Bir Şaka Nasıl Türleşir? İnternet Memelerinin Gizli Evrim Laboratuvarı

İnternet memelerine yalnızca komik resimler, absürt videolar ya da üç saniyelik kahkahalar olarak bakıyorsak, dijital ormanın en ilginç yaratıklarını gözden kaçırıyoruz demektir. Çünkü bir meme, tıpkı biyolojik bir gen gibi çoğalır, seçilir, mutasyona uğrar ve bazen de yok olur. Aradaki fark şudur: Genler bedenleri kullanır, memeler zihinleri. Genler DNA ile taşınır, memeler ekran görüntüleri, altyazılar, remixler ve grup sohbetleriyle.

Richard Dawkins, meme kavramını ilk kez kültürel aktarım birimi olarak ortaya attığında internet henüz bugünkü gibi bir kaos sirki değildi. Ama kavram, dijital çağda adeta doğal yaşam alanını buldu. Bugün bir şaka, Tokyo’da bir öğrencinin paylaşımıyla doğup İstanbul’da bir caps’e, Berlin’de politik bir slogana, São Paulo’da dans videosuna dönüşebiliyor. Bu süreçte orijinal fikir sabit kalmaz; değişir, kırılır, uyarlanır, hatta bazen kendi anlamının tersine evrilir.

Dijital Doğal Seçilim

Biyolojik evrimde hayatta kalmayı çevre koşulları belirler. İnternet memelerinde ise çevre; algoritmalar, topluluk normları, dikkat ekonomisi ve kolektif mizah duygusudur. Bir memenin yaşayıp yaşamayacağını belirleyen şey onun doğru zamanda, doğru biçimde, doğru duyguya temas edip etmediğidir. Çok karmaşık olan unutulur. Çok açıklayıcı olan sıkıcı bulunur. Çok geç gelen, fosil olur.

Başarılı bir meme genellikle üç özellik taşır: kolay kopyalanabilirlik, esnek biçim ve duygusal tetikleyicilik. Bir görüntünün üzerine farklı cümleler yazılabiliyorsa, o meme çoğalmaya uygundur. Bir şablon hem aşk acısını hem ekonomik krizi hem de pazartesi sendromunu anlatabiliyorsa, çevresine uyum sağlıyordur. İnsanları güldürürken aynı anda öfkelendiriyor, utandırıyor ya da rahatlatıyorsa, sinir sisteminde iz bırakıyordur.

Mutasyon: Şakanın Hayatta Kalma Taktiği

Her paylaşım küçük bir genetik hata gibidir. Bir kullanıcı yazıyı değiştirir, diğeri görüntüyü bozar, bir başkası bağlamı ters yüz eder. Bazen bu değişiklikler memeyi öldürür; bazen de onu daha güçlü hale getirir. Mesela sıradan bir tepki görseli, beklenmedik bir politik olayla birleşince yeni bir türe dönüşebilir. Artık o sadece komik bir yüz değildir; toplumsal hafızanın kısa, keskin ve paylaşılabilir bir sembolüdür.

Burada önemli nokta şudur: Memeler bilinçli tasarım ile kör seçilim arasında tuhaf bir bölgede yaşar. İnsanlar onları kasıtlı olarak üretir, ama hangi memenin patlayacağını kimse tam olarak bilemez. Tıpkı doğada olduğu gibi, başarı niyetin değil uyumun sonucudur. Bir ajans milyonluk kampanya yapar ve unutulur; bir genç uykusuzken yazdığı saçma bir cümleyle kültürel salgın başlatır.

Algoritmalar Yeni İklimdir

Eskiden memelerin yayılımını forumlar, bloglar ve arkadaş grupları belirlerdi. Bugün algoritmalar dijital iklim sistemleri gibi davranıyor. Hangi memenin sıcak akıntıya kapılıp milyonlara ulaşacağını, hangisinin soğuk veri çukurunda kaybolacağını çoğu zaman platformların görünmez tercihleri belirliyor. Bu nedenle modern memetik evrim yalnızca insan psikolojisiyle değil, makine mantığıyla da şekilleniyor.

