Galaksi Tarihi

Galaksi tarihi bir çok nedenden ötürü biraz karışmış durumdadır: kısmen onun kaydını tutmaya çalışanların kafaları da bir parça karışmış olduğu, ama kısmen de zaten çok karmaşık birtakım olaylar olduğu için.

Sorunlardan biri, ışık hızı ve bu hızı aşmaya çalışırken karşılaşılan güçlüklerdir. Bu imkansızdır. Hiçbir şey ışık hızından daha hızlı yol alamaz ve bu konudaki tek istisna, kendi özel kanunlarından başkasını tanımayan kötü haberler olabilir. Arkintoofle Minör’de yaşayan Hingefree halkı bu noktadan hareket ederek, kötü haber gücüyle çalışacak uzay gemileri inşa etmeye çalışmış, ama bunda pek başarılı olamamışlardı. Çünkü gemiler gittikleri her yerde o kadar kötü karşılanıyorlardı ki, oraya varmış olmalarının hiç bir anlamı kalmıyordu.

İşte bu yüzden, genel olarak Galaksi halkları kendi yerel bataklıkları içinde tembelleşme eğilimine girdiler ve Galaksi Tarihi uzunca bir süre boyunca daha çok kozmolojiyle ilgili bir alan olarak kaldı.

Bu, onların hiç bir çaba göstermediği anlamına gelmiyordu elbette. Savaş ya da ticaret amacıyla uzak bölgelere uzay gemisi filoları göndermeye çalıştılar, ama bu filoların oralara varması çoğunlukla binlerce yıl alıyordu. Nihayet hedeflerine vardıklarındaysa hiperuzayı kullanarak ışık hızını yenen başka yolculuk şekilleri keşfedilmiş oluyor, bu yüzden de ışık hızından yavaş seyreden filoları artık hangi savaşa gönderilmişlerse o savaş yüzyıllar evvel bitmiş oluyordu.

Elbetteki böyle olması filolardaki askerlerin savaşma arzusunu herhangi bir şekilde etkilemiyordu. Onlar bu konuda eğitim görmüşlerdi, buna hazırdılar, yolculuk sırasında birkaç bin yıllık uykularını almış, zor bir işi başarmak üzere onca yoldan gelmişlerdi ve Zarquon aşkına bunu yapacaklardı.

Galaksi tarihindeki ilk önemli karışıklıklar işte bu sıralarda baş gösterdi; yüzyıllar önce üzerinde güya anlaşılmış olunması gereken konular yüzünden savaşlar sürekli olarak yeniden ve yeniden patlak veriyordu. Yine de bu karışıklıklar, zaman yolculuğu keşfedilip de savaşlar henüz nedenleri bile ortaya çıkmadan yüzlerce yıl önce patlak verdiğinde tarihçilerin karşılaştığı karışıklıkların yanında hiç kalırdı.

OGR

İnsan DNA’sında Dünya Dışı Genler

DNAİleri insan varlıkların uygarlığı Galakside yayılıyor mu?

John Stokes

İnsan Genom Projesinde çalışan bir grup araştırmacı, çok şaşırtıcı bilimsel bir keşif yaptıklarını belirtiyor: İnsan DNA sındaki % 97 kodlanmamış dizilerin dünyadışı yaşam formlarının genetik kodlarından daha azı olmadığına inanıyorlar.

Kodlanmamış diziler küflerden balıklara, insanlara dek Dünyadaki tüm canlı organizmalarda ortaktır. “İnsan DNAsında, toplam genomun daha büyük bölümünü oluştururlar”, diyor grup lideri Prof. Şam Chang. Orijinal olarak “cop/hurda DNA” olarak bilinen kodlanmamış diziler yıllar önce keşfedildi ve fonksiyonları gizem olarak kaldı. İnsan DNA sının şaşırtıcı çoğunluğunun kökeni “Dünya – dişi”dir. Görünüşe göre “dünya dışı hurda/çöp genler” yalnızca nesilden nesile aktarılan çok çalışan aktif genler ile “gezintiden zevk alıyor” Diğer bilim adamlarının, bilgisayar programcılarının, matematikçilerin ve diğer bilgili alimlerin yardımı ile yaptığı kapsamlı analizden sonra profesör Chang görünür “hurda İnsan DNA sı”nın bir tür “dünya dışı programcı” tarafından yaratılıp yaratılmadığını merak etti. Profesör Chang, İnsan DNA sındaki yabancı parçaların “kendi damarlarına, atardamarlarına ve tüm anti – kanser haplarımıza güçlü şekilde direnç gösteren kendi bağışIklık sistemine sahip” öldüğünü gözlüyor.
Devamını oku “İnsan DNA’sında Dünya Dışı Genler” →

Et Kafalı

-Etten oluşmuşlar.

