Her Şeyi Bilince Neden Daha Az Anlıyoruz?

Bir çağın laneti, bilmemek değil; fazla bilmek olabilir. Cebimizdeki ekran, antik kütüphanelerin toplamından daha gürültülü bir bilgelik tapınağı gibi titreşiyor. Her soru için bin cevap, her cevap için on bin itiraz, her itiraz için yeni bir uzman videosu var. Sonra tuhaf bir şey oluyor: Bilgi arttıkça zihnimiz aydınlanmıyor, buğulanıyor. Sanki hakikate yaklaştıkça harita büyüyor, yollar çoğalıyor, pusula ise giderek daha kararsız dönüyor.

Bilginin entropisi dediğimiz şey tam da burada başlar: Bir sistemdeki bilgi miktarı arttıkça, anlamın ve kesinliğin dağılma eğilimi. Fizikte entropi düzenin çözülmesiyle ilişkilendirilir; burada ise mesele zihinsel düzendir. Bir insanın aklına aynı anda yüz veri, yirmi yorum, beş teori ve üç komplo yerleştiğinde, zihin artık bilmekten çok ayıklamak zorunda kalır. Bilgi, ham haliyle ışık değil, malzemedir. Onu anlam yapan şey düzen, bağlam ve cesur bir seçme eylemidir.

Bilgi çoğalır, anlam dar bir kapıdan geçer

Modern insanın dramı şudur: Her şeyi öğrenebileceğine inanır, fakat neyi önemseyeceğini bilmez. Bilgi bolluğu zihne cömert görünür; oysa anlam kıskançtır. Anlam, her veriyi içeri almaz. Eşiğinde bekleyen soruları vardır: Bu neyle bağlantılı? Bunu neden bilmeliyim? Bu bilgi beni daha özgür mü yapıyor, yoksa daha tepkisel mi? Eğer bu sorular sorulmazsa, zihin bir arşiv değil, çöplük olur. Parlak dosyalarla dolu, ama hiçbirinin nerede durduğunu bilmediğimiz bir iç depo.

Kesinliğin azalması da aslında bir zayıflık değil, olgunluğun bedelidir. Çocuk zihin kesin sever: iyi-kötü, doğru-yanlış, dost-düşman. Fakat derinleşen zihin, her fikrin gölgesini görmeye başlar. Bir düşünceye yaklaştıkça onun çatlaklarını, varsayımlarını, tarihini ve çıkar ilişkilerini fark eder. Bu fark ediş başlangıçta rahatsız edicidir. Çünkü kesinlik sıcak bir battaniye gibidir; insanı hakikatten çok korkudan korur. Entropi arttığında battaniye incelir. Üşürüz, ama belki ilk kez uyanırız.

Jungiyen bir gözle bakarsak, bilgi entropisi yalnızca dış dünyanın karmaşası değildir; içimizdeki bilinçdışının da sahneye çıkmasıdır. Ne kadar çok bilgiyle karşılaşırsak, o kadar çok bastırılmış kanaatimiz, korkumuz ve arzularımız tetiklenir. Aynı haberi okuyan iki insanın bambaşka sonuçlara varması bundan. Bilgi dışarıdan gelir, anlam içeride kurulur. İçerisi karanlıksa, en parlak veri bile gölge üretir. Bu yüzden bilgiyle savaşmak yetmez; bilgiyi karşılayan benlikle de yüzleşmek gerekir.

Burada savaşçı tavrı önemlidir. Savaşçı daha çok bilgi toplayan kişi değildir; dikkatini koruyan kişidir. Her sesin peşinden koşmaz. Her yeni açıklamayı vahiy sanmaz. Kendi zihninin kapısında nöbet tutar. Çünkü bilir: Dikkat, çağımızın en yağmalanan madenidir. Bilgi entropisine karşı ilk savunma, seçici dikkattir. İkinci savunma ise yavaş düşünmektir. Hızlı tüketilen bilgi, zihinde iz bırakmaz; sadece sinir sistemini meşgul eder. Anlam, sindirim ister. Zihin de mide gibidir: Sürekli atıştırırsa hastalanır.