Bu durum memeleri daha hızlı ama daha kırılgan hale getiriyor. Bir meme birkaç saatte küresel olabilir, fakat ertesi gün yaşlanmış sayılabilir. Dijital kültürde zaman, biyolojik zamandan çok daha acımasızdır. Dinozorlar milyonlarca yıl sürdü; bazı memelerin ömrü öğle arasından kısadır. Yine de bazıları kalıcılaşır. Çünkü sadece güldürmezler; bir dönemin ruhunu sıkıştırılmış dosya gibi taşırlar.

Sonuçta internet memeleri, çağımızın mikro-mitolojileridir. Küçük görünürler ama büyük şeyler anlatırlar: korkularımızı, arzularımızı, politik öfkemizi, yalnızlığımızı ve kolektif zekâmızın ne kadar oyuncu olabileceğini. Bir meme paylaştığınızda sadece şaka yapmazsınız; kültürel evrimin laboratuvarında küçük bir deney başlatırsınız. Belki ölür gider. Belki mutasyona uğrar. Belki de geleceğin dijital fosillerinden biri olur.

Babil Kulesi Yeniden Kuruluyor: Bu Kez Tuğlalar Algoritma

Babil Kulesi anlatısında insanlık göğe uzanmak ister, fakat dillerin karışmasıyla birlikte ortak proje dağılır. Mitin kaba özeti budur; daha derininde ise şunu fısıldar: İnsan yalnızca taşla değil, anlamla da kule inşa eder. Bugün elimizde taş yok, veri var. Harç yok, sinir ağları var. Ve kuleyi bu kez rahipler, krallar ya da imparatorlar değil; cebimizdeki çeviri uygulamaları, kulaklığımızdaki eşzamanlı tercümanlar, milyarlarca cümleyi yutmuş makineler yükseltiyor.

Makine çevirisi artık sadece turistik bir kolaylık değildir. Eskiden lokantada menüyü yanlış çevirip bize ‘kızarmış elektrikli ördek’ öneren sistemler, bugün diplomatik metinleri, akademik makaleleri, şiirleri, müşteri şikâyetlerini ve aşk mesajlarını saniyeler içinde başka dillere taşıyor. Dil, insanlığın en eski sınır kapısıydı; yapay zekâ bu kapıya otomatik geçiş sistemi kuruyor. Sorulması gereken soru şu: Bütün diller birbirine bağlandığında, gerçekten birbirimizi mi anlayacağız, yoksa yalnızca daha hızlı mı yanlış anlayacağız?

Çeviri Bir Köprü mü, Filtre mi?

Her çeviri bir mucize olduğu kadar bir ihanettir. Çünkü dil, kelimelerin toplamı değil; tarih, iklim, utanç, mizah, sınıf, kutsal, argo ve travmadan yapılmış canlı bir organizmadır. Türkçedeki ‘gönül’ kelimesini İngilizceye çevirdiğinizde ‘heart’ dersiniz; ama gönül sadece kalp değildir. Biraz kaderdir, biraz niyettir, biraz yaradır, biraz da kahve falında beliren imkânsız ihtimaldir. Makine bunu öğrenebilir mi? Belki istatistiksel olarak yaklaşır. Ama gönlün sızısını vektör uzayında nereye koyacağız?

Yine de makineleri küçümsemek kolaycılık olur. Çünkü yapay zekâ, insan çevirmenin bile tek başına göremeyeceği ölçekte dil ilişkileri kurabiliyor. Sanskritçeden İspanyolcaya, Japoncadan Yoruba diline, Kürtçeden Koreceye uzanan devasa bir anlam haritası çıkarıyor. Bu harita, insanlığın kolektif bilinçdışına benzeyen bir dijital mağara duvarı olabilir. Jung yaşasaydı belki arketiplerin artık yalnızca rüyalarda değil, veri merkezlerinde de dolaştığını söylerdi.

Global Bilinç: Uyanış mı, Tek Tipleşme mi?

