Yanılsama ve Gerçeklik – Christopher Caudwell

 1. Şiirin Doğuşu

 

Şiiri, günlük konuşmanın yüceltilmiş bir biçimi olarak tanımlayabiliriz. Bu yüceltme onu sıradan konuşmadan ayıran ve ona gizemli, biraz da büyülü bir güç veren biçimsel bir yapıyla (ölçü, uyak, söz yinelemesi vbg) kendini gösterir. Yinelemeler, eğretilemeler, karşıtlıklar vardır; biçimsellikleri yüzünden şiir sayarız onları biz.

İlkel topluluklarda dilin bu yüceltilişine, çoğunlukla bütün topluluğun katıldığı törenlerde rastlıyoruz. Ritmik ya da vezinli dilin, yazının bulunuşundan önce hep kaba bir müzikle birlikte olduğu, hareketler ve sıçramalar, bağırmalar ve anlamsız haykırışlar, sopa ve taşların birbirlerine vuruluşuyla çıkarılan bir takım seslerle ifade edilen bir yerli beden ritminin, dansın, müziğin ve şiirin ortak atası olduğunu söyleyebiliriz.

İlkel insanın sözcükler içinde aradığı gerçekliğin imgesi değişik türdendir: İnsanın kendi düşmanını kendisinin yaratması gibi büyülü bir kukla imgedir o! İnsan onun üzerinde çalışırken, gerçekliğin kendisi üzerinde çalışmış olur. Renksiz, kuru bir anlatım, ilkel kültürle yoğrulmuş bir kafaya yabancı gelir; bir amacı olmayan dili almaz ilkel insanın kafası. Ritmik dilin amacı ise apaçıktır: ona kendisini güçlü hissettirecek, tanrılardan kopmamış hissetirecek bir duygu vermek.

Genellikle günlük konuşma üzerine kurulmuş olan ritmik olmayan dil, bireysel inandırmanın dili; kollektif konuşmanın dili olan ritmik dil ise, toplumsal coşkunun dilidir. İlkel kültür düzeyinde dilde en önemli ayrım budur.

 

Şiir, özellik bakımından şarkıdır; şarkı ise ritmi gereği hep birlikte söylenen bir şeydir, bir kollektif coşkunun anlatımı olmaya yatkındır. “Yüceltilmiş” dilin sınırlarından biridir bu.

Ama kabile, bir kollektif coşkuya neden gereksinim duysun?

Bir kaplanın ya da fırtınanın gelişini içgüdüsel olarak hissedecekler ve bu şartlı ve kollektif bir tepki doğuracaktır zaten. Bu durumda kollektif bir heyecan doğuracak herhangi bir araç gereksizdir; ama görünür ya da elle tutulur böyle bir neden yok da “olasılık” olarak varsa, böyle bir araç toplumsal bakımdan gerekli oluyor demektir.

İşte şiirin, bir kabilenin ekonomik yaşamından, yanılsamanın (illusion) ise gerçeklikten (reality) boy verişi böyle olur.

Dansla, ayinle ve müzikle karışmış halde şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin büyük anahtar tablosu(switchboard) olur; kabileyi, yakın nedenleri ya da mutlu sonuçları görünürde olmayan, içgüdüyle kendiliğinden kararlaştırılamayan bir dizi kollektif eyleme yöneltir.

Karıncalar ve arılar içgüdüyle depo eder yiyeceklerini, ama insan böyle değildir! İnsanın içgüdülerini çalışma çarkına koşmak, onun coşkularını biraraya toplayıp faydalı ekonomik kanala yöneltmek gerektir. Yalnız ve yalnız ekonomik olduğu için, yani içgüdüsel olmadığı için bu içgüdünün yöneltilmesi gerekir. Bunları yönelten araç da (şiir vb), bu yüzden kökeninde ekonomiktir.

 

Şiir, insanların yüreklerindeki ölümsüz istekleri değiştirmeksizin, yüreği yeni bir amaca uydurur. İnsanı, daha üstün bir gerçeklik dünyası olduğu için, içinde bulunduğu gerçeklikten daha yüce olan hayal dünyasına atarak yapar bunu: Henüz gerçekleşmemiş, daha önemli bir gerçekliğin dünyasıdır bu; gerçekleşmesi, ona hayali olarak katılan bu şiire gereksinme gösteren bir dünyadır bu. Bu dünyada her hataya yer vardır; çünkü şiir henüz dokunamadığımız, koklayamadığımız ya da tadamadığımız için şairane olan, hayal olan bi şey sunmaktadır. Ama ancak bir yanılsama aracılıyla, başka türlü varolamayacak bir gerçeklik haline dönüşebilir.

