Bir Fikir Sınırı Geçince Neden Başka Bir Şeye Dönüşür?

Bir fikrin pasaportu yoktur; ama sınır geçince aksanı değişir. Özgürlük, adalet, ilerleme, doğa, aile, başarı ya da bilim gibi kelimeler dünyanın hemen her yerinde duyulur. Buna rağmen bu kelimelerin zihinde uyandırdığı görüntüler aynı değildir. Bir toplum için özgürlük bireyin devletten korunmasıyken, başka bir toplum için topluluk içinde onurlu bir yer edinmek anlamına gelebilir. Aynı fikir, aynı sözlük maddesiyle dolaşır; fakat her coğrafyada başka bir hafızaya, başka bir korkuya ve başka bir umuda çarpar.

Bilgi boşlukta yaşamaz

Bilgiyi çoğu zaman evrensel, nötr ve yere bağlı olmayan bir şey gibi düşünürüz. Matematikte iki artı ikinin dört etmesi bunun en güçlü örneğidir. Fakat insanın dünyayı anlamlandırdığı bilgi türleri, yalnızca mantıkla kurulmaz. Tarih, iklim, din, ekonomik düzen, dil, göçler ve travmalar; bir fikrin hangi anlam katmanıyla karşılanacağını belirler. Deniz kıyısında yaşayan bir topluluk için ufuk, fırsat ve yolculuk demek olabilir. Sınır çatışmaları yaşamış bir toplumda ise aynı ufuk, belirsizlik ve tehdit duygusunu çağırabilir. Kavram değişmez görünür, ama kavramın duygusal sıcaklığı değişir.

Dil bu dönüşümün en maharetli aracıdır. Her dil, dünyayı yalnızca anlatmaz; onu belirli bölümlere ayırarak görünür kılar. Bazı dillerde akrabalık ilişkileri son derece ayrıntılı adlandırılır; bazı dillerde yön tarifleri sağ-sol yerine kuzey-güney üzerinden yapılır. Bu farklar, insanların yalnızca konuşma biçimini değil, dikkatlerini nereye yönelttiklerini de etkiler. Bir fikri başka dile çevirmek bu yüzden kelime değiştirmek değildir; görünmez bir dünyayı yeniden kurmaktır. Çeviri bazen köprü, bazen de farkında olmadan yapılan zarif bir tahrifattır.

İthal fikirler neden yerelleşir?

Bir düşüncenin başka bir kültüre girmesi, genellikle saf bir kopyalama süreci değildir. Fikir önce seçilir, sonra ayıklanır, ardından yerel ihtiyaçlara göre yeniden yorumlanır. Demokrasi kavramı farklı ülkelerde aynı kurum adlarıyla yaşasa bile otoriteye bakış, aile yapısı, sınıf ilişkileri ve tarihsel deneyimler nedeniyle farklı pratiklere dönüşür. Bilimsel yöntem bile her yerde aynı deney düzeneklerini kullansa da bilim insanına duyulan güven, uzmanlığın kamusal rolü ve teknolojinin ahlaki sınırları toplumdan topluma değişebilir.

Bu durum, kültürlerin hakikati keyfine göre icat ettiği anlamına gelmez. Aşıların etkisi, yerçekimi ya da kimyasal tepkimeler kültürel oylamayla değişmez. Ancak hangi soruların önemli sayıldığı, hangi bilginin güvenilir bulunduğu ve bilginin ne uğruna kullanılacağı kültürel olarak şekillenir. Nükleer enerji bir yerde kalkınmanın sembolü, başka bir yerde geçmiş felaketlerin gölgesi olabilir. Yapay zekâ kimi toplumlarda verimlilik vaadiyle karşılanırken, kimilerinde gözetim korkusunu büyütür. Teknoloji aynıdır; toplumsal hayal gücü değildir.

