Kadınlar neyin peşindeler?

Kadınlar neyin peşindeler? Gerçekten?
Eski biçilmiş roller hızla siliniyor, sanki bi merci tarafından yutuluyor veeeee bu boşluğa ne doluyor? Bi fikriniz var mı?
Sanırım artık insanları iki cinse bölmek de zorlaşıyor. Böylece toptan ve en sade şekliyle sadece insan diyebileceğiz herhalde.
“Sadece insan”ların eski tarz ilişkiler kurup sürdürmesi beklenemeyeceğine göre, her bişeyi yeniden inşa etmek gerekecek. Daha doğrusu o kendiliğinden inşa oluyor da bizler; özellikle gözlemci konumunda olan yazarlar, şairler, ressamlar, kurgucular yeni oluşumun ilk ipuçlarını bilerek ya da bilmeyerek ele geçirmeye başlayanlar, onları izlemek lazım.
“Nereye gidiyoruz zaman erirken dondurma tadında” demiştim, hakikaten de öyle bi andayız galiba.

Daha geçenlerde ilişkiler konusundabi dizi yazı yazdım, tabi bunun için araştırdım ve gözlemledim. Belki şimdi oturup üzerinde biraz düşünmeliyim.
Aman canım düşünme yaşa işte diyenler de vardır (içimden bi ses diyor örneğin) velakin bir yönüm de izlemeye ve tahmin yapmaya bayılıyor işte, ne yapabilirim ki! 🙂

Zeynep A: günaydın..cama gelen kumrum 3 gündür yavuklusunu getiriyordu bu gün yerleşemeye karar verdiler.. :))) bence göz-le mek tahminlerden çook daha zevkli ve öğretici..çünkü içinde g-öz-lemek var,yani öz var…

Sibel A: günaydın. İzlemek-gözlemek aynı niyetle kullanılıyor. Bi de çıkarsamak var. Peki kumrular ile gözlemlediğin şey neydi?

Zeynep A:onu görüşünce anlatırım..hayvanlar kadar olamıyormuyuz detirtecek kadar muhteşemdi.. izlemek daha önce bir iz varda izleniyor hissi veriyor..gözlemek tamamen tarafsızlık hissi veriyor bana..

Sibel Atasoy Kelimeler herkesin içine bi aracı tarafından yerleştirilir ve kelimenin içeriği aracıdan muaf olamaz. Bu sebeple herkes aynı kelimeden başka şey anlar. Normaldir. Ben de gözlemek kelimesini çok severim ve hemen tüm eski yazılarımda detaylı olarak yer almıştır. Velakin bu keliime tek duyu organını göz’ü esas alan batı tarzı bi algıyı çağrıştırmaktayken, izlemek, bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm duyu organlarımızla iz sürmeyi çağrıştırıyor artık bana 🙂  Sana “Hayvanlar kadar olamıyor muyuz” hissini veren bir işlem oldu içinde, o işleme ne ismi verirsin?

Zeynep A: enteresan..izlemek bana daha önce kurugusu olan bir şeyi izlemek gibi film tyatro tv vs gibi geliyor onlarıda izlemeyei sevmediğimi bilirsin..kuşlar içinde içimden tanımlama isteği gelmiyor..

Sibel Atasoy hayvanlar gibi olamıyoruz diyerek, insanları tanımladın ama?

Zeynep A: sanki isim onu tanımlıycak ve büyü kaçacak gibi his..kesinlikle isimlendirme isteğim yok. ordaki tanımlama değil doğayla uyumları açısından onlar gibi değiliz..bir gözlem..

Sibel Atasoy Hangi açıdan onlar gibi değiliz?

Zeynep A: doğayla uyumlarının doğal sonucu bir birleriyle uyumlarıda muhteşem.. beşeri ilişkilerde onlar kadar olamıyoruz..Olamıyorduk

Sibel Atasoy Güzel bi tamamlama oldu, geçmiş zaman. Bravo 🙂 Yani kuşlar (doğal olan)ile insan (beşer olan) arasında bir kıyaslama yaptığını söyleyebilir miyiz?

Zeynep A: doğaya uyum açısından evet..

Sibel Atasoy Teşekkürler. Bu işleme kıyas yoluyla çıkarsama yapmak deniyor.