Tüm insan dillerinin anlık çevrilebilir hâle geldiği bir dünyada yeni bir global bilinç doğabilir. Bir çiftçi Bolivya’da toprağın kuraklığını anlatırken, Endonezya’daki başka bir çiftçi onu kendi dilinde duyabilir. Nijeryalı bir öğrenci, Finlandiyalı bir fizikçinin dersini altyazısız, gecikmesiz anlayabilir. İranlı bir şairin hüznü, Meksikalı bir müzisyenin ritmine karışabilir. Bu, romantik bir ütopya gibi duruyor; fakat aynı zamanda insanlık tarihinde ilk kez gezegen ölçeğinde bir sinir sistemi oluşuyor olabilir.

Ancak sinir sistemi varsa, merkezî kontrol tehlikesi de vardır. Çeviri makineleri yalnızca anlam taşımaz; anlamı biçimlendirir. Hangi kelimenin ‘uygun’, hangi tonun ‘nötr’, hangi ifadenin ‘riskli’ olduğuna karar veren modeller, görünmez editörlere dönüşebilir. Bir dilin vahşi kenarları törpülenirse, düşüncenin de pençeleri kısalır. Global bilinç dediğimiz şey, zengin bir koro mu olacak, yoksa tek bir steril çağrı merkezi sesi mi?

Burada teknolojiye düşman olmak değil, onun ruhunu sorgulamak gerekir. Çeviri sistemleri yalnızca doğruluk oranlarıyla değerlendirilemez. Bir çeviri, kültürel gerilimi koruyabiliyor mu? Yabancılığı tamamen yok etmeden anlaşılabilirlik sağlayabiliyor mu? Çünkü bazen anlamak, karşındakini kendine benzetmek değildir; onun başka oluşuna saygı duyacak kadar genişlemektir.

Yeni Babil’in Ahlakı

Belki de Babil’in ilk yıkılışı bir ceza değil, bir korumaydı. Tek dil, tek kule, tek hedef: Bunlar kulağa güçlü gelir ama aynı zamanda tehlikelidir. Çoğulluk, insan zihninin sigortasıdır. Makineler dilleri birleştirirken bu çoğulluğu silmemeli; aksine daha görünür kılmalı. İyi bir yapay zekâ çevirmeni, dünyayı düzleştiren bir silindir değil, dağların şeklini gösteren bir ışık olmalıdır.

Geleceğin en önemli okuryazarlığı belki de ‘çeviri okuryazarlığı’ olacak. İnsanlar yalnızca yabancı dili değil, makinenin nasıl çevirdiğini, neyi kaybettiğini, neyi abarttığını, hangi kültürel kokuyu buharlaştırdığını okumayı öğrenecek. Çünkü makine bize cümleyi verir; fakat anlamın sorumluluğu hâlâ bizdedir.

Babil Kulesi yeniden yükseliyor. Bu kez tuğlaları algoritma, katları veri, asansörleri bulut sunucular. Tepesinde Tanrı’ya meydan okuyan kibir mi var, yoksa birbirini duymaya çalışan yorgun bir türün umudu mu? Cevap, makinelerin ne kadar iyi çevirdiğinde değil; bizim çevrilen sesi ne kadar derin dinlediğimizde saklı.

Bug’lar Ölmez, Toplumu Mutasyona Uğratır: Yazılım Hatalarının Gizli Sosyolojisi

Yazılım dünyasında bug genellikle bir kusur, bir arıza, sistemin düzgün yürüyüşüne çomak sokan küçük bir sabotajcı gibi görülür. Oysa biraz daha yakından bakınca bug, yalnızca kodun içinde saklanan teknik bir pürüz değildir; topluluğun davranışlarını, iletişim biçimlerini, değerlerini ve hatta hiyerarşilerini dönüştüren sosyolojik bir olaydır. Bir ekosistemdeki mutasyon nasıl canlıları seçilim baskısıyla yeniden biçimlendiriyorsa, yazılım hataları da geliştirici topluluklarını yeniden örgütler.

