Her şeyin BİR olması

Her şeyin BİR olması ne mene bir şeydir?

 

Bu durumu sadece anladığım şekilde tarif etmeye niyetleniyorum. EKSİK olacağını baştan itiraf etmemde bir sakınca yok.

 

Önce insanların nasıl BİR olduğundan başlayacağım; çünkü en çok akla yatmaz görüneni sanırım bu husus. İnsanlar çeşit çeşit görünüyorlar ve hatta biz de zaman zaman onların doğalarının, biricik gen bütünlüğü ve çevre etkileşimleri olduğunu ve bu sebeple binbir şekil farklılık oluştuğunu ifade ediyoruz.

O zaman insanlar HEM farklı farklı, HEM de BİR nasıl oluyorlar?

Bu yalnızca “canım dokundukları iplik aynıdır, dokuma şekli farklı olabilir” şeklinde ifade edilirse sanırım yeterli olmuyor; çünkü bu sefer de insanlar “dokuma şekilleri” ile övünebilmeyi ya da başkalarını dövebilmeyi başarıyorlar.

Bunu bir örnekle izah edeceğim, lütfen bu fantastik öyküyü sakince, sanki dedeniz size uyku öncesi bir masal anlatıyormuş gibi okuyun.

 

Her insanın bir küre olduğunu düşünün ve bu kürenin üzerinin belli sayıda minik aynacıklarla kaplı olduğunu ve bu aynacıkların karanlık olduğunu varsayın. Bu minik aynacıklar her insanda aynı ve eşit sayıdadır. Yani bu durumda bu küreler birbirinin aynıdır.

Her küre dünyaya gelirken DOĞA tarafından bir BONUS ile ödüllendirilir. Bu ödül şudur; bu aynalardan oniki tanesi (sayı atmasyondur) ışıklandırılmış olur. Fakat her kürenin farklı yerlerindeki farklı oniki aynası aydınlıktır.

Böylece insan hayata karanlıkta başlamaz, kendisine başlangıç puanı verilmiştir.

Aynı yerdeki aynaları aydınlatılmış insanlar arasında tabiidir ki bir tanıma duygusu, sempati oluşur.

Kendisinde diyelim A/F/Z aynaları ışıklı olan küre, başkasında R/N/C aynalarının ışıklı olduğunu gördüğünde irkilir ve onu reddetme/yanlışlama/kötüleme gayreti içine girer. Çünkü kendini AFZ zannetmekte ve her kürenin de böyle olmasını istemektedir.

 

Küre hayat içinde büyürken bazı olaylar (AŞK, sarsıcı büyük acılar gibi) nedeniyle başka kürede aydınlanmış O ve S aynasının kendinde de olduğunu fark eder. Bu farkındalık derhal onun yeni iki aynasını aydınlatır. Böylece 12 aydınlık aynası olan diyelim AFZ… serisi, AFZ…OS haline gelir.

 

AFZ den başlayan (diyelim) 12 aynasını bilmek de zaten bir merhaledir. Yaşadığı sürece bunu bilememiş olanların sayısı azımsanmayacak kadar çok. Fakat insan kendi dizisini bildiğinde geri kalanı henüz bilemez; çünkü 12 küçük ayna bütün karanlığın sınırlarını henüz çizmemiştir.

 

Çok çok eski zamanlarda olsaydınız (haberleşme yok) ve diyelim Eskişehirde doğup büyüseydiniz, buradan hiç bir yere gitmeseydiniz Akdeniz sizin için bilinir olur muydu?

Oysa Antalya aynasını, sicilya aynasını ve fas aynasını aydınlattığınızda ortada karanlık bir bölge olduğu artık sizin için bilinir.

Bu hiç bir zaman katil olmadığınız halde katil olma olabilirliğinin sizde belirginleşmesidir. Ve böylece bir katille, hırsızla hatta Hitler’le BİR olduğunuzu anlarsınız.

 

Kürelerin kendini bilmekte gayretleri eşit olmadığından fırsatları da eşit olmayacaktır. Bu sebeple her küre hayatı içinde 12 aydınlık aynasına eşit sayıda aydınlık ayna ekleyemez. Zaten ekledikleri de farklı farklı olduğundan, küreler doğarken farklı gibi görünürken ölürken de hala farklı görünecektir bu da doğaldır; çünkü kimse karanlık aynaları bilmez.

 

Bir kürenin bütün aynalarının aydınlık hale gelmesi pek alışıldık bir durum değil. Sadece şunu varsayabilirim o takdirde küre bir IŞIK topu haline gelir ki bu artık asla ondan alınamayacak yuvaya dönüş biletidir.

 

Bunun örneğini ben görmedim, yalnızca bilgelik tarihinde böyle insanlar olduğuna dair sezgilerim var.

 

Bir diğer ve bence çok önemli aşama ise şudur:

Bazı küreler hayatlarında öyle çok aynayı aydınlatırlar ki, aydınlık bölümler, karanlık aynaları çerçeveleyecek şekilde öyle bir dağılır ki hala karanlık duran aynalar da bilinir hale gelir!

Şöyle örnekleyelim; Diyelim küre doğduğunda üstünde İstanbul, Honolulu, AlmaAta, Erzincan… aynaları aydınlatılmış olsun. Diğer her yer karanlıktır. Bu kişi hayatı boyunca öyle çok ayna aydınlatmayı başarır ki, kıtalar tarafından çevrelenmiş OKYANUSU yani bizim deyimimizle “hala karanlık aynalar” bölgesinin varlığını ANLAR.

Bu durumdaki kişi her  şeyin BİR olduğunu artık bilir. Fakat bir ışık topuna dönüşmemiştir.

 

Diyelim ki kürede toplam ayna sayısı X olsun.

 

X sayıda aynanın hepsinin yanması Işığın yuvaya dönüşüdür.

