Yeni Dünyalar-Duygu out DUYU in

Diyorsunuz ki, “Bu kadar aydınlanmış olsaydım, borsanın yarın ne yapacağını tam olarak bilirdim.” Doğrusu aydınlanmış bir insan borsanın ne yapacağını umursamaz. Aydınlanmış bir insan gerçekten başka birinin düşüncelerini okumayı umursamaz, çünkü tüm düşüncelerin yüzde 95’i çöptür. Aydınlanmış bir insan aslında temelde hiç (bir şeyi) umursamaz, Şimdi ânında olmaktan mutlak bir sevinç duyar.(Adamus)

**

Eski Enerji, eski dinazor kemikleri, sizin kemikleriniz. Benzin falan alırken bunu hiç düşünüyor musunuz – “Bu benim kemiklerim, başka bir yaşamdan!” Bununla mı süreceksiniz arabayı? Aaah! Veçhelerinizin sizi sevmemelerine hiç şaşmamalı! (İlginçtir bu konuyu ikibuçuk sene önce bi şiirimde gündeme getirmişim, önemli bir konu: https://blog.sonsuz.us/?p=1718 )

Şu anki eğitim zihinsel aktivitelere odaklanıyor, çok, çok zihinsel. Elinizi bir kitabın üzerine koyarak ve onun özünü hissederek, oturup da kitabı yutmaktan çok daha fazlasını öğrenirsiniz, gerçekten. Ona gömülürseniz, okur, hisseder, gözlerinizle görür, zihninizden geçmesine izin verir, ama aynı zamanda katılımcı olursanız, gerçekten çok şey öğrenebilirsiniz. Gerçek öğrenme budur. (Adamus)

**

Duyularla duyguları ayrıştırabildiğimiz ölçüde savaşçılık yeteneğimiz ortaya çıkar.

**

Duygular, kişiliğimiz oluşturulurken 0-6 yaş arasında şekillenir. Daha sonraları da toplumsal hipnoz araçları ile yönetilir. İnsanlar bunun farkında olmaz. Zihin (dolayısı ile inorganik varlıklar, uçucular), duyguları manipüle ederek, insanı özgürleşme yolundan tali yollara saptırır ve enerjisini mühim miktarda çarçur ettirir. Bize yılllarca mantığı duyguların önüne geçirmemiz önerildi ancak bu bence iyi bir yol değil çünkü mantık da zihin tarafından manipüle edilebilir bişey. Oysa DUYUlar, duyu organlarımızın bize çevreden ve bizatihi kendi içimizden haberleri taşıyan iletişim araçlarıdır. Bunlar her çeşit ANLIK veriyi çift taraflı olarak (içerden dışarıya, dışardan içeriye) taşırlar, bizi her an güncellenmiş hale getirirler. Bu işlem biz bilsek de bilmesek de otomatik yapılır. Ancak biz mantık ya da duygular denizinde yalpalarken bu güncellemenin  yararlarını farkında olacak halde olmuyoruz.

HA: klasik öğretiler de uzun yıllar – belki de hala – duyularla algıyı hafife alan önermelere sahip oldu.yola bu araçlarla çıkanlar için bu konuda da uyanık olmak gerekir diye düşünüyorum.

SA: Çok haklısın. Belki oralarda da kastedilen duyu değil duyguydu, bilemiyoruz ki!Tarihi bilgiler kulaktan kulağa oyunu gibi, nerede yön değiştirdiğini bilemiyosun bile. Yazılı olanların bundan muaf olduğu sanılıyor oysa onların da algılayıp yorumlama yolu ile aynı handikabı mevcut.

TE: Mantik ve duygudan haric ANlik algilamadan bahsediyorsun galiba, Sibel. Bunlarin ötesinde bir algilama sekli nasil olur? Bunlar güncel hayatla nasil bagdasir?