Bir hasat şarkısıyla tatlanınca, çalışma daha iyi gider. Şiir yapısı ve doğası gereği, yarattığı gerçekliğin ötesinde bir gerçekliği gözler önüne serer ve ikinci derecede olmasına karşın yine de daha yüksek ve daha karışık bir gerçekliği doğurur, biçim olarak gösterir; çünkü şiir, kendi somutluğu içinde tahılı, kendi olgusal özü içinde hasadı değil fakat kabilenin hasatla iişkisi demek olan coşkusal, toplumsal ve kollektif karmaşayı anlatır, dile getirir. İnsanın hasatla ilişkisinin, içgüdüsel ve kör olmayıp ekonomik oluşuyla bir varlık kazanan yepyeni bir hahikat dünyasını -ondaki coşkuyu, dost sıcaklığını, onun tadını, onun uzun beklenişini ve mutlu sonunu- dile getirir

Bu yüzden, şiirdeki “hakikat”, şiirin soyut ifadesi -içerdiği olgular- değil fakat toplumdaki dinamik -içerdiği kollektif coşku- rolüdür.

 Şiir ve Büyü

Şiir, yüceltilmiş dil ya da ritmik dil, ilkel insanı güçlü ve tanrılardan kopmamış hissettiriyordu. Onu yürekli yapıyor, toplu törenleri kolaylaştırıyordu.

Ritmik olmayan dilin amacı, inandırmak diyebiliriz, yani bireysel inandırmanın dili.

Ritmik dil ise, kollektif konuşmanın, toplumsal coşkunun dili oluyor. Bu tespitler ilkel kültür düzeyinde böyleydi ve ben hala da böyle olduğunu düşünüyorum.

İlkel halklar, kendilerin, ilgilendiren herhangi birşeye, daha uygar topluluklardan çok daha büyük ve devamlı dikkat gücü gösteriyorlarmış. Rivers, Malenezyalılar arasındaki araştırmalarında, kendisi soru sormaktan bitkin düştüğü ve kafaca yorulduğu halde, bilgi aldığı kişinin hala taptaze ve yanıt vermeye hazır bir durumda olduğunu anlatır. Oysa iki uygar kişiden, daima ilk yorulan, soru sorandan çok kendisine soru sorulandır diyor Caudwell.

Anladığım kadarıyla, kabile kendi içgüdüleri ve coşkularını önce ritmik dile yüklüyor (ki bunu muhtemelen şamanlar veya benzerleri yapıyordur) daha sonra bu sözleri birlikte tekrar ettiklerinde topluluk olarak aynı coşkunun içine ve aniden, çok hızlı olarak girebiliyorlar. Yani şiir/ritmik dil bir anlamda taşıyıcı gibi görünüyor gözüme. Dans-müzik ve ayinle karışmış şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin, kontrol paneli olur ve onları içgüdüyle önceden kararlaştırılmamış bir dizi kollektif eyleme yöneltir.

Gerçekte ilkel kabilede insan Doğa’dır. ve onlar dini yaşarlar. Kendilerine öğretilmemiş ve dayatılmamış bir dini sadece yaşarlar. “Büyü nedir? kendi kişisel coşkularının farkında olan insan, bunları uyaran nesnedeki düzensizliği bulur; çünkü dehşet ve arzu gibi bilinçli duygular, bir kabilenin ortak yaşantısından ortaya çıkar, kabilenin bütün bireylerinin bazı şeyler üzerindeki ortak izlenimleridir.” diyor Caudwell. Daha da ilginci Büyünün bilimi doğurduğunu da söyler!

..

Büyü, bilimi doğurur; çünkü büyü dış gerçekliği bir takım yasalara uymaya zorlar, gerçeklik ise reddeder bunu; öyle ki, gerçekliğin başeğmez yapısını tanımak büyücüyü etkiler.