Fakat yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi aydınlatılmış aynalar öyle iyi ve akıllıca konumlanmış olur ki X/4 aynanın aydınlatılması bile karanlığı çevreleyerek varlığını BİLDİRİr.

 

Herkes herkesin ne olduğunu bir bakışta ŞIP diye görür. İnsan yalnızca kendisini göremeyecek kadar kibirli maalesef.

 

“şu an” dan kopmuş ve simgeler/düşünceler yolu ile yaşamaya başlamış insanların yukarıdaki aşamalardan geçmesi bir zorunluluk haline gelmiştir.

Dışımızdaki dünya aslında zihnimizdedir ve oradan yansıtılır. Milyarlarca insan tarafından yüzbinlerce yıldır yansıtılan bu görüntüyü artık “gerçek” kabul etmek zorundayız. Zihin imgeler çöplüğüdür.

BEN dediğimiz algımızın, zihnimizdekiler olduğu yanılgısı en büyük açmazımız olur.

Oysa BEN algısı TEKtir.

Kendini zihnindekiler zannederek ayrıştırır ve isim koyar; Ayşe, Mehmet, Sibel gibi…

Ayrıştırma anlamanın bir yolu olmakla birlikte eğer bunu ifrata vardırırsanız sonu tımarhanede biter. Ve çok sayıda küre bunu yaparsa bu dünya da böyle sonsuza kadar OYUNu geveler.

Çok yaklaştığınız objenin çekim alanı sizi yutar; çünkü o obje yüzbinlerce yıldır sayılmayacak kadar çok insanın enerjisini içinde barındırmaktadır. Bir kişinin enerjisi bunun yanında hiç kalır. Kuvvetli olan zayıfı yutar; Oyunun en gözde kuralı budur.

 

İnsanın ayrılıkçı zihniyeti, kendini biricik ve özel kılma zavallı girişimlerini açıkça gösteriyor.

Ayrılıkçı zihniyetler hep özel zümreler  yaratma peşindedir. İyi diye tanımlanmış bütün özellikleri kapsamaya geri kalanını ise dışlamaya çalışırlar. Böylece OYUN’un sonsuza kadar sürmesini garantilemiş olurlar.

Öyle ya da böyle…

 

Oyuna nasıl girildiyse aynı yoldan dışarı çıkılır. Kapı TEKtir.

 

Oyunun içindeki “seviyeler” ise çoktur, alt alt, üst üst sayısız basamaklar…

 

 Başka insanlarla anlaşamama nedenimiz, onu kendimizden farklı bulmamız ve var gücümüzle ayrı ve özel biri olma isteğimiz olabilir.

 

Aslında biz kendimizi bildiğimiz kişi değiliz!

 

Biz zihnimizde var olan şeyler de değiliz.

 

Zihnimizdeki her hangi bir şeyi kaybetmek ya da onun yanlışlanabileceği ihtimali bizi çılgına çeviriyor; çünkü benliğimizi kaybetmekten korkuyoruz.

 

Yanılgı içindeyiz.

 

Kaybetmekten korktuğumuz o şey değiliz.

 

Ortaköy-2004

 

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 0pt;”>

Çalışmanın tamamı için Bakınız: OYUN Kuramı-  https://blog.sonsuz.us/?p=187 

 

 

Her şey neden Böyledir 2. Kısım

 Oyunlarda sezgisel bilgi çok önemlidir.

Önceki ile sonraki an arasında bir aralık vardır.

Bu aralık düşünce sürecinin bir parçası değildir. Bu aralıktan sezgi yoluyla “yeni” BİR malzemeleri çıkar.

“Yeni” oyun malzemeleri, kapsayıcı üst oyunlardan gelen “dokungaçlar” yoluyla olabileceği gibi yine kaza eseri oyuna düşmüş de olabilirler.

Böylece çıkan YENİler düşünce evreninin ham hamuru olur.

Bu aralıktan birşeyler girebileceği gibi bir şeyler de çıkabilir.

Dünya diline çevirecek olursak, bu bir nevi koruma kalkanının kapsamadığı daracık bir yarık gibidir.

Yeri neresi diye sorarsanız;

Tekrar eden her iki şeyin arasındadır. İki notanın, iki sayının, iki film karesinin vs… ve aslında ALDIĞIN/VERDİĞİN NEFES aralığındadır.

 Bu aralıktan içeri çekilen YENİler şimdiye kadar hiç madde olmamış olduklarından bizim dünya oyunumuz için öylesine HAMdırlar ki, onlarla istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Bu bir oyundur fakat sorumluluk sahibi oyuncular gerektirir.

Sorumluluk bilincine ulaşmamış kişilerin KAZA ile eline geçen YENİ, çevre için felakete neden olabilecek düşünce/madde lere dönüşebilir ya da en hayırlısı o kişiyi deli eder.

 Oyunda uyanarak oyuncaklıktan oyunculuğa geçmiş bir kişinin gözünden örneklemeler:

 Bu oyunun en ilginç belki de en hoş tarafı; tam her şey bitti artık dediğinde, hızla dibe vurduğunda, yeni bir “seviye” ile karşılaşmak!

Tamamen yeni bir enerji ile dolmak ve önüne gelen yeni seviyeden bilinmezler…

Poker oyunundaki gibi sermaye bitti çekiliyorum diyemiyorsun, sürekli yemleniyorsun.

Kaybedenin kazanan olduğu ilginç bir durum bu!

Fakat işin ince tarafı “eh iyi o zaman, ben de herşeyi kaybederim” diyememek. Önce her  şeyi acıyla kaybedip, yeni kozayı ısıtacak ısıyı yaratmak zorundasın. Eğer bunu kendi isteğinle yapmazsan o zaman arzun hilafına otomatik pilot bu işi yapıyor. Yine anlamazsan bi daha, bi daha, bi daha yapıyor.

Peki biz bu tekrarları göremeyecek kadar nasıl ahmaklaştık?

