Zihnin İçindeki Değirmen: Seçiyor muyuz, Yoksa Dönüyor muyuz?

Bir rüzgar değirmeninin önünde durduğunu düşün. Kanatlar dönüyor, taşlar öğütüyor, buğday una dönüşüyor. Dışarıdan bakınca her şey uyumlu, neredeyse şiirsel. Ama içeri girersen büyü bozulur: dişliler birbirini iter, miller döner, taşlar sürtünür. Orada özgürlük yoktur; yalnızca kuvvet, temas, aktarım ve sonuç vardır. Peki insan zihni de böyle bir değirmen mi? Seçimlerimiz, çocukluğumuzun rüzgarı, genlerimizin dişlileri, toplumun milleri ve arzularımızın taşları arasında öğütülen zorunlu sonuçlar mı?

Rüzgar Değirmeni Argümanı diye adlandırabileceğimiz düşünce tam buradan saldırır: Eğer insan davranışı bütünüyle önceki nedenlerin ürünü ise, irade dediğimiz şey yalnızca mekanizmanın çıkardığı melodidir. Değirmen dönüyordur; biz de buna karar verdim diyerek romantik bir isim koyarız. Sabah kahveyi çay yerine seçmen, aslında uykusuzluğun, alışkanlığın, damak hafızanın, reklamların ve beynindeki kimyasal eğilimlerin kaçınılmaz birleşimidir. Sen seçmedin; sistem çıktı verdi.

Bu bakış güçlüdür, çünkü gerçekliğin büyük kısmı nedensellikten örülüdür. Hiç kimse boşlukta karar vermez. Sevdiğin müzik, korktuğun insanlar, sinirlendiğin cümleler, aşık olduğun yüzler bile geçmişin karanlık atölyesinde biçimlenir. Jungiyen bir dille söylersek, egonun ben istiyorum dediği yerde çoğu zaman kompleksler, arketipler ve gölge fısıldar. İnsan kendini kaptan sanır; ama bazen gemi, çoktan bilinçdışının akıntısına girmiştir.

Özgürlük, nedensiz olmak mıdır?

Burada kritik soru şudur: Özgür irade, hiçbir neden olmadan seçim yapmak demek midir? Eğer öyleyse özgürlük pek de yüce görünmez. Nedensiz bir seçim, bilgelik değil rastgelelik olurdu. Bir savaşçının kılıcını ne zaman çekeceğine karar vermesi, geçmiş eğitimine, değerlerine, tehlikeyi okuma biçimine dayanır. Onu özgür yapan şey nedensizliği değil, nedenlerini görebilmesi ve onlarla bilinçli ilişki kurabilmesidir.

Bu yüzden kaba determinizm insanı fazla küçültür. Evet, içimizde bir değirmen vardır; ama insan yalnızca değirmen değildir. Çünkü insan, değirmenin sesini duyabilen tuhaf bir varlıktır. Dişlilerin nasıl döndüğünü fark edebilir. Öfkelendiğinde içinden yükselen ilkel tepkiyi izleyebilir. Kıskançlığını hakikat sanmak yerine onun köküne inebilir. Alışkanlığın rüzgarına kapılmak yerine, kanatların yönünü değiştirecek yeni pratikler geliştirebilir.

Elbette bu mutlak özgürlük değildir. Kimse kendi doğum yerini, ilk dilini, genetik mirasını, çocukluk yaralarını seçmez. İnsan oyuna, kuralların çoğu yazılmışken girer. Fakat oyunun bütünü önceden oynanmış değildir. Satrançta taşların hareketleri sınırlıdır; yine de usta ile acemi arasındaki fark evren kadar büyüktür. Özgürlük, sınırsız hamle yapmak değil, sınırlı tahtada uyanık hamle yapmaktır.

Rüzgar değirmeni benzetmesinin en tehlikeli yanı, bizi sorumluluktan kaçırabilecek olmasıdır. Eğer her şey nedenlerin zorunlu sonucuysa, zalim yalnızca geçmişinin makinesi, korkak yalnızca sinir sisteminin mahkumu, bilge yalnızca iyi programlanmış bir organizma olur. O zaman erdem, suç, pişmanlık ve dönüşüm kelimeleri solmaya başlar. Fakat insan deneyimi buna direnç gösterir. Çünkü pişmanlık gerçektir; dönüşüm de öyle. Birinin yıllarca taşıdığı öfkeyi fark edip onu merhamete dönüştürmesi, basit bir mekanik aktarım gibi görünmez. Orada bilinç sahneye çıkar.

