Eski/Yeni Dünya -6

Bazı öğretilerde Yeryüzü’nün canlı olduğu yazılıdır. Bunu kendi içimden de kuvvetle hissediyorum. Gezegenimizin yüzeyindeki diğer canlılar (bitki hayvan ve insanlar), tıpkı bir insan bedenindeki “kıllar” gibi dışarıdan gelen etkileri çekmek ve bedene iletmekle yükümlü organlar gibi görünüyorlar. Yeryüzü, biz canlılar yolu ile diğer gök cisimlerinden gönderilen haberleri kendi bilincine aktarıyor. Tabi bu bilgiler/etkiler, biz canlıların her biri tarafından kendi işlevimiz ve yetkinliğimiz gereğince işlenir ve Yeryüzü’ne aktarılır. Bu gezegende yaşayan hepimizi bir çeşit haberci/ulak gibi hissediyorum. Eski zaman büyücüleri (şamanlar) sanırım bu durumdan haberliydiler ve diğer canlıların taşıdığı her bir haberi de Yeryüzü ananın yapacağı gibi deşifre etmeyi öğrenmişlerdi. Böylece çiçekle, böcekle, ayıyla hatta taşla bile konuşup anlaşabiliyorlardı.

Demem o ki, gezegenler, uydular, yıldızlar hepsi bu daha kapsayıcı bir sistemin bilinçli varlıklarıdır. Hem onların hem de Yeryüzü içindeki bizlerin bir “besin zincirine” bağlı olması herhalde gayet tabiidir. Besin zincirinin kırılması, gerek kendi kişisel gözlemlerimiz gerekse bilimsel yöntemlerle değerlendirildiğinde, akla dahi gelmeyen felaketleri ortaya çıkarmaktadır. Biz buna doğanın dengesi diyoruz. Bu denge, dev bir yıldız için geçerli olduğu gibi bir karıncanın bünyesinde de geçerli ve aynı sonuçları doğuruyor.

Diğer canlıların durumlarını şu an için ihmal edip insan kardeşlerimin besin zinciri içindeki yerine dönecek olursam, bizlerin farkındalık üreten organizmalar olarak, Yeryüzü ve ondan beslenen AY için çok elzem besin kaynağı olduğumuz aşikâr geliyor bana. Bu doğrultuda bakarsak, besin zincirinden kopup gitmek isteyen yani özgürleşmek isteyen insanın, kapsayıcı sistem tarafından hoş görülmeyeceği de açıktır. Bir bilimkurgu filmi gibi yukarıda oturan federasyon üyelerinin bu doğrultuda engelleyici kararlar aldığını söylemiyorum, ama bu belki sadece “kendiliğinden” böyledir. Peki özgürleşmek isteyen, yani “et kütlesi” konumundan çıkmak isteyen insan için bütün yollar kapalı mı? Kapalı değil, ancak hiç kolay değil. Bu konuda benim sezgilerim; belirli bir zaman aralığı esas alındığında, besin döngüsünden kaçabilecek insan sayısının, evrende sönmekte olan yıldız sayısından fazla olamayacağını söylüyor!

Eğer zaman faktörünü dikkate almazsanız, hepimizin özgürleşme şansının olduğunu anlarsınız; çünkü yıldızlar da eninde sonunda ölür! Böylece insanların neden sadece ve başka hiç bir şeyi dikkate almaksızın sadece, çoğalmaya teşvik edildiğini anlayabiliyor musunuz? Burada bir kasıt aramak, şu iyidir bu kötüdür demek pek anlamsız olurdu. Çünkü benim saç telim ancak ben varsam yaşamını sürdürebilecektir, bu sebeple de insanın bindiği dalı kesmesi düşünülemez! Ama gönüllü olarak beslemek zorunda olduğumuz bir hapishanede olduğumuz gerçeğini de değiştirmez.