SA: Turan, duyular şimdiye kadar bize beş duyu organı ile algılanıyor diye öğretildi ancak belki bundan çok daha fazlası olabilir. Hücrelerimiz ve özellikle deri ve nefes konusunda daha detaylı bilgi sahibi oldukça bizim de gözümüz açılmaya başladı doğrusu. Sanırım insanın kendini hayvandan ayırabilmesi için (tuhaf bi kendini önemseme ile) yapmayacağı şey yok gibi! :)))

TE: Bazi düsünürlere göre mesela korkuyu ilk önce vücudumuzda hissediyor sonra yorumluyoruz. Bu anlamda tüm vücudumuzu duyu organi olarak kabul etmemiz gerekiyor. Ama bunlar senin de dedigin gibi bizleri hayvanlarla ayni kefeye sokan özelliklerimiz. Yorum yapmak (ne kadar yanlis olursa olsun) insani bir özellik galiba.

SA: Sadece hayvanlarla mı? Bitkilerle de aynı sınıfa sokuyor. Ve biz ısrarla ataları reddetme modundayız. Örneğin şu an aklıma kimsenin adını bile bildiğini sanmadığım Liken’ler geldi. Eğer onun kahramanlığı olmasaydı biz denizden bile çıkamazdık! Biraz araştırın onun kahramanlığını derim 🙂

HA: mantık ve yorumlama yeteneğimizle, kendimizi hayvanlardan ayrı tutmaya çalışmamız anlaşılmaz değil ama belki de artık hayvan niteliklerimizi anlamaya- bulmaya çalışmamız fena olmaz diye düşünüyorum:)

SA: Tamamen katılıyorum. Aslında ortodoks olmayan Bilim de bizi bu yöne doğru yönlendiriyor. Bu arada sen bizim coğrafyanın son ikibinbeşyüz yılını okudun, oradaki dehşeti gördün sanırım. Onca saygı duyulan ve adına milyonlarca kişinin katledildiği ve üstelik huşu ile katledildiği, kutsal metinlerin nasıl ve hangi nedenlerle oluşturulkduğunu gördüğünde neler hissettin merak ediyorum.

HA: din adına yapılan ve yüzyıllar süren dehşeti hepimiz aşağı yukarı okul bilgilerimizden hatırlar. Beni Fraternis’de asıl etkileyenlerin başında, yaşadığımız coğrafyanın üstüste binmiş olağanüstü tarihi ve zenginliği.üzerinde yaşadığımız topraklar binlerce yıldan beri olağanüstü uygarlıklara ev sahipliği yapmış ve bir şekilde en küçüğünden büyüğüne kadar bütün milletler topluluklar için cazibe merkezi olmuş.

TE: Hayvansi yönlerimizi herkes bulmaya calismis olsa, toplum toplum olusunu yitirir galiba. Düsününsene tüm insanligin korku duygulari men edilsin. Bence en iyisi bunlari insanlar kendileri kesfetsinler…

SA: Toplum olma duygusu yitirilmez de, “birey olma” durumunun yitirileceğinden korkuluyor. Ki bu bence de haklı bi endişedir. Ancak korkunun ecele faydası yok. Çocuğunuzun ayakta durup durmadığını anlamak için cesaretinizi takınıp bi elini bırakırsınız. Durdu durdu! duramadıysa, yaralarını berelerini sarar bi daha denersiniz! Yoksa sürekli ona destek olarak bi kötürüm yetiştirirsiniz, haksız mıyım?

TE: Cok haklisin Sibel. Cocuk düştükten sonrai tutum da cok önemlidir. Cocugu “ah, vah” diye kendi kendine acindirirsak “birey olma” da zora düşecektir. Düse kalka deneyimleyip neyi yanlis yaptigini irdelemelidir.

SA: Aslında yanlış yok, muhtelif denemeler var. Gerçek yetişkin, kendi metodunu dayatmaz. Daha verimli ve hızlı üstelik çeşitli yolların keşfi, doğruyu bildiğin duygusundan bütünüyle kurtulmaya bağlı. İşte yine geldik duyulara saygı duymaya 🙂

TE: Bunu kavrayan ve hayata uyarlayabilen gercek erdemli kisidir.

SA: Aslında evrimi bilinçli taklit bunun için yeter 🙂

TE: Cok dogru, aslinda birey insanligin gördügü evrimi kendi hayatinda yasiyor.

**

Bilinç,duygu ve çevre faktörü-12

Önce yaşanılmış örnek vererek, duygu oluşumunun çevre faktörleriyle nasıl etkilendiğini gösterelim.

