İnanç, ikna, plasebo

Plasebo için, kısaca hastaya ilâç diye verilen tesirsiz madde, sahte ilaç diyebiliriz. Şu adreste örnekleriyle daha geniş bilgi var, az sonra sunacağım fikir dizgesi için önce bunu okumak açıklayıcı olabilir:

https://blog.sonsuz.us/?p=205

Plasebo etkisinin geçerli olabilmesi için çok önemli ilksel bir şart var; kişi öncelikle “asıl”a inanmış olmalıdır! Açıktır ki bir şeyin sahtesi var ise onun bir de aslı vardır.

Peki insanları bir şeyin ASIL olduğuna inandırmak kolay mıdır?
Kolay olmadığını biliyoruz.  Sebep ise insanın 0-6 yaş arasında edinmiş olduğu, dünyayı algılamasına sebep olan, kendi ve ötekiliği oluşturan temel bilgilerin sonradan yıkılamaz güçte oluşudur. Dünyanın genelinde kültürlere göre farklılık gösterse de ezici çoğunluğun tabi olduğu bilgiler büyük oranda örtüşür ve böylece aynı devirdeki dünya insanları ortak bir rüyayı görebilme ehliyetini edinir. Bu bir yandan büyük bir başarı olmakla birlikte diğer yandan, başka bir rüyaya ya da gerçekliğe geçmenin önünü kesin biçimde kapatan bir engeldir de. Yani ilaç aynı zamanda zehirdir!

İnsanlar gözleriyle gördüklerine inanmaya eğilimlidirler fakat “temel bilgiler” (ortak rüya için bebeklikte alınan ilaç) onları bu konuda da şüpheci olmaya iter; çünkü birçok kötü/dolandırıcı insan vardır ve göz boyama sanatı ile insanı kandırabilir ve yoldan (ortak rüyadan) çıkarabilirler. Adına makul şüphe denilen bu “korku aşısı” gerçekten de fevkalade işe yaramaktadır. Makul düzeyi aşarsa bu durumda kişiye paranoya tanısı konur ve seviyesi normal(!) düzeye indirilmeye çalışılır.

İçgüdüsel ve animistik dönemlerde, insanlar doğanın gücüne ve onunla konuşabilen şamana, sonuçlarını gözleriyle müşahede ettikleri için inanıyorlardı, böylece onların ASILları bizzat kişisel deneyimlere dayanıyordu. Belki bu sebeple bir nesilden diğerine ya da bir yörenin şamanından diğer bir şamana göre ASILlar değişebiliyordu.
Giderek feodal yapılar ve onun da yerini tek tanrılı dinlerin yönetimleri aldı. Bu kez insanlar gözleriyle görmedikleri, bizzat deneyimlemedikleri hatta birinci ya da ikinci elden deneyimleyenle bile karşılaşmadıkları halde “temel bilgiler” (0-6 yaş yapılandırması)yoluyla ASILlar elde etmeye başladılar. Bu dönemin ASILları çok keskindi ve nerdeyse üçbin yıl boyunca tartışmasız hüküm sürdüler.

Bu keskin dönem süresince gerçeği ilk elden görme(!) çalışmaları, insanın birey bilincinin esas alınmasına yönelik erken dönem bilimsel faaliyetleri dini yönetimlerden gizli sürdürülmekteydi. Bu gurup çalışmaları bazen de kişisel girişimler çok dikkatli olmak ve yer altında konumlanmak durumundaydı çünkü kolayca şeytanla ilişkilendirilebiliyor ve ASIL için tehlike arz ettiği gerekçesiyle zalim cezalara çarptırılabiliyorlardı. Erken dönem bilimcileri çoğu kez faaliyetlerini mensup oldukları dine ve kutsal kitaplara dayandırmak durumunda kaldılar.

Derken yaklaşık üçyüz sene kadar önce başlayan bir açılma dönemine girildi. Bilim yöntemi alenen kullanılabilmeye başlandı. İletişim araçlarının artmasının da yarattığı ivme ile farklı konularda araştırma yapan bilimciler birbirleriyle temas edebildiler ve buluşlar her on yılda daha da artan bir hızda dünyayı kasıp kavurmaya başladı. Böylece Ken Wilber’in Her Şeyin Teorisi kitabında detaylandırdığı çeşitli araştırma verileri açıkça gösterdi ki, dünya nüfusunun %50 si Bilimin gücüne iman etmektedir! İşte böylece ASILları belirleme imtiyazı Bilim Yöntemi’nin eline geçti. Kral öldü yaşasın kral!

