İnsan ve Deniz

Sen, hür adam, seveceksin denizi her zaman;
Deniz aynandır senin, kendini seyredersin
Bakarken, akıp giden dalgaların ardından.
Sen de o kadar acı bir girdaba benzersin.

Haz duyarsın sulardaki aksine dalmaktan;
Gözlerinden, kollarından öpersin; ve kalbin
Kendi derdini duyup avunur çoğu zaman,
O azgın, o vahşi haykırışında denizin.

Kendi âleminizdesinizdir ikiniz de.
Kimse bilmez, ey ruh, uçurumlarını senin;
Sırlarınız daima, daima içinizde;
Ey deniz, nerde senin o iç hazinelerin?

Ama işte gene de binlerce yıldan beri
Cenkleşir durursunuz, duymadan acı, keder;
Ne kadar seversiniz çırpınmayı, ölmeyi,
Ey hırslarına gem vurulamayan kardeşler!

Charles BAUDELAIRE
Çeviri: Orhan Veli KANIK

Resim. Sa

BİR KÖPRÜDEKİ İNSANLAR

Garip bir gezegen, garip insanlarıyla.
Zaman teslim olur, ama tanımazlar.
Protestolarını ifade etmenin yolunu bulur,
Resimler yaparlar, bunun gibi mesela:

İlk bakışta özel bir şey yok.
Su görürsün
Bir sahil görürsün.
Akıntıya karşı zorlukla giden bir tekne görürsün.
Suyun üstünde bir köprü ve üstünde insanlar görürsün.
İnsanlar görünür şekilde adımlarını sıklaştırır,
çünkü demin başlamıştır bir yağmur
kara bir buluttan aşağıya kamçılarcasına.

Mesele şu ki arkasından hiçbir şey olmaz.
Bulut ne biçimini ne rengini değiştirir.
Yağmur ne yoğunlaşır, ne durur.
Tekne hareketsizce süzülür.
Köprüdeki insanlar
biraz önce bulundukları yere koşarlar.
Burada araya sokuşturmadan olmayacak:
bu hiç de öyle masum bir resim değil.
Burada durdurulmuştur zaman.
Yasaları çiğnenmiştir.
Gelişen olaylara etkisi engellenmiştir.
Hakaretle defedilmiştir.

Bir âsinin sayesinde,
belirli birinin, Hiroşige Utagava diye
(nasıl olmuşsa, aslında
uzun zaman önce hayli usulünce
aramızdan göç etmiş bir yaratık)
zaman tökezleyip düştü.

Belki de önemsiz bir kapristi,
birkaç galaksiyi örten uçuğun biriydi,
ama belki şunları da eklemeli:

Buralarda uygun görülür
bu küçük resme büyük itibar göstermek,
hayranlıkla bakıp çağdan çağa heyecanla titremek.

Bazıları için bu yeterli değil.
Boşanan yağmuru bile işitirler,
boyunlara ve omuzlara düşen serin damlaları duyarlar,
köprüye ve insanlara bakarlar,
sanki orada kendilerini görmüşçesine
hep aynı hiç bitirilmeyen koşuda
ebediyen yol alınacak sonsuz bir yol boyunca
ve utanmazlık içinde inanarak
işin aslında böyle olduğuna.



Wislawa SZYMBORSKA

Çeviri: Osman DENİZTEKİN

İş değil AŞK

Clarissa, doğduğu ve yaşadığı her iki ülkenin de hakkını veriyor. Müthiş bir dinleyici. Yansızca dinleyebilenlerden. Doğum bilgileri elimizde olsaydı Yaşam Tasarımına bakabilmek isterdim. Sanırım 13 numaralı kapısı aktiftir onun da 🙂
Hem Castaneda hem de Clarissa Estes mesleklerini (antropolog ve psikiyatr) kendi bildikleri yolda -ortodoks kurallara aldırmaksızın- icra edenlerdi, böyle yapılabildiğinde ona zaten iş değil aşk deniyor.