►1- Çocukluğunun hatırlanmayan döneminde bir köpek saldırısına uğrayan bir adamın, sol kulağı yırtılır, kolunda ve göğsünde yaralar oluşur. Bunu sonucu tüm gençliğinde köpeklerden kaçar. Evlendikten sonra çocukları olur ve çocuklar eve bir köpek almak isterler ve adam çocuklarının arzusunu yerine getirmek istemektedir. Bunu üzerine adam bir ruh doktoruna gidip çözüm arar. Doktor muayenesinde, adamın köpek gördüğünde kalbinin patlarcasına attığını, soğuk terler döktüğünü saptar. Daha önce ilaçla bu korku yatıştırılmaya çalışılmıştır, ama ilaç sadece adamın duygularını sakinleştirmeye-uyuşturmaya yaramaktadır. İlaç etkisi kalkınca, aynı korku devam etmektedir.

Olay kişinin çocukluğunun hatırlanmadığı dönemde gerçekleşmiş olduğundan, kişi olayı hiç hatırlamamakta, ancak ebeveynleri böyle bir olay olduğunu ona sonradan söylemiş olduklarından, geçmişinde böyle bir olay geçmiş olduğu bilgisine sahiptir. Dolayısıyla olayın kayıtları sadece bilinçaltına yerleşmiştir, yani kişinin beynindeki amigdala bölgesi her köpek gördüğünde “kaç veya savaş” sinyali vermektedir. Beynimizin bu tutumu, bizleri tehlikelerden korumak için oluşturulmuş kalıtsal bir davranış devresidir.

Doktor adama bir beynin nasıl çalıştığını, belli beyin kesimlerinin belli beden kesimlerinin düzgün çalışması için neler yaptıklarını, beynin tüm amacının bedeni korumak ve kollamak olduğunu, vs. anlatır. Bu anlamda, korku mekanizmasının bedenin gelecek sefere belli şeylerden kaçması-korunmasına yönelik bir savunma sistemi olduğunu açıklar ve kişinin kendi kendine sürekli olarak şu telkini yapmasını tavsiye eder: Beynindeki amigdalaya hitaben “Beni korumaya çalıştığını biliyorum. Bu şeyin tehlikeli olduğunu belirtmeye çalışıyorsun. Çocuklarım küçük bir köpek alacaklar. Bu küçük köpek zararsız bir hayvan. Ondan korkmam gerekmez. Artık Sen (amigdala) rahat ol ve bu konuda tehlike sinyalleri verme.” Bunları sık sık söyleyip, amygdalanın sakinleşmesini bekleyecek!” Birkaç hafta (ay) süreyle bu telkinleri kendisine yapan adam 6 ay sonra evine köpek alır (Siegel 1999, s 250).

►2- İngiltere’de bir kadında muz fobisi olduğu görülür. Nedeni araştırıldığında, küçüklüğünde kardeşinin muziplik olsun diye yatağına muz koyduğu ve kızın da yatağa girdiğinde, bedenine değen bu soğuk şeyi, yatağına girmiş bir hayvan sanıp çok büyük bir korku yaşadığı ortaya çıkmıştır. Yatağına girip uyumak isteyen bir çocuğun, yorganın altında beklenilmeyen soğuk bir nesneyle karşılaşmasının yarattığı “tehlike” sinyalini, yatağa saklanmış bir muz koçanı ile birlikte gören bir çocuk, gelecek hayatında her muz görüşünde korkuya kapılabilir. Çünkü beyindeki hücreler, beden için nelerin yararlı, nelerin zararlı olabileceği konusunda sürekli şekilde veri toplar ve bunlar arasında ilişki kurmaya çalışırlar. Böyle bir ilişkiyi kurmaya çalışan hücreler, “korkulacak” faktörler saptaması işleminde, hatalı bir değerlendirme yapıp, muzu bu kategoriye aldılarsa, artık o çocuk her muz gördüğünde korkuya kapılmaya başlar. Yılandan, ölümden, vs.den korkacak şekilde davranışlar da bu şekilde oluşurlar.

Görüldüğü üzere, beyindeki hücreler, kendi değerlendirmelerine göre bedeni korumaya çabalamaktadırlar. Milyarlarca yıllık geçmiş zaman bilgilerinden yararlanarak, kaçılması gereken durumlarda korku sinyali devreleri oluşturarak sahip oldukları bedeni güven altına almayı temel görev bilmektedir. Hücreselliğimizi ve onların bizleri nasıl sahiplendiklerini bilirsek, onlarla etkileşime geçerek, daha rahat ve huzurlu yaşanacak şekilde onların davranışlarında değişiklikler yapabiliriz.

