Ama bu tam bir peri masalı

Şimdi “Ama bu tam bir peri masalı.” diyeceksiniz. Ah, öyle ama peri masalları ne harikadır! Bilirsiniz, bazen bu masalları okursunuz ya da bu konuda filmler var artık. Sinemadan çıktığınızda ya da kitabı bıraktığınızda, “Güzeldi ama yalnızca bir peri masalıydı” dersiniz.
Ama o süre içinde ne olduğunu size söyleyelim. İnsan duyularınızla dokunamama ya da tadamamanız, Dünya’da -fiziksel olarak- elle tutulur olmamaları, gerçek olmadıklarını göstermez. Tümüyle gerçektir. Ve bugün size iletmek istediğimiz tek nokta varsa, o da tümüyle gerçek olduğu konusudur. Düşünceler, imajlar, rüyalar, peri masalları –hepsinin de bir etkisi vardır.
Belki, gerçek olabilmesi için belli fiziksel özelliklerin olması gerektiğinden bahisle, gününüz bilmi ya da fiziği bunu gerçek olarak nitelemiyor. Ama gerçeğin, düşündüğü şey olmadığını bilim bile buluyor. Ve bunu bulmaya devam edecekler. Yeni bir fizik türünü gösteren inanılmaz ve şaşırtıcı keşifler yapacaklar. Ve biz de buna “Yeni Enerji Fiziği” diyeceğiz. Gerçek olması için madde halinde bulunmak gerekmiyor.
Ve siz soruyorsunuz: “Tobias’ın kulübesi ne kadar gerçek? O bir peri masalı mı?”. Ah, evet öyle. Ama gerçek tam içine inşa edildi. Her ne kadar sizin dünyanızdan değilse de, sizin dünyanızı etkiliyor.

Daha önce, laboratuar/laboratuarlarınızın bu dış katlarda olduğunu söylemiştim. Bu dış katlara, fiziksel olmayan katlara girersiniz. Ve bir çok çeşidi vardır. Değişik şekilleri vardır. Değişik enerji yanları vardır. Oraya rüya görürken girersiniz, tabii. Ayrıca hayalinizde girersiniz oraya. Bu arada, gözünüzde canlandırarak ve onaylamalarla oraya girmezsiniz. Onaylamayla yaratıcı katlara girmezsiniz. Onaylamalar yalnızca zihinsel disiplinlerdir. Ama onların…gözde canlandırma ve yaratıcılıkla hiç bir ilgisi yoktur. Gözde canlandırmalar aklın odaklanmasıdır. Ve bazı yararları olsa da çok çok kısıtlıdırlar.

Bu nedenle laboratuarlarınız, yaratıcı katlar olan bu dış katlardır. Fikirler burada kavramlaşır. Buralarda yaratıcı enerjilerle oynarsınız. Dünya katında bir ressam ya da yazar olmanızdan, onların tipik yaratıcılık enerjilerinden söz etmiyoruz. Farklı bir enerji türüdür o. Burada, dış katlardaki yaratıcı enerjilerden söz ediyoruz. Dış katlar, tam içinizde de olabilir. Fiziksel değillerdir. Çok alışkın olduğunuz realite tabanından onları ayıran tek şey, bu özellliğidir. Bu arada, dış katlar içeride olabilirler.

Böylece dış katlara girersiniz. Ve burada kavramlaştırırsınız. Sözü ve melodisi daha ortaya çıkmadan önce, burada o şarkıyı hayal edersiniz. Söz ve notalar üçüncü boyut bilicinin bir veçhesidir. Ama oraya gider ve enerjilerle oynarsınız. Frekanslarla oynarsınız. Değişik tür kutsal geometrik şekillerle oynarsınız. Kutsal geometrinin matematikle bir ilintisi yoktur. Biliniz ki enerjinin şekillenmesi ve akışıyla ilintilidir. Ve hepiniz oraya gidersiniz; gitmeyeniniz hiç yoktur.