Ahmaklaşmamızda başka bir şeylerin de payı var mı yoksa bütün şeref bize mi ait?

Biz kaybederken kim kazanıyor?

(Bizden kasıt dünya insanıdır)

 Bu aynen petrol örneğindeki gibi olmalı

Petrolü çıkardığındaki karışımı/yoğunluğu, her inceltilme işinde ortaya incelmiş yakıt ve doğaldan daha kabalaşmış artık bırakmıyor mu?

Bu durumda birileri bizim omzumuza basmak pahasına inceliyor olmalı!

Aynen ekonomi  dünyasında olduğu gibi…

Fakat bu incelenlerin suçu değil tabii. Çünkü onlar kendilerini genele adıyorlar zaten. Ne kadar vermeye çabalarlarsa o kadar inceliyorlar.

  …

 Her şeyin dille bağlantısı var. İnsanın “şu an” dışında şeylerle uğraşabilmesini DİL sağlıyor, yani simgeler (harf, rakam, resim gibi) vererek içimizdeki ve dışımızdaki şeyleri İŞARETLİYORUZ. Bu bir çeşit, köpeğin her dolaştığı yeri işeyerek işaretlemesi gibi olabilir.

 Bu simgeler olmasaydı yalnızca “şu anda” yaşıyor ve yalnızca gerçek ihtiyaçlarımızı ediniyor olurduk. Ve bu durum, “şimdi” ye muazzam bir dikkat yönlendirmemizi sağlayacağından aynen bir büyücü gibi maddeye hükmedebilirdik.

Bu oyunda, enerjimizin çok büyük bölümü fiziki bedeni faal halde tutmak için harcanır. Geriye kalan küçük miktar enerjiyi de kelime ve bilgi leşlerini anlamaya/anlatmaya çalışarak şu an’ın dışına harcarız. Yani geçmiş ve gelecek oyunları inşa ederiz. Sanki çok lazımmış gibi!

“Şu an ve burada” için maalesef çoğunlukla hiçbir enerji kırıntısı kalmamış olur. O zaman insan kendi oyuncaklığını hangi enerjiyle bulup çıkaracak? Enerji yoksa iş de yok!

İnsana gereken geçmiş ya da gelecek değil; çünkü oyunun sürmesi bir anlam ifade etmiyor, üstelik zorunlu da değil.

İnsan şu an’da olanı görebilmek için gayret göstermeli. Belki şanslı bir anda oyundaki beyhude varlığını yakalayabilir. Sabır ve dikkatle dinleyip/beklemesi için enerji ve “şimdi”ye ihtiyacı var.

 Ne yapmak lazım? Artık olan olmuş, bilinçli ego devreye girmiştir ve bu dağ aşılmak zorunda.

Benim tavsiyelerim naçizane şunlar olabilir;

  • Yavaşla

  • Daha da Yavaşla

  • Ölmeyecek kadar yavaşla

  • Tekrarlara azami dikkat göster

  • Maddi manevi bütün ağırlıklardan kurtul.

  • Sezgilerine kulak ver.

  • Tüm konularda sadeleştirme işlemi yap

  • Geriye kalana bir bak!

  …

 İnsanın mı doğayı yarattığı yoksa doğanın mı insanı yarattığı sorularında ben bir zıtlık göremiyorum; çünkü her ikisi de TAM bir ifadedir. Bu cümlede insanın doğadan koparıldığını da göz ardı etmeyelim tabii. İnsan ne ki doğa ne olsun?

 Fakat bu her iki tam ifadenin yoğunluklu olarak gerçekleştiği zamanlar farklıdır. (“Yoğunluklu”ya dikkatinizi çekerim; çünkü her ikisi de her zaman ve şimdi olmaktadır. Ancak birisinin daha yoğunluklu olduğu devirler olmuş gibi görünüyor.)

 Dünya’nın ilk oluşum zamanlarında madde henüz şimdiki formunda değilken, insansılar da bildiğimiz katı bedene sahip değildiler. Onlar düşünmüyor ve biriktirmiyorlardı, henüz simgeleştirmeyi de bilmiyorlardı, fakat buna rağmen halleri şu anda bildiğimiz hayvanlar gibi de değildi.

İşte o zamanın insansıları çok ama çok yıllar süren bir süreçte enerji-bulutumsu bir şeyin içinde jöle kıvamında bedenleri ile yaşadılar. Sonra başka dış tesirlerinde etkisiyle belki yavaş yavaş dünyanın maddesini yaratmaya başladılar; çünkü işaretlemeye başladılar. Onların işaret ettikleri katılaşma eğilimi gösteriyordu. Onlar bulundukları AN’ı yaratabiliyorlardı.

Oysa şimdilerde biz insanlar geleceği ve geçmişi yaratabiliyoruz. İşlemde ciddi bir değişiklik oldu. Yaratma süreci, direkt algılama dan düşünce/hayal şekline dönüştü.

 Özetle;

İnsansılar “şu anda” yaşarlardı ve bulundukları anda yaratırlardı.

İnsanlar ise (farkındalıksız olarak) geleceği ve geçmişi yaratıyorlar.  

 Bütün bu süreçlerin oldukça karmaşık bir yapısı var, anlamak da anlatmaya çalışmak gibi neredeyse imkansız.

Her şey birbiriyle ilintili. Ayırmaya çalıştıkça içinde kaybolacağınız denli içsel sonsuzluğu var.

Bu sebeple, herhangi bir şeye yaklaşırken; anlayabilecek kadar yakında, yutulmayacak kadar uzakta durmak gerekiyor

  …

 Her şey zaten BİRdir.

Fakat bunu anlamamız biraz zaman alacağından BİRleşmeye çalışarak yola girebilir, kişisel egoları kitleye aktarabiliriz. BİRleşme BİR olduğuna aymanın yavaşlatılmış sürecidir. 

Bu bir yanılsamalar OYUNu. 