Peki ben neden çoğalmadan yana değilim? Yeryüzünü, AY’ı sevmiyor muyum, bindiğim dalı mı kesmek istiyorum? Bu soruyu gerçekten cevabı duymak amacıyla sordum kendime. Cevap şöyle çıktı: “İnsan nüfusunun artması, her bir insandan sağılan farkındalık ışığının rekor seviyelerde düşmesi üzerine, kapsayıcı sistemin aldığı önlemle alakalıdır. Birim kar çok düşünce sürümden kazanma yoluna gidildiği bizce bilinen bir gerçek. Fakat “Kapsayıcı Sistem” bundan pek de memnun değil; çünkü aynı kazancı tutturmak kendisine pahalıya patlamaya başladı! Kalabalık insan nüfusu –ne yaptığını bilmeden- bindiği dalı kesiyor ki bu durum sistemin dengesini diğer açıdan bozunuma uğratıyor ve işte bu sebepten acil uyarı sirenleri deli gibi çalmaya başladı. Bu sesleri duyan birçok insan var ve onlar dört elle sistemin çökmemesi için ”Yeryüzü” nü korumaya almaya çabalıyorlar. Yeryüzü demek biz demek anlamına gelir. O olmadan biz bir hiçiz.”

Özgürleşmek güzel de, yediğin kaba pisleyerek olmuyor bu işler. İşte tam bu noktada çalan sirenlerin verdiği başka bir haber daha var; her bir üründen daha fazla kar sağlayacağı eski döneme benzer yeni bir evreye geçileceğinin haberi bu! Ben buna yıllar önce “Yeni Dünya” ismini koydum, şimdi artık birçok yerde de bu isimle anılıp çağırılmaya başlandı, hayırlı uğurlu olsun umarım.

Ez cümle Kapsayıcı sistem (Oyun), birçok insanın aynı anda aydınlanıp(sadece bu nedenle değil, öylesine dağılıp heba olmalarını da istemez. Ağacın, olgunlaşmamış meyvesini bırakmadığı gibi)  evrene saçılmasına izin vermez (gravitasyon), ancak arada yeni yıldızların doğmasına gereksinim olduğunun da farkında olduğu için, insanın özgürleşme olasılığını sıfırlamaz. Farkındalıkta ustalaşmanın “aslanın ağzında” olduğunu artık daha iyi anlıyoruz sanırım.

Gelelim bu işlerin sanal bellek ve Yeni Dünya ile ilişkisine.

-devam ediyor-

İyi kandır ki gerçek olsun

Sen tohum ektiğin için ağaç çıkıyor değil, bir ağaç varsa milyonlarca da tohum vardır.Neden sonucu takip ediyorsa, sonuç da nedeni takip eder. Zincir böyle işler.O zaman bu bir çembere dönüşür- istediğin yerden başla; ister nedeni yarat, ister sonucu. Ve sana söylüyorum, sonucu yaratmak daha kolay çünkü sonuç tamamen sana bağlı; neden o kadar sana bağlı olmayabilir. Yalnızca belli bir arkadaşımın yanında mutlu olabiliyorum dersem, o zaman mutluluğumu; bu arkadaşa, onun orada olup olmamasına bağlamış olurum. Eğer belli bir zenginliğe ulaşmadan mutlu olamam dersem, mutluluğum o zaman, dünyaya, ekonomik duruma ve diğer her şeye bağlı olur. Bu istediğim gerçekleşmeyebilir. O zaman da ben mutlu olamam.

Neden benim ötemdedir. Sonuç ise içimde. Neden etrafımda, durumlarda, dışımdadır. Sonuç ise benim ta kendimdedir. Sonucu yaratabilirsem, neden de onu takip edecektir. Mutluluğu yani sonucu seç ve bak bakalım ne oluyor..Tüm hayatın bir anda değişecek ve etrafında mucizelerin gerçekleştiğini göreceksin çünkü, sonucu yaratmış olacaksın ve nedenlerde onu takip edecek..

Sorun ne?niye seçemiyorsun? Neden bu yasa üzerinde çalışamıyorsun? Çünkü zihnin, bilimsel düşünce tarafından eğitilmiş zihin, tümüyle diyorki; mutlu değilken mutlu olmaya çalışırsan, bu göstermelik olacaktır. Mutlu değilken mutlu olmaya çalışırsan bu sadece rol yapmak olacaktır, gerçek değil.Bilimsel düşünce bunu söyler, gerçek olmayacak sadece rol yapıyor olacaksın. Ama biliyorsun ki; hayat enerjisinin kendi işleyiş biçimi var. Kendini tamamen vererek rol yapabilirsen, bu gerçeğe dönüşecektir. Bunun tek püf noktası; oyuncunun orada olmamasıdır. Role kendini tamamen kaptırırsan, gerçekle arasında hiçbir fark kalmaz. Yarım yamalak rol yaparsan, işte o zaman göstermelik olur.