Bilim yönteminin “genelleştirme” kıstasını yoğunluklu olarak kullanışının da bir sonucu olarak ortalamanın dışına atılan, görmezden gelinen bazen de hatalı üretim gibi görünen bölük pörçük unsurlar, dünyada bir yandan gelişmekte olan “kendini özgürce ifade etme” rüzgârından (yeşilci ve hümanist akımlar) yararlanarak kazan kaldırmaya başladı. Dikkate alınmayan bu olasılıklar, gerek dıştan (terör, aykırıcılık, anarşi, fantastik vs) gerekse içten (toplu olarak nevroz diye nitelendirilebilecek) insanlığın toplu rüyasını ve ASILlarını tehdit eder oldular.

Yüz sene kadar önce dünyada gerçekten de özel bişeylerin başladığını, yepyeni bir ASIL’a doğru ürkek adımlar atıldığını görebiliyoruz. Bunlar psikoloji alanında (Freud, Jung, Adler vs), sosyoloji, antropoloji, edebiyat, felsefe ve özellikle fizik alanında duyuluyordu. Kuantum Kuramı adı verilen ne olduğu çok belirsiz bir önerme bilim adamları üzerinde şaşkınlık verici bir heyecan uyandırmaya başlamıştı. Kuantum fiziği, bilimin ASILlarını yıkıyor ancak belki yerine bir daha ASIL koyamayabileceğimizi de üzülerek ekliyordu. Kuantum kuramının da babası olan Einstein bu gidişatı içine sindirememiş “Tanrı zar atmaz” diyerek, araştırmalarını bir başka alana metafizik alana kaydırmıştı.

Kuantum kuramı, bize yaratımın ikili doğasını anlata dursun, bilim dünyası bir yandan onca çabayla oluşmuş ASILları teknolojiye havale etmeye devam ederken, diğer yandan bir sonraki sabahtan kuşku içinde bocalamaya başlar ve böylece bir kısmı, aynen pirleri Einstein’in yaptığı gibi metafizik/kutsal kitaplar alanlarından destek edinmeye yönelirler.
Bu yöneliş, Dünyada modernize olmuş din temasının ortaya çıkmasına sebep olmuş olabilir. Eski defterler yeniden açılmış ve insan nesli uygulamalarından edindiği birinci elden bilgilerini, Tanrıdan gelen bilgilerle eşleştirme yarışına girmiştir. Burada amaç, kendi boyunun ölçüsünü almak için bir duvar cetveli mi edinmektir yoksa tanrıyı mı test etmektir bilemiyorum(oysa her nereye bakarlarsa kendi suretlerini-kendi sandıkları bilgileri- görebilecekleri aşikârdır). Bana kalırsa kuantumdan kaçış yoktur!

Bilimsel yöntemlerden kısmetini alıp dinsel ögelerle denkleştirme çabasına girmiş bu insanlar için geri dönüş söz konusu olamayacağı halde, yarattıkları dönüş rüzgarı, henüz bilim yönteminden nasiplenmemiş, birey olmaya oldukça uzak büyük insan kitlelerini harekete geçirdi. Her devirde olduğu gibi duygu istismarıyla kitleler üzerinde güç sahibi olmak isteyenler çok zaman önce kaybedilmiş bir savaşın rövanşını yapmakta oldukları zannına kapıldılar. Bu da sanırım geçilmesi gereken bir entervaldir.
Kuantum kuramı, insanlık öyküsünü ya da ülküsünü, bilinçli animistik yaşam diyebileceğim ikinci düşünce katına yani entegratif ve giderek Holistik anlayış düzeyine taşıyacaktır.  (Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=3532)

Her neyse, yeniden ana konuya dönmek istiyorum, plasebo etkisini mevcut ASIL (bilim) onayladığına(!) göre bu muhteşem etkiyi, hayat kalitemizi yükseltmek adına nasıl kullanabiliriz?

İkna yani inandırılma yani KANDIRılMA!

