Yeni Dünya-Yeni Dönem

Üç yıl önce yazılmış bu yazı gerçekten ilginç. Gerçi o Sibelden sonra bi çok sibel geldi geçti şimdi farklı şeyler, ilaveler de yapmak mümkün, acaba sizler ne düşünecek, neler ekleyip çıkaracaksınıız frekanslar? Gurubumuz bizatihi YENİ olanla ilgilidir bu sebeple fikirleriniz hepimiz için tazeleyici olacak ve sevinçle karşılanacak 🙂
“Bildiğimiz gibi yeni bir şey öncelikle imajinasyon/hayal olarak oluşuyor, bunu en güzel ifade eden Feynnman’dır:
“daha önce hiç görmediğiniz bir şey olacak, daha önce görülmüş, ele alınmış her detayı kapsayacak, o ana kadar düşünülmüş olandan farklı olacak ve daha da ötede; kesin olacak ve herhangi bir muğlaklık içermeyecek.”” (yazının bütünü için tıklayınız)

te: Sibel YENI konusunda simdi ne düsünüyorsun? YENIyi bulma/görme ögrenilebilir mi? Bilim adamlarinin da yapabildilerine göre görme teknigi olmasi lazim…..

sa: Ana temaya katılıyorum ancak  şimdi yazsaydım (şu anda) Castaneda kavramlarını (birleşim noktası,nagual,ikinci dikkat gibi) kullanmazdım; çünkü CC bilmeyenler için yazı yarı anlaşılır duruma düşüyor! Bu biir. İkincisi, YENİ’leri dar aralıktan geçirmeyi başaranlar için bunu ifade temek ve hatta yaşamak, özellikle 2011 den beri kolaylaştı; çünkü büyük gök cisimlerinin dizilimleri eskiyi tarumar etmeye başladılar ve yeniler bu fırsattan faydalanacaklar ve eskisi kadar darbe almayacaklar. Tabi bu geçici bi rahatlama, ne kadar sürer bilinmez. Bu frekans, üçboyutlu eski dünyamız gibi kısa ömürlü değil (bitmekte olan dönemin 75000 yıl olduğu söylenirdi bazı kaynaklarda), süresini tahmin etmek zor insani ölçülerimize göre oldukça uzun diyelim. Ama her şeyin sonu gelir! Çünkü bu bi spiral:) Bu dönemin de bir yerinden sonra YENİ’leri getirmek, ifade etmek yine zorlaşabilir. Fakat bu bizim işimiz değil şimdiden hahahahaha

**

Az önce bi kahvaltı molası verdim. Artık tüm yediklerim ve içtiklerimi Yaşayan belirliyor. Onun bügünün kahvaltısı için seçtiği menü şöyleydi: Rafadan bi yumurta (sütten sonra en çok bunu seviyor), küçük bi dil peynirli tost, iki sap roka, bir tane ceviz ve bi tane siyah zeytin. 🙂 Üstüne yarım fincan filtre kahve (tabi bunu ben seçtim ama o da onaylıyor)

**

Beklentilere stop, anda olmaya setup

**

Özgürleşmekiçin: aslında çok kolay, sadece bi “karar” verirsin olur. Zor olan o kararı verdirmeyen “öteki” kendinden gizlediğin arzular. Olsun boşver o kararı, ne yapsan etsen bişey kaybedemezsin. Levazye kulağın çınlasın

**

Güneşle aşkımız hep sürdü, sanırım 4.999.999.996 yıl daha var 🙂 Ben sıkılırım öyle sonsuz şeylerden :)))

**

ESKİ şeyleri muhafaza ederek YENİ’den doğamayacağınızı biliyosunuz değil mi? Salın, dağıtın o tüm “DOĞRU”larınızı, onları bekleyenler de var sırada. Size lazım değil artık onlar frekanslarım, canlarım benim.