Dans edeceksen, şarklı söyleyeceksen, mutlu olacaksan tüm kalbinle ol..kendini hiç tutma, rolün içine dal, rol yapma eyleminin kendisine dönüş, oyuncuyu oyunun içinde erit ve bak bakalım neler oluyor. O gerçeğe dönüşecek; onun kendiliğinden gelmekte olduğunu anlayacaksın, o anda anlayacaksın ki; aslında kendi başına oluyor. Ama kendini tamamen vermediğin takdirde bu gerçekleşmez.

Sonucu yarat, tamamen onun içine gir ve gör ve izle..

Osho; Benim Yolum, 49-51

Not: Oyun/Kandırış kuramına bir teyid de Osho’dan gelmiş 🙂 Bakınız : https://blog.sonsuz.us/?p=187

İkna yani inandırılma yani KANDIRMA!

Gerçek bir öğretmen bizi kandırabilendir. İkna ila kandırmanın aynı şey olmadığını iddia edecekler olacaktır-daha önce oldu- Kandırma kelimesi bize  çok kötü bişeymiş gibi öğretilen çıkar sağlama ile ilişkili görülmektedir. Oysa ikna bildiğimiz anlamda zihinden zihine bilgi aktarımı ile yapılan bir öğretme değildir. Şüphesiz bir aydırma işlemidir.

Yaşamımızın hemen her anında yaptığımız budur ve aslında nefret ettiğimiz şey kendimizi ortaya koyduğumuz ve kandırığa dayanan mevcudiyetimizdir. Gerçek denen şeyin tam olarak kandırılmayla oluştuğunu, rollerin kusursuz icrası olduğunu biliyoruz.

Rolümüzü iyi oynayamadığımızda karşıdaki “kendini kandırma!” diye bizi uyarır. Aslında söylediği şudur farkında olmadan: “kendini tam kandıramamışsın bu sebeple beni ikna edemiyorsun”.  Bazıları “kandırma kelimesinden iğreniyorlar, sanki onu yok ettiklerinde mutlak bir gerçekle karşılaşabileceklermiş gibi!

“Mutlak gerçek”, oldukça uzun süren harika bir tam kandırıştı, geçti gitti. Artık bu kadar rahat değiliz.

Kendimizden nefret ediyoruz, bizim bilinen son uygarlığımız maalesef bu temele dayanıyor!  İnsan sürekli nefret ettiği bişeyleri tekrar ediyorsa kendini sevemez herhalde! Ya her nefeste kandırmaktan vazgeçmeli ya da nefret edilecek bişey yapamazmış kabulunden! Her ikisi de bize huzur buldurur, aynı kapıya çıkarlar. Evet öğretmen ikna eder ve hem de bu bir kandırıştır; çünkü öğretmenin bu ikna işleminde menfaati var! Bu bir bayrak yarışıdır, yerine bayrağı taşıyacak birini bulamazsan ölemezsin ya da dinlenemezsin 🙂 Bu elini yakan bişeydir, en kısa zamanda onu başka bi ele tutuşturmalısın, yoksa kül olacaksın! Eh işte öğretmenin menfaati de buradadır. Basit ve bilinen kural: Ver kurtul! Ve lakin bu yanan eli kim alacak? Kim o yarışa çıkabilmişti, kaç kişi ve bunlardan kaçı yeterince hızlı ve dayanıklıydı?

Bir Kadını Öldürmek kitabında yazdığım gibi:

Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!…

Bütün bunlar boşluğa basamak dizmekten başka bişey değil.