Belki de özgür irade bir kapı değil, bir kas gibidir

Özgür irade ya vardır ya yoktur diye düşünmek yerine, onu dereceli bir yeti olarak görmek daha isabetli olabilir. Aç, yorgun, bağımlı, travmatize veya propagandaya boğulmuş bir insanın özgürlüğü daralır. Kendini tanıyan, dürtülerini izleyen, seçeneklerini genişleten, erteleyebilen ve değerleriyle davranabilen insanın özgürlüğü artar. Yani özgürlük gökten düşen metafizik bir mücevher değil; dikkat, disiplin ve içgörüyle güçlenen bir kas gibidir.

Sonuçta rüzgar değirmeni dönüyor; bunu inkar etmek saflık olur. Ama belki de insanın trajik ve asil yanı tam burada başlar: Rüzgarı seçemeyiz, fakat kanatlarımızın açılarını anlamayı öğrenebiliriz. Geçmiş bizi iter, ama bilinç bazen araya girer ve der ki: Dur. Bu tepki bana ait gibi görünüyor, ama gerçekten ben miyim? İşte özgür iradenin en parlak anı, seçeneklerin sonsuz olduğu an değil; otomatikliğin fark edildiği andır. Değirmen dönmeye devam eder, fakat içeride biri uyanmıştır.

Satranç Tahtasında Tanrı Olmak: Her Şeyi Bilince Özgürlük Biter mi?

Satranç tahtası, evrenin küçük, kareli ve kibirli bir modelidir. Altmış dört kare, otuz iki taş, kesin kurallar, sırayla yapılan hamleler… Dışarıdan bakınca sanki kaderin laboratuvar versiyonu gibidir: Her şey tanımlıdır, her şey sınırlıdır, hiçbir taş keyfine göre uçamaz. Fil çapraz gider, kale düz gider, piyon yavaş yürür ve vezir aristokrat bir fırtına gibi her yere uzanır. Peki böyle kapalı bir sistemde yaratıcılıktan söz etmek mümkün müdür? Yoksa satranç yalnızca gecikmiş bir hesap mıdır?

Felsefi açıdan satranç, determinizmin en zarif oyuncaklarından biridir. Başlangıç konumu bellidir, kurallar eksiksizdir, şans yoktur, zar yoktur, gizli kart yoktur. Teorik olarak, yeterince büyük bir zihin bütün olası hamle dizilerini hesaplayabilir ve oyunun sonucunu daha ilk hamleden bilebilir. Bu zihin için satranç oynanmaz; satranç çözülür. Tıpkı geleceği önceden görmenin yaşamayı gereksizleştirmesi gibi, mükemmel bilgi de oyunu deneyim olmaktan çıkarıp tabloya dönüştürür.

Fakat burada insan zihninin gururunu kıran bir uçurum açılır: Kapalı sistem, basit sistem demek değildir. Satrançta olası oyun sayısı, gündelik sezgimizin alay konusu olacağı kadar büyüktür. Kurallar birkaç dakikada öğrenilir, ama olasılıklar zihnin mağaralarında yankılanır. İşte kaos buradan doğar: Kuralların yokluğundan değil, kuralların fazlasıyla tutarlı oluşundan. Kaos, bazen düzensizlik değildir; düzenin insan algısını aşacak kadar dallanıp budaklanmasıdır.

Tanrı İçin Hesap, İnsan İçin Serüven

Mükemmel bilgiye sahip varsayımsal bir varlık için satrançta sürpriz yoktur. Ama insan için sürpriz, bilginin eksikliğinden doğan kutsal bir aralıktır. Bu aralıkta sezgi, korku, cesaret, yanılgı ve güzellik sahneye çıkar. Bir büyükusta hamle yaparken yalnızca hesaplamaz; pozisyonun ruhunu dinler. Zayıf kareler, sıkışmış taşlar, şahın çıplaklığı, fedanın kokusu… Bunlar matematiksel olarak ifade edilebilir belki, ama deneyimlenişleri neredeyse mitolojiktir.