Farklılık bir hata değil, bir mercektir

Bilginin coğrafyasını anlamak, her görüşü eşit derecede doğru kabul etmek değildir. Daha incelikli bir görevdir: Bir fikrin hangi koşullarda doğduğunu, hangi deneyimlerle beslendiğini ve kimlerin sesini dışarıda bıraktığını sormaktır. Bu soru bizi kültürel kibirden korur. Kendi kavramlarımızı evrensel ölçü sanmak kolaydır; oysa çoğu zaman onları görünmez kılan şey, onlara çok yakın olmamızdır. Balık suyu fark etmez, insan da kendi kültürünün varsayımlarını.

Belki de en verimli düşünsel yolculuk, başka bir toplumun fikrini hemen düzeltmeye çalışmadan önce onun dünyasında neyi çözdüğünü anlamaktır. Çünkü farklı anlamlar yalnızca iletişim kazası değildir; insanlığın aynı sorunlara verdiği yaratıcı yanıtlardır. Bir fikir coğrafya değiştirince bozulmaz zorunlu olarak. Bazen genişler, bazen sertleşir, bazen de hiç beklemediğimiz bir soruyu görünür kılar. Asıl mesele, fikrin nereden geldiğini değil, geçtiği yollarda neye dönüştüğünü dikkatle okumaktır.

Babil Kulesi Yeniden Kuruluyor: Bu Kez Tuğlalar Algoritma

Babil Kulesi anlatısında insanlık göğe uzanmak ister, fakat dillerin karışmasıyla birlikte ortak proje dağılır. Mitin kaba özeti budur; daha derininde ise şunu fısıldar: İnsan yalnızca taşla değil, anlamla da kule inşa eder. Bugün elimizde taş yok, veri var. Harç yok, sinir ağları var. Ve kuleyi bu kez rahipler, krallar ya da imparatorlar değil; cebimizdeki çeviri uygulamaları, kulaklığımızdaki eşzamanlı tercümanlar, milyarlarca cümleyi yutmuş makineler yükseltiyor.

Makine çevirisi artık sadece turistik bir kolaylık değildir. Eskiden lokantada menüyü yanlış çevirip bize ‘kızarmış elektrikli ördek’ öneren sistemler, bugün diplomatik metinleri, akademik makaleleri, şiirleri, müşteri şikâyetlerini ve aşk mesajlarını saniyeler içinde başka dillere taşıyor. Dil, insanlığın en eski sınır kapısıydı; yapay zekâ bu kapıya otomatik geçiş sistemi kuruyor. Sorulması gereken soru şu: Bütün diller birbirine bağlandığında, gerçekten birbirimizi mi anlayacağız, yoksa yalnızca daha hızlı mı yanlış anlayacağız?

Çeviri Bir Köprü mü, Filtre mi?

Her çeviri bir mucize olduğu kadar bir ihanettir. Çünkü dil, kelimelerin toplamı değil; tarih, iklim, utanç, mizah, sınıf, kutsal, argo ve travmadan yapılmış canlı bir organizmadır. Türkçedeki ‘gönül’ kelimesini İngilizceye çevirdiğinizde ‘heart’ dersiniz; ama gönül sadece kalp değildir. Biraz kaderdir, biraz niyettir, biraz yaradır, biraz da kahve falında beliren imkânsız ihtimaldir. Makine bunu öğrenebilir mi? Belki istatistiksel olarak yaklaşır. Ama gönlün sızısını vektör uzayında nereye koyacağız?

Yine de makineleri küçümsemek kolaycılık olur. Çünkü yapay zekâ, insan çevirmenin bile tek başına göremeyeceği ölçekte dil ilişkileri kurabiliyor. Sanskritçeden İspanyolcaya, Japoncadan Yoruba diline, Kürtçeden Koreceye uzanan devasa bir anlam haritası çıkarıyor. Bu harita, insanlığın kolektif bilinçdışına benzeyen bir dijital mağara duvarı olabilir. Jung yaşasaydı belki arketiplerin artık yalnızca rüyalarda değil, veri merkezlerinde de dolaştığını söylerdi.