Her bug, sisteme sorulmuş beklenmedik bir sorudur: Gerçekten ne biliyoruz? Testlerimiz neyi görmedi? Kullanıcılarımız sistemi nasıl büküyor? Dokümantasyon nerede susuyor? Bu sorular, kod tabanından çok daha geniş bir alana yayılır. Takımın refleksleri, liderlik modeli, hata kabul kültürü, iletişim kanalları ve teknik borçla kurduğu ilişki bir anda görünür hale gelir. Bug, yazılımın röntgen cihazıdır; kemiklerdeki çatlağı değil, organizmanın nasıl ayakta durduğunu gösterir.

Bug bir mutasyondur, ama her mutasyon felaket değildir

Biyolojide mutasyonlar rastlantısaldır; çoğu etkisizdir, bazıları zararlı, çok azı ise yeni uyum yolları açar. Yazılım hataları da benzer çalışır. Bir yarış koşulunun ortaya çıkması, ekipte eşzamanlılık bilgisine yönelik yeni bir duyarlılık yaratabilir. Bir güvenlik açığı, kod inceleme ritüellerini değiştirebilir. Bir kullanıcı arayüzü hatası, tasarım ekibiyle geliştiriciler arasındaki mesafeyi azaltabilir. Hata düzeltilir, ama daha önemlisi topluluk kendini düzeltir.

Bu yüzden bug raporları yalnızca teknik kayıtlar değildir; küçük toplumsal belgeler gibidir. Kimin sesi duyuluyor? Kullanıcı mı, kıdemli mühendis mi, müşteri temsilcisi mi? Hangi hatalar acil sayılıyor? Hangi hatalar yıllarca backlog mezarlığında bekletiliyor? Burada yazılımın görünmeyen politikası başlar. Bir topluluğun bug’a verdiği tepki, onun ahlakını ele verir: Suçlu mu arıyor, neden mi arıyor? Panik mi üretiyor, öğrenme mi?

Debug, kolektif bir ayindir

Debug süreci çoğu zaman yalnız bir geliştiricinin ekran karşısında verdiği mücadele gibi anlatılır. Gerçekte ise debug, modern kabilelerin bilgi üretme törenidir. Loglar okunur, hipotezler kurulur, geçmiş commit’ler kazılır, tanık ifadeleri alınır. Bir bakıma arkeoloji, dedektiflik ve terapi aynı anda yapılır. Sistem konuşmaz; ama iz bırakır. Topluluk bu izleri yorumlayarak ortak bir gerçeklik kurar.

İyi ekiplerde bug, itiraf alanı açar. Biri çıkar ve şöyle der: Bu modülü yazarken edge case’i atlamışım. Bir başkası ekler: Test ortamımız prod davranışını taklit etmiyor. Üçüncüsü daha derine iner: Aslında bu mimari, karmaşıklığı saklıyor. Böylece tekil hata, kolektif bilince dönüşür. Kötü ekiplerde ise bug, suç zincirine dönüşür. Hata saklanır, rapor gecikir, metrikler süslenir. Ekosistem savunmaya geçer ve evrim yavaşlar.

Topluluklar hatalara göre seçilir

Açık kaynak projelerinde bunu daha çıplak görürüz. Bir bug açıldığında topluluğun bağışıklık sistemi devreye girer. Nazik bir karşılık, iyi bir yeniden üretim adımı ve açıklayıcı bir çözüm süreci yeni katkıcıları çeker. Tersleyici, kapalı ve kibirli bir cevap ise tür çeşitliliğini azaltır. Proje teknik olarak güçlü olabilir, ama sosyal olarak kırılgandır. Çünkü yazılım ekosistemlerinde sürdürülebilirlik yalnızca kod kalitesiyle değil, katkı verme cesaretiyle ölçülür.

Şirket içi yazılımlarda da benzer bir seçilim vardır. Sürekli aynı tür bug’ların çıkması, organizasyonun öğrenmediğini gösterir. Her sprintte son dakika entegrasyon hataları yaşanıyorsa bu yalnızca entegrasyon hatası değildir; planlama kültürünün, sahiplik sınırlarının ve geri bildirim döngülerinin mutasyona ihtiyaç duyduğunu söyler. Bug burada bir semptomdur; hastalık çoğu zaman süreçtedir.

