
ya da paraya, üne, güvende olmaya gereksinim duymazlar. Yollarında yürüyor olmaları, o yol ne olursa olsun sağlıklı medyumlara güven ve destek sağlar. Yolları onları tanımadıkları alanlara;
yoksulluğa, çatışmaya ya da tanıdıkları her şeyden uzağa götürebilir ama onlar gene de kendilerini güvende hissederler.
Sağlıklı altıncı çakra insanlarının yolları zor fakat belirgindir.
Kendilerine çok normal gelen tuhaf bir şekilde kendi yolları için
destek bulabilirler. Aldıkları dersleri ve öğrendikleri bilgileri rahatlıkla,kolaylıkla işleme koyabilirler ve spiritüelliklerini arayan kişilere danışmanlık yaparlar. Altıncı çakra insanları genellikle çevrelerinden farklıdırlar; tıpkı altıncı çakra enerjisinin günlük dünyamızdan farklı olduğu gibi. Eşi benzeri olmamak onları toplum içinde ayırt edilir kılmasa bile şaşırtıcı dürüstlükleri kılar. Sadece diğer sağlıklı altıncı çakra insanları ile eşleşebilirler.
Gerçek yoldaşlığı da ancak sağlıklı altıncı çakra insanlarında
bulabilirler
Not:Yalnız bu paylaştığım pasajdan sanki altını çakranın çok önemli olduğu gibi bir sonuç çıkmasın lütfen çünkü diğer çakralar sağlıklı ve ilişkileri sağlıklı değilse hiç bir çakranın tek başına sağlıklı olmayacağı yazar tarafından defalarca belirtilmiş.

Yedinci çakra bedende merkezlenmediği için günlük hayatın Devamını oku “Altıncı ve yedinci Çakralar” →

13 Haftalık bi serüven

Tamamıı için tıklayınız

Size bu yolculukta başıma gelenleri anlatmaya ne zaman karar verdim biliyor musunuz?

Daha ilk derse gittiğimde ve niyetimize rağmen insan prototipinin çeşitli modelleri olma durumumuzu net olarak gösterir ufak tefek olaylar oluştuğunda “bunu yazmalısın” dedim kendime. Böylece yazarken bunu sonsuza kadar unutmamayı garanti etmek istiyordum.

En azından bu niyetle, işte şimdi başlıyorum.

**

“İzleme” kelimesini özellikle kullandım; çünkü hayatımızda en önemli üç beş unsurdan biri olduğunu düşünürüm. İzleme kelimesini bir çeşit avcılık terimi gibi kullanıyorum; yani bir avcının, avının izini sürmesi gibi insanın kendisini, çevresini ve olan bitenin ilişkisinin izini mümkün olduğunca bir avcı sadeliği ve tarafsızlığı ile sürerek bağlantıları keşfetmesi, deşifre etmesi olarak açıklayabilirim.

**

Son bir yıldır birlikte tefekküre daldığımız, keyifli uzun saatler boyunca birlikte iz sürdüğümüz yoldaşım A ile o gece yine bağlantılardan konuşuyorduk.

Her şeyin birbiriyle ilişkide olduğunu, insanı bir sonuca götüren tek bir sebep bulmanın imkansızlığını üstelik bu durumun tam da kuantum fiziğinde söylendiği gibi neredeyse “kaostaki kelebek etkisi” ne benzediğini kimbilir kaçıncı kez (çünkü bazı şeyleri defalarca konuşmaya doyamıyorduk, sanırım o sıralarda bilgi eritme işleminin peşinde avcılardık.) heyecanla anlatırken aniden yine bir vizyon gördüm.

Son bir senede defalarca başıma gelen bu vizyonlar tek kare şeklinde hayali fotoğraflar şeklinde olurdu. Öylesine net, gözümün önünde ama gözüm olmayan başka bir şeyle gördüğüm ve sorulduğunda en ince ayrıntısına kadar seyredip aktarabildiğim tuhaf, sevinç verici şeylerdi.