Global Bilinç: Uyanış mı, Tek Tipleşme mi?

Tüm insan dillerinin anlık çevrilebilir hâle geldiği bir dünyada yeni bir global bilinç doğabilir. Bir çiftçi Bolivya’da toprağın kuraklığını anlatırken, Endonezya’daki başka bir çiftçi onu kendi dilinde duyabilir. Nijeryalı bir öğrenci, Finlandiyalı bir fizikçinin dersini altyazısız, gecikmesiz anlayabilir. İranlı bir şairin hüznü, Meksikalı bir müzisyenin ritmine karışabilir. Bu, romantik bir ütopya gibi duruyor; fakat aynı zamanda insanlık tarihinde ilk kez gezegen ölçeğinde bir sinir sistemi oluşuyor olabilir.

Ancak sinir sistemi varsa, merkezî kontrol tehlikesi de vardır. Çeviri makineleri yalnızca anlam taşımaz; anlamı biçimlendirir. Hangi kelimenin ‘uygun’, hangi tonun ‘nötr’, hangi ifadenin ‘riskli’ olduğuna karar veren modeller, görünmez editörlere dönüşebilir. Bir dilin vahşi kenarları törpülenirse, düşüncenin de pençeleri kısalır. Global bilinç dediğimiz şey, zengin bir koro mu olacak, yoksa tek bir steril çağrı merkezi sesi mi?

Burada teknolojiye düşman olmak değil, onun ruhunu sorgulamak gerekir. Çeviri sistemleri yalnızca doğruluk oranlarıyla değerlendirilemez. Bir çeviri, kültürel gerilimi koruyabiliyor mu? Yabancılığı tamamen yok etmeden anlaşılabilirlik sağlayabiliyor mu? Çünkü bazen anlamak, karşındakini kendine benzetmek değildir; onun başka oluşuna saygı duyacak kadar genişlemektir.

Yeni Babil’in Ahlakı

Belki de Babil’in ilk yıkılışı bir ceza değil, bir korumaydı. Tek dil, tek kule, tek hedef: Bunlar kulağa güçlü gelir ama aynı zamanda tehlikelidir. Çoğulluk, insan zihninin sigortasıdır. Makineler dilleri birleştirirken bu çoğulluğu silmemeli; aksine daha görünür kılmalı. İyi bir yapay zekâ çevirmeni, dünyayı düzleştiren bir silindir değil, dağların şeklini gösteren bir ışık olmalıdır.

Geleceğin en önemli okuryazarlığı belki de ‘çeviri okuryazarlığı’ olacak. İnsanlar yalnızca yabancı dili değil, makinenin nasıl çevirdiğini, neyi kaybettiğini, neyi abarttığını, hangi kültürel kokuyu buharlaştırdığını okumayı öğrenecek. Çünkü makine bize cümleyi verir; fakat anlamın sorumluluğu hâlâ bizdedir.

Babil Kulesi yeniden yükseliyor. Bu kez tuğlaları algoritma, katları veri, asansörleri bulut sunucular. Tepesinde Tanrı’ya meydan okuyan kibir mi var, yoksa birbirini duymaya çalışan yorgun bir türün umudu mu? Cevap, makinelerin ne kadar iyi çevirdiğinde değil; bizim çevrilen sesi ne kadar derin dinlediğimizde saklı.

Siyah Cahil De Diyemez Miyiz?

“Neden kara cahil diyoruz da, siyah cahil demiyoruz? (…) Kelimelerin çokluğu zenginliktir, ama ama bir şartla: Fransızların nuance dedikleri ‘ince ayrılıklar’ olursa… Siyah ekmek ile kara ekmek’ten başka bir şey anlatıyorsa, o zaman zenginliktir. Yoksa karışıklıktır. Bu çeşit zorluğu Fransızlar da yaşadıkları için, dillerini düzeltirken ilk işleri böyle eş kelimeleri temizlemek olmuştur. Bir dilde yabancı kelimelerin şansı yeni kavramlar getirmelerine dayanır.”
-Suat Yakup Baydur, Dil ve Kültür, Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayın Ajansı AŞ.
1999,s.99