-Et mi?

-Et. Etten oluşuyorlar.

-Et mi?!

-Hiç şüphe yok. Gezegenin çeşitli bölgelerinden pek çoğunu toplayıp araştırma gemilerimize aldık ve detaylı bir şekilde inceledik.

-Bu imkansız. Pek ya o telsiz sinyalleri? Yıldızlara gönderdikleri sinyaller.

-Konuşmak için radyo dalgalarını kullanıyorlar ama sinyaller onlardan gelmiyor. Sinyaller makinelerden geliyor.
Devamını oku “Et Kafalı” →

Yoklar ülkesine yolcu

Dikkatiniz sizsiniz, siz de sevgisiniz. Bunun lami cimi yok. sa

Dikkatinle o şeye- her neyse- kendini katıyorsun.

Anneler-babalar çocuklarına, öğretmenler öğrencilerine, müdür elemanına, ısrarla şöyle der “dikkatini ver şu şeye!” Bunun enerjisel alandaki anlamı şudur sanırım: Kendini ver -çünkü sen sevgisin- eğer iyice verirsen bu şey zamanda kalıcı olmaya, GERÇEK OLMAYA DEVAM EDEBİLECEK, aksi takdirde yoklar ülkesine yolcu 🙂

Bu konu en iyi Bir Kadını Öldürmek kitabında incelenmişti. Bilmiyorum buna ekleyebilecek bi şeyler bulabilecek miyim?

**

Bu gece son zamanlarda özlediim fantastik rüyalara gittim, çok sevinçli kalktım. Örneğin birinde çok hızlı gelen bi otobüsün içinden geçiyorduk, sadece hafif bi rüzgar hissediliyordu o kadar. Defalarca denememe izin verdiler, süperdi  🙂 Diğer birini çok denedik anlayamadım, tanımlayamadığım bi canlının tanımlayamadığım bi hareketi ya da düşkünlüğü ile ilgiliydi. Düşkünlük diyorum çünkü hep aynı tarz bişey yapıyordu ve bunu araştırırken mi yoksa yanlışıkla mı bulmuş olan bi ekip vardı, onlar da  anlamakta aciz kalmışlardı. Ekibin başı  Da Vinci’yi (dizideki) andırıyordu sanki.
Bir başka rüyada ise bi ev kiralamak için gidiyordum, eski ve güzel bir bina,sahibi giriş katında açık mutfakta neşeyle bişeyler yapan orta yaşın üstü gibi konuşkan bi adam. Ben onun da mı binada oturduğunu öğrenmek istiyorum ama yarım yamalak bi cvp veriyor. Nihayet birileri beni daireyi görmem için çıkarıyor, iki merdiven çıkıyoruz, üstte tek bi kat var onun önüne de bi engel konulmuş ne olduğunu hatırlayamıyorum, neyse biz ondan bir önce bi kapıyı açıyoruz aman tanrım! çok yüksek bi yerden denize bakan bir tepe, bahçeli bir sürü apartmanlar, sanki başka bir dünya. Bi apartmanın nasıl böyle bir katı olur? Ortada insanlar çocuklar var eğleniyorlar bahçelerde sokaklarda. Peki bunca insan az önceki küçük apartmanın giriş katından mı girip çıkıyorlar diye soruyorum, onların başka bi girişleri öğrenince rahatlıyorum, bana neyse 🙂 Aslında galiba ben o küçük apartmanda bi daire göstermelerini dilerdim sanki, böyle hafif bi duygu var.