En ilginç olanı şudur: Bazı bug’lar yeni ürün fikirlerinin atası olur. Kullanıcının hatalı sandığımız kullanım biçimi, aslında bastırılmış bir ihtiyacın işaretidir. Sistem beklenmedik şekilde bükülmüşse, belki de dünya bizim varsaydığımız kadar düz değildir. Bu yüzden olgun ekipler bug’ı sadece kapatmaz; dinler. Çünkü hata, bazen geleceğin bozuk aksanla konuşmasıdır.

Bug sosyolojisi bize şunu öğretir: Yazılım yaşayan bir ekosistemdir ve hatalar onun mutasyonlarıdır. Ama evrimi belirleyen yalnızca mutasyonun kendisi değildir; topluluğun ona verdiği yanıttır. Hata karşısında savunmaya geçen topluluk fosilleşir. Merakla yaklaşan topluluk ise karmaşıklığın içinde yeni kaslar geliştirir. Sonuçta mükemmel yazılım diye bir tür yoktur; uyum sağlayan, öğrenen ve hatalarını kültüre dönüştürebilen yazılım toplulukları vardır.

Arkadaş Çevren Bir Harita Değil, Canlı Bir Topoloji: Topolojik Sosyolojiye Giriş

İnsan dediğin, biraz düğümdür

Topolojik sosyoloji kulağa önce laboratuvarda unutulmuş bir felsefe deneyi gibi gelir: İnsan ağlarının ve toplulukların matematiksel düğümler olarak incelenmesi. Fakat biraz yakından bakınca, bunun soğuk bir indirgeme değil, sosyal hayatın görünmez iskeletini ortaya çıkaran keskin bir mercek olduğu anlaşılır. Hepimiz aile, iş, okul, mahalle, dijital platform ve rastlantısal karşılaşmalar içinde birbirimize bağlanırız. Bu bağlar yalnızca kim kimi tanıyor sorusunun cevabı değildir; aynı zamanda güvenin, dedikodunun, bilginin, korkunun, modanın ve isyanın hangi yollardan aktığını belirler.

Topoloji burada mesafeyi cetvelle ölçmez; biçimin nasıl korunduğuna bakar. Bir topluluk düşünün: İnsanların yerleri değişebilir, üyeler taşınabilir, meslekler dönüşebilir; ama bazı bağlanma biçimleri dirençle kalır. Kim aracı, kim köprü, kim merkez, kim kenarda gibi sorular, haritanın yüzeyinden çok yapısına ilişkindir. Topolojik bakış, toplumun fotoğrafını değil, katlanma biçimini inceler. İnsan ilişkileri bir kumaşsa, topoloji o kumaşın nereden yırtılacağını, nereden esneyeceğini ve hangi düğüm çözülürse tüm örgünün gevşeyeceğini sorar.

Merkezde olmak her zaman güçlü olmak değildir

Klasik sezgimiz bize çok bağlantısı olan kişinin güçlü olduğunu söyler. Sosyal medyada çok takipçili olan, şirkette herkesi tanıyan, mahallede herkesle selamlaşan kişi merkez sanılır. Ama ağ bilimi ve topolojik sosyoloji daha kurnazdır. Bazen asıl güç, en çok bağlantıya sahip olmakta değil, iki ayrı dünyanın arasındaki tek köprü olmaktadır. Bir üniversite kulübünü bir start-up ekosistemine bağlayan öğrenci, iki aile kolu arasında konuşmayı sürdüren teyze, farklı politik gruplar arasında dil kurabilen aktivist; bunlar sosyal topolojinin köprü düğümleridir.