Azıcık konuşsanız (ya da yazsanız), içinizden dışarı çıkan o nefes, sizi YEM olmaktan kurtaracak. Neden yapmıyosunuz? Korkacak ne var ki? Nereye kadar susacaksınız? Evrim sizi d-evirmeden, bu kez Ç-evrime girmeden, kurtulun dostlarım. Konuşun, bağırın, çağırın küfredin, ben buradayım, alınmam, küsmem, seviyorum çünkü

Yeni Dünyalar-Duygu out DUYU in

Diyorsunuz ki, “Bu kadar aydınlanmış olsaydım, borsanın yarın ne yapacağını tam olarak bilirdim.” Doğrusu aydınlanmış bir insan borsanın ne yapacağını umursamaz. Aydınlanmış bir insan gerçekten başka birinin düşüncelerini okumayı umursamaz, çünkü tüm düşüncelerin yüzde 95’i çöptür. Aydınlanmış bir insan aslında temelde hiç (bir şeyi) umursamaz, Şimdi ânında olmaktan mutlak bir sevinç duyar.(Adamus)

**

Eski Enerji, eski dinazor kemikleri, sizin kemikleriniz. Benzin falan alırken bunu hiç düşünüyor musunuz – “Bu benim kemiklerim, başka bir yaşamdan!” Bununla mı süreceksiniz arabayı? Aaah! Veçhelerinizin sizi sevmemelerine hiç şaşmamalı! (İlginçtir bu konuyu ikibuçuk sene önce bi şiirimde gündeme getirmişim, önemli bir konu: https://blog.sonsuz.us/?p=1718 )

Şu anki eğitim zihinsel aktivitelere odaklanıyor, çok, çok zihinsel. Elinizi bir kitabın üzerine koyarak ve onun özünü hissederek, oturup da kitabı yutmaktan çok daha fazlasını öğrenirsiniz, gerçekten. Ona gömülürseniz, okur, hisseder, gözlerinizle görür, zihninizden geçmesine izin verir, ama aynı zamanda katılımcı olursanız, gerçekten çok şey öğrenebilirsiniz. Gerçek öğrenme budur. (Adamus)

**

Duyularla duyguları ayrıştırabildiğimiz ölçüde savaşçılık yeteneğimiz ortaya çıkar.

**

Duygular, kişiliğimiz oluşturulurken 0-6 yaş arasında şekillenir. Daha sonraları da toplumsal hipnoz araçları ile yönetilir. İnsanlar bunun farkında olmaz. Zihin (dolayısı ile inorganik varlıklar, uçucular), duyguları manipüle ederek, insanı özgürleşme yolundan tali yollara saptırır ve enerjisini mühim miktarda çarçur ettirir. Bize yılllarca mantığı duyguların önüne geçirmemiz önerildi ancak bu bence iyi bir yol değil çünkü mantık da zihin tarafından manipüle edilebilir bişey. Oysa DUYUlar, duyu organlarımızın bize çevreden ve bizatihi kendi içimizden haberleri taşıyan iletişim araçlarıdır. Bunlar her çeşit ANLIK veriyi çift taraflı olarak (içerden dışarıya, dışardan içeriye) taşırlar, bizi her an güncellenmiş hale getirirler. Bu işlem biz bilsek de bilmesek de otomatik yapılır. Ancak biz mantık ya da duygular denizinde yalpalarken bu güncellemenin  yararlarını farkında olacak halde olmuyoruz.

HA: klasik öğretiler de uzun yıllar – belki de hala – duyularla algıyı hafife alan önermelere sahip oldu.yola bu araçlarla çıkanlar için bu konuda da uyanık olmak gerekir diye düşünüyorum.

SA: Çok haklısın. Belki oralarda da kastedilen duyu değil duyguydu, bilemiyoruz ki!Tarihi bilgiler kulaktan kulağa oyunu gibi, nerede yön değiştirdiğini bilemiyosun bile. Yazılı olanların bundan muaf olduğu sanılıyor oysa onların da algılayıp yorumlama yolu ile aynı handikabı mevcut.

TE: Mantik ve duygudan haric ANlik algilamadan bahsediyorsun galiba, Sibel. Bunlarin ötesinde bir algilama sekli nasil olur? Bunlar güncel hayatla nasil bagdasir?

SA: Turan, duyular şimdiye kadar bize beş duyu organı ile algılanıyor diye öğretildi ancak belki bundan çok daha fazlası olabilir. Hücrelerimiz ve özellikle deri ve nefes konusunda daha detaylı bilgi sahibi oldukça bizim de gözümüz açılmaya başladı doğrusu. Sanırım insanın kendini hayvandan ayırabilmesi için (tuhaf bi kendini önemseme ile) yapmayacağı şey yok gibi! :)))

TE: Bazi düsünürlere göre mesela korkuyu ilk önce vücudumuzda hissediyor sonra yorumluyoruz. Bu anlamda tüm vücudumuzu duyu organi olarak kabul etmemiz gerekiyor. Ama bunlar senin de dedigin gibi bizleri hayvanlarla ayni kefeye sokan özelliklerimiz. Yorum yapmak (ne kadar yanlis olursa olsun) insani bir özellik galiba.