Gerçek bir öğretmen bizi kandırabilendir. İkna ila kandırmanın aynı şey olmadığını iddia edecekler olacaktır-daha önce oldu- Kandırma kelimesi bize çok kötü bişeymiş gibi öğretilen çıkar sağlama ile ilişkili görülmektedir. Oysa ikna bildiğimiz anlamda zihinden zihine bilgi aktarımı ile yapılan bir öğretme değildir. Şüphesiz bir aydırma işlemidir. Belki bu işlemin iman etme olduğunu söylersek pek de yanılmış olmayız. İman, şüphesiz bilmektir. İnanma ise bilmek isteyişin hazırlığı, niyetidir.

Yaşamımızın hemen her anında yaptığımız da budur ve aslında bilmeden nefret ettiğimiz şey, kandırışa dayanan mevcudiyetimizdir. Gerçek denen şeyin tam olarak kandırılmayla oluştuğunu, rollerin kusursuz icrası olduğunu biliyoruz.

Rolümüzü iyi oynayamadığımızda karşıdaki “kendini kandırma!” diye bizi uyarır. Aslında söylediği şudur farkında olmadan: “kendini tam kandıramamışsın bu sebeple beni ikna edemiyorsun”.  Bazıları “kandırma” kelimesinden iğreniyorlar, sanki onu yok ettiklerinde mutlak bir gerçekle karşılaşabileceklermiş gibi!

“Mutlak gerçek”, oldukça uzun süren harika bir tam kandırıştı, geçti gitti. Artık bu kadar rahat değiliz.

Bir yaqui Kızılderili bilgi adamı olan Don Juan Matus, öğrencisi Castaneda’ya : kendisine gösterdiği ya da öğrettiği şeylerin aslında önemli olmadığını yapmak istediği şeyin sadece, kendi varlığındaki gizli erke ve ona ulaşabileceğine inandırılmaya razı olmasını sağlamak olduğunu söylüyor!
Bize gereken, burnumuzun dibinde ölçüsüz erkin var olduğuna bizi ikna edecek bi öğretmendir.
(Sessiz Bilgi kitabından)

Evet öğretmen ikna eder ve hem de bu bir kandırıştır; çünkü öğretmenin bu ikna işleminde menfaati var! Bu bir bayrak yarışıdır, yerine bayrağı taşıyacak birini bulamazsan ölemezsin ya da dinlenemezsin (bu konuyu Gurdjief gayet yalın biçimde anlatmıştır). Bu elini yakan bişeydir, en kısa zamanda onu başka bi ele tutuşturmalısın, yoksa güzelim dünyanın senin üzerine yaptığı yatırım boşa gitmiş olacak! Eh işte öğretmenin menfaati de buradadır. Basit ve bilinen kural: Ver kurtul! Ve lakin bu yanan eli kim alacak? Kim bu yarışa çıkabilmişti, kaç kişi? Ve bunlardan kaçı yeterince hızlı ve dayanıklıydı?

O halde Plasebo etkisini kullanabilmek için gerekli doneleri şöyle sıralayalım:
1.ASIL yani plaseboyu yerine koyacağınız asıl şey.
2.ASIL’a tam inanç.
3.İşlemin dertlinin kendisinden tamamıyla gizlenmesi.
4.İşlemi uygulayacak olanın rolünü çok iyi oynaması, (değilse tam inançlı bir uygulayıcı olup, başkası tarafından kandırılması gerekir.)
5.Plasebo etkisinden –uygulayıcıları aydınlatmak dışında-fazlaca bahsedilmemesi.
6.Derdinden kurtarılan kişiye ya da yakınlarına plasebodan söz edilmemesi
7. İlaç şirketlerini ya da tüm ASILların sahiplerini her halikarda onlarsız yapamayacağımıza inandırıp, telaşa kapılmalarını engellemek de gerekecektir.

ASILlara inançlarını kaybetmiş olanlar için plasebo yöntemi uygulanamaz. Onların ayrı bir kategoride değerlendirilmesi lazım.
Tüm bu geçişler, dönüşümler, kavga gibi görünen her şey, muhteşem birliğimizin göz alıcı öyküsü. Bir denizin dalgaları gibi bir görünüp bir kaybolan bireyler ve baki olan ağ bağlantımız. Sonsuzlukta yankılanan hoş bir seda.
Boşluğa basamak dizenlere selam olsun.

Sibel Atasoy

05.01.2011 – Beylerbeyi

Not: Bu yazı da diğer her şey gibi bir çok genelleme, çift anlamlılık içerdiğinden diğer saçmalıklardan bir farkı yok.