Doğa ve dünya sürekli değişim-dönüşüm içinde olduğundan, şuur ve duygu dediğimiz zihinsel değerlendirme yeteneğimiz, sabit değil, sürekli değişken olmak, her gün ve her nesil yeniden doğa ve dünya koşullarını analiz edecek şekilde yapısallaşmaya uğramak zorundadır.

Beyin bedenin hem kendi iç bileşenleriyle, hem de çevresiyle arasındaki ilişkileri düzenler. Çevresindeki varlıkları temsil edecek şekilde beyin hücreleri arasında bağlantılar (simgeler) oluşturur. (Bir ressam beyninde oluşturduğu simgelere dayanarak resim yapar; hatta kör insanlar bile, duydukları seslere dayanarak oluşturdukları simgeler yardımıyla resim yapabilmektedir.) Beyinde bu simgeler çalıştırıldığında ve başka simgelerle ilişkilendirildiğinde ise, o varlıkla olan ilişkileri düzenleyici bilgiler işlenmiş olur (Pinker 1997, Eggermont 1998). Çevresindeki bir insanın çocuğa bakışından çıkarılan sinyallerle veyahut çocuğun, anlatılan bir hikâyede işittiği sinyallerle beyne ulaşan enerji ve enformasyon, nöronların bu sinyallere uygun olacak şekilde birbirleriyle bağlantı oluşturmalarını sağlar. Çocuk bağımlı-bağlantılı olduğu kişilerle sinyal alış-verişlerinde bulunurken, çocuğun beynindeki nöronlar arası bağlantılar öylesine değiştirilir ki, çocuğun beyninden alınıp verilen sinyallerle, karşısındaki insanın beyninden gönderilip-alınan sinyaller “attunement” denilen birbirleriyle tam çakışabilir olsunlar. Bu şekilde çocukla çevresi arasında, karşılıklı rezonans sağlayıcı sinir devreleri oluşturulmaya başlanır.

Bilgi işleme ve yorum oluşturma işlevi, nöronların ilgili hücrelere farklı özelliklerde (amplitüd, dalga boyu, frekans. vs.) elektrik sinyalleri göndermeleri şeklinde gerçekleşir. Yani bizlerin radyo dalgalarının amplitüd, frekans ve dalga boylarında değişiklikler yaparak karşılıklı haberleşme yapmamızdaki aynı prensip, hücrelerimiz tarafından da aynen uygulanmaktadır (Perner, 1991; Eggermont, 1998).

Bir gelecek tahmin makinesi olarak beyin, aldığı verileri çok dikkatle değerlendirmek ve en olası öneriyi oluşturmak zorundadır. Bunun için hem güncel verileri, hem de geçmişe ait tüm kayıtları dikkate alır (Trevarthen 1996). Bu işlemler için bilgi ve enerji akışından yararlanır. Geçmişe ait bilgiler ve enerjiler geçmişte oluşturulan yapısallaşmaların yapı ve dokularında kayıt altına alınmışlardır. Her yapısallaşma bu nedenle kendine has bir sinyale sahiptir ve diğer varlıklar o yapıyı bu sinyaliyle tanırlar. Beyin de, çevresinde oluşan yeni yapısallaşmaları çözmeye çalışarak, onların ne tür enerji ve bilgi içerdiklerini ve onlardan nasıl etkileneceğini hesaplamaya çalışır. Şuur dediğimiz canlılık özelliği, bilgi ve enerji akışına bağlı olarak, doğada ne tür yeni enerji-depolanma sistemleri oluştuğunu saptamaya yönelik bir bilgi oluşturma yöntemidir.

Doğadaki tüm varlıklar arasında var olan karşılıklı bağımlılık, ebeveyn-çocuk ilişkilerinde de vardır. Ebeveynler nesillerinin devamı için çocuklara, çocuklar da, hayatta kalabilmeleri için ebeveynlerine muhtaçtırlar. Bağımlılık çocuk ana karnındayken başlar, çünkü tüm gereksinimleri ana karnındaki koşullara bağlıdır. Bu nedenle annelerin hamilelik döneminde yaşadıkları ve duyguları çocuğun gelişiminde etkilidirler.