İkinci not:  Şimdi de “boşluk” kelimesinden iğrenecekler var biliyorum ve çok normal. Biz varlığız, varlığımızı yokluğumuzla kazanıyoruz. Tabidir ki Boşluğa karşı doluluğumuzu müdafa etmek gelecek içimizden 🙂

Can Sıkıntısı

Can sıkıntısı konusunda bir forum sohbetinden…

T. Bu dünya dikkati dagitacilar üzerine kurulmustur, yani düsünen bir organi düsünmez hale
getirmek icin uygrasilar üzerine kurulmustur. Düsünmüs olsaydik, neyin farkina varirdik?

S. Eğer algımız senin söylediğin şeyler tarafından meşgul edilmeseydi (ben buna hipnotize diyorum), o zaman muazzam bir sistemin üyesi olduğumuzun farkına varırdık.

F. Muazzam bir sistemin parçası olduğumuzu öğrendiğimiz takdirde ;ne olurdu?
yani bu sonuç bizi menfi yönde mi yoksa müspet yönde mi etkileyecekti?

S. Muazzam bir sisteme dahil olduğunu öğrendiğinde herkesin tepkisi farklı olur herhalde, benimki üst düzey bir hayranlık içeren şaşkınlık olmuştu.

T. Ama öbür taraftan “oyun teorisine” göre muazzam sisteme erisme imkani yok.
Simdi ne olacak?

S. Oyun Kuramında muazzam sistemden bahsetmiyor. Fakat eğer şimdi soruyorsan tüm oyun evrenlerini muazzam bulduğumu söyleyebilirim. Oyun kuramı, oyun dışı hakkında ahkam kesemeyeceğimizi söylüyor bi bakıma 🙂

T. Can sıkıntısı oyunu “dogru” oynayamadigimizdan mi kaynaklaniyor? Veya bu oyun nasil oynanmali?

S. “Can sıkıntısı, seviye artışına gebedir” diyor Oyun Kuramında. Düşününce ben de hak veriyorum, can sıkıntısı insanı yeni şeyler keşfetmeye ya da en azından canını sıkan tüm faaliyetleri durdurmasına yol açar. Ve bu durgunluktan içeri yeni seviye ile ilgili deneyimler akar. Fakat gelin görün ki, dünyada bazı merciler insanların sıkıldıklarını hissettirmemek için ellerinden gelen taktiklerin tümünü uyguluyorlar. Belki de bana böyle görünüyor.

Tabi sizin söylediğiniz şovlara korku senaryoları da dahil, hatta bunlar çoğunlukta, yani bize sürekli değişik kaynaklardan aba altından sopa gösteriliyor: Aman elinizdekilere sahip olun, aman onları kaptırmayın, geleceğiniz tehlike altında, gelecek için şunu yapın bunu yapın, düşmanlar geliyor hazırlıklı olun, stok yapın, güzel olun yoksa erkekler beğenmez, zengin olun yoksa kadınlar istemez! Çocuklarınız, çocuklarınızın geleceği, sorumlu insan olun! vs vs vs…
Bu ironik komedi senaryoları istisnasız tüm TV programlarında, gazete ve dergi sayfalarında yer alıyor.

Bu oyun nasıl oynanmalı sorusuna ise cevabı ben veremem, kendim için bi şekilde oynuyorum. İnsanın yeniden hislerle, gerçek hislerle buluşması için derin bir sessizliğe ihtiyacı olabilir.
T. Yazdiklarina katiliyorum. Hic kimseye ögüt verme niyetinde olmadigini da iyi anliyorum. Ama senin de bu oyunu nasil oynadigini merak ediyorum.
Sen can sıkıntısının yeni seyler yapabilmek icin gerekli oldugunu söylüyorsun. Katiliyorum.
Bu bana sanki köpeklerin kendi kuyruklarini kovalamasina benziyor. Can sıkıntisindan kurtulmak
icin bir seyler yapiyoruz, amacimiza ulsatiktan sonra tekrar ayni bosluga düsüyoruz ve tekrar kendi
kendimizi canlandirmaya calisiyoruz. Insan bu durumda ne icin ugrastigimizi sorguluyor, cünki
dönüp dolanip yine ayni baslangic noktasina variyoruz.