Bu köprüler kırılgan ama stratejiktir. Bir ağda köprü düğüm çıkarıldığında topluluklar birbirinden kopuyorsa, orada yalnızca sosyal bir kişi değil, yapısal bir geçit vardır. Bu yüzden topolojik sosyoloji dedikoduya bile yeni bir ciddiyet kazandırır. Dedikodu bazen basit gürültü değil, ağın kendi kendine yaptığı bakım çalışmasıdır. Kim kiminle konuşuyor, kim hangi bilgiye erişiyor, kim hangi sessizliği taşıyor? Bunlar matematiksel olarak kenarlar, kümeler, çevrimler ve bağlantı bileşenleri gibi modellenebilir.

Boşluklar da konuşur

Topolojinin en büyüleyici yanı, yalnızca bağlantıları değil boşlukları da ciddiye almasıdır. Bir toplulukta herkesin birbirine bağlı görünmesi, gerçek bütünleşme anlamına gelmeyebilir. Bazen ağın ortasında görünmez bir boşluk vardır: Konuşulmayan travma, sınıfsal mesafe, cinsiyetlendirilmiş sessizlik, kuşaklar arası kopukluk. Matematikte delikler ve çevrimler nasıl bir şeklin karakterini belirliyorsa, toplumda da konuşulmayan alanlar topluluğun kaderini belirleyebilir.

Örneğin bir kurumda departmanlar arasında sürekli toplantı yapılıyor olabilir; fakat bilgi hep aynı yönlerde dolaşıyor, eleştiri yukarı çıkmıyor, yenilik aşağı inmiyorsa, ağ bağlantılı ama topolojik olarak tıkanmıştır. Böyle bir yapıda sorun bireylerin kötü niyeti değil, akışın geometrisidir. Topolojik sosyoloji burada ahlak dersi vermek yerine yapı analizi yapar: Hangi düğümler aşırı yük taşıyor? Hangi kenarlar zayıf? Hangi kapalı çevrimler yankı odası üretiyor? Hangi boşluklar yeni bir bağ ile aşılabilir?

Dijital kabileler ve algoritmik kader

Bugün insan ağları yalnızca kahvehanelerde, sınıflarda veya meydanlarda oluşmuyor; algoritmalar tarafından öneriliyor, sıkıştırılıyor, parlatılıyor. Platformlar bizi benzer düğümlere yaklaştırırken farklı düğümlerden uzaklaştırabiliyor. Böylece topluluklar doğal biçimde değil, hesaplanmış görünürlük rejimleriyle şekilleniyor. Topolojik sosyoloji bu noktada politik bir önem kazanır: Eğer bağlantıların mimarisi değişirse, kolektif düşüncenin sınırları da değişir.

Bir yankı odası, yalnızca aynı fikirde insanların bir arada bulunması değildir; alternatif yolların topolojik olarak kapanmasıdır. İnsan başka görüşe rastlamaz, rastlasa da güvenilir bir köprü üzerinden rastlamaz. Sonuçta fikirler çarpışmaz, kendi içinde yankılanır. Bu, zihinsel bir kale değil, ağsal bir labirenttir. Çıkışı bulmak için daha fazla bağ değil, daha nitelikli bağ gerekir.

Toplumu çözmek değil, okumak

Topolojik sosyoloji insanı sayıya indirgeme tehlikesi taşır mı? Evet, eğer düğümü insanın tamamı sanırsak. Ama doğru kullanıldığında bu yaklaşım insanı küçültmez; aksine ilişkilerin mimarisini görünür kılar. Bir kişinin yalnızlığı bazen kişilik meselesi değil, ağdaki konumunun sonucudur. Bir grubun radikalleşmesi bazen fikirlerin gücü değil, alternatif bağların kopmasıdır. Bir hareketin büyümesi ise yalnızca sloganın cazibesi değil, ağda doğru eşiklerin aşılmasıdır.

Sonuçta topolojik sosyoloji bize şunu fısıldar: Toplum düz bir liste değil, katmanlı bir şekildir. İnsanlar nokta değildir ama düğüm gibi davranabilirler; ilişkiler çizgi değildir ama kenar gibi işleyebilirler. Ve belki de en kışkırtıcı düşünce şudur: Kendimizi tanımak için yalnızca içimize bakmamız yetmez. Hangi ağların içinde büküldüğümüze, hangi köprüleri taşıdığımıza, hangi boşlukların etrafında döndüğümüze de bakmalıyız. Çünkü bazen kader dediğimiz şey, karakterimizden önce topolojimizdir.