Zeynep A: sonra bu çıkarsamaya bakarak yakında zeyno antalya dağlarından ceyn gibi bağıracak dersek buda tahmin mi oluyor.. :)))) tahminler bana sıcak gelmemesi şu yüzden; sanki geleceği belirliyoruz ve gelecek geldiğinde gazı kaçmış gazoz gibi zaten biliyordum modunda coşkusuz yaşanıyor…

Sibel Atasoy ‎:) Tahminler,desteksiz atışlara benzemez. Onu kurgucular bile çok nadir yapar, her şey bi çıkarsamadır.

Zeynep A: sibel sabah sabah en romantik konuyu bile matamatik mantık problemine dönüştürmeyi nasıl beceriyorsun..bu sabah sana bir tutam duygu atasım geldi..puffffffffff… :)))))

Sibel Atasoy Hissettim 🙂 Sence benim açtığım konu romantik miydi? Biçok insan öyle bulmuyor olabilir hani.

Zeynep A: ilişkiler değilmi konu bana örümcek ağını andırıyor evlerin en sağlamı örümceğin evidir.. :)) sence romantik değil mi? bence çook romantik.kast ettiğim kadın erkek değil anne çocuk dost komşu fark etmez..ilişkideysek romantizim başlamış demektir..bir öykü yazıyoruz demektir..bir ağ örüyoruz demektir.. :)) bu yeterince romantik değiil mi?

Sibel Atasoy sen nasıl anlıyorsan öyledir, zaten itiraz etmedim. Yalnızca bi şeyin tek anlamı olmadığına, her insanın aynı şeyin başka yönüne çekilebileceğini hatırlatmak istedim.

Zeynep A: haklısın..akord olmak için arasıra kahvaltıda gözlükleri değiştirmek hayatı renklendiriyor..seninle kahvaltı etmeyi seviyorum.. muck.. :))

Heqi Tong insanları iki cinsten fazlasına ayırıyorlar artık…androjen kavramı bunun bir arayışı mıdır sizce Sibel Hanım?
Sibel Atasoy Androjeni hangi anlamda kullanıyorsunuz? İngilizcede anlamına: Erkeklik karakteri sağlayan (madde), testislerden veya adrenal korteksten salgılanan hormonlar” demişler
Heqi Tong Bu maddenin erkekte az ve kadında çok bulunduğu durumlardaki insanlara verilen ad şu sıra…Tabii dikkati, kişilerin kendi fiziki kimliklerini artık kadın yada erkek olarak değil androjen olarak sunmasına çekmek istiyordum.
Sibel A: Anlıyorum. Bu durumda siz de ikiden fazla çeşide dönüşen insanı onaylıyorsunuz. Peki bu çeşitlerin hepsini teker teker bulup isim koyup özneleştirecek miyiz? Yoksa madem çoğaldı hepsine insan deyip geçelim mi diyeceğiz?
Heqi Tong Bana kalırsa, binde bir olsa,biner biner bir olsa insan yine sadece insan…Fakat tabi ki egonun kendi kimlik arayışı da doğal döngünün bir parçası…sanırım her parçasına bu “puzzle”n bir kod veriyoruz (özneleştiriyoruz) ki bütün resmi oluşturabilelim…
Sibel Atasoy Evet şimdiye kadar öyle yapmıştık. Bu aynen böyle devam edeceğiz anlamına mı geliyor? Her insana bir “isim” vermiyor muyuz zaten doğduğunda? Bu durumda insan ile kişinin ismi arasında sınırsız sayıda basamak ve seçenek bırakmış oluyoruz. Bi de bunu ara bölmelere ayırıp klase etmek gerekecek mi? Ve gerekecekse ne işe yarayacak?
Sibel B: sibelcim adaşım bu yazıyı ben de okuyabilir miyim? bugünlerde ben de ilişkiler üzerine master yapıyorum da
Sibel Atasoy Adaşım ben onu altı bölüm halinde yayımlamıştım sitemde, ancak bugün birleştirip, düşünüp kaşınıp tek bi yazı haline getirebilir miyim diye bakacaktım 🙂 Kolay gelsin bu arada. İlişkiler çok öneml, BEN’den BİZ’e geçmenin çağlar üstü bir sıçraması bence. Yani dalga yönümüze de parçacık yönümüz kadar değer vermeye başlıyoruz galiba
Heqi Tong Hayır , fakat daha fazla parçayı daha hızlı bir şekilde özneleştiriyoruz…Tek özneden ibaret olduğunu kavramaya doğru giderek hızlanan bir süreç…An meselesidir bahsettiğiniz gidişatın değişmesi fakat belki insan demeyi de bırakırız bir yerde…ne dersiniz, oraya doğru gidiyor olabilir miyiz?
Sibel Atasoy Sevgili Heqi, ilginç bi noktaya parmak basıyorsunuz, umarım orada bi süre kalabilirsiniz 🙂 İnsan demeyi bırakmak uzunca süredir duyduğum en ilginç öneri oldu. Biraz geliştirebilir misiniz?
-devam ediyor-