Hakikat, veri yığınında değil, ilişkilerde saklanır

Bir veri tek başına çoğu zaman suskundur. Onu konuşturan ilişkidir. Yağmurun yağması meteorolojik bir bilgidir; kurak bir köyde yağması umut, düğün gününde yağması aksilik, savaş alanında yağması stratejidir. Aynı olgu, farklı bağlamlarda farklı anlamlara bürünür. Bu yüzden bilgi miktarını artırmak tek başına bilgelik üretmez. Bilgelik, hangi bilginin hangi bağlamda ağırlık taşıdığını sezebilme sanatıdır. Kütüphane dolusu cümle ezberleyen biri, hâlâ tek bir doğru soru soramıyorsa, yalnızca iyi düzenlenmiş bir gürültüye sahiptir.

Peki çözüm cehalete övgü mü? Elbette hayır. Cehalet, entropinin panzehiri değil, karanlık odasıdır. Mesele bilgiyi azaltmak değil, bilgiyi biçimlendirmektir. Zihnin içinde hiyerarşiler kurmak, kavramları birbirine bağlamak, kanıtla kanaati ayırmak, belirsizliğe dayanmayı öğrenmek gerekir. Kesinlik azaldığında paniklemek yerine, daha zarif düşünmeyi öğrenebiliriz. Çünkü bazı gerçekler çekiçle değil, neşterle açılır.

Bilginin entropisi bize rahatsız edici ama verimli bir ders verir: Daha fazla bilmek, otomatik olarak daha iyi anlamak değildir. Anlam, kalabalığın içinden seçilen bir patikadır. Kesinlik ise çoğu zaman yolun sonunda değil, yürüyüş disiplininde bulunur. Bugünün bilge insanı, en çok veriye sahip olan değil; gürültünün ortasında hangi sessizliğin dinlenmeye değer olduğunu ayırt edendir.

Fikirler tartışılmadiğında barbarlaşır.

Fikirler tartışılmadiğında barbarlaşır. Hawaii atasözü

İster kişisel isterse toplumsal ölçekte olsun terör, negatif ustaların pek mahir ellerinde işte bu sebeple yeşeriyor ve her şey gibi evrilmemize korku ve dehşet yoluyla hizmet ediyor. Açıkçası ben tartışabilmeyi, uzlaşmayı, gerekirse ödün vermeyi (evet ulusça nefret edilen bi sözcük olsa da), yeni nesiller için daha yumuşak yöntemlerin geçerli olmasını diliyorum.

Evrim mekanizması çok vahşi,onu insan olma pozisyonundan değerlendirmek mümkün değil sanki.

Huna bilgisi, Hawaii masalları yoluyla kahramanın sonsuz yolculuğundaki gençlere şunu önerir; önce kendi kabiliyet ve çabanla yolundaki engeli kaldırmaya çalış (1.ci farkındalık düzeyi), olmadı mı? Öyleyse Kızkardeşlerinin sihirli saçlarına(psişik kabiliyetler-2.farkındalık düzeyi) başvur, çoğu kez amacına ulaşırsın ama eğer olmadıysa bu kez büyükannenin bilgeliğine(3.farkındalık düzeyi-içindeki aumakua) başvur.
Bilincimiz bütünsel kullanılabildiğinde mucizeler olağanlaşır.
Bir öğrencisi “Berraklığın tümleyicisi nedir?” diye sorduğunda Bohr “Kesinlik” cevabını vermiş.
Konu gerçeklere geldiğinde, berrak olma adına, işi basite indirgemek ve dolayısıyla kesinlikten ödün vermek zorunludur. Kesin olmak adına, detaycı uzun uzadıya ve belki kafa karıştırıcı bir yaklaşım izlemek, -dolayısıyla da bu kez- berraklıktan ödün vermek zorunludur.