Ve bu gerçektir. Belki de içinde bulunduğumuz gerçeklikten bile daha gerçek. Henüz nasıl duyumsayacağınızı bilmiyor ya da gerçekten anlamıyorsunuz. Aklın sınırları ötesidir.

Böylece oraya gider ve enerjilerle oynarlar. Ayrıca enerjiyi şekillendirip değiştirirler. Bir kaç enerjiye atlar ve etrafta gezinirler. Değişik türde enerjileri biraraya getirir ve nasıl uyum sağladıklarına bakarlar. İstediğiniz biçimde düşünebilirsiniz. Bir enerji dalgasına bindiğinizi ve onu sürdüğünüzü düşünün. İnsan haliniz olarak, bir kaçını yakalayıp onu araba gibi kullandığınızı düşünün. Evet, bu hayaldir ve bu sizin laboratuarınızdır.

Ve sonunda laboratuarınızdaki çeşitli kavram ve yaratımlardan sevdiğiniz, evcilleştirmek istediğiniz ve dünyaya getirmek istediğiniz birini seçersiniz. Ve sonra yaparsınız. Bırakırsınız aksınlar. Şimdi, her ne kadar müzik gibi fiziksel olmayan türde bir enerji de olsa, o enerjilerin yalnızca dünya boyutuna, sizin 3-B dediğiniz kata gelebilmeleri için bir bakıma kendilerini yeniden şekle sokmaları gerekir.

Girebilmesi için kendisini yeniden tanımlamalıdır. Dünya atmosferine geri dönmek üzere olan bir uzay gemisi gibi. Her şey değişir ve bu seviyeye uyumlanması için değişmek zorundadır. Ancak, çekirdek enerjiler hala oradadır. Böylece onları içeri getirirsiniz. Sevgili müzisyen dostlarımız bunu içeri getirirler.

Ve şimdi sözcükleri belirlemeye başlarlar. Önce sözler yazılmaz aslında. Müzik notaları da yazılmaz. Yapılan enerjinin biçimlendirilmesidir. Şimdi bunu anlamak güç gelebilir çünkü yaratımın bu bölümü akılla anlaşılamaz. Akıl bunu tanımlamaya çabalar. Akıl, müzik yazdığınızı ya da söz yazdığınızı düşünür ama öyle yapmazsınız.

Dışarı çıkar ve bir süre enerjilerle oynarsınız. Sonra onlar buraya getirilir. Onlar buraya getirildiklerinde, belki de gördüğünüz rüyadan uyanırken bir şarkı duyarsınız. “Nereden geliyor? Bir tür toplu bilince mi bağlanıyorum?” Hayır, laboratuarınıza bağlanıyorsunuz. Yolda giderken aklınıza bir fikir gelir. Bu fikir nereden gelmektedir? Söyleyeyim, sizin kendinizden. Laboratuarınızdan. Size gelen yolu bulmaktaydı.

Şimdi tanımlamaya başlarsınız ki bu beşer boyutunda duyumsanıp kullanılabilsin. Örneğin, laboratuarınızdan çıkan bu enerji oyununu, notalar olarak tanımlarsınız. Notalara baktığınızda, çok belirgin bir skala ya da frekans taşırlar. Ve siz bunları kaydetmeye başlarsınız. Sonra, tüm bunların ardındaki enerjilerin daha fazla ve apaçık anlaşılması için sözleri belirlemeye başlarsınız. Ve nota ve sözleri biraraya getirirsiniz.
Ve bir şarkınız olur. Yaratımınız olur. Bunu, gitarla çalıp sözleri şarkıyla söyleyerek maddeleştirirsiniz. Ve şimdi, diğerler insanlar onun ardındaki enerjiyi deneyimleyebilirler. Her şeyden çok kendi yaratımınızın içinde bulunmak gibi eşsiz bir fırsat yakalamış olursunuz…çok basit, çok basit. Bu nedenle, kimsenin çıkıp “İyi de bu bir peri masalı” ya da “Yalnızca hayalde var” demesini istemiyoruz. Laboratuar sizin.