Her şey çift F arasında (ingilizcede); fact and fiction

Nedir Eğlenmek

2005.sa
Dışarlarda kendinden menkul bişey yok! “Anlamaya çalışma, anlamlandırma” çabaları günümüzü doldurmak, kendimizi işe yarar ve kıymetli hissetmekten öte hiç bir özel önem arzetmiyor.
Topluca eğlen-iyoruz!

Nedir eğlenmek?

Sözlüğe bakınca dört anlamı olduğunu gördüm:

1.Neşeli hoşça vakit geçirmek.
2.Bir kimsenin herhangi bir kusuru veya zayıf noktası ile alay etmek.
3.Bir yerde durmak, beklemek.
4.Oyalanmak.

Bu anlamların hepsi de birbirini tamamlıyor gibi geldi bana.

Günümüz insanın bilinçlenmesinde değişik aşamalar var. Önce bunları hatırlamak istiyorum. (Günümüz insanına kadar olan gelişimleri ya da olası başka dünyalardaki insansıları dikkate almak zaman kaybettirici olacak.)

1.İnsan doğduğundan dört yaşına kadar aldığı bilgiler uyarınca (istisnaları bu tanımlara katmayacağız) kendini çevresindeki tüm objelerden ayırır. Ortada kendisi vardır ve diğer tüm objeler de mutlak bir gerçeklik olarak onun dışında hep olagelmişlerdir. Diğer objelerle her ilişkisi ötekini, olduğunu varsaydığı şekliyle “anlamak” üzerine yapılanır.
Bu insan için:
Her şey kendisi ve kendisi olmayanlar şeklinde konumlandırılmıştır.
Kendisi tapılacak kadar iyidir. Ötekiler ancak kendine benzediği kadarıyla iyi ve güzel olabilir. Ancak kişi bu kabulünün farkında değildir.
Her şeye objektif baktığını iddia eder.
Herkesin kendi gördüklerini gördüğünü varsayar ve onları kendi anladıklarını anlamamakla suçlar. Yani kendi dışındaki herkes değişik kademelerde kendinden daha az zekidir.
Hayatı boyunca yapıp ettiklerinin tümünün ortak amacı; herşeyi kendine benzetme çabasıdır. Benzetebildiği oranda mutlu olacağı ön kabulündedir.
Benzetebildiğini ve benzetme potansiyeli taşıdığını gördüklerini sever, benzetmekten ümidini kestiklerinden nefret eder. Onlardan korkar ve savaşmak için gardını alır, değişik düzeylerde savaş teknikleri geliştirir.

2.Kendiyle yüzleşen insan:
Bu hiç bitmeyecek bir serüvendir. Kendiyle yüzleşmeye başlayan insan modeli, durup uzun uzun düşünmeye başlar. Öyle acı verici olabilir ki, birçok insan çıldırır ya da eski konumuna dönmek için yalvarmaya başlar. Yeterince uzun dua ederse eski haline dönemese de duraklamayı başarır.
Bu düzeyde kişi, sahte bir hoşgörü geliştirerek çıldırmaya karşı önlem alır.
O yine ayrılık prensibinde olmasına karşın, diğerlerine kabul sunmak zorunda olduğunu anlamış görünür.
Benzetme çabası, gizli düzeye saklanmıştır. Kendisi bile bunu fark edemez.
Tatminsizlik duygusunu gidermek için bol miktarda bilgi yutup şişmanlar.