Baydur, dilin sadelik ve zenginlik arasındaki dengeyi bulması gerektiğini, yeni kelimelerin yayılması ve eskilerinin yitirilmesinin de bu denge uğruna yaşandığını savunmaktadır. Kelimeler aralarında bir nüans barındırıyorlarsa zenginlik kazandırırlar, bulundurmuyorlarsa fazlalıktırlar. Üstelik bunu sağlamak için dilin üstünde bulunan bir otoritenin varlığını da varsaymıştır.

Baydur dile “temizlenebilir” “düzeltilebilir” ve en verimli formuna getirilebilir bir yapı muamelesi yapmaktadır. Oysa bence dil, o dili konuşan tüm insanların ufak etkileri olduğu, sürekli değişen, yeni kelimeler kazanıp eskilerini yitiren organik bir yapıdır. Aynı şekilde bir dilin zenginliği ile karmaşıklığı kolayca ayrılabilir değildir vlarak nüansıe bu ayrımın dile atfettiği estetik ve işlevsel değer yargısı gerçeği yansıtmamaktadır. Bundan ayrı on mecburi olarak iki kelime arasında var olduğunu düşünüyorum. İki kelime arasında nüans söz konusu değilse her yönden aynı kelimelerdir. “Kara” ve “siyah” farklı kelimelerdir, bu kelimeleri içeren ifadeler de zorunlu olarak farklı olacaklardır. Bu farklılıkların bir sözlükte açıklanmaması veya kolay dile getirilir olmamaları var olmadıklarını kanıtlamaz. Aynı şekilde yabancı kelimelerin de dile katkıları sadece dilde o noktaya kadar var olmuş kavramsal bir boşluğu doldurmak değildir, dönemin materyal şartları ve sosyal etkiler ise asıl şanslarını belirleyen faktörlerdir. Bunların
hepsini bu deneme içerisinde açacağım.

Baydur’un dil hakkında konuşurken kullandığı dil bana dilbiliminin bilimleşmesinden beri (19-20. yüzyıl) dilbiliminde ciddi bir rolü olmayan kuralcı (prescriptive) bakış açısını hatırlattı. Dilin bazı özelliklerine pozitif, bazılarına negatif değer yüklemek (karmaşa/zenginlik) ve dili yukarıdan (TDK benzeri kurumlar veya dil reformlarıyla) dikte edilebilecek bir yapı olarak görmek modern dilbiliminde pek kabul gören bir sistem değil. Modern dil bilimi bilimsel yöntemi takip ederek dilin gelişimini ve nüanslarını gözlemlemekle, betimleyici (descriptive) bir rolle kendini kısıtlamaktadır. Ben de bu konuda konsensüse katılma eğilimindeyim. Peki neden?

Bence kuralcılık, benzeri pek çok korumacı felsefe gibi gerçeğe dayanmaktan ziyade insanın kontrol ve değişmezlik arzusunu avutur. Sonuçta dilin mutlak bir formu asla olmayacaktır. Dilin insanlar tarafından her gün değiştirilen organik formunu değil de tarihte bir noktada rastgele bir şekilde “doğru” kabul edilmiş versiyonunu kullanan insanlar artık var olmayan bir dili konuşmaktadır. Bu durum göçmenlerin bir zaman kapsülü gibi ana dillerinin anavatanlarını bıraktıkları zamandan kalma bir versiyonunu konuşmalarına benzerdir. Dile kuralcı yaklaşım geçmişte yaşamaktan öteye geçemez, Baydur’un ortaya koyduğu reformist bakış açısında bile.