Herneyse o gecenin fotoğrafı şöyleydi: Bu fotoğraf oldukça yüksek bir yerden belki de içbükey olarak alınmıştı; çünkü bir çok objeyi içine alan bir coğrafi harita gibiydi. Şehirler yerine insanlar, hayvanlar, bitkiler ve diğer maddeleri bir çeşit renkli elektrik kabloları ile birbirine bağlıyordu. Sanki bir bölgenin karayolu, demiryolu haritası gibi görünüyordu ama bağlantılar sabit değildi. Her an yeni bağlantılar oluşuyor, eskileri gözden yitiyordu, harita adeta canlı bir yaratık gibiydi.

İlginç bir görüntüydü ve bize her zamanki gibi yeni bir heyecan, bir BİLME hali getirmişti. Haritayı ilk gördüğüm anda bu elektrik teli gibi bağlantıların ilgi enerjisi olduğunu anlamıştım. Sonraları bu konuda “ilgi bağlanışı” dikkat enerjisi gibi isimler verdiğim yazılar bile yazdım.

Bu fotoğraf öyle ilgimi çekti ki ben aniden

“Ben artık her şeyi böyle görmek istiyorum” diye bağırmışım.

Bu heyecanlı, çocuksu hallerime alışkın olan A, her zamanki ağırbaşlı, anlayışlı havasını sürdürmekle beraber oyunuma katıldı “gör o zaman, seni kim tutar” dedi.

Ama ben bunun nasıl yapılacağını bilmiyordum. Bunu yapan insanlar olduğunu biliyordum fakat onları nasıl bulmalıydı.

**

Mutat düşünce seanslarımızın birinde nasıl olduğunu anlayamadığım bir hale geçmiştim. Birden tek bir göz olarak her şeye bakarken buldum kendimi. Bu bildiğimiz her şeyi içine alan dünya ve evreni iç bükey bir aynada seyretme duygusuydu. İrkiltici gelmişti. Zaten tedirginlik hissettiğimde yeniden normal iki gözlü yaşamıma döndüm. Sanırım bu deneyimden sonra bazı şeyler değişti. Ne olduğunu tam olarak ifade edemeyeceğim. Zaten sık sık her şeyi uydurduğuma kendimi ikna etmeye çalışırken yakalıyorum kendimi.

Sonra bu cümlenin anlamsızlığına ve saflığına uzun uzun gülüyorum. Uydurmayı küçümsemek iliklerimize işlemiş.

Uydurma konusunda dört ihtimalden birini, ya da birden çoğunu aynı anda kullanabiliyoruz.

  • 1) Hiçbir şey uydurmaz, uyduranları da taşa tutarsın.
  • 2) Arada uydurur ancak bunları asla gerçekle (!) karıştırmazsın.
  • 3) Çok uydurur, arada bunları gerçek sandıklarınla karıştırırsın.
  • 4) Çok uydurur, uydurduklarının gerçeğe dönüştüğünü bilirsin.

Ben ilk yaşamımda ikinciyi, ikinci yaşamımda üçüncüyü, üçüncü yaşamımda dördüncüyü kullandım. Bundan sonra ne olacağını bilmiyorum.(2003)

**

Madam Mari sevgiyle haykırıyor “bırakın çıksın onlar, serbest bırakın”

Bilemiyorum… Kendimi haddinden fazla büyümüş, çirkin bir dinazor gibi hissediyorum.

Evrim, dinazorları elemişti. Düz mantıkla yola çıkarsak, demek ki sıra bana geliyor.

Boynumun üzerinde yarı çapını kestiremediğim çok büyük bir saksı taşıyormuş gibiyim. O büyüdükçe boynumun altı bir hilkat garibesi gibi çelimsiz kalıyor.

Bir zamanlar methiyeler düzdüğüm dünyanın doğal güzelliği bile bir şey demiyor artık bana. Benim durumumdaki birinin çoktan ölmesi gerekirdi.

Peki bu durumda ben ne demeye kursa gidiyorum?

Kendimi yeniden dünya için yararlı hissetmeye çalışıyorum. Egom beni burada ve canlı tutabilmek için hanidir büyük bir efor sarf ediyor. Eğer ben de aura görebilsem ve şifacı olabilsem insanlar için bir şeyler yapabilsem değerimi yeniden inşa edebileceğim. Kendime saygımı geri kazanacağım. Bak sen şu işe!

Demek bir yanım “kalk gidelim” diğer yanım “halt etme otur” diyor.