2005 yılından bir konuşma

Bu anlatımlar size bir şey anımsattı mı sevgili Laniakea okurları?

Açıkçası bana Po köylerini hatırlattı, uzun uzuuunn yaaaaa… gülümsemesi yaptım.

SİBEL ATASOY İLE SON ROMANI “LANİAKEA” ÜZERİNE…

Her kitap her okuyucusuyla bir daha yazılır. Hayal dünyanıza yol verin, o da gerçekliğinize yol verecektir.  Me ke aloha pau ole (sonsuza kadar dost kalalım.) Sibel Atasoy

Sibel Atasoy’un son romanı LANİAKEA – Anayurt Lemurya Üçlemesi –Birinci cilt olarak Cinius Yayınlarından çıktı. ”Şimdi unuttuğumuz her şeyi yeniden hatırlama zamanı” diyen yazar, bu kitabıyla zihin ötesi bir yolculuğun ve yeni bir dünyanın kapılarını açıyor bizlere. Kendisiyle gerçekleştirdiğimiz küçük bir söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Yazma motivasyonunuz nedir?

-Kısaca, “ne yazabileceğim konusunda merak” diyebilirim.

Laniakea’yı yazarken kurguyu önceden mi belirlediniz yoksa olay örgüsü siz yazdıkça mı gelişti?

-Önceden plan yapmayan bir yazar olduğum biliniyor zaten, Laniakea’da da böyle oldu. Sadece genel bir fikrim oluyor yazma kararı aldığımda, yazdıkça vizyonlar görmeye başlıyorum ve hatırlayabildiğim kadarıyla onlardan lineer lisanımıza aktarıp, zaptı rapt altına almaya çabalıyorum.

Bundan yüzyıl sonra Laniakea’ nın nasıl algılanacağını düşünüyorsunuz?

-Öngörüleri hiç de boş değilmiş diyebilirler. (Gülüşmeler)

Bu kitabı kimler için yazdınız?

-Bu kitabı, meraklı, keyifli, sevinçli, her yaştan ve her zümreden okurlar için yazdım, okumak istediğim gibi bir kitap yazdım diyelim.

Laniakea’ da günümüz ve gelecek hatta çok boyutlu alanlar arasında gidip geliyorsunuz.  Bu gelecek bir kurgu mu yoksa yazma sürecinde bahsettiğiniz vizyonların bir ürünü mü?

-Hiç hesapta yokken araya giren bir vizyondur 2037 yılı ve pembe çanta. Öyle ki beni bile inanılmaz şaşırttı ve sevindirdi, devam etme gücü verdi. Tahmin edilebileceği gibi PO köylerindeki belirsizlik beni bir hayli yormuştu.

PO’ yu yaratan şey de vizyonel bir süreç miydi?

-PO kavramı önceki iki yıl boyunca çalıştığım Lemuryan Huna bilgisinden geliyor. Kitabın başında teşekkürlerimi sunduğum kişilerle geçen uzun soluklu soyut çalışmalarımın bende mutlaka iz düşümleri oldu. Tüm olaylar vizyoneldir ama benim isim benzetmelerim de bu çalışmaların yol açtığı yeni-eski bir terminoloji ortaya çıkardı.

Uzun yıllardır rüyalarla yakından ilgilendiğinizi ve rüya görüşmecisi olarak çalışmalar yaptığınızı biliyoruz. Laniakea’ da okuyucuya belki de hoş bir sürpriz yapıp bir rüya seansı ve çözümlemesini detaylı olarak işlemişsiniz. Rüyaların kitabınızdaki yerini nasıl yorumlarsınız?