S. Belki de “içsel sessizlik” tanımını biraz açmalıyım; İçsel söyleşimizi durdurduğumuzda dünyayı da durdurmuş olacağız. Don Juan içimizdeki bir yanın ondan korktuğumuz için her daim kilitli olarak tutulmakta olduğunu ve ussallığımızın o yanımızı deli bir akrabamız gibi bir mahzende kilitli tuttuğunu söylemişti.
Bu durumda, deli akrabanın üzerimize çullanmasını önlemek için tek çare sonu gelmez içsel söyleşileri kendimize kalkan etmekte olduğumuz gerçeği son kerte anlaşılabilir bi şey.
O halde, sonsuz iç gevezelik bizi koruyan bi şeyse neden onu bırakmamız ve ikinci dikkate girmemiz öneriliyor?!
Cevabı sorunun içinde değil mi?
Kişinin ikinci dikkat hakimiyeti olabilmesi için yeterli erki var ise, birikmiş ise, dünyayı durdurabilir, yoksa iç söyleşiye ve Gurdjieff’in deyimi ile uyumaya devam etmesi onun hayrına olacaktır.

T. Senin o terimi Don Juan’in kullandigi anlamda kullandigini biliyorum. Don Juan diyor ki: kendi kendinle konusmayi birak…

S. Şu sıralar Jung’un hayat hikayesini (kendi ağzından) okuyorum ve hayretten hayrete düşüyorum; çünkü bir bilim adamı olarak içsel sessizliği, ussallığımızın deli gibi korktuğu o diğer tarafımızın işlevlerini bizatihi kendi üzerinde deneyimlemiş olduğunu görüyorum.
Eğer kendisini güncel dünyaya bağlayacak sorumlulukları olmasa (ailesi ve çok sevdiği mesleği), çoktan Nietsche’den beter duruma düşeceğini bizzat itiraf ediyor.
Bu durumda şurada hemfikiriz ki, yeterli enerjimiz olmadan, girip de geri gelebilecek bir YERden bahsetmiyoruz. O YER, Don Juan’ın terimi ile “ikinci dikkat” alanıdır.
Bu durumda bize konuşacak tek şey kalıyor; yeterli enerjiye sahip olmak için ne yapmalıyız?

H. Enerji diyorsunuz… Çok güzel!
Bu enerjiyi, her enerji ölçütünde olduğu gibi önce tasarruf etmeliyiz.
Bizi dünyaya bağlayan, yani bizim dışımızdaki her şeye harcadığımız enerjiyi tasarruf edersek, sanırım biriktirebiliriz de…
S. enerji biriktirmek için ilk öneriniz gayet yerinde.
Enerjinin en büyük kaybı şu durumlarda gerçekleşiyor:
1.Şikayet etme, kendine acıma
2.Yargılama
3.Haklı olma ihtiyacı
Bi arkadaşımız geçen gün şöyle önermişti:
“Dikkat ederseniz var olan enerjimizin çoğu gün içindeki duygusal yaşantımız tarafından tüketilir. örnek: öfke, kıskançlık, kin, endişe, kendine acıma, haksızlığa uğrama hissi vs. bu tarz enerji tüketici kalıplar algılamamızın ürünleri değildir, tam aksine düşüncelerimiz tarafından üretilirler. Yani uygun düşünce eşlik etmeden var olamazlar. Kendisine daha iyi davranılması gerektiğini düşünmeyen biri alınganlık gösteremez. Herhangi bir insan, uygun bir iç söyleşi yürütmeden birine kızamaz. O halde enerjisine sahip çıkmak isteyen birinin yapması gereken böyle zamanlarda içsel konuşmaları durdurmaktır. Her ne kadar içsel sessizlik kesin ve nihai çözüm olsa da bunu yapmakta zorlananlar içsel söyleşinin içeriğini değiştirebilirler. Her iki durumda sonuç aynıdır. o yüzden içsel söyleşi durdurulabilene kadar onun yerine eğlenceli seçenekler konabilir: Düşüncelerinizi değiştirmeden, size komik gelen bir şarkıyı düşüncelerinizi o şarkının sözleri haline getirip söyleyin. O anda, olmayan bir dil uydurun ve ve kendi uydurduğunuz bu dilde şarkı söyleyin. 1 den 100 e kadar 3er 3er sayın, ya da hayal gücünüzü kullanıp kendi yönteminizi kendiniz bulun.”