Devamı için Tıklayınız

Saçmalık ve parçacık/Dalga konumu

Saçmalık ve parçacık/Dalga konumu

Zaman zaman söyleyip yapmakta olduğumuz şeylerin saçmalamaktan ibaret olduğunu söyleriz. Şimdi neden saçmalamak zorunda olduğumuzu kanıtlamak için biraz daha saçmalayacağım.

Boş boş (düşünmeden) bir şeyler yaptığımız, örneğin müzik dinlerken, temizlik yaparken, yemek yaparken ya da öyle amaçsızca yürürken birden aklımıza bir fikir (A fikri olsun)gelir, onu kafamızda evirip çevirmeye başlarız. Bazen de hemen söyleriz veya yazarız. Bunların çoğu boş bulundum yaptım diyebileceğimiz tepkisel anlık şeylerdir. İşte o fikrin geldiği an, kuantum açısından dalganın çöktüğü ve parçacık konumuna geçtiğimiz andır.

Parçacık konumundayken, 360 derecelik TAMlığın bir noktasındayızdır. Bir başka deyişle dışımızda tam sayı cinsinden 359 nokta daha vardır (eğer bir sınır koymayacaksak halen sonsuz alternatifle çevriliyiz demektir). Şu an kendimi ifade edebilmeyi başarma arzusuyla dolu olduğum için, izin verin sınırın içinde kalıp 359 benden farklı konumun olduğunu varsayayım.

Takdir edersiniz ki benden farklı noktalara çökmüş olan 359 parçacığın her biriyle eşit uzaklıkta değiliz. Örneğin her iki yönden otuzar derece uzağımda olanlarla oldukça yakın bir şey söylemekteyiz. Öte yandan doksan dereceyi geçen konumlarda giderek uzaklaşıyoruz ve 180 dereceye vardığında artık tamamen zıt şeyleri söyleyen iki noktayız. Tamamen zıddı söylemek sizlerin de kolayca görebildiğiniz gibi, aynı “gerçekliği” var etmek anlamına geliyor. Çünkü dualitik bir gerçeklikte her tanım zıddı ile var olabiliyor.

Üstelik dalga fonksiyonumun çöktüğü o an, yalnızca bağımsız bir dairenin bir noktasında da değilim, sonsuz bir spiralin Allah bilir hangi dairesinin bir noktasındayım?

Söz konusu A fikri, eğer onu hafızaya şiddetle kaydedip, üzerinden belli aralıklarla birkaç kez geçmezsem unutulup gidecektir. Çünkü gün içinde birçok dalmalar ve böylece birçok çökmeler yaşamaktayım.

Hal böyleyken, uçsuz bucaksız bir spiralin bilmem kaçıncı (tamamen önemsiz) dairesinde herhangi bir noktada çökmüş olan parçacık yönümü, tüm anlarımı işgal edecek şekilde ciddiye almam mümkün olabilir mi?

Ciddiye alsam tam bir saçmalık olur. Fakat bu, A fikrinin gerçekliğini asla sarsmaz. Dalga hali o noktada çöken herkes A fikrini doğrulayacaktır. Gerçekten de komik.

Parçacık konumunda çok iddialı olmamız da doğal, çünkü söylediğim şekilde gelen o A fikri, içinde şüphe barındırmayan tam bir Allah kelamıdır. Oyun kuramında aslında oyunların herhangi bir yerinden dışarı çıkmanın mümkün olduğunu söylemiştim. İşte bu o noktadır. Ve fakat o noktada fazla kalamayız. Psikologlar bu noktayı ancak oniki saniye sürdürebileceğimizi söylemişler.

Bu durum bizi dalga konumlarına daha fazla dikkat göstermeyi ve entegral ya da holistik yaşam modellerini benimsemeyi adeta zorunlu kılıyor.

Yukarıda yaptığım bu hızlı düşünce akışının süresi uzadıkça başka konumlara geçeceğim besbelli. Bu sebeple hemen şunu da ilave edeyim. İnsanların dalga yönlerini –farkında olsunlar olmasınlar- kullandıklarını biliyoruz ve tabi mecburen çöküşler de yaşayıp şu Allah kelamlarından aldıklarını da biliyoruz. Ve fakat maalesef dünyadaki insanların ezici bir çoğunluğu buna kıymet vermiyor ve ezber yaşayıp nakletmeye devam ediyorlar.