**

Kendini (her dakka sınırlarını daha keskinleştirdiğin kendini) bi silkinişle -bi narayla-aşmak lazım. Bunu yapabilmek zor değil, şiddetle niyet ettiyseniz eğer.

**

Öyküler ilaçtır. Onların böyle bir gücü var; bir şey yapmamızı, olmamızı, etmemizi şart koşmazlar, sadece dinlememiz yeterlidir. Yitirilmiş bir psişik dürtünün onarımı için gereken çareler, öykülerin içinde bulunur. Öyküler, arketipi kendiliğinden tekrar yüzeye çıkaran heyecanı, üzüntüyü, soruları, özlemleri ve anlayışları doğurur. Öykü ve şiirin dili, düşlerin dilinin güçlü kız kardeşidir.” Diyor C. Estes. (Tıklayınız)

**

Nasıl da tam ortasındayız varoluşun, iki yana doğru bakıyoruz bakıyoruz, inceliyoruz,bazen ümitsizliğe düşüp bazen seviniyoruz, bazen herşeyi bildiğimizi sanıyoruz bazen kaybolmuş hissediyoruz. Bu müthiş bi macera dostlar. Hadi bi yerinize bakın şurdan: http://primaxstudio.com/stuff/scale_of_universe/ Bazılarımız kulaktan dolma beşyüzüncü ağızdan aktarılanlarla tatmin olamıyor. Denemek istiyorlar, bizzat bilmeye çalışıyorlar ve bunun için akıl almaz risklere giriyorlar. Onlar sayesinde açılıp genişliyo iki yana doğru evrenimiz. Hepsine minnetarız.

**

Yıldızlara gitmeyi bırakın hedeflemeyi, yıldızlara
gidebiliriz diyenlerdenim. Ve ben dedikçe gittiler yani! Sanki dünya
hayallerimi gerçekleştirmek için yarıştı
şu uzun ömrüm boyunca.

Bugün bilimsel (ve tabi aslında görünen etkisiyle teknoloji)
başarımızla övünürken bütün bunları, fantastik, bilim kurgu
yazarlarına hatta adı bile anılmayan uykucu, tembel(!) hayalcilere,
doğayı gözlemleye gözlemleye hayallenenlere borçlu olduğumuzu
unutamayız.

Hep söylediğimiz gibi her insanın başat özellikleri farklıdır,nasıl ki her dokunun hücreleri farklı konularda uzmanlaşmışsa bizlerde insan olarak öyleyiz. Bu sebeple gerçekleştirenlere hayalcilerden daha çok değer biçemeyiz. Velakin hem hayalci olacaksın hem de bu dünyadan madalya bekleyeceksin, eh işte bu çoğu kez mümkün değil.

Geçenlerde Haluk’a da söylediğim gibi aramızda iş
bölümü var, ben hayal ederim başkası gerçekleştirir, ne zaman? Önemli
değil. Ben de kimbilir kimlerin hayalini gerçekleştirdim. Hayaller geleceğe fırlatılmış tohumlardır. Haluk hocamız da
dedi ki, iyi ama sibel, parsayı gerçekleştirenler topluyor! Ben de
dedim ki “aman ne fark eder canım”

**

Şiir ve Büyü

…

Dans-müzik ve ayinle karışmış şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin, kontrol paneli olur ve onları içgüdüyle önceden kararlaştırılmamış bir dizi kollektif eyleme yöneltir.

Gerçekte ilkel kabilede insan Doğa’dır. ve onlar dini yaşarlar. Kendilerine öğretilmemiş ve dayatılmamış bir dini sadece yaşarlar. “Büyü nedir? kendi kişisel coşkularının farkında olan insan, bunları uyaran nesnedeki düzensizliği bulur; çünkü dehşet ve arzu gibi bilinçli duygular, bir kabilenin ortak yaşantısından ortaya çıkar, kabilenin bütün bireylerinin bazı şeyler üzerindeki ortak izlenimleridir.” diyor Caudwell. Daha da ilginci Büyünün bilimi doğurduğunu da söyler!