Büyücü bir takım sözlerin doğa karşısında çaresiz kalması sebebiyle ancak büyük güçlerce, örneğin tanrılar tarafından, yazgı tarafından altedileceğini kabul eder. Jüpiter bile yazgının emrindedir. Yazgı yasadır. Böylece Büyü, kendinin tam karşıtına, bilimsel gerekirciliğe (determinizme) dönmüştür.

Caudwell şöyle devam ediyor:

Şaman’ın saçma hırsları, simyacının olanaksız umutları olmasaydı, bugün bu umutları gerçekleştiren modern kimya bilimi olmazdı. Büyücü, “yazgı” tarafından, eşyalardaki amansız gerekircilik tarafından yenilip durur ve bunun bilincine vardığında, büyü bilime döndüğünde ancak büyünün yapar gibi göründüğü şeyleri gerçeklikte yapabilmektedir. Yanılsama, böylece gerçekliğin yararına işlemektedir!

İlkel insan için belirsiz bir erdem olan inanç, bunun kabulü için gerekli olur. Ortak coşku dünyasındaki basit, dolaysız yaşantısı nedeniyle ilkel insana inanç gerekmezdi. İnanç, mitoloji “gerçek” din halinde katılaşmaya başlayınca gerekli duruma gelir. İnanç ve dogma, inanç eksikliğinin ve kuramdan kuşkunun belirtileridir. Mitolojinin şu ya da bu yolla kendisini toplumdan ayırmış, koparmış olduğunu gösterirler.

Bunun tek nedeni vardır; toplum kendi kendinden kopmuştur çünkü; kalıp olarak din, toplumun geri kalan bölümünün karşısında onunla zıtlık içinde dikilen bir parçası olmuştur. Bu yüzden din, toplumun geri kalan bölümünden yalıtılmış olur.

 

..

Bilim ve sanat

 

Bilimsel bir ifade kurarken, bunu gözlenebilir şeylere dayandırırız. Bu düzenlemeyi ve gözlemi yapan kişinin “doğru düşünen herhangi biri” olduğu yanıtını verir bilim.

Bilim adamı, bu belli gözlemciye iskelenin yalnızca bir parçası olarak bakmaya ve gerekirse bu iskelenin kolayca söküleceğini ve bunun binaya hiç bir kötü etkisi olmayacağını düşünmek eğilimlidir. Ama fizikteki son gelişmeler göstermiştir ki; bu iskele (gözlemci) sökülüp kaldırılırsa geriye hiçbir şey kalmaz. Bina destek yönünden mutlak olarak bu iskeleye bağlıdır. Bilimin bu acaip, evrensel sahte egosu aldatıcıdır ama gene de gereklidir. Yalnızca matematik bundan bağımsız gibidir.

Sanat da aynı şekilde toplumsal egoyu simgelemek istediğinde, düzenli bir biçimde duygusal davranışlar taşımak istediğinde, gerçekliğe ilişkin bir şeyler söylemeye zorlanır. Ama temelde yatan coşkusal davranış için seçilen gerçekliğe ilişkin anlatım, maddi gerçekliğe ilişkin olmak zorunda değildir. Tıpkı bilimin “sahte egosu” sunun gerçek bir insan olması gerekmediği gibi. Sahte bir dünyadır sanat; bir yanılsamadır, öyle kabul edilmiştir.

 

Hem bilimin sahte egosu, hem sanatın bu sahte dünyası gereklidir; çünkü nesne ve özne, yaşantıda hiç bir zaman ayrı olarak değil, bitmek bilmeyen bir savaşımın çelişkisi içinde birbirine bağlı olarak bulunur. Her ikisi de daha iyi gelişebilmek için, ilk iş bölümüyle mitolojiden kopmuş, ayrılmış olan bilim ve sanat, bu ayrılışın anısı olarak kör bir yan taşırlar içlerinde.

Bilim ve sanat birbirlerine yanaştırıldıkları zaman tam bir somut dünya meydana getirmez, tam bir boş dünya -içlerinden çıktıkları insanların somut yaşayışları ile dolunca ancak canlı ve içi dolu olan – bir soyut dünya meydana getirirler.

 

O halde bilimin ve sanatın amacı, toplumsal işlevi nedir? Neden bu sahte dünya ve sahte insan üzerine, gerçekliğin soğuk ama gerçek imgesi ile insanın kendi çehresinin fantastik ama sıcak yansısı üzerine kurulmuşlardır?