Sibel Atasoy

24.10.10 – beylerbeyi

Ek:     Bu anlık akış-yazısından acaip bi şey öğrendim bugün. Daha önce hiç aklıma gelmeyen bi şey! Bu harika, insan böylesi hiç aklına gelmeyen şeyleri bulunca buldumcuk oluyor. Öğrendiğim şey ise şu: İnsanın anlık çöküş ve parçacık konumunun en uzağındaki noktanın 180 derece ve onun yakınları değil, sağdan ve soldan doksan dereceleri olduğuna aydım! Çünkü 90 dereceden sonraki her derece adım adım her noktada senin parçaçık konumunun varedicileri oluyor. Yani tanrıların oluyorlar bir anlamda, ta ki 180 dereceye kadar. İşte orada tam olarak senin mevcut konumunun var edicisi oluyor.
Bu aymanın verdiği şevkle her iki yönden 90 derecelerimin bana en uzak nokta olduğunu anlıyorum. Dik açının önemi burada belirginleşiyor.:)

Her iki yönden dik açı ise bizi kareye ulaştırıyor. Kare simgesi genişlemenin ilk adımı gibi sanki. Bir doğru parçasından ikişer yana genişleyerek daireleşiyorsun.

İkinci Düşünce Katı

Yeşil mimin tamamlanmasıyla insan bilinci, ikinci düşünce katı’na bir kuantum sıçraması yapar. Clare Graves buna, inanılmaz derinlikte bir anlam kanyonunun aşıldığı önemli bir sıçrama diye göndermede bulunur. Özünde ikinci bilinç katıyla kişi hem hiyerarşileri hem de heterarşileri kullanarak (hem sınıflandırarark hem de bağlantı kurarak) hem dikey hem de yatay düşünebilir. Bu durumda kişi, içsel gelişimin bütün tayfını berrak biçimde kavrar ve böylece her düzeyin, her mimin, her dalganın Spiral’in baştan sona sağlığı için çok önemli olduğunu görür.

Her dalga aşar ve içerir. (benim Oyun Kuramında bu kavram bariz biçimde tarif edilmekte ve “kapsama” sözcüğü ile yer almaktadır.) Böyle olduğu için, varoluşun her dalgası, art arda gelen bütün dalgaların temel bir bileşenidir, böylece her birini bağrına basar, kucaklar. Dahası her dalga yaşam koşulları izin verdiğince harekete geçirilebilir ya da yeniden harekete geçirilebilir.

Birinci kat mimlerinin hiçbirinin kendi başlarına yapmadığı, diğer mimlerin varlığını bütünüyle değerlendirmektir. Onların her biri kendi dünya görüşünün doğru ya da en iyi perspektif olduğunu düşünür. Zorda bırakılırsa olumsuz tepki gösterir; ne zaman tehdit edilse kendi aletlerini kullanarak çıkışlar yapar.

Mavi düzen hem kırmızının itici gücünden hem de turuncunun bireyselcilliğinden çok rahatsız olur.

Turuncunun bireyselcilliği, mavi düzenin enayiler için olduğunu ve yeşilin eşitlikçiliğinin güçsüz olduğunu düşünür.

Yeşilin eşitlikçiliği mükemmelliğe ve değerlerin sınıflandırılmasına, büyük resimlere ya da otoriter görünen hiçbir şeye kolayca dayanamaz, bu nedenle yeşil maviye, turuncuya ve yeşil sonrası her şeye şiddetli tepki gösterir!

Bütün bunlar ikinci düşünce katıyla değişmeye başlar; çünkü bu evre gelişimin iç evrelerinin bütünüyle farkındadır. Bir adım geriye gider, büyük resmi kavrar ve bu durumda ikinci düşünce katı çeşitli mimlerin tümünün oynadığı gerekli rolü değerlendirir. İkinci Bilinç Katı herhangi bir düzeye dayanarak değil, bütün varoluş spiraline dayanarak düşünür.

Yeşil mimin, farklı kültürlerde var olan çeşitli farklı sistemleri ve çoğulcu bağlamları kavramaya başladığı yerde, ikinci düşünme katı bir adım ileriye gider (aslında buna adım değil sıçrama demek daha iyi olur; çünkü öyledir); bu çoğulcu sistemlerle bağlantı kuracak ve onlara katılacak zengin bağlamlar arar ve böylece bu ayrı sistemleri alır, onları holistik spirallerin ve entegral ağların içine katmaya, dahil etmeye ve birleştirmeye başlar. Başka bir deyişle ikinci düşünce katının görelilikten holizme ya da çoğulculuktan entegralizme gitmeye yararı olur.