3.Samimiyet eşiği:
Bu eşik insan tekâmülünde tek belirleyicidir. Bu noktaya erişmek nerede ise mümkün değil dedirtecek kadar küçük bi olasılıktır.
Bu eşikten geçen insan, ayrılık yalanını apaçık görür.
Her şey BİRdir.
Kendi ve ötekiler olmadığını fark etmek şaşırtıcıdır. Bunu hazmetmek için zaman gerekir.
Çünkü her ne kadar samimiyet eşiği aşılmış olsa da önceki iki aşama yok olmamıştır. Kişi hala onları kapsamaktadır. Samimiyet sonrası HAL ile önceki haller arasında sürekli giriş çıkışlar olur.
Kişi artık bükemediği eli öpmek (ikinci aşamadaki kabul sunma provası) zorunluluğundan değil zaten onlarla BİR olduğunun bilincinden dolayı sevgi titreştirmeye başlar.
Her şeyin kendisi olduğunun bilinci önce derin bir mutluluk verir.
Dışarıda gördüğü “ötekiler” kendisinin izdüşümlerinden ibarettir.
Bu eşik, kişinin kendisinde birçok (önceki aşamaların deyimiyle) doğaüstü yeteneğin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Kişi yeniden yol ayrımına gelir; bu yetenekleri hangi amaçla kullanacaktır?!
(kendini yol ayrımında sanmasının nedeni, önceki aşamaların hala kendinde var olmasından kaynaklanan bi başka yalandır aslında)
Kimi şifacı, kimi sanatçı, kimi jedi/neo, kimi de kahin olur. Yarattıklarının verdiği zevkin bir tutsaklık olduğunun farkında değildir.
Yaratma eylemi şehvet vericidir.
Buralarda çok uzun zaman geçirilir (milyarlarca yıl). Kendi içinde değişik aşamaları varsa da detaya girmeyeceğiz.

4.BİRleşme:
Aslında BİRleşme denemeleri üçüncü aşamada epeyce pratik edilmiştir. Yine de “ayrılık” anlarına düşüldüğü olur.
Oysa bu aşamada zenginleşme isteği iyice ağır basar.
Ayrılıktan birliğe giden kesintisiz yolda kişi görüp deneyimlemiştir ki; sürekli artan bir refah vardır.
Bu aşamada her şeyi olduğu gibi muhafaza etme isteği güçlenir.
Kişi her şeyin mükemmelliğini görmekte, bundan haz almakta ve değişmesini arzu etmemektedir.
Kendi iradesini kendi rızasıyla BİRliğin emrine tahsis eder.
Birliğin içindeki herkes zaten bunu yapmış olduğundan “irade” bizimki gibi birçok evreni yaratacak denli zengin ve güçlü olur.
Birçok damlanın birleştiğini, önce bir göl, sonra deniz ve okyanus haline geldiğini hayal edin.
Binlerce, onbinlerce bedenleri birleşmiş saydam başları ve onların deneyimlerini hayal edin.
Denizdeki dalgaları seyredin, hala başları kaybolmamış her bir kişiyi (önceki aşamalardan kalan son izler) her bir dalgada fark edin.

5.BİR:
Kendini sonsuza kadar yok etme feragatiyle varılan tanımsızlık.

Yeniden konumuza dönelim; tanımsızdan tanımlıya geçiş ve tanımlıdan tanımsıza giden zorunlu yolculukta her şey dört anlamıyla da eğlenmek değilse nedir?

Sibel Atasoy
23.07.05 Ortaköy

Anasının Karnından dizisi

Evet evet kesinlikle bi şey kıpırdıyordu!

Önce deli deli güldüm, sonra deli deli ağladım bugün. İkisi için de sebep yoktu.

Diyelim ki kalp masajı yaptım.
Başka bir uygarlıkta belki bu edimlere ağlamak ya da gülmek yerine kalp masajı denirdi. Kim bilebilir ki?!

Olay deşifre etmekle ilgili. Bütün olaylar gelip deşifrasyona dayanıyor.

Diyelim ki karşınızda biri var. O hareket eden bir şeydir. Onun hareketlerini siz deşifre ediyorsunuz. Neye göre? Tabii ki kendi şifre çözücü kodunuza göre. Ve ona diyorsun ki örneğin; “üzülme bu kadar, ağlama!” Belki o sana hayretle bakıyor. Çünkü sen de hareket ettin. Ve onun şifre çözücüsü de senin hareketini deşifre etti ve örneğin sana dedi ki; “sen niye böyle bencilsin?!”

Evet dışarda bişeyler oluyor; ama sen onun “o şey” olduğunu belirliyorsun.

Fizikçilerin dediği gibi; bir şey kıpırdıyordu!

İşte varoluş için söylenebilecek tek şey bu. Bulunduğumuz koddan söylenebilecek son şey. Gerisini bilmek mümkün değil.

Hareketten kastım yalnızca gözle görülen değil. Atomların, elektronların, kuantların bitmeyen dansından söz ediyorum. Evet kesin olan bi şey varsa o da budur; ortada bir kıpırtı var!