Bu noktada yaratıcılık, yoktan var etmek değildir. Kapalı bir sistemde kimse kural dışı mucize yaratamaz. Atı düz süremezsiniz; piyonla geriye kaçamazsınız. Yaratıcılık, sınırların içinde beklenmedik bir yol bulmaktır. Bir satranç fedası bu yüzden güzeldir: Taş kaybı gibi görünen hareket, daha derin bir düzende kazanca dönüşür. İnsan zihni burada savaşçıya benzer; cepheyi değil, cephenin arkasındaki görünmez gerilimi okur.

Jungiyen bir bakışla satranç tahtası, psişenin de haritasıdır. Şah kırılgan egodur; vezir gölgenin ve kudretin birleşimi; at, bilinçdışının tuhaf sıçrayışlarıdır. En parlak hamleler çoğu zaman düz mantığın yürüdüğü yoldan gelmez. At gibi gelirler: dolaylı, eğri, beklenmedik. Yaratıcı zihin, kuralları çiğneyen değil, kuralların rüyasını gören zihindir.

Modern satranç motorları bu tartışmaya soğuk bir ayna tuttu. İnsanların yüzyıllarca estetik bulduğu bazı hamleleri makineler saniyeler içinde onayladı ya da çöpe attı. Ama tuhaf biçimde, makineler yaratıcılığı öldürmedi; onu başka bir yere taşıdı. Artık insan, yalnızca en iyi hamleyi bulmaya çalışan varlık değil, makinenin gösterdiği hamlenin anlamını kavramaya çalışan yorumcu oldu. Determinizm derinleştikçe hermenötik, yani yorum sanatı, geri döndü.

Satranç bize şunu fısıldar: Özgürlük, her şeyin mümkün olması değildir. Özgürlük, mümkün olanların labirentinde bilinçli yürüyebilmektir. Kapalı sistemlerde bile seçim trajiktir, çünkü seçilmeyen yollar hayalet gibi masada kalır. Bir hamle yaptığınız anda yalnızca bir taşı oynatmazsınız; binlerce geleceği öldürür, bir tanesini çağırırsınız.

Bu yüzden satranç tahtasında determinizm ile yaratıcılık düşman değildir. Biri kemikleri verir, diğeri dansı. Mükemmel bilgiye sahip bir tanrı için oyun bitmiş olabilir; ama insan için her hamle hâlâ bir uçurum kenarıdır. Ve belki de güzellik tam burada başlar: Evrenin hesaplanabilir olmasıyla, bizim onu asla bütünüyle hesaplayamayacak oluşumuz arasındaki ince, parlak çatlakta.

İndeterminizm Nedir?

Belirsizlik ilkesinin derin çıkarımlarını Heisenberg de fark etmişti. Bunların geleneksel fiziğe nasıl meydan okuduğuna dikkat çekti. Birincisi, atom altı parçacığın geçmiş davranışı bir ölçüm yapılana dek sınırlanamazdı. Heisenberg’e göre “izlediği yol onu gözlemlediğimizde var oluyor”du. Biz ölçüm yapana kadar bir şeyin nerede olduğunu bilmemizin hiçbir yolu yoktu. Heisenberg ayrıca parçacığın ileride izleyeceği yolu öngörmenin de imkanı olmadığını söylüyordu. Konum ve hıza ilişkin bu derin belirsizlikler nedeniyle sonuç da öngörülemezdi.

İki açıklama da Newton fiziğinde büyük bir gediğe yol açtı. Newton fiziğine göre dış dünya bağımsız olarak vardı ve gözlem yapınca altta yatan gerçeği bulabilirdik. Kuantum mekaniği atom düzeyinde böyle deterministik bir bakış açısının anlamsız olduğunu ve yalnızca sonuçların olasılıklarından söz edilebileceğini gösterdi. Artık sebep ve sonuçtan değil, yalnızca olasılıktan konuşabilirdik.

Einstein ve daha başka birçok fizikçi için bunu kabullenmek çok zor olsa da, denklemlerin bunu gösterdiğini kabul etmek zorunda kaldılar. Fizik ilk kez sezgilerin bu kadar dışına çıkıyor ve soyut matematiğin dünyasına giriyordu.

Konum ne kadar kesin olarak belirlenirse, o anki momentum da o denli az kesin olarak bilinebilir ve tersi de geçerlidir.