Graves, Beck ve Cowan’ın kapsamlı araştırmaları, bu ikinci entegral bilinç katında belli başlı en az iki dalganın bulunduğuna işaret eder:

7- Sarı: Entegratif:

Hayat, doğal hiyerarşilerin, sistemlerin ve formların bir kaleidoskopudur. Esnekliğin, kendiliğindenliğin ve işlevselliğin çok büyük önceliği vardır. Farklılıklar ve çokluklar bağımsız, doğal akışlarla birleştirilebilir. Eşitlikçilik sınıflandırmanın doğal dereceleriyle ve mükemmellikle tamamlanabilir. Bilgi ve uzmanlık gücün, statünün ya da gurup duyarlılığının üstünde olmalıdır. Yürürlükte olan dünya düzeni realitenin (mimlerin) farklı düzeylerinin ve dinamik spiralde yukarı aşağı hareketin kaçınılmaz düzeneklerinin var olmasının sonucudur. İyi yönetim, giderek artan karmaşıklık düzeylerinde niteliklerin ortaya çıkmasını kolaylaştırır (yuvalanmış hiyerarşi). Nüfusun %1′i, gücün %5′i.

8- Firuze: Holistik:

Evrensel holistik sistem, entegratif enerjilerin holonları/dalgaları; duygu ile bilgiyi birleştirir; çok sayıda düzey bilinç sistemiyle birleşir. Dış kurallara (mavi) ya da gurup ilişkilerine (yeşil) değil, bilinçli tarzda, yaşayan bir evrensel düzen. Hem teorik hem de fiili olarak bir büyük birleşme (Her şeyin Teorisi) mümkündür. Kimi kez tüm varoluşun bir ağı olarak, yeni bir spiritüelliğin ortaya çıkışıyla ilgilenir. Firuze düşünme bütün spirali kullanır; karşılıklı davranışın çaşitli düzeylerini görür; uyumu, mistik güçleri ve bir oluşumun içine işleyen kapsamlı-akış durumlarını bulup çıkarır.

Nüfusun %0.1′i, gücün %1′i.

İkinci düşünme katında nüfusun yüzde ikisinden daha azıyla ikinci bilinç katı görece enderdir. Çünkü artık o, kollektif insan evriminin rehberlik eden yanıdır.

İkinci düşünme katı, birinci düşünme katının büyük direncine karşı ortaya çıkmalıdır. İlginç olan bu direnişin en büyük payının yeşilin çoğulcu göreliliğinden gelmesidir; çünkü yeşil mim; daha önce marjinal konuma getirilmiş insanları, fikirleri ve öyküleri dahil etmek için kültür araştırmaları yasasını soylu biçimde genişletirken, ikinci düşünce katını, alt mimlerin gereğini onaylar biçimde anlayış sunmasını baskıcı ve zorbalığa paye olarak görür. Böylece kendinden alt mimlere açtığı amansız savaşın aynısını ikinci düzey düşünce katına da yöneltir.

Burada Molla Nasreddin’in bindiği dalı kesme metaforunu tüm çıplaklığı ile görebiliriz; çünkü yeşil mim, bir sonra geçeceği entegratif ve holistik mimleri en acımasız şekilde yoketme, “kesme” gayretine girerek hem kendi doğal işlevini yapmakta ama diğer yandan kendi yolunu tıkamaktadır.

Akademik çevrelerde çoğulcu görelilik yaygın bir tutumdur, farklı insanların ve gurupların mantıklı olarak farklı anlayış kalıpları vardır. Sonunda inancın tek gerekçesi “benim için doğru” biçimini alır. Belki de konu çok açıktır: Çoğulcu göreliliğin böylesine şiddetli bir öznellik tutumu olduğundan özellikle narsizm ile beslenir. Sorunun çözümünün en güç yanı budur; çoğulculuk, farkında olmaksızın Narsizm Kültürü’nün yuvasına dönüşür ve narsizm genelde herhangi bir entegral kültürün büyük bir tahripçisi olur.