Bugün yine Nazan’ı dinledim, 3-5 tur attı CDsi.

“Aynı taşa takılan, aynı duvara tosluyor!” diyor. Çok hoş. Sanırım gülme krizleri o zaman baş gösterdi :)))

Varsayalım ki bir bilgisayar oyunu oynayacaksın, hatta bunun yapılacak nerdeyse tek iş olduğu bir yerde olduğumuzu varsayalım.

Oyun kiralamak için bir dükkana giriyorsun. Nasıl bir oyun alırsın?

Oynamaktan bıktığın bir oyunu alır mısın?! Hiç sanmam. En azından ben almam. Eğer bir oyundan henüz bıkmışsam, yeni ve hiç oynamadığım bir oyun alırım. Tabii ki o oyunun birçok seviyesi vardır içinde. Bu beni epeyce oyalayacaktır. Önce keşfedeceğim, her seviyeyi geçmeye başladığımda sevineceğim, kendimle gurur duyacağım ve her dibine kadar gelip zaman yetmediği için geçemediğim level’in başında hayıflanacağım! Sonunda oyunu başından sonuna kadar çuvallamadan oynar hale geleceğim, bir süre de bunun keyfini çıkaracağım. Her oyun sonunda “tebrikler kazandınız!” diyecek rengarenk havai fişek patlamaları arasında, ben güleceğim kahkahalarla. Ve sonunda o da oynamaktan bıktığım ve bir daha adını anmak istemediğim oyunlar listesine girecek.

Evet bir şeyler kıpırdıyor! Teşekkür ederim.

Benim hiç tanışmadığım bir oyunu oynayan kişiye garip garip bakacağım; ne biçim kıpırdıyo bu diyeceğim. Hatta belki de şu elimdekini bitirince onu alayım diye ismini soracağım o oyunun. Onu oynayan da bana tuhaf tuhaf bakacak “isim mi? o ne?!” diyecek belki. Bilemiyorum.

Dükkandaki oyunlar hiç bitmeyecektir. Onlar sürekli geliştiriliyor. Her gün daha komplike (kapsayıcı) oluyorlar.

İşte o oyunlardan birini almışsın, koltuğa oturmuşsun Neo gibi. Hooppp… Matrixin içindesin. Havalara bakarak yürüyorsun, ıslığın dudaklarında. Birden ayağına bi taş takılıyo ve burun üstü duvara tosluyorsun! Hah işte bu taş Nazan ablanın taşı! Böbrek taşı gibi mübarek. Bu oyunu kim oynarsa o taşa takılıyo. Oyunun sonlarına yaklaşmış olanlar için sürpriz olmuyo gerçi. Onlar taşı hatırlıyor üzerinden zıplıyorlar.

Evet evet kesinlikle bi şey kıpırdıyordu!

19/10/2005 ·Günlükten

Anasının Karnından Dizisi

Günaydınnn Frekans Kardeşlerimmm

Günaydın frekans kardeşlerim, seslerin, kokuların, tatların ve renklerin içine gizlenseniz de sizleri görüyorum 🙂

**

Dalga’nın enerjiyi taşıyan titreşim, Dalga boyu’nun tekrarlama mesafesi ve frekansın da titreşim sayısı olduğunu anlayabiliyoruz.

**

Doppler Etkisi kısaca dalga özelliği gösteren herhangi bir fiziksel varlığın frekans ve dalga boyu‘nun hareketli (yakınlaşan veya uzaklaşan) bir gözlemci tarafından farklı zaman ve/veya konumlarda farklı algılanması olayıdır.

**Aslında Doppler Etkisi’nde “etkilenen” asıl fiziksel değişken dalga boyu’dur. Elbette dalga boyu ile frekans ters orantılı olduğundan gözlemciye göre dalga kaynağının frekansı da değişiyor gibi görünür. (bakınız)

**

Frekansları seçmeye başlayınca, hiç bi şeye kızmaz olursunuz çünkü yerlerinde öylesine mükemmeldirler ki, onları onurlandırmak zevk olur.

**

Yukardaki fiziksel terimlerden DALGA’nın yerine “insan”ı koyup yeniden okuyunuz.

**

Frekanslar birbirlerini fizanda olsa anda tanırlar 🙂

Kimi Fizana kimi Sibiryaya sürülür, velakin sadece ordu malı yer değiştirmiş olur. Dünyanın frekansında değişim yaratmaz.