SA: Sadece hayvanlarla mı? Bitkilerle de aynı sınıfa sokuyor. Ve biz ısrarla ataları reddetme modundayız. Örneğin şu an aklıma kimsenin adını bile bildiğini sanmadığım Liken’ler geldi. Eğer onun kahramanlığı olmasaydı biz denizden bile çıkamazdık! Biraz araştırın onun kahramanlığını derim 🙂

HA: mantık ve yorumlama yeteneğimizle, kendimizi hayvanlardan ayrı tutmaya çalışmamız anlaşılmaz değil ama belki de artık hayvan niteliklerimizi anlamaya- bulmaya çalışmamız fena olmaz diye düşünüyorum:)

SA: Tamamen katılıyorum. Aslında ortodoks olmayan Bilim de bizi bu yöne doğru yönlendiriyor. Bu arada sen bizim coğrafyanın son ikibinbeşyüz yılını okudun, oradaki dehşeti gördün sanırım. Onca saygı duyulan ve adına milyonlarca kişinin katledildiği ve üstelik huşu ile katledildiği, kutsal metinlerin nasıl ve hangi nedenlerle oluşturulkduğunu gördüğünde neler hissettin merak ediyorum.

HA: din adına yapılan ve yüzyıllar süren dehşeti hepimiz aşağı yukarı okul bilgilerimizden hatırlar. Beni Fraternis’de asıl etkileyenlerin başında, yaşadığımız coğrafyanın üstüste binmiş olağanüstü tarihi ve zenginliği.üzerinde yaşadığımız topraklar binlerce yıldan beri olağanüstü uygarlıklara ev sahipliği yapmış ve bir şekilde en küçüğünden büyüğüne kadar bütün milletler topluluklar için cazibe merkezi olmuş.

TE: Hayvansi yönlerimizi herkes bulmaya calismis olsa, toplum toplum olusunu yitirir galiba. Düsününsene tüm insanligin korku duygulari men edilsin. Bence en iyisi bunlari insanlar kendileri kesfetsinler…

SA: Toplum olma duygusu yitirilmez de, “birey olma” durumunun yitirileceğinden korkuluyor. Ki bu bence de haklı bi endişedir. Ancak korkunun ecele faydası yok. Çocuğunuzun ayakta durup durmadığını anlamak için cesaretinizi takınıp bi elini bırakırsınız. Durdu durdu! duramadıysa, yaralarını berelerini sarar bi daha denersiniz! Yoksa sürekli ona destek olarak bi kötürüm yetiştirirsiniz, haksız mıyım?

TE: Cok haklisin Sibel. Cocuk düştükten sonrai tutum da cok önemlidir. Cocugu “ah, vah” diye kendi kendine acindirirsak “birey olma” da zora düşecektir. Düse kalka deneyimleyip neyi yanlis yaptigini irdelemelidir.

SA: Aslında yanlış yok, muhtelif denemeler var. Gerçek yetişkin, kendi metodunu dayatmaz. Daha verimli ve hızlı üstelik çeşitli yolların keşfi, doğruyu bildiğin duygusundan bütünüyle kurtulmaya bağlı. İşte yine geldik duyulara saygı duymaya 🙂

TE: Bunu kavrayan ve hayata uyarlayabilen gercek erdemli kisidir.

SA: Aslında evrimi bilinçli taklit bunun için yeter 🙂

TE: Cok dogru, aslinda birey insanligin gördügü evrimi kendi hayatinda yasiyor.

**

Sabahın er vakti

Kendinize isimleri yük etmeyin, sadece olun. Kendinize vereceğiniz herhangi bir isim ya da şekil gerçek doğanızı gölgeler, örter. (Maharaj)

..

Özgürleşmeniz için dikkatinizin “Ben-im”e, tanığa çevrilmesi gerek. Kuşkusuz ki bilen ile bilinen birdir, iki değil. Fakat bilinenin büyüsünü bozmak için bilenin öne çıkarılması zorunlu. Hiçbiri öncelikli değil; her ikisi de daima yeni, daima şimdi, aktarılamaz ve zihinden daha hızlı olan o tarifi olanaksız deneyimin bellekteki yansımalarıdır. (Maharaj)

Bilinenin büyüsünü neden bozmak gerekiyor?