HŞT Kitap özeti-Sibel Atasoy

Çalışmanın tamamı için bakınız:

Entegral düşünce katı için çalışmalar

Optimizing integral contributions will require that we cultivate our
individual and collective learning, maturation, mastery, and
effectiveness. Obviously this is a large topic and a lifelong
challenge/opportunity
that has at least two key requirements: careful
work
and becoming a gnostic intermediary

Ken Wilber rehberliğinde

Entegral Bakış

Eski/Yeni Dünya -9

Bilincin, natürel enerjinin bir sapması olduğunu söylemekle başlayacağım. RA Bilgilerinde, bizim sistemimizin natürel enerjisinin sevgi olduğundan bahsedilmişti. Sonrasında bu akıştan sapmalar, alt sapmalar oluştu. Sapma kelimesinin kültürümüzde hoş bir anlamı olduğunu sanmıyorum. TDK’nın “Sapma” için fizik terimleri dışında verdiği tanım şöyle: İşlemlerin olağan sırasını bozarak, denetimi, adresi belirtilen bir işleme geçiren herhangi bir komut. İşte bizim bilinçlilik hali dediğimiz bireysel bilince geçiş, bu anlamda bir sapınç; ancak bunun, ne amaçlı bir edim (tarifteki gibi), ne de yanlışlık olduğunu söyleyebilecek konumda olduğumuzu sanmıyorum. Ben, kişisel olarak, bu sapmanın olduğunu kabul ettiğim yerden sonraki gelişmelere ve sonuçlara bakma yanlısıyım.

Öncelikle entegral kelimesine ne anlamlar yüklemiş olduğumuza bakalım (Bir an Spinoza geldi aklıma, belki de kendi izini sürerken kavramları açıklamanın gereğine sadık bir bağlılık gösterdiği için onu andım.):

Entegral: kelime bütünleme, bir araya getirmek, birleşmek, birleştirmek, kapsamak anlamına gelir. Aynılık anlamında değil, renkleri, gökkuşağı renkli insanların zikzaklarını, bütün harika farklılıkları tekdüze hale getirmek anlamında değil, genelde Kozmos anlamındadır. Sanata, ahlaka, bilime ve dine meşru bir yer veren daha kapsamlı bir bakış edinmek ve bunların hepsini Kozmik kekin sevilen dilimleri haline indirgemeye çalışmamaktır.

Bu tarif, Ken Wilber’e ait ve bana tamamıyla uygun geldiği için aynen tekrar etmekte sakınca görmüyorum. Oldukça keskin mesajlarla dolu bu tanımı biraz açmaya çalışmakla başlayabiliriz belki.

Entegral bakış nedir ne değildir:

  1. Aynılık değildir. Örneğin yakın tarihteki bir bütünleşme birleşme denemesi olan komünist sistem, bireylerini aslında amaçlamadığı halde aynılığa itmiş olduğu için entegral değildir. Yine bir başka sistem faşizm, aynı hatayı hem amaçlı hem de daha keskin yöntemlerle tekrarlamıştı. Geriye kalan ve son yüzyıla damgasını vuran Kapitalizm ise, aynılık hatasını ustaca gizlediği için halen borusunu öttürmeye devam edebilmekte. Kapitalizm sözde bireysel özgürlükleri desteklediği ve buna sınırsız alan tanıdığı söylemiyle yola çıkar. Ancak bireylerinin bilinçaltlarını her türlü yöntemle yıkayıp, onlara ne istemeleri ve ne hissetmeleri gerektiğini önceden yerleştirmek suretiyle onları aynılaştırır. Tekdüzeliğin olduğu yerde entegral bakış yeşeremez. Son dönemde bazı sosyalist denemeler haricinde (ya da küçük topluluklar bile olsa var olduklarına inancımı sürdürmek dileğindeyim) entegralin anlamına yaklaşmak mümkün olamamıştır.
  2. Her şeye daha kapsamlı bir bakış edinmektir. Şüphesiz daha kapsamlı bir bakış edinebilmek için farklılıklara sıcak bakılabiliyor olması gerekir, hatta teşvik edilmiş bile olmalıdırlar. Aslında bu konu Psikoloji Biliminde kabul görmüş iyileşmenin beş aşamasını gerçekten andırıyor. Tabi ben buna iyileşme yerine, dönüşüm için gerekli alacakaranlık dönemi demeyi tercih edebilirim. Bu süreç beş aşamadan oluşuyor:

Denial – İnkar

Anger – Öfke

Bargaining – Pazarlık

Depression – Bunalım

Acceptance – Kabullenme

Gerçi şu andaki tutumuyla her türlü iyileştirme hareketinin “mükemmelleşme” baskısından oluştuğunu düşünsem de, yukarıdaki süreçler ortalama insan için hakikaten geçerli gibi görünüyor.
Bir sosyolog değilsem de gözlemlediğim kadarıyla toplumlar için de bu aşamaların aynen işlediğini sanıyorum. Sanırım şöyle başlıyor: Önce benim gibi olmayan, bana hiç benzemeyen toplumları görmezden geliyorum. Burnumun ucuna getirilip gözüme bile sokulsa onlar için başka bahaneler ve açıklamalar getiriyorum. Sonra bu durum öylesine baskınlaşıyor ki öfkeleniyorum ve “başka türlü” olduklarını iddia eden toplumlara savaş açıyorum. Onları yok edip önceki inkâr konumuma dönmek istiyorum. Fakat bu mümkün olmayınca bu kez pazarlık etmeye razı oluyorum. Bu bir ricat başlangıcı oluyor. Onların varlığını kısmen bana benzemeleri (buna razı olmaları) şartıyla kabul etmeye hazırlanıyorum. Ancak bu süreç öylesine acılı ve uzun oluyor ki sonunda bunalıma düşüyorum (Amerika’yı oldukça çağrıştıran bir kompozisyon). Bu ilk kez kendi varlığımdan şüphe ettiğim, kendimi beğenmeme ihtimalimin kapıya dayanması anı oluyor. Bu ise yıkıcı ve yere çökertici bir durum. Böylece ölmeye hazırlanıyorum. Sonunda başkalarının da (benden tamamen farklı olsalar bile) varlığını kabul ediyorum. Bu aslında yeni bir benin doğmuş olduğunu gösteriyor.

Tabi kabul etmek yeterli değil, örneğin Avrupa ülkeleri bu aşamada gibi görünüyorlar. Ne için yeterli değil? Entegral bakış için yeterli değil. Çünkü zorunluluktan kabul ettiğim bir durum içindeyim. Diğer toplulukları gerçekten merak etmiyorum, onların varlığını kendi varlığımın garantisi gibi göremiyorum henüz. Bu kez öğretmenliğe soyunuyorum, “bakın arkadaşlar, varlığınız iyidir- hoştur, kabulümdür ama seninle birleşip bütünleşebilmek için sana yanlış yaptığın şeyleri göstermeli ve onları nasıl düzeltebileceğini öğretmeliyim!” Diyorum.

Oysa Dualitik dünyamızda her şeyin kendi tersiyle görünür olduğunu “felsefe kitaplarından” çıkarıp gündelik yaşamımıza getirdiğimizde köklü bir dönüşüme uğrayacağımızı hissediyorum. Örneğin “öğretme” kavramı öğrenmenin karşıtı olarak, bir bütün şeklinde vardırlar. Bu durumu bazen şöyle anladığımızı görüyorum: “A işini ben biliyorum bunu öğretiyorum, tabi benim bilmediğim F işini de başkasından öğreniyorum”. İşte ben prosedürün böyle işlediğini düşünmüyorum. Her ne ise o araç, öğretilirken öğreniliyor, öğrenilirken öğretiliyor. Bu birbirinden ayrılamaz bir bütün. Yeni dünya’da öğretmen ve öğrenci kelimelerini birleştiren yeni bir sözcük türetilmesini öneriyorum. Bunlar ayrı kişi oldukça eğitimden söz etmek mümkün olmayacak bana göre. Kelimelere takıldığım için değil, kelimelerin bizi olayın özünden uzaklaştırma potansiyelini bildiğimden yapıyorum bu öneriyi.

İşte şimdilik bu aşamadayız. Tabi ki bu bir süreç, diğerleri nasıl geçildiyse bu da geçilecektir; fakat geçilip bitirilecek bişey de değil bu durum. Bu aşamaların hepsi bilinç oldukça mevcut olacaklar. Onlar kıpırdamadan yerinde duran birer koridor, biz insanlar “aşama koridorlarında” dolaşıp duracağız.

  1. Kozmos anlamındadır.

-devam edecek-