*

Atalarımız ölümü hiç sevmezlermiş, yaşama ise müthiş bi kutsallık yüklemişler, her varlığa her nefese her saniyeye övgüler düzmüşler. Ölümü ise nerdeyse görmek istemeyecek denli çirkin bulmuşlar. Ölenin işlerini tamamlaması için bi kişi sorumlu kılıp, o çadıra yaklaşmazlarmış bile, zaten ölenin tüm eşyalarını çadırını yakarlarmış hemen.
Hiç bi şeyi ifrat derecesine getirmemek lazım 🙂 Öyle bi an gelmiş ki Deli Dumrul çıkıp azraile meydan okumuş! Sanırım ulusça bi dönüm noktasıdır o an, zaten öyle olmasaydı Dedem Korkut zahhmet edip yazmazdı.

https://blog.sonsuz.us/?p=3671

**

İnsanın, her şeyin olağan oldugu rüya gerçekliklerine kaymasi cok olasiymis gibiyken diger yandan uykudan uyanirken hissettigi “ben” kişisel devamlılik hissinin baskın çikmasi hayatin akışini degistirmis oluyor.

**

Psikologlar, narsizmi cocukluk patalojisinin belli yasda sona ermemesi olarak tanimlıyorlar. Mantikli geliyor bazi acilardan fakat bir diger acidan cocukluk donemindeki o varligin bi “gorucu” olma orani da cok yuksek. Yani bizler cocugu egiterek narsizmden kurtarirken gozleri de kapanmis oluyor. Her seyin bi bedeli ver, buna alismak zaman aliyor 🙂 ya da ne yapmali da bu celiskiden yirtmali?

Her sey bi yorumdan ibaretse neden hakikat pesinde kosulur, sufiler, savasçılar, lar lar lar… gercekten komik bi soru. Sanki yorum ve ben disinda bi nema varmis zannedilmesi bana hep komik geliyor. Ben’den gecip yorumdan gecmediginde ya da tam tersi oldugunda farkli seyler bulma imkanini hakikat sanmak da olasi sanki. Buradaki tehlikelerden biri, Dj’nin dikkat cektigi gibi bilinemeyene dalip kaybolmak. Psikoloji alaninda birden karanligin aydinlanmasi hem de geri gelmeyecek sekilde kaybolmasi beklentisi! Uzun uzun orneklemeye useniyorum simdi, bütun bu beklentiler bana gore dualiteye dahil, hem de dualiteden ciktim zanninda oluyor. Eski bi yorumu terk etmek yorumsuzluk anlamina gelmiyor, kapsayan ya da kapsanilan bi baska oyun oluyor. Hem oyunun boyle kucumsenmeye devam edilisi de ne boyle!. Bu azgin asmislik ihtiyaci arzusu nerden geliyor?

 

Sadık Yemni

Sadık Yemni adını ilk kez beş sene önce Amsterdam’a gittiğimde duydum. Benim de kitap yazdığımı bilen bi arkadaş söylemişti, yerli yazarlarla seyrek temasım olduğu için biraz da mahcubiyetle tanımadığımı söylemiştim. Bu hatamı telafi edebilmek gayretiyle onda bir kitabı olup olmadığını sordum, varmış; Muska… Hemen alıp sanırım iki gün içinde okudum. Harikaydı. Hem şaşırmış hem de gururlanmıştım (bana ne oluyorsa).

Hatta öylesine etkilendim ki, (Amsterdam’da oturduğunu öğrenmiştim) kendisiyle tanışmak istedim, fakat izini bulamadım. Orada kaldığım bir ay boyunca biraz öksüz gibiydim zaten, elimin altında internet yoktu, hiç tanımadığım bir kentte, bir mihmandar en azından yanımda bir arkadaş olmaksızın, sadece sokakları arşınlayıp duruyordum. Bu arada Amsterdam ve çevresindeki köyler masallardan fırlamış gibiydi, beni öylesine etkiledi ki, hakkında gezi notu dahi yazamadım. Çünkü aklı başında bişeyler söyleyemiyecektim sanırım, ne zaman niyetlensem Alice gibi kafa karışıklığına uğradım!

Herneyse, bugün Sadık Beyin bir kitabını daha okudum, adı Muhabbet Evi. Ben bu tarzı mı seviyorum yoksa gerçekten çok mu güzel yazıyor bilemiyorum, yine bayıldım. Bir kere değil bikaç kere tebrik ediyorum kendisini. Son kitabı olan Hayal Tozu Gölgecisini -ki daha bikaç hafta önce yayımlandı- sipariş etmiştim, dün elime ulaştı. Hemen elime alıp bugün bitireceğim ama dişimi sıkıyorum. Seyahatte, merakımı iyice gıdıklayan kitaplar olsun elimin altında istiyorum.

Hayal Tozu Gölgecisi, bir öykü kitabı imiş, okuduktan sonra duygularımı paylaşacağım.