**

Cinsel üreme sonucu doğan organizmalar gelişiyor,olgunluk dönemine erişip çoğalıyor, ancak bölünme yoluyla yaşamını birçok kez yenileyen bakterilerin tersine, yaşlanıp ölüyorlardı. Cinsellik için ödemek zorunda kalmış olduğumuz bedel, ölümdür!
Ölümsüzlüklerini yitirme karşılığında, organizmalar bireysellik kazanmışlardır. Sonu olmayan bir sürecin geçici evreleri olmak yerine, kendilerine özgü benzersiz bir niteliğe sahip bireyler durumuna gelmişlerdir. (Ölüm Yanılgısı)
Aslında bu bedeli cinsellik için değil, evrim adına ödemiş olduğumuzu da yukardaki ifadeyi düzeltmek amacıyla söylemiş olayım; çünkü bölünme yoluyla farklı bir canlı elde edilemiyor ancak döllenme yoluyla İKİDEN bi ÜÇ elde ediliyor. ve sihir ÜÇtedir bana göre, yani benim uydurduğum söylemle ÜÇ=sentez :)))
Bunun için ölümsüzlüğü yitirmeye değmez mi?

**

Uğruna ölümsüzlüğünüzü kaybettiğiniz çocuğunuzun size benzemesi ve sizin ideallerinizi sürdürmesi için ona baskı yapmanız ahmaklık olmaz mı?

**

Yeni doğmuş bir bebeğin yaklaşık iki trilyon hücresi varken bir yetişkinin 60 trilyon hücresi vardır ve her 24 satte bunun bir çorba tabağını dolduracak kadarı ölür(ölür mü yoksa got mu olur bilmiyorum) ve bedenden ayrılır; ancak yetişkinlikten önceki dönemde yerine yeni hücreler doğar. Otuz yaşımızı geçtikten sonra her yıl sinir ağımızın ortalama yüzde birini yitiririz. (Ölüm Yanılgısı)

Daha önce yaşamda müşahade ettiğim; 29 yaşından itibaren adına “canlılık” dediğim şeyin nerdeyse kimselerde (özellikle erkeklerde) kalmıyor oluşuna ilginç bir kanıt gibi duruyor bu hücresel tespit. Çünkü yukardaki bilgiye baktığımızda otuz yaşından itibaren ölüm sürecimizin başladığını; ancak organizmanın tümüne ne zaman ölü diyebileceğimizin bilinmediğini anlıyorum ben.

İlginç gelişmelere gebedir Dünya

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”> Dünyada çok ilginç gelişmeler oluyor ve olacak. Bebek dünya doğdu doğacak 🙂
 
 Herşeyin değiştiği bir düzen geliyor ikibinli yıllarda. Ve umarım bu birçoğumuz tarafından kucaklanan bir yapı olsun.
Yeni dünya düzeninden sanırım yavaş yavaş bahsetmeye başlayacağım.
Şu anda sadece küçük bir ip ucu olarak söyleyebileceğim; yeni doğan çocukları dikkatle seyretmeye odaklanmak ve onlara öğretmen değil öğrenci olarak yazılmak! Amiyane tabirim için lütfen kusuruma bakmayın. 🙂
Anne-babanın yeni işlevi sanırım değişmek üzeredir. Elinizde engin bir kaynak var ve onu maksimum düzeyde işlerliğe kavuşturmak için gözü açık ve hatta gerekirse sistemin dayatmasına karşı isyancı/korumacı olmalıdır. Koruyuculuk kavramı da biraz değişecek, Bunu açmak oldukça zor ve uzun. Ve açıklaması sanırım “başarı” tanımımızda yatıyor.Dünyanın bugüne kadar tanımlamış olduğu “başarı” kavramı tümüyle değişecektir.
Bunun üzerine biraz düşünmeliyiz galiba.

 

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Bana göre başarı; insanın kendi olması ile doğru orantılıdır.
Ne derece kendiniz olabilirseniz o derece başarılısınız.
Peki kendinizin ne olduğunu biliyor musunuz?

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Düzenin ya da dünyanın ne olacağına bakmayın hiç, biz değişirken o otomatikman değişir.
Biz nasıl değişeceğiz?Aklıma gelenlerden başlayayım, sonra ilaveler yapalım birlikte:

  1. Öncelikle “sahip olma” kavramımızı gözden geçireceğiz. Maddi ya da manevi servetimizi korumak adına, aklıselim olmaktan vaz geçmeyeceğiz. Biz çocuklarımızın sahibi değiliz. Çocuklar topluma aittir. Sadece anne-babanın tohumlarından oluşmadı o meyve. Bütün çocuklar, gezegen tozlarından beri devam eden yaradılış hikayesinin toplam deneyim ve bilgisini içeriyor.
    Bu sebeple, benim çocuğum bir yana, diğer milyarlarcası öte yana demiyeceğiz. Gönülden demiyeceğiz.