 

sa

Kitaptan özeteleme

Fraktaller

FRAKTALLER

Bu sabah uyandım ve dilimde bi laf: “Düzenli yapılar ve fraktaller”, hani bi şarkı çalar ya sebepsiz yere içinizde aynen öyle 🙂 Halbuki ne yatarken ne de son günlerde ilgilendiğim bir şey değil. Neyse hayırdır inşallah dedim ve -iste versin google-ı açıp şöyle bi baktım.

Zaten fraktalin ne olduğunu bilirdim de, şu anda bana ne gereği var onu anlamaya çalışıyordum!

“Şekilleri tanımlama sanatı geometri, düzensiz şekilleri tanımlamaktan vaz mı geçmeli? Eğer doğrular, çemberler ve eğriler, düzensiz yapıları hesaplamak için hiçbir fayda sağlamıyorsa ne yapmalı?” diye başlıyordu bi sayfada, bu dikkatimi çekti. Ve şöyle sade bir tanım yapıyordu fraktal için: Düzensizligi ele almanın biçimi

Bana bi gülme geldi. Ki bu iyiye işaret. Doğru bi iz üzerinde olduğumun kanıtı olarak yorumladım bunu.

Julia’nın öğrencisi olan Mandelbrot 70’li yıllarda elektronik “gürültü” analizi üzerinde çalışmalar yaparken, bu gürültülerde, bilinen istatistik yöntemlerle açıklanamayacak salınımlarda bir yapı olduğunu algıladı. Daha sonra yaptığı çalışmalar sırasında, bu matematiksel modellemenin, hem doğal biçimler hem de endüstriyel ürünlerin tanımlanmasında kullanılabileceğini görerek, fraktal objeler kavramını ortaya attı. Klasik geometrinin tanımlayamadığı düzensiz objelerle ilintili olan bu kavram, matematikte çok önemli bir gelişmenin başlangıcını oluşturdu. Uzmanlara göre, fraktal modellerle elde edilen gelgit yükseklikleri, ya da pamuk fiyatları analizleri gerçeğe yakın değerler veriyordu.

Fraktal cisimlerin düzenli formlara indirgenememesi matematikçiyi öncelikle bunların boyutlarıyla ilgilenmeye iter. Fraktal objelerde ne çizgi, ne doğru, ne düzenli eğri ne de düz yüzey olmadığına göre acaba bunları karakterize eden 1 (çizgi) 2 (yüzey) veya 3 (hacim)’den başka bir boyut var mıdır? Varsa bu boyut neyle özdeşleştirilebilir?

Mandelbrot (M) kümesi içindeki zoomlar

Fraktal geometri bizi, çevremizdeki formlara bakışımızı yeniden gözden geçirmeye davet ediyor. Kullanılması, matematikçiyi kendi bakışına götüren aletler üreterek, başka bir takım teorilerden sonra matematik anlayışını kökünden sarsıyor. Yoksa klasik geometrinin daha dün ortaya koyduğu kurallar bugün birer istisnaya mı dönüşüyor?

Diyor araştırmayı yapmış olan Sema Onurlu. Yazının tamamı için adres:

http://www.odtumd.org.tr/calismagr/yayin/bulten/119/fraktal.htm

Fraktal yapılara sıklıkla verilen örnek; kar tanesi, ağaçlar ve dalgalardır bilirsiniz.

Eskiden beri düzenli yapıların, yıkmaya ve sonunda yıkılmaya mahkum olduğunu fark etmiştim. Aklınızdan bi sürü fiziksel, sosyolojik vs örnek geçirin bu tespitimin hepsi için geçerli olduğunu göreceksiniz.

Hani ölümün geçerliliğini ispatlamak için büyük uygarlıkları örnek gösterirler; bakın doğdu büyüdü ve (sebepsiz yere!) öldü!. Naapalım bu iş böyle gibisinden :))) Ben bu tekerlemede hep bi eksiklik hissederim. Galiba şu anda bunun ne olduğunu buldum; insanların bahsettiği bu herşey; aslında düzenli yapılardır! Evet düzenli yapılar yıkılmaya mahkumdur. Neden mi?

HEDEF oluyorlar da ondan :)))

Neye hedef oluyorlar?

Tabi ki kartalın yayılımlarına (Don Juan Matusun deyimiyle), yani tanrı Seth’e (mısır mitolojisi), hepimizin anlayacağı dilden KAOSa hedef oluyorlar.