-Özellikle bir rüya seansı amaçlamamıştım ama sönen gerçeklik sebebiyle mevcut bilgisine ulaşamadığımız istihbarat şefini başka türlü konuşturamadım. (gülüşmeler)

A evet kitapta da özellikle ilgimi çekmişti, “sönen gerçeklik” sizin kullandığınız yeni bir kavram mı? Daha önce böyle bir tanımlama ile karşılaştığımı hatırlamıyorum.

-Olabilir belki ilk kez ben kullanmış olabilirim bunu. Gerçeklikler insan dikkati üzerlerine çevrili olduğu için, bizzat insanın içinde bulunan MANA gücü sayesinde varlık alemlerinde bulunmaya muktedir oluyorlar ve bu dikkat sürdükçe sonsuzca ömürleri var. Fakat bu romandaki olayların geliştiği şekilde bir olay vuku bulduğunda, bir gerçeklik dilimi aniden insan dikkatinden kaçıyor ve susuz kalmış bir bitki gibi belli zaman içinde sönüyor.

Şimdi hatırladım, kitapta sıkça önümüze çıkan “Silkinme” kavramı var, bu da mı sizin yeni bir tanımlamanız? Ve nedir silkinme gerçekten?

-Evet olabilir, vizyonlarda o hareketi/oluşu gördüğümde buna en uygun silkinme kelimesini yakıştırdım. İzin verirseniz içeriğini açıklamayayım, bunu okuyucuların her biri kendi hislerine göre yorumlasınlar.

Laniakea’ da anlatılan gelecek hepimizin özlemini çektiği güzelliklerle kurulu. Kitabı bitirdiğimizde o geleceğin bir parçası olma isteğini okuyucuya veren şey nedir sizce?

-Belki yazarken yaşadığım için duygularımı yoğun biçimde okuyucuya aktarabilmeyi başarmışımdır, ne dersiniz? Sadece tahmin.

Kitabı okuyan herkesin yanıtını çok merak ettiğini düşündüğümüz son bir sorumuz daha var size. Serap dünyaya dönerken, bir başka geçitten içeri giren insan olmayan varlık nedir ve nerededir?

-Hah işte ben de onu çok merak ediyorum.( Gülüşmeler ) Öyle merak ediyorum ki sanırım bu motivasyon devam kitaplarının yakıtı olacaktır.

27.Mayıs.2016

Hanife Altuntaş

3.cü Göz Dergisi

“Mistiklerin yüzyıllar boyu söyleyip durdukları şey doğru olabilir miydi?

Gerçeklik bir maya, bir hayal miydi? Oralarda var olan şey gerçekte, tınlayan,

engin bir dalga boyları senfonizi, ancak bizim duygularımıza ulaştıktan sonra

bildiğimiz dünyaya dönüşen bir frekanslar ülkesi miydi?”

 

Bilim-Kurgu ve Fantastik kurgular konusuna devam

Bilim kurgu çok çeşitli alt türleri ve temaları içerdiğinden tanımını yapmak zordur. Yazar ve editör Damon Knight “bilim kurgu söylediğimiz zaman gösterdiğimiz şeydir.” demiştir. Yazar Mark C. Glassy tarafından yapılan bir tanımlama bilim kurgu tanımını pornografiye benzetir:”onun ne olduğunu bilmezsiniz ama onu görünce tanırsınız.”. Vladimir Nabokov eğer tanımlamalarımızı çok dikkatli yaparsak William Shakespeare’in The Tempest adlı oyununun bilim kurgu olarak kabul edilmesi gerektiğini söylemiştir.