Bir bilgisayar oyunu (beş yaşındaki yeğenim bile elinde kılıç, ya da tüfek ha bire canavar öldürüp PUAN alıyor!)gibi düşünün, ya da film içinde, orada olan biteni dert ediyor musunuz? İyi gitmeyen şeyler olmasaydı iyi gidenleri nasıl ayıracaktık?

Sizin içinizi titreten o kötü adamlar/kadınlar ve iyilik timsali olanlar hepimiz oyuncuyuz.

Sahip olma isteği, OYUNun başlatma butonudur. Bu bir yanılsamadır.

 

Sahip olmak isteyen kim? BEN…

BEN kim? zaten herşey olan BİR

Bu savaş Donkişotu bile gölgede bırakır!

Kendine karşı bir savaş yürütmek olası değil.

Çok ayrıştırmak sonuca değil tükenişe götürür.

Yorar, bitirir.

Maddeyi sonsuza kadar bölmeye uğraşır, her yeni bulduğunuzu (kuark) son zannederek avunursunuz. Üzücü bir durum.

  …

OYUN Kuramı- Herşey Neden Böyledir1 için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=187

Bilmek ve İnanmak

İnsanların en çok inandıkları şeyler, en az anladıklarıdır.”
Montaigne

Ne kadar doğru bir tespit. Örneğin şöyle diyen birini duydunuz mu hiç?: “Nefes aldığıma inanıyorum” ya da “sesim olduğuna inanıyorum” gibi…

Bu konuyu dönüp dönüp yeniden işliyor oluşumda herhalde bir hikmet vardır; bilmek ve inanmak konusu… Hani bazen sorulur “İnançlı biri misin?” diye ben de “evet derim bilmediklerime inanırım” Bildiklerime inanmak gerekmediği gibi onları sebepsiz yere dile getirmek de aklıma gelmez. Ancak sorulursa, ki bu bile soran kişinin bilmediğini gösterir; çünkü bilen tanır ve içinden soru yükselmez. Don Juan Matus, Toltec bilgeliğinde bu konuyu üç öğe ile açıklar:

1. Bilinen: Bu, kişinin o ana kadar bildiklerinin tümünü kapsar, ve aslında bir diğer adı da “Tonal” dir.

2. Bilinmeyen: Bu kavram kişi için henüz bilinmeyen ancak bilinme potansiyeli barındıran, uçsuz bucaksız bir alandır. Diğer adiyla bu bölgeye “nagual” denir (nahval).

Tonal için Nagual denizinde bir adadır dersek sanırım uygun bir benzetme yapmış oluruz.

3. Bilinemiyen: Toltec felsefesindeki en zor anlaşılabilen tanımlardan biri bu olsa gerek. Kişisel olarak “bilinemiyen”i anladığımı ancak anlattığımda anlaşılamadığımı fark ettiğim için henüz tam manasıyla kavramamış olduğumu kabul ettiğim yer. Acaba şu anda bir kez daha anlatmayı deneyeyim mi? Kendimi yokladım ve bunu denemek için istekli olduğumu gördüm. (Şimdilik yola devam edeyim o biryerlerde gelirse gelsin)

Aklıma şu geldi şimdi: Benim Oyun/kandırış kuramını –bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=187 -bilenler hatırlayacaklar, orada birbirini kapsayan OYUN evrenleri var. İçinde bulunduğunuz oyun evrenine “bilinen” diyebiliriz, sizi kapsayan oyun evrenlerine “bilinmeyen” diyebileceğimiz gibi. Ancak bir de ara ara bahsedilen “OYUN dışı olmak” tabiri var, onu şu anda hatırladım.

Hiçbir oyun, kapsayıcılık derecesi ne olursa olsun BİRe varmaz.

OYUNUN her anında BİR vardır.

BİRe çıkış kapısı ölerek ve olarak olur.

İnsan öldüğünde ya da olduğunda oyun dışı kalır.

İnsan ölürse de, olursa da bunu bilemez.

Bilemez çünkü BİR olduğunda ayırt edemez.

Bir oyundan “ölerek” ayrılanlar, o oyunu kapsayan oyunun, canlandırılacak BİR malzemesi olur.

Bir oyundan “olarak” ayrılanlar BİR olurlar.

Oyunun içindeki tüm varlıklar, birbirlerinin üzerine inşa edilmiştir. Tıpkı bir oyunun diğerini kapsadığı gibi birbirini kapsayarak ilerlerler.

Ayrıca bir de şöyle bir ifade kullanılmış:

OYUN içinde karşıtı ile varolmayan her şey TAMdır.

Peki içinde bulunduğumuz bu oyun evreninde karşıtı ile varolmayan bi şey bulabilir miyiz? İşte burası çok kritik galiba. Ve yine Oyun/kandırış kuramından:

TARİF oyun içinin en çok kullanılan malzemesidir.

TARİF edilen, isimlendirilmiş, isimlendirilen olarak ölmüş ve OYUNA düşmüş olur.

OYUN dışı yoktur; çünkü tahayyül edilemez, ancak ondan küçük parçalar çalınabilir.

Bu son cümlenin yanlış olabileceği üzerine düşündüm bir an, nasıl olmayandan küçük parçalar çalınabilir ki diyerek. Fakat sonra aklıma Don Juan’ın, işıklı yumuta gibi olan kürelerimizde peşinen aydınlık olan bir banttan söz ettiği geldi aklıma! Bu ışıklı banda farkındalık da deniyordu yanlış hatırlamıyorsam. Ve açıkça anne/babadan çalınmış oluyorlardı. Yaşam hep ikiyi bir etmeye çalışıyor, ne ilginç değil mi? Zaten Oyun Kuramı şöyle başlıyordu:

Tüm OYUN evrenlerinin ana maddesi BİRdir.

OYUN içinde olanların BİRe dair bütün akıl yürütmeleri EKSİKtir.

