Zar Adam fenomeni

Son zamanların best seller kitabı Zar Adam’dan bahsedildiğini duymuşsunuzdur. Kitabın yazarı  Luke Rhinehart bir psikiyatr olarak gerçekten samimi itiraflar yapıyor kitabında. Örneğin “niye başarılı olamiyoruz?” diye cesur bir soru yöneltiyor hem meslektaşlarına hem de biz okurlarına.

Bu  önemli bir sorudur.
Cevabı da bence oldukça açık, yeter ki bunu duymaya hazır olalım.
Psikoloji, doğrudan ya da dolaylı olarak insan davranışlarını bilimsel yöntem ve tekniklerle inceleyen bilim dalı olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer bilim dallarında olduğu gibi genelleştirmeler üzerinden hareket etme zor(un)luğu içerisindedir. Oysa insan, Jung’un tanımıyla psişe, bizim bilinçle hakim olduğumuz kısmından kat be kat büyüklükte karmaşık bir yapıdır üstelik her kişide apayrı çalışan bir sistematiğe sahip. Böyle olunca, genelleştirmeyle elde edilmiş “yöntemler” fayda etmemektedir.

Yazar ve psikiyatr Luke, bu durumun ümitsizliğini hem hastaların gözleminden hem de bizatihi kendini gözlemleyerek anlamıştır. Bir insan bir çok “ben”den oluşan bir yapıdır. Bu tespit Jung, Gurdjieff gibi ustalar tarafından zaten çoktan yapılmıştı. O halde birçok “ben”den oluşan insan tek kişiymiş gibi davranmayı, stabil bir görüntü çizmeyi nasıl başarıyor? Hepimizin bildiği gibi, bu benlerden bi tanesine patronluk yapma yetkisi veriyor, diğerlerini ise bastırıyor, hatta birçoğu ile tanışmaya bile kalkışmıyor hayatı boyunca. Bastırılan diğer benler ise kişide muhtelf ölçülerde nevrozlara sebep olur. Bu durum hemen dünyadaki tüm insanlar için geçerli ve derecesi hastalık boyutuna varmamış olsa da belli düzeylerde hepimizde mevcut.

Bu durum aynı toplumlardaki azınlık halklarının durumuna benzer, neticede toplum, insanlar  topluluğu olduğuna göre, nevroz sorunu neredeyse aynı biçimde arazlar ile görünür hale gelir.

Peki Luke, bu soruna ne çare öneriyor?
Bir karar vermesi gerektiğinde, kendi içindeki diğer benlerin isteklerini de dikkate alacak bir çözüm buluyor: zar yöntemi! Bu gelişigüzel bir yöntem değil, gayet ince düşünülmüş bir plan bana göre.
Bir çok insan bu yöntemi “sorumluluktan kaçma” olarak algılıyor olabilir, fakat zaten benlerden biri hasbelkader patron olduysa hayat boyu onu sorumlu kılmak hakça mıdır zaten?
Ayrıca zar atarken, benliklerinin hepsine eşit hak tanımak zorunda kalmıyor bu yöntemde. İçindeki her bir benin hakkını onun ölçüsüne göre demokratik olarak paylaştırıyor. Örneğin en çok istediği çözüm şekline altıda iki veya altıda üç olasılık hakkı tanırken, en az istediği seçeneğe yirmidörtte bir, ikiyüzkırkaltıda bir olasılık hakkı veriyor. Böylece işi tamamiyle şansa (ayrıca eşit şansa) bırakmamış oluyor. Eğer zarlara anlamları yüklerken tüm benlere eşit olasılık hakkı vermiş olsaydı, şu an demokrasinin taşıdığı handikapları göze alacaktı.
Fakat içindeki o minik benleri de görmezden gelmemiş oluyor. Zar atılıyor, en düşük olasılık bile gelmiş olabiliyor, işte o durumda topluluğun en küçük azınlığının isteği yapılıyor. Buyrun size AÇILIM!
Buradaki sihirli sözler şunlar:

  1. Ban bir çok benden oluşuyorum
  2. Patron olarak tayin ettiğim BENi ömür boyu sorumluluğa mahkum etmeyeceğim.
  3. Azınlık benlerime kendi ölçüleri oranında kendilerini yaşamalarına fırsat vereceğim.
  4. Zar yöntemi dışında hiç bir istekte uzlaşmıyoruz. Çünkü aslında uzlaşma bir aldatmacadır.  Tüm benlerim kendi isteklerini gerçekleştirmek için fırsat bulacaklar.
  5. Zarın sonucunu asla tartışmayacağım.