Bilim kurgu yazarı Robert A. Heinlein’e göre bilim kurgunun kısa ve kullanışlı bir tanımı: ” gelecekteki olası olaylar hakkında, tamamen, gerçek dünya, geçmiş ve gelecek ile ilgili yeterli bilgiye, doğa ve bilimsel yöntemin tam olarak anlaşılmasına dayalı gerçekçi kurgular” dır. Rod Serling’in tanımı şöyledir: “Fantastik imkânsız’ın olası yapılmasıdır. Bilim kurgu ise olanaksız’ın mümkün kılınmasıdır.” Lester Del Rey ise şöyle yazar: ” Sadık bir hayranı bile bilim kurgunun ne olduğunu açıklamakta zorlanır,tam ve tatminkar bir açıklamasının olmaması ise bilim kurgunun kolayca tanımlanabilecek sınırlarının olmamasındandır.

Bilim kurgu bir yandan gelişmeyi ve gelecekteki teknolojileri eleştirirken, bir yandan da yeni fikirler ve yeni teknolojiler oluşturur. Bu konu bilimsel çevrelerden ziyade edebi ve sosyolojik olarak tartışılmıştır. Sinema ve medya kuramcısı Vivian Sobchack bilim kurgu filmi ile teknolojik hayal gücü arasındaki diyaloğu dikkatle gözden geçirir. Teknoloji sanatçıların kurgusal konuları betimlemesine etki etmez ancak kurgusal dünya hayal gücünü genişleterek bilime katkıda bulunur. Bilim kurgu’nun ilk yıllarında Arthur C. Clarke gibi yazarlarla daha yaygın olmakla birlikte, Michael Crichton gibi yeni yazarlar halihazırda olanaksız olan teknolojileri gerçeklenmeye çok yaklaştıracak yollar bulabilmektedir. Nanoteknoloji alanında bu, Ottawa Üniversitesi profesörü José Lopez’in “Bridging the Gaps: Science Fiction in Nanotechnology” adlı makalesinde belgelenmiştir. Lopez, kurgusal evrenlerin teorik önermeleriyle bilimsel nanoteknoloji operasyonlarını ilişkilendirmiştir.

Yazarlar ve film yapımcıları geniş bir fikirler yelpazesinde eserler verirler ancak pazarlamacılar ve sanat eleştirmenleri bu edebi ve görsel çalışmaları farklı kategorilere ya da türler ve alt-türlere ayırmak eğilimindedirler. Bazı çalışmalar birden fazla tanımlanmış türe tekabül ettiğinden, diğerleri tanımlanmış türlerin dışında ya da arasında kalabildiğinden, ayrıca pazarlamacıların tür tanımlamaları ile edebi eleştirmenlerinki arasında ciddi farklılıklar olmasından ötürü, bu işlem pek kolay olmamaktadır.

Fantastik edebiyat bilim kurgu ile yakından ilişkilidir. Pek çok yazar her iki türde de eserler vermiştir, hatta Anne McCaffrey ve Marion Zimmer Bradley gibi yazarların iki türün ortasına denk düşen eserleri de vardır. Yazarların kurduğu profesyonel organizasyonun adı “Science Fiction and Fantasy Writers of America” (SFWA), yani “Amerikan Bilim kurgu ve Fantastik Edebiyat Yazarları Birliği”‘dir. Bilim kurgu kongreleri fantastik edebiyat konularını düzenli olarak gündemlerine alırlar.

J. K. Rowling gibi fantastik edebiyat yazarları bilim kurgu alanındaki en büyük ödül Hugo Ödülüne layık görülmüştür. Bazı çalışmalar alt-türler arasında kesin sınırlar çizmenin ne kadar zor olduğunu göztermesine rağmen yazarlar ve okuyucular çoğunlukla fantastik edebiyat ve bilim kurgu yu birbirinden ayırırlar. Genel anlamda bilim kurgu birgün gerçekleşme olasılığı olan şeyleri anlatırken fantastik edebiyat özünde olanaksız olan şeylerden bahseder. Büyü ve mitoloji fantastik edebiyatın popüler konularıdır. Bazı öyküler aslında bilim kurgu türünde olmasına rağmen fantastik ögeler içerir. Bilimsel fantezi terimi zaman zaman bu tür çalışmaları anlatmak için kullanılır.