Çocuk doğduktan sonraki dönemde yine ana-babaya çok bağımlıdır, çünkü tüm gereksinimlerini onlar karşılamaktadır. Beyin dediğimiz işletim sistemi, çocuğun nelere birinci derecede bağımlı olduğunu araştırarak, çocuğun geleceğini planlayan bir yapısal unsur olduğundan, çocuğun beynindeki hücreler bağlantılarını buna göre yapmak zorundadırlar. Bu nedenle çocuklar hep ana-babalarının tüm davranışlarını takip eder, kullandığı dili ve her türlü mimik ve diğer davranışlarını aynen kopyalar.

Duygu oluşumu çevreden gelen sinyallerin yorumuna bağlı olarak geliştiğinden, ana-babaların olay yorumlamada çocuklara verdikleri ilk bilgiler çok önemli olurlar. Hücreler doğadaki her yeni oluşan bir varlık hakkında beyinlerde bu yeni varlığı tanımlayıcı bir tasavvur, bir imaj oluştururlar. Atalarımızın beyinlerinde bilgisayar, TV, vs. gibi imajlar yokken, günümüz insanlarının beyinlerinde bu tür varlıkları tasarlayıcı sinir hücreleri bağlantıları ve bu bağlantılarda kullanılan yeni protein türleri oluşturulmuştur. Bu yeni protein türleri, daha önceleri hiç oluşturulmamış yeni kombinasyonlar olmak zorundadırlar, zira eski kombinasyonların her biri, daha önceleri var olan bir varlığın tanımında kullanılmış ve hala da o tanımıyla kullanılmak üzere genetik veriler deposunda tutulmaktadırlar. Bu şekilde gittikçe çeşitlenen ve karmaşıklaşan bir doğal enformasyon işleme ağı ortaya çıkmaktadır. Yeni oluşturulan her tasavvurun (imajın) hangi tür duygularla ilişkili olacağı, beyindeki bilgi-işlem sisteminin doğru veya yanlış oluşturulmasında önem taşır.

Duygu oluşumu, çocuğun hem doğayla kendi ilişkilerine dayalı (yani çevresinden gelen sinyallere), hem de diğer insanlardan (özellikle de ana-babasından) aldığı yönlendirmelere bağlı olarak geliştiğinden, bir insanın beynindeki bilgi-işlem sistemi, tamamen karşılıklı etkileşimlere dayalı bir oluşum olarak karşımıza çıkar. Duygu oluşumu hem hücrelerin genetik bilgi depolarındaki eski veriler, hem de çocuğun çevresindeki insanlardan çocuğa empoze edilen verilere göre oluşturulduğundan, kalıtsal verilerle uyuşmayan her türlü veri, duygusal bozukluklara ve çeşitli ruhsal hastalıklar yol açar.

Duygu oluşumunda çevreden gelen bir sinyalden etkilenme-uyarılma derecesi ve bu sinyale verilen önem temel etkileyicilerdir. Bazı insan bir olaydan az etkilenirken, bazıları çok etkilenebilmektedir. Etkilenme derecesi, kısmen kişinin geçmişindeki olaylarla bağlantılıdır. Çocukluğunda bir kedi tarafından tırmıklanan bir çocuk bir kedi gördüğünde aşırı etkilenebilirken, böyle bir travma geçirmemiş olan hiç etkilenmez.

Duygu oluşumu, çevrede algılanan bir varlığın “iyi veya yararlı mı” kötü veya zararlı mı?” sorusuna yanıt aramakla başlar. Çocuk bu değerlendirmeyi, ya çevresinde güvendiği kişilerden aldığı sinyallerden yararlanarak, ya da kendisi o varlığı inceleyerek yapar. Elbette kalıtsal bilgiler olarak kendisine aktarılmış bilgilerden de çok yararlanır. Örneğin çoğu maddelerin acı, tuzlu, tatlı, ekşi gibi tatları vardır ve bunlar genetik olarak bizlere miras kalmış bilgilerdir. Örn. keskin acı tadı veren bir maddenin kötü (zehirli) olması olasılığı yüksektir. İlk defa gördüğü bir nesne karşısında çocuğun duyu organları harekete geçer ve beyinde alarm verilir: “Dikkat et, burada yeni bir şey var ve bu tehlikeli bir şey!” Bunun üzerine, beyindeki “değer ölçme sistemi” harekete geçer ve görülen varlığın ne kadar tehlikeli olduğu konusunda bir değer yargısı oluşturur. O değere göre varlıktan uzaklaşacak şekilde beyindeki enerji akışı yönlendirilir ve gerekli sinaps bağlantıları yapılır.