Bütün Oyunlar Konfederasyonu büyük boy ilanlar vermiş;

“Oyun kurabilecek, usta oyuncular aranıyor”

Overlokçu ya da oyun kurucu fark etmez! Hepsi oyun için.

Ben sersem tavuğun biriyim. Bir de aptal diye tavuk yemezmişim. Tavuğun aptallığı kendimden tanıdık geliyor besbelli.

Önce kendi oyuncağımı kırdım şimdi bön bön bakınıyorum. İstesem yeni bir oyuncak yapabilirim ama neden yapayım? Oyuncağa ihtiyacım varsa kırdığımın kusuru neydi. Oyuncağım olmaması iyidir. Ama bundan daha iyisi BEN diye birinin hiç olmaması.

İçimde istek yok, duygu yok, beklenti yok. Biraz şaşkınlık var. Ben ne halt ettim şaşkınlığı.

İnsan kendi isteği ile boşluğa atlar mı?

Atladık işte!

Bu sefer kendimi geri getirme zahmetine girmeyeceğim.2003

**

Bugün ders arasında eski öğrencilerden Nilay bana ilginç bir şey söyledi;

“Sen neden kendini tutuyorsun?”

“Bilmem tutuyor muyum? Neden söyledin bunu?”

“Sen bir cadısın! Gece mavisi ipekler giyiyorsun”

şaşırmıştım

“Öyle mi görüyorsun?”

“Evet”

Fazla açıklama yapmadı. Ama bazen onu başımın üzerinde bir şeylere bakarken yakalıyorum.2003

Günden kalanlar…

İki haftadır üst üste aura konusundaki hocam Bayan Luba’yı ziyarete gidiyorum. Ders sürecimiz bittikten sonra uzunca bir süre pek seyrek görüşebilmiştik ve aslına bakarsanız ben onu hep özlemiştim.

Fakat şimdi baktım da böyle ara vermek her türlü ilşki için oldukça faydalı, aradan geçen bu üç yılda onda gerçekten mühim değişimler olmuş (kendiminkileri es geçtiğimi sanmayın).  Önceleri yalnızca andaki duygu değişimleri ile ilgiliyken şimdi mekanizmalara sarmış! Mekanizmalar ise tam da benim sahamdı… Gerçekten çok ilginç buldum bu durumu. Kırk yıl düşünsem sevgili Luba’nın mekanizma konusuna eğileceğini tahmin etmezdim.

Dersler esnasında benim yazarlığımla inceden dalga geçtiğini biliyorum, hatta artık bunu seslendirerek yapıyor, hani şöyle bi şeyler: “yazıyosun sen!” bu iki kelimenin alttan geçen yazısı ise şöyle: “hayalcisin, kurgu yapıyorsun, şu anda buranın gerçekliğinde değilsin” :))

Amenna… Doğruya doğru ne diyeyim. Üç yıl önce bir seans sırasında, bir başka öğrencinin sorunuyla ilgili alıştırma yapılırken, cesaretimi toplayıp araya girmiştim ve olayın mekanizmasını basitçe söylemiştim. Bana şöyle yukardan aşağı bir baktı ve “o senin bulunduğun yerde değil” dedi. Sesimi kesip oturdum, ne de olsa röntgen çeken oydu ben değil 🙂 Onu her düşündüğümde gülümsüyorum, her gördüğümde kahkahalar  atasım geliyor ve bi vesileyle de atıyorum. Onu çok seviyorum.

Bu yıl ev değişikliklerinin bini bir para, Luba da ev değiştirmiş, muhteşem bir eve geçmiş, buna çok sevindim, Güneş kadına tam da kendisi gibi pırıl pırıl güneşli bir ev. (Laf aramızda bir üç yıl daha geçtiğinde onun yazdığı kitapları görürsem raflarda şaşırmayacağım)

Aslında bayan Luba Sibiryalı bir şaman fakat bunu kendisi hiç söylemedi, geçen hafta ben kulağına eğilip bunu söylediğimde, isimler koymak ne işe yarar ki dedi, korkutmanın gereği yok, yapabildiğimizi yapalım işte. Haklıydı.  Bi şeyin lafı varsa kendi yoktur. Ya lafın, aslı çağırması bekleniyor/umuluyordur ya da aslın yokluğunun vicdan azabı çekiliyordur!