Özgürlük-Sonsuzluk

Rüzgar için neden pek çok kişi “özgürlük” anlamını uygun bulur?
Bana göre rüzgar çok belirgin bir düzenin esiridir, alçak basınç -yüksek basınç arasında helak olan havadır. Basınç ise havanın ısınmasına bağlıdır. Yani  Rüzgar, güneş enerjisinin dönüşmüş bir biçimidir denebilir.
Acaba rüzgarın hangi yönü insanlara özgürlüğü anımsatıyor?

*

Mutlak Kesinlik, hayatın durması anlamına gelirdi ve bu da sonsuzluktur bi anlamda. Sonsuzluğu bu kadar kafaya takan insanoğlu gerçekten mutlak kesinlik aradığını biliyor mu? Ya da sonsuzluktan başka bir beklentisi mi var? Ne bekler sonsuzluğa gönül vermiş insan? Mesele yoksa sadece bedenin-ya da BEN’in- ölmemesi midir?

  • Aşkın Vezir Sanıyorum en çok 35 yaşta sabitlenmiş bir sonsuz beden,sonsuzluğa gönül verenlerin olmasa bile,sonsuzluğu dileyenlerin hatırı sayılır çoğunluğuna yeterli olurdu…

    sonsuzluğa gönül vermiş insan ölmemeyi değil tersine ölmeyi diler..Ben ve bedenin olmadığı an olmalı sonsuzluk..Elimizdeki eldivenlerle ne kadar dokunabilir ki suya…ve nasıl hissedebilir ki onu…

  • Sibel Atasoy Acaba bu gerçek simyacılar, değişimin sonsuzluğunu mu arıyorlardı?

     

    Turan Erdal Mutlak kesinligi ben herhangi bir anda fotograf cekmeye benzetirim.

     

    Aşkın Vezir Öyle olmalı diye düşünmekteyim..Hatta öyle ki değişimin sonsuzluğu dediğimizin de bir son olması ironisi ile birlikte..Nasıl bir sarmaldır hep yenilendiğini hissettiğimiz..Ve aslında sabit..Hepsi sadece bir an,sonsuz tek bir an…

     

    Sibel Atasoy Finans jargonunda buna bilanço da diyebiliriz. Fakat bu da pek mutlak kesinlik sayılmaz, o resme bakanların her birinin her bakış anında başka şeyler ortaya çıkıp bazı şeyler yok olacaktır

     

    Sibel Atasoy pan-enteistik görüşün açıklamaları çok sınırlı google türkçe aramalarında,sanki o yöne biraz dikkat göstermek gerekirmiş gib igeliyor bana, en azından sonsuzluğu anlamak için

     

    Turan Erdal Kanimca simyacilar herseyin özünü ariyorlardi. Özden yola cikarak herseyi degistirme yetisine sahip olmayi amacliyorlardi.

     

    Aşkın Vezir Her şeyin özünü değiştiren ve bilinen,görünen “o” yapan öz’ü aramak…ne kadar tanıdık…

     

    Sibel Atasoy Kendini aramayı çağrıştırıyor bana

     

    Turan Erdal Simyacilar herseyi altina cevirmek istiyorlardi. Neden altin olsun ki? Altin cok degerli oldugu icindi galiba. En cok degerli olan seylerin arasinda kendimiz de variz, maddeyi altina degistirirken ayni zamanda kendi de degisiyor.

     

    Sibel Atasoy Aynı zamanda altın yaratıcılıkla, gümüş ise tutarlılık ve sabırla ilişkilendirilmiş.

    Aşkın Vezir Bu durumda yine Pan-enteist yaklaşıma gelmekteyiz..Neden ve sonuç’a dair öz’ün birliğine.Sonsuz neden&sonuç ilişkisinde simyacının varacağı yer kendini bulmak dışında ne olabilirdi ki…Herşeyin altına çevrilebilir olduğu bir an’da altın istenilen olmaktan çıkacaktı..YA sonra…