**

Her zaman farklı frekansa kapılmak ve frekans değişimi yaşamak olasıdır, bakınız şu anda küme düşecek futbol takımları(Şike skandalı), ciddi bi dalgalanma.

**

Dalgalandım da duruldum koştum ardından yoruldum /frekans olayına süper bi örnektir:)

**

Güzelim minik bebeğimiz yeryüzünün frekansını duyumsayabiliyor musunuz kardeşlerim?

**

Günaydın frekans kardeşlerim, yüreğiniz duru, genzinizin ardı açık olsun.

Ses tonlarına dikkat edin, malumat mı aktarıyor, yüreğinden mi yaşıyor, eğleniyor mu, oyun oynayan bir çocuğun samimiyeti var mı?

**

Oynamayan gelin yerim dar dermiş. Çocukluğunuzu anımsayın bi an, oynadığınız bi oyunu seyredin solucan deliğinden, çocuk kendinize bi BAKın. Ne yapıyor o çocuk?  Klavuza ihtiyacınız yok. Çocukluğunuza sorun, onu taklit edin 🙂 Duru sevinci hatırlayın.

**

İkilikten geçebildik, hâli hâlden seçebildik, Dosttan yana uçabildik umarım. Dilerim ki  fakılık olmasın bize fak 🙂

**

Frekans kardeşlerim, görünmeyenin iplikçikleri ile ağ dokuyan sevgili curiositalar, selam olsun sizlere


İnsan doğası

Eğer insan doğaları farklı farklı ise, onlara neden aynı kurallar uygulanıyor? Doğasına aykırı gelenler suçlu mudur? 

Şöyle bir örnek üzerinden gitsek: 

Diyelim ki bir kazan çamaşırınız birikmiş, bir çok değişik malzemeden üretilmiş, değişik renklerde kirli çamaşırlar!

Tek tek makineye atsanız zaman kaybı ve para kaybı olacak üstelik sizi bütün gün oyalayacak. Hele de daha önceden “hepsini bir arada yıkamaya kalkmak” gibi bir deneyiminiz olmamışsa, hiç düşünmeden makineye attınız ve içinde “iki tane çok kirli beyaz çorap var diye” dereceyi de 60 a ayarladınız.

 E artık süre sonunda ne ile karşılaşacağınızı defalarca çamaşır yıkamış biri olarak ben söylemeye korkarım!

Şimdi bir çift çok kirli çorabın narına yandığımıza mı üzülsek?

Hep aynı renk ve cinsten elbise giymediğimize mi yansak?

Yıkama sürecinden en berbat çıkanların üstelik en kıymetli varlığımız (beyaz ve en hassas malzemeden pahalı bir gömlek!) olduğuna mı şaşırsak?

Siyah ve kırmızı renkli olanlardan ve üstelik doğal malzeme kullanılmamış en ucuz giysilerin sapasağlam çıktığına mı üzülsek?

Bize hepsini tek tek yıkamak gerekli olduğunu tembih etmiş olan annemizi dinlemediğimize, kız arkadaşımızı hiç kaale almadığımızı aniden farketsek mi?

Yoksa bizi böyle koştur koştur acele işler yapmaya mecbur ediyor diye düzene, sisteme sunturlu küfürler atarak rahatlamaya mı çalışsak?

Tek tip giyilsin diyen sistemlerin, demek bazı durumlarda bir bildiğinin olduğunu kabul eder gibi mi olsak? 

Şimdi bu nahoş hadisede suçlu kimdir? Doğasına aykırı gelen kimlerdir?

Şu kırmızı eşofman mı? bir çift çok kirli beyaz çorabınız mı? Ya da utanmadan 5 yaşında bir çocuğa uygun bedene indirgenmiş olan en pahalı yeşil kazağınız mı?

BU eşyalar birlikte yıkanacaklarından ve yıkandıklarından HABERLİ mi?

Haberli olsalardı bir uyarı yapma şansları olur muydu?

En nazik ve pahalı olanlar nasıl yıkanmaları gerektiğine dair uyarı plaketi ile gezerler. En kaba olanlarda uyarıya zaten gerek yoktur çünkü sonuçta onların rengi hakim olur.

Vallahi ben gerçekten bu durumda bir suçlu bulamıyorum? EKSİKlik görüyorum sadece… “yeterince çamaşır yıkama geçmişi”  EKSİKLİĞİ!

  …

 Ortaköy-2004