H. Enerji kaybımız konusunda sıraladığınız üç başlık ve bir arkadaşınızdan yaptığınız alıntı çok çok güzel. Ancak bunlar, enerji tasarrufumuzu sağlayacak çok küçük olgularmış gibi gözüküyor.
Asıl enerji kayıplarımızı “bağımlılıklarımız”da gerçekleştiriyormuşuz gibime geliyor. Yani bizim dışımızdaki her türlü bağımlılık… İçimizdekilerle az da olsa baş edebiiriz belki ama asıl üzerinde durmamız gereken dışta olanlar gibime geliyor.
Sizin başlıklarınız sanki biraz daha yüzeysel gibi… ya da önemsiz ayrıntılar gibi…. ya da psişik anlamda ayrıntılar gibi… duruyor.

S. “Bağımlılıklar” artık nerdeyse sağlıksızlık düzeyinde gördüğümüz şeyler, onlar sağaltılmadan bu söylenenlere geçilemez zaten. Fakat yine de insan kendi erki yetebildiğince bir ucundan işe girişmeli derim.

T. Aynen katiliyorum. Bagimliliklarin da ic konusmadan kaynaklandigi kanisindayim, cünkü
bence bu da empatinin yan etkileri diye betimlenebilir. Insan kendisini digerlerinin yerine koymaya
calisirken ayni zamanda karsisindakilerin de düsüncesinden kendini soyutlayamiyor. “Ben sunu düsünürken karsimdaki ne der” düsüncesi bizi bagimli kiliyor. Bu konusmayi durdurduktan sonra problemin büyük bir bölümü de kalkmis olur….
S. Tabi ki öyle ve hatta daha da vahim. Normal insan, dışarda kendinden başkasını göremez (bazı istisnai olaylar ya da çok çok kısa anlar dışında), şöyle izah etmeye çalışayım:
İnsanın çevresinde, ona doğduktan sonra (pek çok yerde nasıl olduğunu anlattım, istenirse yeniden anlatırım) kazandırılan bir koza vardır. Bu kozanın içinin ayna ile kaplı olduğunu düşünün. İnsan dışarıya baktığını zannederken hep kendini görür! 🙂
Bu vahim durum gereği, başka birisini “dinlemek”, “görmek” için “iç konuşmanın” durdurulması ve bunun için de belki bazı uygulamalar ve çalışmalar gerekiyor.

T. Simdi insanlar kendi kendilerini gördükleri icin mi canlari sıkılıyor? Ve bu uygulamalar nedir acaba?

S. Bu kritik bir soru. Cevap şöyle olabilir: Hayır, kendilerini görenler henüz sıkılma düzeyinde değildir. “kendini gördüğünü” farkettiğinde sıkılma belirtileri başlar, bu sebeple seviye artışına gebe olur demek ki.

Örneğin ben, kendi dışımda bişeyler olduğunu daha şurda beş sene kadar önce farkettim. Fakat öncesinde derin bir sıkıntı ile geçirdiğim iki yıl vardı, görünürde sıkılacağım hiç bişey yoktu, yanı dış etkenler sebebiyle değildi. Sıkılmaya başlamadan hemen önce “gözlerin” bir projektör aleti gibi içerden dışarı doğru yayın yaptığını farketmiştim! Epeyce bunu gözlemledim ve emin oldum. İşte ondan sonra sıkılma başladı. Derken bir gün -bu dünyadan olmayan- bir arkadaşım şöyle dedi; evet haklısın, kendini dışarı projekte ediyosun ama dışarda başka şeyler de var!” Hiç konuşmayan birinden aniden bişey duyunca insan irkiliyor! Herneyse, ona kesinlikle güveniyordum, söylediğini ciddiye aldım ve dinlemeye başladım. İnsanları, doğayı, her bişeyi dinledim. Onları dinleme isteğim öyle güçlüydü ki, iç konuşmalarım azaldı. Dinlerken vereceğim cevabı hazırlamıyordum, ya da kendimi nasıl savunacağım ya da haklı çıkacağımı planlamıyordum, sadece dinliyordum. Ve tam o sıralarda Castaneda ile yollarımız birleşiverdi. Orada anlatılan şeyler bana müthiş tanıdık geliyordu, ve tabi gerçekten de yüreğim çarpıyordu, (hayatımda beni en çok heyecanlandıran bilgilerdi bunlar) kitaplar bitmesin istiyordum, bir yandan terminolojiyi öğrenirken diğer yandan önerilen uygulamaları yapmaya başladım.
Halihazırda işin daha çok başındayım fakat yine de kendime nazaran daha iyi durumda olduğumu söyleyebilirim. Ayrıca şunu da belirtmeliyim ki, bütün yollar Roma’ya çıkıyor, yeter ki işaret eden parmağa değil yöne bakabilelim.