Robert J. Sawyer’a göre “Bilim kurgu ve gizemcilik arasında büyük bir uzlaşma vardır. İkisi de bulmaca çözmeyi teşvik eder ve akla yatkın hikâyeler gerektirirler.” Isaac Asimov, Walter Mosley ve diğer yazarlar bilim kurgu eserlerinde gizemci ögelere yer vemişler ya da tam tersine gizemci eserlerinde bilim kurgu ögelerine yer vermişlerdir.

Bir ülkede bilimsel bir yeniliğin ve ardı ardına inovasyonların yaşanması için öncelikle toplumda birilerinin bunları hayal etmesi gerekir ve ardından bilimsel metodoloji takip edilerek araştırmalar sürdürülür ve bir sonuca ulaşılır ya da ulaşılmaz. Burada asıl önemli konu hayal edebilmektir. Bir toplum hayal etme becerisini yitirmişse o toplumdan insanlık medeniyetine büyük katkılar yapmasını bekleyemezsiniz. Bilim kurgu, fantastik gibi edebiyat türleri tam bu noktada devreye girerek hayal gücümüzün sınırlarını genişletir. Bize koşup oynayabileceğimiz yeni yeşil alanlar yaratır. Eğer Jules Verne 1865 yılında “Ay’a Seyahat” i yazmamış olsaydı ABD yine Ay’a giderdi belki ancak sizi temin ederim bu daha uzun bir zaman alırdı. Jules Verne toplumun ileri gelenlerinden biri olarak bir düş kurdu, bunu insanlarla paylaştı ve onu okuyan her çocuğun zihninde bir hedef yarattı. ABD’li her çocuk o kitabı bitirdikten sonra kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı ve orada bir ışık kütlesinden fazlasını gördü. Toplumsal bir amaç vardı orada. “Günün birinde Ay’a gidebilme düşüncesi” Amerikan toplumunun zihninde tohumlaştı ve yeşerdi ve eminim ki Apollo görevini yürüten bilim adamlarından pek çoğu küçükken o kitabı okumuştu.

Bilim kurguyu güzel yapan tek şey hayal gücümüzü geliştirmesi değildir. Bilim kurgu, felsefe gibi alanlardan güç alır. Dünyaca ünlü bilim kurgu yazarları eserlerinde hep felsefi tartışmalara ve psikanalizlere başvurarak hikayeyi sürdürürler. Bu açıdan psikoloji bilimiyle de dirsek teması vardır. Bu felsefi tartışmalar çok değerlidir. Bugünün dünyasına, geleceğin dünyasına yönelik bu tartışmalar toplumlar için ayna görevi görür. Kendimize, yanımızdaki insanlara bakışımızı yeniden değerlendiririz. Örneğin Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’ını okurken sansürlerle ve yakılan kitaplarla dolu distopik geleceğe bakarken aslında kendi toplumunuza dair dersler çıkartabilirsiniz. Çünkü yazar olması hiç de zor olmayan muhtemel bir gelecek yansıması yaratmış olur. Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sını okurken ideal toplum yaratma kaygısının aslında insanlığı hangi noktalara sürüklediğini görerek dehşete kapılırsınız ve demokratik ama zayıf yanları da olan bir toplumda yaşamayı, ideal ve makine düzeninde işleyen bir toplumda yaşamaya tercih edersiniz. Bu gibi felsefi ve politik tartışmalar içeren kitaplar kuşkusuz beyin kıvrımlarımız için büyük yararlara sahiptir.