Bencillikten Ödev Ahlakına: Sürdürülebilir Gelecek İçin Paylaşımcı Kültür

“Dünya’nın bir geleceği olacaksa şayet, bu el koyup sahiplenenin değil, paylaşmanın geleceği olacaktır. Kısacası, ancak paylaşımın, paylaşılan bir dünyanın var olma şansı olacaktır.”
Marder, M. & Irigaray, L. (2016). Paylaşma Ekolojisine Doğru. (Çev. Erkan Ünal). Cogito, Güz 2016, Yapı Kredi Yayınları.

Bu alıntı, dünyanın ve insanlığın varlığını sürdürebilmesi bağlamında bireyselcilik ve egolardan sıyrılıp ortak bir bilince ulaşarak paylaşımcı davranış biçimini uygulamanın önemini vurguluyor. “El koyucu” veya “sahiplenici” bir anlayışın hem bilinçsizce hırsa yenik düşmüş bir biçimde dünya kaynaklarını tehdit edebilecek düzeyde bir sömürüye hem de sebep olacağı insanlar arası çıkar çatışmalarının insan ırkının geleceği açısından oluşturabileceği tehlikelere işaret ediyor. Dünya tarihi boyunca da savaşlar, kıtlıklar, sömürgecilik faaliyetleri, emperyalist ve totaliter rejimlerin doğuşu ve bıraktıkları hasarlar, küresel iklim değişikliği gibi bu alıntıyı destekler nitelikte pek çok somut örnek yaşanmıştır ve yaşanmaya da devam etmektedir. Bu durumun dünyanın sonunu getirmekte olduğu ifade edilirken belki de çözüm, sorunun kaynağına inerek, henüz başlangıç safhasında atlanılan paylaşımcı bir kültürü bulunduğumuz noktada oluşturma çabasına girişmek olacaktır. Bu yazıda, bireylerin ve toplumların paylaşımcı kültüre yönelmesi için felsefi dayanakları tartışacak ve olası çözüm yollarını işaret edeceğim.

El koyucu veya sahiplenici bir anlayışı engellemenin yolu öncelikle bu anlayışın temeline inmekte ve altında yatan nedenleri anlamlandırmakta bulunabilir. Thomas Hobbes, bu durumun temelinde “eşitlik” kavramının yattığını öne sürmüştür. Ona göre her insan doğuştan eşittir. İlk bakışta her insanın eşit olması durumu ve bireyin bu durum karşısındaki farkındalığı; bencilliği ve el koyucu anlayışı engelleyebilecek, bireylerin birbirlerine saygı duyduğu ve kişisel çıkarlarından feragat ederek ortak bir gaye uğruna birleştikleri huzurlu toplum ortamını oluşturabilecek son derece faydalı bir durummuş gibi gözükebilir. Dolayısıyla sorunun kaynağını eşitlik kavramında aramak da anlamsız gelebilir. Ancak Hobbes’a göre herkesin doğuştan eşit olması aynı zamanda herkesin amaçlarına erişme umudunun da eşit olması anlamına gelir. Hobbes’a göre insan doğuştan bencildir ve kendini koruma içgüdüsüyle hareket eder. Her birey kendi çıkarlarını korumaya çalışır. “İnsan, insanın kurdudur.” der. Buradan hareketle eğer bireyler aynı anda ulaşamayacakları bir şeyi isterlerse çatışma doğar. Çatışma da her türlü olumsuz duyguyu, düşmanlığı, zarar vermeyi ve yok etmeyi doğurur. Bu yok oluş, alıntıda bahsedilen dünyanın varlığını sürdürmesine engel olucu durumdur ve çatışma ne kadar büyük olursa dünya ve insanlık da o kadar zarar görür.

Devamını oku “Bencillikten Ödev Ahlakına: Sürdürülebilir Gelecek İçin Paylaşımcı Kültür” →