Fraktaller bu mantıkla belki hedef küçültmenin/saptırmanın bir yoludur.

Bilirsiniz büyücüler, isimlerinin bilinmesini istemezler! Çünkü ismi bilinemiyene büyü işlemez! İsim; düzenli bir yapıdır, hedef. :)))

Belki fraktaller; düzenli yapıdan, herşey ya da hiçbişey olana (Tanrı) giden yolda bir ara duraktır.

Sevgili Don Juan, öğrencilerine “kendilerini tanımlamamalarını” önerir; çünkü sen kendini bilemezsen, hangi olay karşısında ne tepki vereceğini önceden kesinleştirmediysen bunu karşındaki kişi de bilemiyecektir! Bilemediği için sana karşı komplo kuramaz. Yani spontan olmayı, benim her zaman dediğim gibi ANda olmayı öneriyordu.

Kısaca, Don Juan ya da Castaneda, büyücünün sırrını; fraktale bağlamıştı.

Gerçekten de insanların matah bişey gibi yapmaya alışmış oldukları; olacaklara önceden hazırlık yapma telaşları, sanırım kartalı çok güldürüyor!!!

Kadın Odası-Bıyıksız profesyoneller Zirvesi için konuşma metni.

Sevgili misafirler, sözlerime ünlü kuantum fizikçisi Donah Zohar’ın Kuantum Benlik kitabının önsözü ile başlamak istiyorum:

“Bu kitaba başlamam çok garip oldu. Üç yıl önce bir televizyon ekibi, sezgisel bilgi ve modern fizik üzerine yazdığım başka bir kitap hakkında bir söyleşi yapmak üzere beni aradıklarında, özür dileyerek o sırada hamile olduğumdan bu kadar soyut bir konu üzerinde düşünebilmemin zor olacağını söyledim. Yapımcı bana “peki o zaman hangi konuda konuşabilirsiniz?” diye sorunca ellerimi açıp “annelik” dedim.

Bunun üzerine annelik ve modern fizik hakkınds hepimizi şaşırtacak denli uzun bir söyleşi yaptık. Hamileliğim süresindeki ruh halimi, ilk çocuğumun doğumunu ve kendimi anne olarak nasıl hissettiğimi, kuantum fiziğindeki atom-altı parçacıklarının garip dünyasının tanımlamalarıyla anlatırken buldum kendimi. Gerçekliğin kuantum fiziğinde çizilen tuhaf resmi aynı derece tuhaf olan hamilelik halinin ve anneliğe ilk adımın deneyimlerini anlatırken bana çok zengin bir imgeleme gücü vermişti. Daha sonra bu söyleşi, beni çok şaşırtarak, kuantum fiziği üzerine yapılan bir televizyon programının temelini oluşturup, bu kitabın da bir bölümü oldu. Ayrıca içimdeki bir şeylerin yeniden uyanmasını sağladı.”

Bu pasajı sizler gibi zeki ve kendini kanıtlamış kişilere açımlamaya çalışmayacağım, bunun yerine sizleri biraz kendi konuma, yani metaforlar dünyasına bir gezintiye davet edeceğim.

Metafor kelimesi Fransızcadan dilimize gelmiş ve artık lisanımıza mal olmuş bir kelime, hepinizin bildiği gibi “mecaz” anlamına geliyor. Hatta genç nesile mecaz desek belki anlamayabilirler. Burada sizlere bir sunum yapmak üzere davet edildiğimde bana verilen konuya baktığımda, ki durun hemen size okuyacağım:

–          Kadının İnsan Olarak Gelişimi İçin Evde Ve/Veya İş’te ‘Kendine Ait Oda’: Yalnız Kalma, Nefes Alma, Düşünme, Okuma, Yaratıcılık, Hobiler, Spor, Bakım Sığınakları. ” KADIN ODASI ” Kadın Olarak Yaşamda Ve İş Hayatında Kendi ” Odanı ” Bulabilmek, Kurabilmek ? ”

olduğunu gördüm. İlk anda bu konuda ne söylenebilir ki herşey yazıldığı kadar açık diye düşündüm. Üstelik böyle bir toplantıya katılan kişiler zaten bu içeriği yaşayarak en ince detayına kadar özlerine almışlardır. Peki o zaman ben buna ne ilave edebilirim?