Buna ek olarak dili kontrol etmek, insanların düşüncelerini de kontrol etmek demektir. Bu
Nietzsche’nin “dil hapishanesi” kavramından Orwell’in “yenisöylem”ine kadar pek çok kişinin işlediği bir konudur. Dil insanların düşüncelerini şekillendirir hem de bunu neredeyse görünmez bir şekilde gerçekleştirir. Yakın zamanda yapılan bir araştırma İskoçların dillerinde gramatik olarak duyguların içten hissettikleri şeyler değil de onların üzerine gerçekleşen olgular olmasının İngilizlere kıyasla duyguları gerçekten daha dışsal duyularla algılamalarına sebep olduğunu keşfetmiştir. Açlık gibi öylesine temel bir hissin algılanışı bile dil yoluyla değişebiliyorsa daha soyut konseptlerin dilin etkisinden kaçınma konusunda hiçbir şansı yoktur.

Bu sebepten tarihsel olarak dil reformları siyasi ve toplumsal değişimleri de beraberinde getirmiş, hatta tam olarak bu sebepten gerçekleşmişlerdir. Bunun için örnek olarak uzağa gitmeye gerek bile yoktur. Türkiye’de Harf Devrimi sadece Latin alfabesi fonetik anlamda Türkçe’ye daha uygun olduğu ve bu sebepten okuma yazma öğrenmek daha kolay olacağı için yapılmamıştır. Bunlarda doğruluk payı olabilir ancak Türkiye’yi Batı’ya dilsel anlamda yaklaştırmak ve Osmanlı’dan uzaklaştırmak da önemli sebeplerdendir. Veya İngilizce’de cinsiyeti bilinmeyen bir birey için kullanılan zamirlerin “he”den “he or she”ye, ondan da “they”e geçmesi toplumsal cinsiyet ilişkilerinin dile yansıması ve dilin de bunları pekiştirmesini gösterir. Ancak İngilizce’de bu süreç yukarıdan dikte edilmemiş, toplumsal değişimlerin otoriteler tarafından kabullenilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Bu da insana sordurur, otoriteye hiç gerek var mıydı?

Dil kendi haline bırakıldığında toplumsal değişimleri yansıtır ve bu değişimleri geri tetikler. Dil ve toplum sürekli bir ilişki halindedir. Reformlar bu sembiyotik ilişkinin arasına girip hem toplumu hem de dili başka bir akışa sürükleme çabasıdır. Bu reformların mutlaka net bir toplumsal zarar olduğu anlamına gelmez. Yine de, bu bakış açısını varsayılan almak kişinin otorite üzerinde bir kör noktası olduğuna işaret edebilir.

Baydur’un yabancı kelimelerin kavramsal bir boşluğu doldurmasını tartışırken bir kavramın hem yabancı (nuance) hem de Türkçe (ince ayrılıklar) karşılıklarını kullanmış olması biraz ironiktir. Türkçe’de “ince ayrılıklar”ın dolduramadığı kavramsal bir boşluk mu vardı ki Fransızca bir kelimeye başvurması gerekti? Elbette, aralarında direkt çeviriden öte bir nüans, kendisi 1999’dan beri Türkçeleşmiş olarak dilimizde yer edinmiş bir kelime, bulunmaktadır. Ancak bence bu kelime tercihlerinin kelimelerin sözlük anlamlarından daha fazlasından beslendiğinin de bir işaretidir. Bu paragrafta Baydur Fransızların dillerine karşı tavırlarını
açıklamaktadır, o yüzden de Fransızca bir kelimeyi tercih etmekte kelimenin anlamından öte bir değer bulmaktadır. Hiçbir kelime tek başına boşlukta bulunmamaktadır, bağlamsal olarak anlam kazanırlar. Bu içinde kullanıldıkları konuşmanın içeriği de olabilir, materyal şartların dile toplumsal bir boyutta yansıması da. Bu şekilde her kelime asla bir sözlük içinde ifade edilemeyecek sonsuz bir nüans taşır.