Werner Heisenberg

Kaos Kuramı

Kaos kuramı, koşullardaki çok küçük değişikliklerin ileride çok büyük sonuçlara yol açabileceğini söyler. Evden 30 saniye geç çıksaydınız, belki otobüsü kaçıracaktınız ama aynı zamanda sizi yeni bir işe yönlendirerek yaşamınızın akışını değiştirecek kişiyle de tanışacaktınız. Kaos kuramının en bilinen uygulama alanı hava durumudur. “Kelebek etkisi” adıyla bilinen olguda, küçük bir rüzgarcık, gezegenin bir başka yerinde kasırgaya yol açabilir. Ancak kaos gerçek anlamda kaotik değildir; içinde bir takım kalıplar barındırır.

Aslında kaos pek doğru bir adlandırma değildir. Çünkü sözcüğün akla getirdiği gibi tümüyle rassal, öngörülemez, ve gelişigüzel yapılı değildir. Kaotik sistemler de aslında deterministiktir, yani başlangıç noktası kesin olarak bilinirse öngörülmeleri ve tekrarlanmaları mümkündür. Ama bir sonuca bakarak nasıl meydana geldiğini kesin olarak söylemek imkansızdır, çünkü aynı sonuca birden fazla yoldan ulaşılmış olabilir.

Determinizm ve Kaos

kaosKaos teorisi doğada görünüşte kaotik ya da rastlantısal olan süreçleri ele alır. Kaosun sözlük tanımı düzensizliği, karışıklığı, rastlantısallığı ya da tesadüfiliği akla getirebilir: hedefsiz, amaçsız ya da ilkesiz rasgele bir hareket. Ama nesnel süreçlere saf “tesadüf”ün karışması, fiziksel olmayan yani metafizik faktörlere davetiye çıkarır: kapris, ruhsal ya da ilâhi müdahale. Yeni kaos bilimi “tesadüfi” olaylarla ilgilendiğinden derin felsefi anlamlara sahiptir. Daha önce rastlantısal ve kaotik olduğu düşünülen doğal süreçlerin, şimdi bilimsel anlamda yasalara uygun oldukları ortaya çıkmıştır ve bu da determinist nedenler için bir temel anlamına gelmektedir. Dahası, bu keşif, evrensel demesek bile, o kadar geniş bir alana yayılmıştır ki, bütünüyle yeni bir bilime yol açmıştır; kaosun incelenmesi. Bu, tüm bilim dallarına uygulanabilen ve bazılarının devrim dedikleri yeni bir bakış açısı ve metodoloji oluşturmuştur.

Bir metal çubuk mıknatıslandığında, tüm parçacıklarının aynı yönü gösterdiği “düzenli bir durum”a geçer. Bu çubuk şu ya da bu yöne yönlendirilebilir. Teorik olarak, herhangi bir yöne dönmekte “özgür”dür. Pratikte ise metalin her küçük parçası aynı “kararı” verir. Bir kaos bilimcisi, bir eğreltiotunun yapraklarının “fraktal geometrisini” tanımlayan temel matematiksel kuralları bütün ayrıntılarıyla inceledi. Bu bilgiyi rastlantısal sayı üretecine sahip olan bilgisayarına girdi. Bilgisayar, ekranı üzerine rastlantısal olarak konan noktaları kullanarak bir resim çizmeye programlanmıştı. Deney ilerlerken, her bir noktanın nerede ortaya çıkacağını öngörmek mümkün değildir. Ama şaşmaz bir biçimde, eğreltiotu yaprağının görüntüsü oluşur. Bu iki deney arasındaki yüzeysel benzerlik apaçıktır. Ama daha derin bir paralelliği akla getirir. Tıpkı bilgisayarın görünüşteki rastlantısal nokta seçimlerini (ve bilgisayar “dışındaki” gözlemciye göre her türlü pratik amaç bakımından bu seçim rastlantısaldır) etraflıca tanımlanmış matematiksel kurallara dayandırması gibi, fotonların (ve tüm kuantum olaylarının) davranışlarının da, içinde bulunduğumuz zaman diliminde insan kavrayışının oldukça ötesindeki temel matematiksel kurallara tâbi olduğu düşünülebilir.
Devamını oku “Determinizm ve Kaos” →