2. İşte tam bu sebeple, çocuğumuz doğduğu andan itibaren, nesneleri ve varlıkları ona tanıtırken; “bu senin, bu babanın, bu dedenin” diye ayrımcı talimatlarla şartlandırmayacağız. Özne kullanımımız sadeleşecek; “biz” çok kullanışlı hale gelecek.

 

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>Çocuklar, genetik birikimle, gezegen tozlarından anne babasının dölleme anına kadar olan tüm deneyim birikimimine sahip olarak geliyorlar.
Çocuk doğduğunda, onun algıları açıktır ve gözleri gerçekte olan (ve fakat şu anda bizde kapanmış olan) enerji dünyasını görür. Çocuğun baktığı realite, bir takım renkli ışık telciklerinin ordan oraya devindiği, canlı bir ağ yumağıdır.
(Fizikçilerin dediği gibi; orada bir kıpırtı vardır sadece.)
Biz çocuğa, bize miras kalmış olan dünyayı tanıtmaya başlarız, aslında olmayan bir dünyayı. Biz körüz. Fakat daha da beter olan, kör olduğumuzu bilmiyoruz!
Çocuğa algısına çarpan enerji devinimlerini nasıl yorumlaması gerektiğini biz öğretiyoruz!
Bu korkunç ötesi bir sorumluluk.   Ve dört yaşını bitirdiğinde, çocuğu da kendimiz gibi kör yapmayı başarıyoruz!
Ne demek istediğimi daha rahat anlayabilmek için, aklıma Saramago’nun “körlük” kitabı geldi.  Ayrıca şunu belirtmeliyim ki, indigo ve kristal çocuk kavramının yeryüzüne düşmüş(!) olması tesadüf değildir. Kör olduğunu anlayan ebeveynler ortaya çıkmaktadır…

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”> “Biz”, yeni dünyanın ferdi olmaya aday olmuşlar. Örneğin ben adayım.
Parmak kaldırıyorum 🙂
Sadece olamazsam eleneceğimi bildiğimden değil, yürekten parmak kaldırıyorum.
Ben önemli değilim. Onbinlerce yıllık insanlık tarihi ve onun çabaları önemli.
 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>3. Yeni dünyanın geçerlilik zamanı: şimdi ve yeri; burada
Bir bayrağa ihtiyacı var mı bilemiyorum ama olsaydı, konuşan bir bayrak olurdu ve “kendin ol” derdi.
Eğer bu üç öğeyi birleşirirsem; şimdi, burada, kendin ol
Okumak, öğrenmek, kütüphaneler ve ansiklopediler iyiydi ama bunlar da tarihin tozlu sayfalarında, eski dünyada kalacaklar.
Çünkü yeni dünya, kendin olan orijini gerçekleştirme dünyası.
Hani eskiden, dünyayı çok ciddi etkilemiş olaylar baz alınırdı ve onlara bir ÇAĞ ismi verilirdi.
Bildiğimiz o çağların hepsi eski dünyada kalacaklar.
Ne olmakta olduğunu görmek için dikkat kesilmek lazım.

 

Biraz tarih/biraz mekanizma

Galiba süreç şöyle işliyor:

adım adım:

1. Tanrı kendini yalnız hissediyor, biraz seveyim sevileyim diyor (burası kesin değil, ben kaza olasılığı üzerinde duruyorum hala)

2. Sevgisi ışığı var ediyor, ışık da (ateş,aşk, ışık,meşk,şavk vs vs) oyun evrenleri kurmak üzere işbaşına geçiyor (aslında burada bile dualite başlamış oluyor: ışık, karanlık sayesinde görünür oluyor)

3.Derken hareketi sağlamanın yolunun kutupları oluşturmak olduğu keşfediliyor, başlıyo kutuplar arası örgü! eril/dişil yani negatif pozitif

4.Fakat, bu sallantıya şekil verecek bir üçüncü Öge gerekiyor, Gurdjieff’in deyimiyle  etkisiz kılan!

 

hımmmm burda bi soluklanayım 🙂

 

Sibel Atasoy

28.04.08-Beylerbeyi