Duygu oluşumunun ilerleyen safhalarında, çevreden algılanan sinyaller sınıflamaya tabi tutulurlar ve algılanan şeyler kategorilere ayrılırlar. Duygu sistemlerinde oluşturulan bu kategorileştirme, öylesine genetik kayıtlara işlenmiştir ki, birbirlerine çok uzak toplumlardaki insanlar bile, aynı tip duygu kategorileri gösterebilirler. Örn. şekilde gösterilen yüz ifadeleri her toplumda aynı duyguyu ifade ederler.

Şekil 25: Bazı yüz ifadeleri tanımı genetik kodlamalara işlenmiş olduğundan, tüm toplumlarda aynı anlamda kullanılırlar.

Farelerin kedilerden korkması, insanların yılanlardan korkması, vs. de genlere işlenmiş duygu kategorilerindendirler.

(Verilerin sınıflandırılması şu şekilde de olmaktadır. Büyük azı dişleri ve yırtıcı pençeleri ile bir hayvanı parçalayan bir canlı “yırtıcı hayvan” olarak tanımlanır ve aynı özeliklere sahip diğer hayvanlar da aynı kategoriye konulur. Bu şekilde aslan, kaplan, kedi, vs yırtıcı hayvanlar gibi bir sınıfa konulmuş olunur. Buna benzer şekilde çevrede görülen her şey ortak yönleri dikkate alınarak, ot yiyici, et yiyici, sürüngen, kuş, taş, toprak, mineral, vs. şeklinde sınıflamalara ayrılır ve her bir kategoriyi beyinde simgesel olarak canlandıracak nöronsal örgütlenmeler yapılır. Bu nöronsal bağlantılar işletildiğinde, o kavramlar beyinde canlandırılır.)

İnsanların birbirlerini karşılıklı olarak anlayamamalarının temelinde, kişilerin dış dünyayı farklı bakış açılarıyla görüp, beyinlerinde farklı algılama ve değer yargısı oluşturmalarından kaynaklanır. Bazı insanlar dış dünyayı daha çok sol beyin değerlendirmesini ön planda tutarak yaparlar, bu durumda kişi yargılarını daha çok sayısal-sözel bakış açısından (yani daha çok realist gözüyle) oluşturur. Bazı insanlar sağ beyin değerlendirmesini ön planda tutar, bu durumda kişi duygusal olarak olaylara yaklaşır. Örn. Bir kız çocuğunun okuldaki sosyal davranışları çok bozuktur, çevresindekilerle hep sürtüşür, kavga eder, anlaşmaz. Doktor olayın nedenini araştırdığında, çocuğun 3.5 yaşına kadar büyük bir göz bozukluğu içinde yaşadığı ve ancak bu yaştan sonra uygun bir gözlük takılması sonucu çocuğun çevresini düzgün görebildiğini öğrenir. Dolayısıyla karşılıklı etkileşimlerle yüz ifadelerinin okunması yeteneğinin çocuğun beyninde gelişmemiş olduğunu saptar. Bu yönde yetenek kazandırmaya yönelik tedavi uygulanarak, çocuğun davranışı düzeltilir (Siegel 1999).

Prof.İsmet Gedik-Hücre Yapısı

-devam edecek-

Kendimiz ve çevre

Düşünce, duygular ve bu doğrultuda sesli ya da sessiz olarak yayınladığımız frekans, bedenimizi ve onun içinde yaşadığı ortamı oluşturuyor.

İlk söylediğimiz yıllarda oldukça uçuk geliyordu ama sanırım artık anlaşılabilir bi şey oldu. Yine de bu olguyu zihnen olumlamış birçok insanın günlük yaşam realitesinde bu bilgiyi hiç duymamış gibi adeta trans halindeymiş gibi davranmakta olduklarını gözlemliyorum. Muhtemelen bana da oluyordur zaman zaman (her zaman değil, çoğu kez dedektif iş başında).