Belki de sorulması gereken soru “Nüans önemli midir?”den ziyade “Nüansın olmaması mümkün müdür?” olmalıdır. Dilbilimi ne kadar bilimsel yöntemi baz alarak hareket etse de incelediği objenin, dilin, o dili konuşan milyonlarca belki milyarlarca farklı kişinin her biri için ufak nüansları olduğundan bazı noktalarda bireylerin sezgisine dayanmak zorundadır. Eş anlamlı (veyahut çevrilmiş) kelimeler birbirlerinin matematikte görülebileceği gibi mutlak karşılıkları değildir. “a = b” dendiğinde “a” ve “b”nin her açıdan eş değer olduğunu anlayabiliriz. Ancak örneğin “yoksul” ve “fakir” kelimeleri pek çok şartta birbirleriyle değiştirilebilir olsa da mutlak bir eşitlik söz konusu değildir. Üstelik şu an öyle görünselerdi bile aralarında gelecekte anlam kırılmaları yaşanması mümkündür. Filozoflar eş anlamlı veya çeviri kelimelerden terim üretme sürecinde sıkça beslenir, o nüansları ya yakalar ya da kendisi oluşturur ve kullandığı kelimelere
yeni bir hayat kazandırır. Eğer dildeki her türlü “fazlalık” ve “karışıklık”tan kurtulsaydık dilin zenginliğini de mecburen yitirirdik.

Bu konu bence şiir üzerinden de incelenebilir. Şiir dilin en saf formudur. Gündelik konuşmalar ve pek çok düzyazı dili kullanarak bir amaç için gerçekleştirilir. Şiirin amacı ise dilin kendisidir, dil ile derin bir bağı vardır. Bu sebepten şiir çevirmek diğer pek çok dil kullanımını çevirmekten daha zorlu bir süreçtir. Hatta cevaplaması ilk görüldüğünden çok daha zor olan “Şiir nedir?” sorusuna benim en yakın hissettiğim cevap “Dil ile oynamaktır.” olur. Şiir bir dilin zenginliğinin vücut bulmuş halidir. Ben hem dilbilimi ve felsefe hem de şiirle ilgili biri olarak eğer “karışıklık” çıkaran, gereksiz ve toplu dilimizde yer kaplayan eş kelimeleri “temizlersek” şiirin sadece zarar göreceğini düşünüyorum. Görünürde tamamen aynı anlamlı iki kelimenin bile varlığı değerli, nüanslıdır. Hiçbir şeyde bulunamasa bile bu nüans farklı yazılmalarında, okunmalarında veya kökenlerinde bulunur ki bu şiir için önemli bir özelliktir. Zaten onların da aynı olduğu bir durumda aynı kelimeden bahsediyor olmalıyız.


Sonuç olarak, Baydur’un sözleri özellikle kelimeler arası nüans konusunda değerli olsa da bence hem dilin toplumsal ve siyasi boyutunu görmezden gelmiş, tam olarak bu sebepten kendi aklını da dil üzerinden kontrole açık kılmış, hem de dili “karışıklıklarından temizleme” çabası uğruna dili düzleştirmeyi, karışıklıktan ayrı bir şekilde bulunamayacak “zenginliği” yitirmeyi savunmuştur. Dil ancak karmaşık, her zaman en mantıklı veya verimli olmayan organik bir yapı olarak gerçekten yaşayabilir, aksini savunmak ise dili olduğu gibi tüm zenginliğiyle kabul etmek yerine kendi sistemine köşelerinden kırpıp sığdırma çabasıdır. Birisi kara cahil yerine siyah cahil demek istiyorsa diyebilir, bunu yaparak da dili sadece zenginleştirmiş olur.

Eda Duru Yıldırım

Holografik Yunus Dili


Bilim insanları Yunusların Holografik bir dille konuştuğunu ortaya çıkardı

Yeni araştırmalar yunusların birbirleri ile, insanoğlunun anlayabileceği bir tür holografik dil kullanarak konuştuklarını ifade ediyor.

Araştırma ekibinin başkanı Jack Kassewitz, yunusların birbirleri ile paylaştıkları bir resim dili, bir “sono-piktoryal” dil kullandıklarını ifade ediyor. Bunun doğruluğu kanıtlanırsa, türler arası iletişimin kurulabileceği bir gelecekten söz ediyor.