T. Anladigim kadariyla can sıkıntısı senin gözünde “gebelik” ani, Thomas Kuhn’un “paradigmasi”.
Can sıkıntısını sen cok yararli bir sey olarak görüyorsun. Insanlarin yeni seylere gebe olabilme
anlari galiba. Senin örnegindeki durum baska bir bilince sahip olmak, yani kendinden baska
diger seylerin de farkina varmak. Krizleri şansa döndürmek buna denir galiba…

S. Yararlı görmek değil de, insanın doğal süreçlerinden biri diyebiliriz belki. Kimse canının sıkılmasını istemez, bu biraz da “kaza” kavramını çağrıştırdı şimdi bana, kazayı da kimse istemez ama evrim kazalar sebebiyle oluyormuş gibi görünüyor, hatta Oyun Kuramında, oyunların kaza ile başlamış olabileceği önermesi yapılıyor.

İnsan kimliği

İnsanın kimliği hem genetik hem de dünyasal çevresi tarafından oluşur.

İnsan hayatının bir noktasında dışardan tamamen farklıymış gibi görünen bir hayat çizgisine geçebilir. Bu asla rastlantısal değildir. Bir kader de değil (yani bilinen anlamıyla). İnsanı o farklı çizgiye yönlendiren gerçekleştirmek zorunda olduğu doğasının gerekliliğidir. Yani olgunlaşmış meyve yere düşer. Düşmemek elinde değildir ama bu kadere delalet ettiği için değil, kendisinin tüm hayatının etkileşimleri o noktaya doğru olgunlaştırmış olduğu için. 

Bu değişimde insanın özgür iradesi ile aldığı binlerce kararın ve yakın çevresinin kendileri için almış oldukları kararların yarattığı dalgalanmanın bu insana çarpmasının ve son olarak soy ağacını gütmekte olduğu o biricik gen bütünlüğünün “ortak sorumluluğu” bulunmaktadır. 

Bu ani geçişte kullanılan ARAÇlar tesadüfi imiş gibi dururlar ve bazen değişime sanki o rastlantılar sebep olmuş gibi görünebilirler. Oysa onlar yalnızca bir ARAÇtır. O olmasa başkası olurdu.

İnsan hayatının değişik evrelerinde değişik yoğunluklarda bulunur. Bir çok yeni şey geliyor, eskileri gidiyor zanneder, oysa gelip giden hiç bir şey yoktur. Bizim böyle zannetmemizin sebebi kendi algımızın üzerinde durduğu yoğunluk bareminin değişmesidir. 

 …

Kahve makinesi milyonda bir de olsa hata yapabiliyor ve sizin kahvenizi verirken bardak vermeyi unutuyor. Kahve makinesi de aynı DOĞA gibi davranıyor: çünkü onun uzantısı maddeden, onun uzantısı insanın yaratıcılığı ile yapılmıştır.

Doğa da “evrim” i bu tür kazalar neticesinde gerçekleştiriyor. Buradaki KAZA tabiri size irkiltici gelebilir; fakat döngüden çıkıp bir başka döngüye dahil olmanın doğal yolu yalnızca budur. Kaza olasılığı kumarbaz yanılması denilen hesaplama tekniği ile incelenebilir hatta tahmin bile edilebilir. Olasılık matematiği son derece ilgi çekici bir konu. Döngüden yani OYUNdan tamamiyle çıkmak apayrı bir konudur.