Az önce beş sene öncesinde kendi uyguladığım bir pratiğe rastladım Google’da bişey ararken, vardır bir hikmet diyerek burayailiştiriyorum:

Kendinizi anlamak istiyor musunuz?

26/11/2005 ·

Gerçekten anlamak istiyor musunuz yoksa kandırıkçılık mı yapıyorsunuz? 🙂

(Ben bazen yaparım da!)

Eğer cevabınız Evet EVET evet ise (bi tanesi yetmes!) o zaman kendi kullandığım ve sonucu garantili bir yol önereceğim sizlere.

Fakat bunun için bana güvenmeniz şart, yoksa büyü işlemez!

Önereceğim pratik uygulama şöyle:

Her öğlen ve yatmadan önce, o gün çevrenizde olan fiziki olayları, abartmadan tek cümle olarak yazın. (örnek: sabah işe giderken bi baktım bizim evin önünü kazmışlar, sordum doğal gaz borusu genişliyormuş. Trafik çok feci sıkışıktı. İşyerindeki Sermetle yine şu konuda tartıştık. Selma beni kıskanıyor. Annem kardeşimi aramadığım için beni fırçaladı. Telefonum bugün hiç çalmadı. Gece salata yaparken elimi kestim. saat 23 de on dk elektrik kesildi. Oğlum filanca filme gitmek istedi! Duvarlar çok kirlendi, bu yaz boya gerekir)

Altına tarih atın.

Hiç bişey düşünmeden bunu en az bir ay sürdürün.

Bu aşamaya kadar geldiyseniz ikinci aşamaya geçeceğiz.

İkinci aşama:

Bir yandan günlük kısa notlara devam ederken, ilk yazdığınız günün notunu okuyun.

Yazdığınız tüm fiziki ve duygusal olayların hepsi sizin içinizde oluyor!

Ayrıca ne tür/nerede bir evde oturuyorsunuz? Nasıl bir ulaşım aracı kullanıyorsunuz? (Ev kişinin kendini, kullandığı taşıt hayatının halihazırdaki yolunu işaret eder!)

Hani eskiler bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim demişler. Ben bu sözü uzunca süre “arkadaşın seni etkileyen, biçimlendirendir” diye anlamıştım, gerçi bir bakıma doğrudur. Fakat daha doğru olan belki de “arkadaşın, en hızla kendinde bulacağın kendindir”. Aslında daha da hızlı yol şu; seni kim kızdırıyor! İşte o kişinin kızdıran özellikleri, artık senin kapına gelmiş, gelmiş de “gör beni, ben kendinim” diyor! :)))

Her bir metaforik tespitin içinizdeki hangi oluşum/gerginlikle ilgili olduğunu yakalamaya çalışın. İyi bir dedektif olun. Sizden kaçamıyacaktır.

**

Her şey hem hakiki hem de metaforiktir. Yukardaki yazıyı bilfiil kendi süreçlerim igözlemleyerek günlüğüme not düşmüşüm. Örneğin annemizden doğarken nikap adını verdikleri bir kılıfla doğarız. Bazen bu zaten yırtılır, ya da ebe onu yırtarak bebeği dünyaya çıkarmış olur. Şimdi buna hakikat diyoruz. Ve fakat aslında bu kendi durumumuza aymak için verilen bir metafordur. Bizler (çoğumuz)hali hazırda gerçek doğumu yaşamadık, hala nikabın içindeyiz. Peki bu ne anlama geliyor? Nikabın içinin ayna ile kaplı olduğunu farzedin. Bulunduğumuz yerden etrafa baktığımızda, her açıdan-360 derece gördüğümüz her şey kendi yansımalarımız olur. Dolayısı ile çevrede olduğunu sandığımız herşey kendimizde olmakta olanın nikap çeperindeki aynadan görünümüdür.
Kendimizi merak ediyorsak, elimizdeki bu müthiş olanağı kullanmalıyız. Aslında şöyle bir önerim de vardı: bir hafta boyunca uyumadığımız tüm sürelerde biz farkında olmadan videoya alacak birini bulabiliriz. Bunun için vereceğiniz paranın bin mislisini getireceğine söz veriyorum. 🙂