Böyle bir uygulama kulağa çılgınca gelebilir! Ve fakat bence mevcut efendi-köle uygulamasıyla toptan çıldırmayı beklemekten evladır. 

Kitabı, cesareti olan herkese tavsiye ediyorum.

3D + 1S

Çatışma Zannı

İnsanlık bugün, daha önce hiç olmadığı kadar, görünürde birbiriyle uzlaşmaz
iki kutba bölündü. Psikolojik kural şunu söyler: İçsel bir durum bilinçli
hale getirilmediğinde dışarda kader olarak gerçekleşir
. Başka deyişle,
birey kendi içsel çatışmalarını bilinçli hale getirmediğinde, dünya zorunlu
olarak bu çatışmayı açığa vurmak ve zıt kutuplara bölünmek durumundadır.

C.G.Jung

Bu konuyu halledebilmek için biçok başka yol olmakla birlikte en
önemlilerinden biri şüphesiz rüya analizleridir. Ki sanırım Jung da bunu
gördüğü için ömrünün elli yılını bu konuya hasretmiş, bizler için önemli
ipuçları bırakmıştır.

Jung’a göre (ben de kendi tecrübelerimle bu görüşe katılıyorum);
İnsan psişesi önce iki bölüme ayrılıyor:
*1. Bilinç *(insanın kendini ve dünyayı öğretildiği şekilde bildiği alan)
*2. Bilinçaltı *(buzdağının altındaki heyula bölge)

Bilinçaltı ise yine ikiye ayrılıyor:

*1. Kişisel *(burada insanın görmeye yanaşmadığı, ya da bi şekilde gözden
kaçan imgeler, bir anlamda halı altına süprülenler var ki işte bu bölge
psikiyatrların gerek rüya analizleri gerekse başka terapilerle açığa
çıkarmak istedikleri saha. Pek tabi ki, kişinin bilinci bu alanı günyüzüne
çıkardıkça, onda huzur, algı genişliği oluşacaktır.)

2. Kollektif (İşte bizi gerçekte heyecanlandıran alan burası)

Psişenin bu şekilde tarif edildiği şekle *kapalı sistem *diyor Jung.
Kapalı sistem, duyular aracılığı ile dışardan aldığı uyarımları tüketerek
psişik enerji=LİBİDOya dönüştürmektedir.
Libido, gerçekleşme düzeyine (1) çıktığında, psişenin belirli bir olgusunu
dürtü, arzu, irade, his gibi yansıtmakta,
Potansiyel haldeyken (2) ise kendisini olanaklar, eğilimler, yetenekler vb
ortaya koymaktadır. Biz onun ne olduğnu değil sadece VAR olduğunu
söyleyebiliriz.

“Bir arketipal rüya, rüya görenin onu bir çeşit aydınlanma, ikaz ve doğaüstü
yardım olarak görme eğilimi nedeniyle birayi büyüleyebilmektedir. Bununla
beraber, bugünlerde pek çok insan da benzer tecrübelere teslim olmaktan
korkmaktadır. Onların bu korkusu numinoustaki bir kutsal korkusunun
varlığını kanıtlamaktadır” der Jung.

Şikayet mekanizması

Dünyanın halinden, komşularınızdan, eşinizden, çocuklarınızdan, ebeveyninizden, amirlerinizden, çalışanlarınızdan, yöneticilerden yani ilişkide olduğunuz olmadığınız herşeyden şikayet etmeyi bırakın artık; çünkü ne size ne de dünyaya bir yararı olmuyor.(pardon size dolaylı bi yardımı oluyor tabi)

 

Şikayet mekanizması, yani kendi kendine ya da başkalarına söylenip durma hali, bir an için görmüş olduğunuz (ve hoşlanmadığınız)gerçekliğin daha çok yerleşmesine, diğer anlarınıza da kalıcı olarak tutunmasına sebebiyet verir.

 