…

Her şey neden böyledir-Oyun Kuramı-2004 – çalışmanın bütünü için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=187

Akıl ve tartı

Akıl bana bir tartı mekanizması gibi gelir. Şüphesiz standart insanlar da akıl kullanır ancak duygularla karıştığından ortalık sisli bir hava gibi görünmekte,  oysa duygu üzerinden bakan biri bulutlar üzerinden seyir etmekte olan bir uçak gibidir diyebiliriz.

Duygu üzerinden bakmak, duygusuzluk tanımı ile eşdeğer değil.  Aksine bu tür “akıl güdümünde” insanlar son derece duyarlı varlıklar olabilirler de. (Bu başka bir günün iç dökme konusu olsun)

 Duygular bastırılarak dizginlenemez. Bunun örneğine bir kez dahi şahit olmadım. Bastırılan duygu kısa bir zaman sonra yeniden ve bazen bambaşka konuda ortaya çıkar. Onu da bastırırsanız, başka şekilde çıkar. Bastırmaya devam ederseniz vücuduz buna itiraz eder ve hastalanırsınız.

Ya da biriken enerji ani patlamalara neden olur; büyük addedilen suçlar böyle ortaya çıkıyor. Hem neden bastırmalıyız ki onu? Gurdjieff’in at araba örneğinde (Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=434 ), arabanın ve dolayısı ile içindeki yolcunun (ruh olduğu varsayılır) hareket edebilmesi atlara yani duygulara bağlıdır. HATA’dan aşırı korkarak yetiştirildiğimiz bir gerçek fakat hatayı göze almadan kendimizi aşmanın bir başka yolunu da bulamıyoruz. Atların (duyguların) gemi azıya almaları, yan yollarda kaybolmaları ya da bir uçurumdan yuvarlanmaları tehlikesi her zaman var ama işte AKIL (arabacı) bu sebeple var ve bu sebeple dizginler onun elinde. Arabacının iyi eğitilmesi lazım, bu bizler için hayati öneme sahip bir konu. O içinde bulunduğu son kerte stratejik konumun bilincinde olmalı; hem sembol dilinde konuşan yolcunun talimatlarını anlayabilmeli, hem de atları onlara eziyet etmeden, kendini efendi sanmadan, büyük bir uyum içinde yönetebilmeli.

Duyguyu, içinizdeki çocuğun ağlamaları gibi düşünün, onun şikayetini yerine getirmediğinizde sürekli ağlayacak ve dikkatinizi kendisine yönlendirmenizi talep edecektir. Ve böylece hayatınız siz farketmeden akıp gidecektir ve siz hayatınızda olmayacaksınız; çünkü dikkatiniz içinizdeki ağlamaktan helak olmuş çocukta kalacak. (Bu durumda başka gerçeklik düzeylerini ele geçirme fırsatı sunan “içsel sessizlik” asla sağlanamayacaktır)

 Dünya duyguların denenme sahasıdır. Deneyecek ve deneme/sınama yoluyla öğreneceksiniz. Kimsenin deneyimi başkasına yar olmaz, herkes kendi burnunu kendi duvarına çarpmadıkça “mışşşş” gibi yaparak ömrünü bitirir.

Eğer o duyguyu denemenizin “hata” olacağını söyleyen biri varsa onu dikkatle dinleyin kendi mi yaşamış? Yoksa o da sadece “mışşş” gibi mi yapıyor. Eğer kendi yaşamışsa ondan öğüt değil samimiyetle deneyimini anlatmasını talep edin. Tatmin oldunuz mu? Gerçekten mi? O zaman içinizdeki çocuk viyaklamayı kesmiştir.

Sabah uyandığınızda o hala ağlıyorsa bunu denemekten başka “büyüme” yolu ben görmedim/duymadım/bilmiyorum. (Bu konuda Jung’un nevroz açıklamasına göz atmak isterseniz: https://blog.sonsuz.us/?p=780 )

Hayat bir oyundur fazlaca ciddiye almamak gerek

Hayat bir oyundur, kurtulmak için ciddiye almak gerek

Oyundaki katalizörlere gereğinden çok önem atfedilirse oyundan çıkmak hayal olur.

OYUN KUramı için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=187