BİR hakkında getirilen her tanım, OYUN’un içine düşer.

Her şeyin ilk sebebi BİRdir; ancak BİR sebepsizdir.

İşte burada ve ilerleyen bölümlerde BİR olarak bahsedilen şey “Bilinemiyen” dir diyebilirim. Don Juan, eski toltec büyücülerinin Bilinemiyen ile bilinmeyeni karıştırdıklarında başlarına büyük belalar açıldığını söyler. Ve bence en büyük bela; oyun evrenlerine sonsuzca sıkışıp kalmaktır. Neden peki? Çünkü tanımlamanın sonu yoktur ve karşıtı olan şey TAM olamaz. Tanım ise karşıta muhtaçtır. Şimdilik burada kesip Montaigne’nin sözüne döneyim.

O zaman nedir inanmanın faydası, ya da daha basitçe inanmanın işlevi?

Apaçık görünüyor ki; inanmak, KAPSAYICI OYUN EVRENİ”ne geçebilme arzusudur.

GŞG-Geçmiş/şimdi/gelecek

BİR amaç taşımaz bu sebeple OYUNları oyun yapan insan yanılsamasıdır.

Her OYUNun içinde kendi evreleri vardır.

Her evre bir bir geçilmek zorundadır.

Her insanın bir kerelik hayatı bu evreleri aşmaya yeterli değildir.

İnsan bir kere hayata gelir.

Çünkü insan yalnızca algısının bulunduğu yerde bulunur.

İnsan kendi benzersiz gen bütünlüğüdür.

Her insan, en geriye doğru, oyunun başından itibaren soy ağacının tamamıdır.

Bu sebeple evreleri tamamlayacak zamanı süresizce vardır.

İnsanın algısının bulunduğu yer/zaman dan, geçmişe ve geleceğe uzanan yansıması mevcuttur.

Algının bulunduğu ŞUAN, geçmiş ve geleceğe ait bütün anların yaratılmasını sağlar.

OYUN içindeki canlı cansız isimlendirilmiş varlık, birbirleriyle ve kendilerinin geçmiş ve gelecekleriyle her an iletişim halindedir.

Bir ağacın dalının koparılması, birbirine bağlı olarak hem şu anda hem de geçmiş/gelecekte aynı anda yeni olanak/olasılıklar yaratır.

Oyun Kuramından alıntı:

https://blog.sonsuz.us/?p=187

Bu bana dokuma gibi geliyor. Siz hiç dokuma tezgahı gördünüz mü?

Mekik soldan sağa, sonra sağdan sola fırlar ve üzerine tarak tak diye inip sıkıştırır. Yukardan inen bir anlamda dünyanın meridyenleri gibi olan dikey sabit ipliklere çözgü, yine enleme benzetebileceğiz yatay hareketli ipliklere ise atkı denir. Atkının çözgüler arasından fırlatılabilmesi için oluşturulan aralığa ağızlık denir.

Nerden geldiyse şimdi bu aklıma, sanki salonun o nemli havasının kokusunu duyar gibi oldum ve tabi kulakları sağır edecek kadar büyük bir gürültü! Bir dokumayı, yani kumaşı diğer kumaştan ayıran, kalite farkı da diyebileceğimiz çok basit bazı unsurlar vardır: İplik cinsi, iplik numarası, bir santimetrekare içindeki atkı/çözgü sayısı gibi… Tekstilci olanlar bilir, bu numaralar adeta şifre gibi günde defalarca söylenir! Bi çok tabir var bu işle ilgili; ipliği boyalı, baskılı, ham, haşıl, gücü, jakar, jet, kirkit vs vs…

İşte zaman bana aynı o tezgahtaki işlem gibi görünüyor. Dokuma ve örgü kelimelerinin hiç düşünmediğimiz halde zaman kelimesini beslemek için onun hemen yanında yer aldığına hiç dikkat ettiniz mi?

Zaman dokusu, zaman örgüsü… Hani Anadoluda el halıcılığı anlatılırken hemen herkesin söylediği nostalji ve romantizm kokan o cümle: genç kızlarımızın, kadınlarımızın tüm duygu ve hayallerinin o halı üzerine dökülmesi!

Benim aklıma daha haince bi tanesi geliyor, Fransız İhtilalinden hemen önce kadınlar, kafası giyotine gitmesi gereken soyluların isimlerini yazmışlar/örmüşler bir bir!   Giyotini erkek tasarlamış, kullanmış olsa da ferman kadınlardan gelmiş! O kadınlar ki, lokantada çalışan, fabrikalarda işçilik yapan, temizlikçiler, çamaşırcılar, kapı önlerinde çocuklarını bekleyen o kadınlar bir yandan önlerinden geçen hayatı ve asilleri seyrediyor bir yandan da  ellerindeki o aptalca zararsız örgüyü  örüyorlarmış… Hesabı tutan kadınlardır demişimdir hep.  (Bakınız BKÖ)

Oyun Kuramı

Oyun/kandırış Teorisi

Her şey neden böyledir?

Bildiğimiz şekli ile “evren-dünya-insan” realitesi bir OYUN alanıdır.

Birbirini kapsayan bir çok OYUN evreni vardır

Her bir oyun evreninin kuralları ayrıdır.

Öncekini kapsayan oyun evreni, kapsadığının varlığından haberlidir.

Tüm OYUNlar aynı yerde ve aynı zamanda birbirlerini her an UPDATE ederek sürerler.

Tüm OYUN evrenlerinin ana maddesi BİRdir.

OYUN içinde olanların BİRe dair bütün akıl yürütmeleri EKSİKtir.

BİR hakkında getirilen her tanım, OYUN’un içine düşer.

Her şeyin ilk sebebi BİRdir; ancak BİR sebepsizdir.

Sebepsiz olana, sebepleri takip ederek varılır.