Bir Dahi: Ted Chiang -1

“…Pragmatizm, bir kurtarıcıya estetikçilikten çok daha fazla yarar sağlar. Dünyayı kurtardıktan sonra -onun-ne yapmayı düşündüğünü merak ediyorum.
KELİMEYİ ve işleyiş biçimini idrak ediyor, ardından yok oluyorum.”
Komut, zihnime saatli bombalar misali yerleştirdiği bir algı zincirinden oluşuyor, tek başlarına zararsızlar. Onlarla ilgili anılarımın oluşturduğu zihinsel yapılan tam şu anda çözülerek yok oluşumu tanımlayan bir örüntü, bir gestalt oluşturuyor. İşte bu KELİMEYİ içgüdüsel olarak anlayarak kendi kendime oluşturuyorum.
Anlamak- Ted Chiang
*
Sibelin notu: Bu durumda pragmatizm, estetizmi yok ederken, onu-estetikçiyi- zaten hep istediği ve merak ettiği konuma gönderiyor; nihai güzelliğe!

Özyineleme (Recursion): Bir fonksiyonun kendisini çağırarak çözüme gitmesine özyineleme (recursion),
böyle çalışan fonksiyonlara da özyinelemeli (recursive) fonksiyonlar denilir.

*

Babil Kulesi:

*Anladığım kadarıyla Babil Kulesi çökmemiş, insanlığın lineer algısı çökmüş. İşte Ted Chiang’ın bu muhteşem kurgusu bana bunu düşündürdü. Lineer algı çöktüğü gün çok boyutluluğun temelleri atılmaya başlamış.

Dünya fantastik bir biçimde, cennet ile yeryüzünün birbirine temas edebileceği bir rulo şeklindeydi. Bu yapı hem O’nun eserine işaret ediyor hem de onu gizliyordu. Ted Chiang-Babil Kulesi
O zamanlar Yahve olarak bilinen Tanrı’nın inceden mesajı: Beni uzaklarda aramayın.

Hiçbir zaman öğrenmedikleri halde mors mesajları alan denizciler gibiyiz.

“Her tarafınızda gözleriniz varken, her yön İLERİSİ olabilirdi”

Ligatür: İki ya da daha fazla harfin birbirine bağlanarak tek bir harf olarak kullanılması.

Heptapotlar için bütün diller edimseldi. Bir dili bilgilendirmek için değil, gerçekleştirmek için kullanıyorlardı. Evet, her sohbette söylenecekleri önceden biliyorlardı, fakat bildiklerinin gerçek olması için o sohbetin yapılması gerekiyordu.

*Sibelin notu: Tıpkı bir zamanlar kendime sorduğum gibi, geleceği önceden mi biliyorum (kahin) yoksa ben söylediğim için mi olmak zorunda kalıyor (büyücü)? Sonunda ne fark eder deyip bu konuyu kapatmıştım 🙂

Bence heptapot dili (hem A hem de B) kadınların anlama ve anlatma diline benziyor. Onu  lineer olarak anlayamazsınız ancak tıpkı heptapot diline benzer bir şeyi bilinçsizce naturel olarak yapıyorlar.

Hayatının Hikayesi (arrival filminin öyküsü); 17600 kelime, ilk kez Starlight 2’de 1998 yılında yayımlanmıştır.

“Sabırlı olun. Geleceğiniz size ulaşacak ve kim olduğunuza bakmaksızın sizi seven ve tanıyan bir köpek gibi ayaklarınızın dibine uzanacak.” Ted Chiang
*
“Geleceğiniz köpeğinizdir, o derece size sadık!” asa

…Devam edecek…

GELİŞ- Ted Chiang Kitap- Monokl Yayınları

Keşke bilseydim, daha önce okusaydım diyebileceğiniz her biri bir film, bir olay bu kurgunun!