Bir iki gün düşünmeden bekledim. Evet ben buna “düşünmeden düşünmek”, “istemeden istemek” derim kendi kuramımda. Başarısız olduğunu şimdiye kadar hiç görmediğim bir yöntem. Ve bu bekleyiş sonunda az önce okuduğum sunum konusunun bana metaforik bir işaret olduğunu anladım.

Ve işte şimdi bundan bahsetmek istiyorum izninizle:

Meslek hayatı boyunca seksenbin rüya analiz ettiği söylenen ünlü Psikiyatrist Gustav Jung, elli yılı aşkın yoğun çalışma neticesinde bizlere gerçekten daha önce bilmediğimiz, en azından modern insanlık tarihinde bilinmeyen, kavramlar hediye etti. Bunların başında kollektif bilinçaltı, arketipler gibi olgular geliyor. Bu alanda konuşmamın derinleşmesine izin vermek istemiyorum çünkü maalesef vaktimiz çok kısıtlı, ben sadece Jung’un geniş coğrafyalardan insanlar üzerinde yapmış olduğu araştırmalar neticesinde bulduğu ortak bir iki simgenin şu an konuşmak durumunda bulunduğum “kadın odası” ile ilişkilendirdiğim kısmını belirtmek istiyorum. Jung’un önerdiği ve izdeşlerinin onayladığı üzere insanlığın kollektif bilincinde “ev” sözcüğü “kişiliği”, “araba” sözcüğü “hayat yolunu” temsil eden ortak simgelerdir. Rüyalarımızda çok sayıda ev mekanı kullanılmasının sebebi de budur. Üstelik “ev” sözcüğü, hem edebi hem de mistik literatürde kadınla özdeşleştirilmiş bir simgedir. “Yuvayı dişi kuş yapar”… Birçok yeni evli çiftin karşılaştığı güçlüklerden biri, önce ev mi araba mı alınacağının seçimidir ve şahsen bu güne kadar önce ev almak isteyen bir erkek görmediğimi itiraf etmeliyim. Önce ev alınsın diyen kadınların sadece güvenlik anlamında bir tercihte bulunduklarını da hiç sanmıyorum. Şüphesiz güvenlik ihtiyacı da bu seçimin gereklerinden biridir ama tümü değil.

O halde günlük pratikler doğrultusunda baktığımızda kadının, “önce ev” diyerek, kişiliğin oluşmasına, erkeğin “önce araba” diyerek, hayat yolunun belirlenmesine daha çok önem verdikleri açıktır.

Varlığımızın iki yanı olan eril ve dişil yanı, atom-altı parçacıklar gibi hem parçacık hem de dalga yapısını her an gündelik yaşantımızda kendini ifade etmektedir. Bazen kuantum fiziğinin atom-altı işlemlerle ilgili olup gündelik hayatımızla hiçbir ilgisi olmadığını söylediklerini duyduğumda (çok şükür çevremde böyle kimse pek yok) şaşırıyor ve gülüyorum. Sanki biz milyonlarca atomdan oluşmuyormuşuz gibi…

Bir elektron hem parçacık hem de dalgadır ve bildiğiniz gibi ikisi aynı anda ölçülemezler, yani insan düzeyinde baktığımızda aynı şey söz konusudur; bir insan hem dişi hem de eril özelliklere sahiptir ancak ikisini aynı anda görmek olası değil (şimdilik), biz onun ya kadın tarafını yani dalga boyutunu kullandığını, ya da erkek tarafını yani parçacık kısmını kullandığını görürüz.

Eğer insanın dişi tarafı, dalga boyutu ise, üzerinde konuşmakta olduğumuz “kadın odası”, tam olarak dalga kişiliğimizdir!

Belki kelimelerin büyülü dünyalarına şimdiye kadar bu gösterdiğim şekilde bakmak aklınıza gelmemiştir ya da gelmiştir, bilemiyorum.

O halde nedir dalga kişiliğimiz? Neden onu oluşturmak durumundayız? Neden şimdi tam dünyanın geldiği bu anda  kadın odası oluşturmak elzem hale geldi?