BİR oyuna girerken İKİye ayrılır; insan doğası ve DİRİM

OYUN yanılgılar üzerine bir döngüdür

İnsan yanılır; çünkü BİR’i İKİ görmektedir.

Çünkü doğası gereğini yerine getirmektedir.

İnsan BİR maddesinden geldiği için kendi iradesine sahiptir.

Kendi iradesi olması sebebiyle yanılmaya mahkumdur.

Çünkü kendi iradesi, hem dışından hem de içinden yönetilir.

Bireysel bilinç içten yukarı doğru yönelir

İnsan kendi iradesine sahip çıktığında oyun üstü olur.

Doğarken ikiye ayrılan BİR, dirimin içinde kendini daima hatırlatır.

İnsan kendini yaşam büyüsünün sırrını çözmeye adamıştır.

Sırrı çözmeye çalışır; ama BİR’İ iki GÖRDÜĞÜNDEN, uyuduğundan, programlı olduğundan DÖNGÜ ye girmiştir, debelenip durur, buna yanılgılar denir.

Üstelik “Yaşam Büyüsünün sırrı” zaten eylemsizliğe ulaşmak için eylemi kullanmaya dayanır.

Yaşamı ciddiye alma evresinde insan, iradesini yöneten dış etkenleri bir bir yakalamaya başlar

En zoru İÇ etkenleri bilmektir.

BİR amaç taşımaz bu sebeple OYUNları oyun yapan insan yanılsamasıdır.

Her OYUNun içinde kendi evreleri vardır.

Her evre bir bir geçilmek zorundadır.

Her insanın bir kerelik hayatı bu evreleri aşmaya yeterli değildir.

İnsan bir kere hayata gelir.

Çünkü insan yalnızca algısının bulunduğu yerde bulunur.

İnsan kendi benzersiz gen bütünlüğüdür.

Her insan, en geriye doğru, oyunun başından itibaren soy ağacının tamamıdır.

Bu sebeple evreleri tamamlayacak zamanı süresizce vardır.

İnsanın algısının bulunduğu yer/zaman dan, geçmişe ve geleceğe uzanan yansıması mevcuttur.

Algının bulunduğu ŞUAN, geçmiş ve geleceğe ait bütün anların yaratılmasını sağlar.

OYUN içindeki canlı cansız isimlendirilmiş varlık, birbirleriyle ve kendilerinin geçmiş ve gelecekleriyle her an iletişim halindedir.

Bir ağacın dalının koparılması, birbirine bağlı olarak hem şu anda hem de geçmiş/gelecekte aynı anda yeni olanak/olasılıklar yaratır.

OYUN içinde canlanan oyuncaklara bilinçli varlıklar denir.

DÜNYA Oyunu içindeki bilinçli varlıklara insan ismi verilmiştir.

Canlanma BİRin oyuna girerken ikiye ayrılması ile olur.

OYUNu sürdüren harekettir. Hareket kutuplaşma ile oluşur.

Hareketin sürekliliğini sağlayan İSTEKtir.

Yani OYUN varlığının sürmesini Tanrıya değil İsteğe borçludur.

Dünya OYUNunun prensi İSTEKtir.

OYUNda her şey, istisnasız olarak karşıtı ile varolur.

Karşıtlıklar, cebir denkleminde olduğu gibi sadeleştirildiğinde OYUN geçerliliğini yitirir.

BİR bütün olasılıkları barındırır.

BİR, süreçte değildir, hem de sürecin özüdür.

BİRi merak etmek, İSTEĞİ doğurur.

İstek hareketi, hareket OYUNu ve oyun sürecini yaratır.

Oyun süreci, yanılgılar döngüsüdür.

OYUN BİRde KAZA eseri olur ve ölür.

Hiçbir oyun, kapsayıcılık derecesi ne olursa olsun BİRe varmaz.

OYUNUN her anında BİR vardır.

BİRe çıkış kapısı ölerek ve olarak olur.

İnsan öldüğünde ya da olduğunda oyun dışı kalır.

İnsan ölürse de, olursa da bunu bilemez.

Bilemez çünkü BİR olduğunda ayırt edemez.

Bir oyundan “ölerek” ayrılanlar, o oyunu kapsayan oyunun, canlandırılacak BİR malzemesi olur.

Bir oyundan “olarak” ayrılanlar BİR olurlar.

Oyunun içindeki tüm varlıklar, birbirlerinin üzerine inşa edilmiştir. Tıpkı bir oyunun diğerini kapsadığı gibi birbirini kapsayarak ilerlerler.

Kapsayıcı, kapsadığı tüm varlıkların bilgisine her an sahiptir.

Bilgi, BİLME değildir. Bilgi; isimlendirilmiş oyuncaklardan başka bişey değildir.

BİLME kapsamaktır.

Kapsamak yutmaktır.

Yutularak kapsanan bir varlık, BİRin kullanılacak malzemesi olur.

Daha güçlü olan yutar. Yutulan Yutanın malzemesidir.

Eğer BİLGİ insanı yutarsa, kapsayıcı o olur.

Çok sayıda insanı yutmuş olan BİLGİyi yutan insan daha üst seviye kapsayan olur.

İlk kez öldürülerek BİLGİ oldurulmuş BİR malzemesini yutan insan, daha alt seviye kapsayandır.

Çok sayıda insan yutarak ilerlemiş bir bilgiyi yutan insan ZORu başarmış olur.

Yani OYUN içinde çok sayıda  oyuncunun yutulduğu (en çok inanılan) BİLGİ yi yutabilmek büyük merhaledir.

Bu sebeple, en prim yapan yutma işlemi, en göz önünde ve en basit olandır; çünkü onlar milyarlarca kişi ve zaman süresince insanları yutarak şu ana gelmişlerdir.

İlk kez BİLGİ olmuş BİR malzemesi, ancak zoru en az bir kez başarmış insan tarafından yutulabilir.