Türkiye’de bilim kurgu yeterince okunmuyor ve bu alanda yeterince yazınsal çalışma yayınlanmıyor. Neden diye düşündüğümüzde bu türler kendi kültürümüzden kopukmuş gibi gösterilmek isteniyor. Bilim kurgu aslında milletlerin kökenine ve geleneksel kültürlerine bağı en sınırlı olan türdür çünkü tartışması tüm insanlık medeniyetini merkeze alır ve hedefleri hep evrensel boyuttadır. İnsanlarla konuştuğumda “zaman yolculuğu yapan bir Ahmet veya Bahtiyar isimli biri” düşüncesi “zaman yolculuğu yapan bir Marty Mcfly” a göre daha soğuk geldiğini söylüyorlar. Bu bir nebze olsun anlaşılabilir. Ama benim de söylemek istediğim Ahmetler ya da Bahtiyarlar illa ki zaman yolculuğu yapmak ya da ellerine lazer silahları almak zorunda değiller. Daha felsefi daha farklı pencerelerde ele alıp kendi toplumuzda da merak uyandıracak yazınsal yapıtlar ortaya koyabiliriz.

Benim kitapların çoğu, Sırıtkan Kırmızı Ay ve Laniakea başta olmak üzere bu bariyeri aşmak için 1999 yılından beri mücadele veriyor. Hatta bu konuda Ölümsüz Öyküler Yayımevi girişimimizi hatırlayanlar olacaktır.

Birkaç yıl önce ülkenin önemli yönetmenlerinden Mustafa Altıoklar’ın bir röportajını dinlemiştim. Türk sineması üzerine yapılan röportajda spiker Altıoklar’a “Neden bizim sinemamızda kaliteli bilim kurgu – fantastik filmler çekilmiyor?” sorusunu yöneltmişti.  Altıoklar öncelikle bütçe sorunlarına dikkat çektikten sonra “Aman boşverin o türde film de çekmeyiverelim” gibi bir ifade kullanmıştı. Bu ” yapması zor- boşverelim” bakış açısına katılmam mümkün değil ve bu bakış açısıyla Türk Sineması GELİŞEMEZ. İlla ki büyük bütçeler yatırmak zorunda değiliz. Bütçeleri kısıtlı tutup içeriğe, senaryoya odaklanarak büyük projeler yapılabilir. Bilim kurgu filmi yapmayalım demekse, olsa olsa tembellik olur.

Derleyen Sibel Atasoy

Kaynaklar:

https://tr.wikipedia.org/wiki/Bilim_kurgu

http://www.sosyaldusunce.com/turkiyede-bilim-kurgu-ve-fantastik-edebiyata-bakis/

 

Görünmezlik Pelerini Giymek

“Daha iyi bir fikrim var,” gülümseyerek motosiklete
yaklaştı, sanki üzerine eğilir gibi oldu ve sonra puffff… Motosiklet
ortadan yok olmuştu.
“Bu nasıl oldu?” Gözlerine inanamıyordu kadın.
“Sihirbazlık, ufak bir gösteri.” Kıkırdadı adam.
“Peki nereye gitti?”
“Hiçbir yere. Halen burada duruyor. Sadece görünmezlik
pelerini giydi.” O kadar rahattı ki tavırları, gülüşü, sözleri,
kadın bunu gerçekten olağanmış gibi hissetti. Motosikletin az
önce durduğu yere gitti, eliyle bacağıyla çemberler çizip bir
kaç tekme savurdu ama ortada sadece bir boşluk vardı işte.
“Boşuna debeleniyorsun, iyi ki şu yeşil evin balkonunda
çamaşır asan kadın seni görmüyor,” dedi adam kahkahaları
arasında.
“Ben de motosikleti görmemekle kalmıyorum, ona dokunamıyorum
bile!” dedi kuşkulu bir ses tonuyla.
“Seni daha fazla merakta bırakmak istemem, bu sihirli
bir şey değil. Motosikletin titreşim hızını biraz yükselttim,
dolayısıyla onu artık göremeyiz ama emin ol yerinden bir
santim kıpırdamadı.”
Laniakea’dan alıntı