Platon’dan beri Batı, akılcı ve analitik düşünceye vurgu yapmıştır. Bu da yaklaşık olarak ikibinbeşyüzyıl demektir! Analitik düşünce, bilinçli yaşamımızın bölümlerini (odalarını) oluşturan düşünceler ve karar verme kurallarından ibarettir. Bu mantık doğal olarak beynin hesaba dayalı ya da bilgisayar modeline varır, ancak bunun bedeli insanın diğer tarafını, yani erdem, hayal gücü, yaratıcılık, vizyon özelliklerini içeren yönünü gözden kaçırması olur. Modern nörofizyolojik terminolojide zihinsel yaşamımızdan sağ beyin/sol beyin ayrımı bağlamında söz edilir; batının ve bir süredir bizim de kültürümüz sol beyin kültürüdür. Tabi ülkemizin Batı ile Doğu arasında bir köprü oluşu burada doğmuş bizler için eşi bulunmaz bir hazine, bir hediyedir; çünkü genlerimiz doğu bakış açısını henüz unutmadı ve ortaya çıkarılması artık an meselesidir. Kuantum fizikten buna eşdeğer iyi bir metafor vermek istersek; parçacık/dalga ayrımını verebiliriz ve diyebiliriz ki; batı kültürü zihnin parçacık (eril) yönüne dayanır.

Holistler, bilincin her elemanının aslında gerçekliğin her elemanı her şeyle bağlantısı olduğunu düşünerek, deneyimin dalga yönü üzerinde dururlar. Bütün parçaların toplamından daha büyük bir şeydir ya da holografik modelin savunucularından Bohm’un dediği gibi, gerçeklik bölünmez bir bütünlüktür.

Modern zihne ulaşabilen bir metafor olarak hologram, ilişkiden ve işlemden kaynaklanan bilinç ve gerçeklik unsurları üzerinde yararlı bir rol oynar.

Bildiğimiz gibi gerçeklik hem dalgaları (ilişki) hem de parçacıkları (bireysellik) kapsar. Bu tıpkı insanın zihinsel yaşamının hem anlık bilinç (birlik ve bütünlük) hem de hesaplamayı (düşünce yapı) kapsaması gibidir.

Burada holistik düşünce nedir, kısaca göz atmak istiyorum. Her Şeyin Teorisi isimli kitapta Ken Wilber, son zamanlarda gördüğüm en yüksek algılama ve özleştirme çabasıyla insan bilincinin katmanlarını açıklamaya çalışmış ve bilincin katmanlarını temel olarak iki bölüm halinde sunmuştur, bunlardan ilki olan birinci düşünme katında altı düzey bulunmaktadır. Sırasıyla; İçgüdüsel, Animistik, Tanrıların Gücü, Mitik Düzen, Bilimsel Başarı ve Duyarlı Benlik olmak üzere dünyanın içinde bulunduğu bilinç katmanlarını oldukça sıkı bir araştırmalar dizisiyle incelemiş. Bu katmanların toplumun hangi bölümlerini ve genel nüfusun ne kadarını kapsadıkları ve genel bilinçte hangi oranda güç kullandıklarını gördüğümüz bu sıradışı araştırmanın detaylarına burada girmeyeceğim.

Benim ilginizi çekmek istediğim bilincin ikinci temel katmanı olan Entegratif ve Holistik olarak ikiye ayrılmış ikinci düşünce katmanıdır. İzin verirseniz Ken Wilber’den alıntıladığım kısa bir pasajı aktarmak istiyorum:

Graves, Beck ve Cowan’ın kapsamlı araştırmaları, bu ikinci entegral bilinç katında belli başlı en az iki dalganın bulunduğuna işaret eder:

7- Sarı: Entegratif:

Hayat, doğal hiyerarşilerin, sistemlerin ve formların bir kaleidoskopudur. Esnekliğin, kendiliğindenliğin ve işlevselliğin çok büyük önceliği vardır. Farklılıklar ve çokluklar bağımsız, doğal akışlarla birleştirilebilir. Eşitlikçilik sınıflandırmanın doğal dereceleriyle ve mükemmellikle tamamlanabilir. Bilgi ve uzmanlık gücün, statünün ya da gurup duyarlılığının üstünde olmalıdır. Yürürlükte olan dünya düzeni realitenin (mimlerin) farklı düzeylerinin ve dinamik spiralde yukarı aşağı hareketin kaçınılmaz düzeneklerinin var olmasının sonucudur. İyi yönetim, giderek artan karmaşıklık düzeylerinde niteliklerin ortaya çıkmasını kolaylaştırır (yuvalanmış hiyerarşi). Nüfusun %1’i, gücün %5’i.