OYUNlar arası transferin belli şart ve zamanları vardır.

Her oyunun içinde daha yüksek Kapsayıcı durumuna gelmiş olanların fiziksel anlamda tezahür eden “seviyeleri” bulunduğundan, oyunlar arası baremleri geçenler, Kapsayıcı diğer oyuna transfer olurlar.

OYUN içinde karşıtı ile varolmayan her şey TAMdır.

Kutuplaşma anima ve animusla başlar.

TAM olanda anima, animusa eşittir. Yani yoktur.

OYUNun en temel kuralı SADELEŞMEKtir.

Basit olan kazanır; çünkü geriye TAM kalmıştır.

BİLGİ hem oyunun babası hem insanın oyuna mahkumiyetinin garantisidir.

Çok sayıda insanın bildiği şeyi değiştirmek yani yutmak imkansıza yakın bir baremdir.

TARİF oyun içinin en çok kullanılan malzemesidir.

TARİF edilen, isimlendirilmiş, isimlendirilen olarak ölmüş ve OYUNA düşmüş olur.

OYUN dışı yoktur; çünkü tahayyül edilemez, ancak ondan küçük parçalar çalınabilir.

OYUN içinde hata olanaksızdır. Oyunun kendi bir kaza olabilir.

İstek duyguları ve olguları yaratır. Onlar da yanılgıları.

Her şeyin içinde (sadeleştirme yapıldığı zaman) aynı şablon görülür, yani oyunun ana malzemesi.

Kapsayıcı olan, kapsadıklarının herhangi bir noktasına algısını kaydırarak seyahat eder.

Zaman yolculuğunun bir şekli budur

İnsan genlerinde olmayan bir YER-ZAMAN ve KİŞİ ye zaman yolculuğu yapamaz.

İnsan, ana-babasını (rahime düştüğü ana kadar olan onların tüm gen bileşimini) kapsar.

Yüksek kapsayıcı bir oyundan aşağı bakıldığında, her şey bir ve yararlı görünür.

İnsanlar yukarı yerine aşağı bakmalılar.

Karşıtlıklar mükemmel denge halindedir.

Hareket BİR olanı çok gösterir.

Yavaşlamak, sadeleşmek anlamına geldiğinden, TAM olanlar yavaşlayarak görülür.

Sallantı yavaşladığında her şey ortaya çıkar.

Dünya OYUNUNDA her şeyin daha çılgınca hızlanması, karşıtının yoğunlaşmasındandır. Çılgınca yavaşlayanlar vardır!

Her şeyi yavaşlatan karlı çıkar.

İki resim, iki müzik, iki kelime, iki nefes arasında TAM olan vardır.

Benzer tür kapsayıcılar birbirlerini çeker.

Gerçekten OYUN dışı olmak isteyen anında OLUR/ÖLÜR.

Şablonları görmeye başlayan insan, OYUNdan sıkılır.

Sıkılma seviye artışına gebedir.

Yeterince bilgi yutup kapsamadan KAZA ile iki resim arasını gören bunu hazmedemez. Bu tür oyuncaklara DELİ/MECZUP denir.

Yutulmak kayıp değildir.

Standart insan, gerçekte YEMdir.

OYUNDA her zaman özellikle YEM avcıları bulunur.

AVCI olanla AV oyunun sürmesinin garantisidir. Her ikisi de olmayan, oyun dışı olur.

OYUN süreçtir. Süreç dikkate alınmazsa bilgi/obje ler insanı yutar.

İnsan, bir noktada HATA kavramını öldürmeyi akıl eder, oysa HATAyı ilk başta oldururken öldürmüştür zaten. Bu çaba anlamsızdır. Yanlış değil.

İnsan, hatayı bir bilgi leşi olarak dışına atmalıdır.

İnanmak AV olmak demektir. İnanılan ŞEY kapsayan olur.

Merak istetir. Onun doğasında vardır. Merak Dirimdir.

Merakı donduran insan istek duymaz, oyun için işlevsiz hale gelir.

Dirim merakın koruyucusudur. Uzun süre dondurulmasına müsaade etmez.

Oyunda işlevsiz hale gelen insan “kapsayıcılık seviyesine” göre işleme tabi olur.

Belli seviyeleri geçmiş olan kapsayıcılar, en başa dönmezler.

İnsanlar “gen zinciri bütünlüğü” olarak çeşitli yetenekler üzerine gruplaşmışlardır.

Örneğin bazıları daha yoğunluklu olarak geçmişi bazıları da geleceği oldurup/öldürürler.

İnsanlar aynı bir araba fabrikasındaki gibi otomasyon sistemi ile hareket ettiklerinin farkına varmazlar. Her biri bir somunu sıkar ve oyunun yalnızca o parçasını görür.

Kapsayıcı olmak bu sebeple önemlidir. Bir seviyede, insan artık bir tekerlekle uğraştığını, daha sonra bir araba iskeleti ile oyalandığını fark edebilir. Fakat bunun da faydası bir yere kadardır. Çünkü oyunda yükselmenin yaratacağı bir fark olmaz.

Her şey olduğu gibi olmaya devam eder.

Kapsayan, kapsadıklarını bilir, onaylar, şefkat duyar.

Henüz kapsamadıklarından korkar, nefret eder, yok etmeye çalışır.

Oyunun en heveslileri alt seviyede olanlardır. En yoğunluklu hareketi onların bu heves/istekleri yaratır.

İnsan, bir şeye bakarken yeterince uzaklıkta durmalıdır. Çok yaklaşıldığında bir seviyeden sonra alt oyunların detaylarına kapılınır. Oyuncu seviye kaybeder.

Çok uzaklaşıldığında da aynı sonuç ortaya çıkar.

Bakış mesafesi oyunun en önemli unsurudur.

İnsan yaklaştığına kapılırsa onun tarafından yutulmuş olur.