  1. etap: fiziksel-duygusal-zihinsel ya da ruhsal alanda hoşunuza gitmeyen bi şey olur. Hoşa gitmeme duygusu fiziki bir rahatsızlığa gebedir; çünkü aslında insan “-1, +1 ve nötr” yani bundan hoşlandım-bundan hoşlanmadım fazı arasında mekik dokuyan bir mekanizmadır. Eğer oluşan ŞEY, negatif/hoşlanmadım fazında ise insan o şeyden hemen uzaklaşmak ister. İşte sorun da burada başlıyor.
  2. İnsanın, (Gurdjieff’in deyimi ile makina insanın) hoşlanmadığı bişeyden uzaklaşabilme yeterliliği yok, Don Juan Matus ise bu durumu “acizliğine düşkünlük” olarak tanımlıyor. Oysa eğer insan bir an için durup düşünse önünde iki seçenek olduğunu görebilirdi:
  • a) Hoşlanmadığı durumu ortadan kaldırmak: Harika ve kesin bir çözümdür. Fakat maalesef bunu yapabilmek için yeterli enerji çoğu kez insanda birikmemiştir. (çünkü her gün periyodik olarak üretilen insana ait farkındalık enerjisi, gündelik saçma sapan şeylere yönlendirilerek bitirilmiştir.)
  • b) Eğer ortadan kaldırmak mümkün değilse, hoşlanılmayan durumun pozitif gölgesini bulmak ve ona sığınmak (hiç bişey tek yönlü olarak varolamadığından, her iyi şeyin kötü, her kötü şeyin iyi gölgesi mutlaka vardır, fiziki bir gerçeklik olarak bu çift kutupluluk kaçınılmaz). Halk arasında bu işleme “bükemediğin eli öpmek” de denir. Buradaki öpme işlemi kerhen olmamalı gönülden olmalıdır; çünkü olayın pozitif yansımasını bulduk ve gönülden iman ettik.
  1. Görüleceği gibi hoşlanılmayan durumdan iki çıkış yolu varken, şikayet mekanizmasını işletmek göz göre göre çözümsüzlüğe tıkılmak anlamına geliyor. Normalde hiç bir insanın kendisini bu pozisyona sokmayacağını bildiğimden, sebepleri gerçekten de araştırdım. Ve gördüm ki; şikayet, masumane yapılan bir çeşit çaresizlik ifadesi değil, tam tersine taammüden enerji çalma işlemidir.
  2. Sürekli şikayet edip duran, aynı şeyleri bıkıp usanmadan senelerce tekrar eden insan, hem kendisini dinlemek durumunda bırakılmış insanlardan ve hem de bizatihi evrenden enerji dilenmektedirler. Gerçekten bu yol da bir başka enerji temin yoludur, bunu itiraf etmek zorundayım; fakat bunun evimize giren hırsızın (şikayeti dinlemek durumunda kalandan çalınan) yaptığından ya da dilencinin (kendi iç konuşmasıyla evrene şikayet ederek) durumundan bir farkı olmadığı kolayca anlaşılabilir. Bana göre iyi ve kötü olmadığı için bu yolu tercih etmişliğin de sakıncası yok.
  3. Şikayet yolu ile enerji temin etmenin benim gördüğüm kadarı ile çok zor olan bir yönü var; bu temin şekli bir anlamda mehter takımının hareketine benzer, her an şikayet halinde olunduğu için kişi, şikayet ettiği hususları diğer hoşlandığı anların üzerine de yapıştırmaktadır. Güneşli bir günü boya kalemleri ile karartmak gibi, böylece şikayetçinin her anı, hoşlanılmayan halini alır ve aslında böylece bütün anlar hırsızlığın kapitali olur.
  4. Dünyada nasıl ki profesyonel hırsızlar ve dilenciler varsa, enerji konusunda da profesyonelleşmiş çok sayıda insan var. Yine nasıl ki, bazen insan profesyonelce hırsızlık mesleği yapmadığı halde şartlar gerektirdiğinde, küçük/büyük hırsızlıklar yapabiliyorsa, yine enerji konusunda da zaman zaman her insan bu yola başvurabiliyor. Fakat bunlar profesyonel olmadıkları için kendilerine epeyce zarar verebiliyorlar. Hırsızlık ve dilencilik meslekleri genelde aile mesleği olarak nesilden nesile aktarılıyor, bu konuda da dikkatli olmak lazım.
  5. Korunma yolları: aslında bu konuda yalnızca kendi amatörce yöntemimi aktarabilirim, bir kere profesyonellere karşı hiç acımam yok, mümkün olduğunca uzağa atarım kendimi. Bir kaçını bu çarktan kurtarmayı denedim, başarılı olamadım. Aileden gelme profesyoneldiler. Amatör şikayetçilere ise daha farklı davranıyorum. İçinde bulunduğum duruma göre benden almayı düşündüğü enerjiye isteyerek geçit veriyorum; fakat limitsiz değil, kendimi de öldürmeye niyetim yok. İçimden belli bir süre tanıyorum. Süre bitince kalkıp gidiyorum. Ya da tanıdığım süreden önce tükendiğimi hissedersem yine aktarımı kesiyorum. İşte böyle şeyler… (Bu yazı ne işe yarayacak onu da bilmiyorum)

 

 

Sibel Atasoy

23.04.08 – Beylerbeyi