8- Firuze: Holistik:

Evrensel holistik sistem, entegratif enerjilerin holonları/dalgaları; duygu ile bilgiyi birleştirir; çok sayıda düzey bilinç sistemiyle birleşir. Dış kurallara (mavi) ya da gurup ilişkilerine (yeşil) değil, bilinçli tarzda, yaşayan bir evrensel düzen. Hem teorik hem de fiili olarak bir büyük birleşme (Her şeyin Teorisi) mümkündür. Kimi kez tüm varoluşun bir ağı olarak, yeni bir spiritüelliğin ortaya çıkışıyla ilgilenir. Firuze düşünme bütün spirali kullanır; karşılıklı davranışın çeşitli düzeylerini görür; uyumu, mistik güçleri ve bir oluşumun içine işleyen kapsamlı-akış durumlarını bulup çıkarır. Nüfusun %0.1’i, gücün %1’i.

İkinci düşünme katında nüfusun yüzde ikisinden daha azıyla ikinci bilinç katı görece enderdir. Çünkü artık o, kollektif insan evriminin rehberlik eden yanıdır.

Bu kısa pasaj çalışmanın bütününe vakıf olmayınca şüphesiz pek anlamlı değil fakat ben ilginizi, merakınızı uyandırmak gayesi ile bir parça bahsetmek ihtiyacı duydum. Şu an bize gerektiği kadarı ile; Evrensel Holistik sistem, şu temel işlevleri gerçekleştirmiş olur:

  1. Duygu ile Bilgiyi birleştirir.
  2. Dış kurallara ya da gurup ilişkilerini dikkate almaksızın, yaşayan (her an update edilen) bir evrensel düzen ortaya çıkarır.
  3. Esneklik, kendiliğindenlik ve işlevselliğin önceliği vardır.
  4. Farklılıklar ve çokluklar bağımsız, doğal akışlarla birleştirilir.
  5. Eşitlikçilik sınıflandırmanın doğal dereceleriyle ve mükemmellikle bağlanır.
  6. Bilgi ve uzmanlık; gücün, statünün ya da gurup duyarlılığının üstünde algılanır.
  7. Bütün spirali kullanır, karşılıklı davranışın çeşitli düzeylerini görür; uyumu, mistik güçleri ve oluşumun içine işleyen kapsamlı-akış durumlarını ortaya çıkarır.
  8. Özetle, kollektif insan evriminin rehberlik eden yanıdır.

Sanırım holistik bakış açısını böylece biraz daha net hale getirebildim, vaktimiz kalırsa bu konuda sorularınızı yanıtlamaktan memnuniyet duyacağım.

Biraz toparlamak istiyorum; insanın dalga yönü yani ilişki yönü, şu ana kadar parçacık yönü yani bireysellik yönü altında kalmış ve ezilmiştir. Varlığın, diğeri ile eşdeğer yönü olan dişi yönü, bir an önce uykuya çekildiği yerden günışığına çıkmalı, “kadın odaları” inşa edilmelidir, ki medeniyetimiz, evrensel boyutlara taşınabilsin. Aksi halde bilgisayar boyutu ile özdeşleşmek tehlikesi ile karşı karşıya kaldığımızı hatırlatmak isterim.

Bu metaforik tanımı ile “kadın odası”, ev hanımları tarafından gerçekleştirilemezdi, çünkü birşeyin gereği onu kaybedince anlaşılabilir, varlık yokluk sayesindedir. Tıpkı ışığın karanlık sayesinde anlam kazanabilmiş olduğu gibi. Çalışan kadın, son iki yüz yıldır, varlığının dalga boyutunu kullanmayı asgariye indirmiş ve eril yönünü geliştirmiştir. Bu herkesin söylediği gibi “çalışan kadın erkekleşti” beylik sözünden öte anlam ifade etmektedir; çünkü kadın aslında ne olduğunu ancak karşı faza geçerek görebilir anlayabilirdi! Aslında biz ikibinbeşyüz yıldır karşı kıyıda yüzmekteyiz ve fakat kendi kıyılarımızı artık özledik ve iki sahili BİR etmenin ihtiyacındayız, ve bence holistik düşünce katına geçmek için hazırız.

Teşekkürlerimle,

Sibel Atasoy

24.07.08 – Beylerbeyi

Bıyıksız profesyoneller Zirvesi için konuşma metni.