Anlayacak kadar yaklaşıp, yutulmayacak kadar uzakta duran ve her an mevcut seviyesinden bütünü kolaçan eden kazanır.

Olasılık dalgası görünümündeki bir mütevazi elektron bir yörüngeden diğerine geçmeye niyetlendiğinde, gelecekteki durağanlığına yönelik, sonunda yerleşebilme olasılığı olan tüm yörüngelerin nabzını aynı anda ölçer!

Bu yoklama mahiyetinde etrafa gönderilen dokungaçlara sanal geçişler denir. Elektronun sonunda geçtiği kalıcı evine ise “gerçek geçiş” denir.

Kapsayan, kapsadığı alana gönderdiği dokungaçları bilir. Kapsanan ise bunu bilmez.

Tesadüf ve mucize bilgileri böyle oluşur.

Bir insan mucize/tesadüfle karşılaştığında, bunun kapsamadığı alandan gelmiş olduğunu kabul etmelidir. Reddetmek işe yaramaz. İnanmak işe yaramaz.

Reddettiğinde yerinde sayar, inandığında yutulur.

Bildiğinde kapsamaya hazır olur.

Yutmak ve yutulmak oyun gereğidir.

OYUN süreci ve olası tüm oyunlar, yürüyen merdiven sistemine benzer. Sıfırdan her çıkan basamak yükselmek zorundadır. Yürüyen merdivende aynı zamanda basamakları çıkmakta olan insan kapsayıcı oyunlara daha hızlı tırmanır. Ama bu da hiç fark yaratmaz.

İnsan nesnelere ve olgulara iki gözünün ortasından TEK GÖZ olarak bakmayı öğrenmelidir.

Oyunda başarının en önemli unsurlarından biridir bu.

Tek göz ile algılayan kişi, durumdan zevk aldığı müddetçe oyunda kalabilir. Bu kişiler daha üst oyundan gelen dokungaçları çok rahat görürler, bazıları sözcü/haberci olmayı isteyerek oyunlarını sürdürebilirler. İstek sürdükçe OYUNda kalınır.

Kapsayıcı oyunlardan alt oyunlara gelen zaman yolcusuna GEZGİN denir.

Dünya oyunun “seviyesi” gereği GEZGİN kendi gerçeğini unutur bu sebeple alt oyun tarafından yutulma tehlikesi vardır.

GEZGİN kendi algı seviyesinin altına indiği için uyumsuzluk çeker. Fiziksel ve ruhsal bozulmalara yatkın olur.

GEZGİN bu tehlikeyi neden göze alır?

Kapsadıklarına şefkat duyduğundan ve hala TAM olamadığından olabilir.

Tüm oyunlar içinde toplam negatif kutup ile toplam pozitif kutup eşit olmak gerektir.

Bu sebeple Belli (dünya gibi) oyun seviyesinden sonraki kapsayan oyunlar ikiye ayrılır.

Negatif oyunlar ve Pozitif oyunlar

N ile P arasında geçiş olmaz.

Geçiş ancak Dünya seviyesinde bir oyun oynayarak yapılabilir.

Dünya seviyesi OYUN, seçim içerir.

İnsan seçmediklerini öldürür böylece BİLGİ ayıklamaya başlar, elinde kalanların oranı (eğer başarı seviyesini tutturursa) geçeceği kapsayıcı oyunun kutbiyetini belirler.

Oyunların kutupları öncelikli ya da ayrıcalıklı değildir. Değerleri aynıdır. Böylesine aşırı uca kutuplanma BİRden uzaklaştırır ama BİR tarafından kapsanır.

Oyunun yüksek fazlarında kutuplaşma kaybolur; kaybolmazsa yüksek faza geçilemez.

Oyunun yüksek fazlarında zaman yavaşlar, hareket minimuma indirgenir.

Bir seviye oyun asla bitmez, bütün seviyelerdeki oyunlar sonsuzca devam ederler.

Oyunların tamamen bitmesi aynı başlangıçtaki gibi KAZA eseri olabilir.

İstek, deneyimi, deneyim DUYGUyu yaratır. Duygu yeniden isteği yaratır böylece oyun DÖNGÜsü oluşur.

İsteğin ayrıcalıklısı yoktur, hepsi aynı işlevi görür.

Merak kendiliğinden, insan doğasından fışkırır.

Ve isteği doğurur. İstek OYUN dünyasını inşa eder; geçmişe ve geleceğe doğru.

Merak isteği, istek deneyimleri, deneyimler duyguları, duygular bilgileri, bilgiler yeniden merakı ….. yaratırlar. Döngü böyle işler.

Acı ve sevinç OYUN ölçer malzemesidir.

Çok sayıda insan yutarak büyümüş bilgiler ACI sayesinde eritilir.

Eriyen bilgi SEVİNCE dönüşür.

Acı çeken insan BİLGİ eritmektedir. Sevinç ise kısa sürer; çünkü BİLGİ tam eritilmez özüne dönmez, bilgi leşi olarak dışa atılmaz. Bu sebeple eriyip tortulaşan BİLGİ yeni bilgiler oluşturup yeni insanlar yutmaya başlar.

Bu aşamadan her geçiş İnsanın kapsama oranını etkiler.

Bilgi edinmek değil bilgi eritmek kapsama oranına etki eder.

Az şey bilen farkındalığa giden yolda şanslıdır; ancak AVCIlara yem olma konusunda şanssızdır.

Sonuçta hepsi aynı yere çıkar.

Dünya oyunundaki tüm saptamalar değişik derecelerde Sübjektiftir.

Algısı dünya oyununda bulunan hiçbir varlıktan OBJEKTİF saptama beklenemez.

Oyundaki insanlar hem oyunun içine doğmuşlardır hem de oyunu beraberlerinde yaratmayı sürdürürler.

Dünya bir hem hem oyunudur.

Sibel Atasoy

24.05.2004

Herşey neden böyledir-2 için bknz