..

Büyü, bilimi doğurur; çünkü büyü dış gerçekliği bir takım yasalara uymaya zorlar, gerçeklik ise reddeder bunu; öyle ki, gerçekliğin başeğmez yapısını tanımak büyücüyü etkiler.

Büyücü bir takım sözlerin doğa karşısında çaresiz kalması sebebiyle ancak büyük güçlerce, örneğin tanrılar tarafından, yazgı tarafından altedileceğini kabul eder. Jüpiter bile yazgının emrindedir. Yazgı yasadır. Böylece Büyü, kendinin tam karşıtına, bilimsel gerekirciliğe (determinizme) dönmüştür.

Caudwell şöyle devam ediyor:

Şaman’ın saçma hırsları, simyacının olanaksız umutları olmasaydı, bugün bu umutları gerçekleştiren modern kimya bilimi olmazdı. Büyücü, “yazgı” tarafından, eşyalardaki amansız gerekircilik tarafından yenilip durur ve bunun bilincine vardığında, büyü bilime döndüğünde ancak büyünün yapar gibi göründüğü şeyleri gerçeklikte yapabilmektedir. Yanılsama, böylece gerçekliğin yararına işlemektedir!

İlkel insan için belirsiz bir erdem olan inanç, bunun kabulü için gerekli olur. Ortak coşku dünyasındaki basit, dolaysız yaşantısı nedeniyle ilkel insana inanç gerekmezdi. İnanç, mitoloji “gerçek” din halinde katılaşmaya başlayınca gerekli duruma gelir. İnanç ve dogma, inanç eksikliğinin ve kuramdan kuşkunun belirtileridir. Mitolojinin şu ya da bu yolla kendisini toplumdan ayırmış, koparmış olduğunu gösterirler.

Bunun tek nedeni vardır; toplum kendi kendinden kopmuştur çünkü; kalıp olarak din, toplumun geri kalan bölümünün karşısında onunla zıtlık içinde dikilen bir parçası olmuştur. Bu yüzden din, toplumun geri kalan bölümünden yalıtılmış olur.

Yanılsama ve Gerçeklik – Christopher Caudwell

Kitap özetinin tamamı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=371

Yanılsama ve Gerçeklik – Christopher Caudwell

 1. Şiirin Doğuşu

 

Şiiri, günlük konuşmanın yüceltilmiş bir biçimi olarak tanımlayabiliriz. Bu yüceltme onu sıradan konuşmadan ayıran ve ona gizemli, biraz da büyülü bir güç veren biçimsel bir yapıyla (ölçü, uyak, söz yinelemesi vbg) kendini gösterir. Yinelemeler, eğretilemeler, karşıtlıklar vardır; biçimsellikleri yüzünden şiir sayarız onları biz.

İlkel topluluklarda dilin bu yüceltilişine, çoğunlukla bütün topluluğun katıldığı törenlerde rastlıyoruz. Ritmik ya da vezinli dilin, yazının bulunuşundan önce hep kaba bir müzikle birlikte olduğu, hareketler ve sıçramalar, bağırmalar ve anlamsız haykırışlar, sopa ve taşların birbirlerine vuruluşuyla çıkarılan bir takım seslerle ifade edilen bir yerli beden ritminin, dansın, müziğin ve şiirin ortak atası olduğunu söyleyebiliriz.

İlkel insanın sözcükler içinde aradığı gerçekliğin imgesi değişik türdendir: İnsanın kendi düşmanını kendisinin yaratması gibi büyülü bir kukla imgedir o! İnsan onun üzerinde çalışırken, gerçekliğin kendisi üzerinde çalışmış olur. Renksiz, kuru bir anlatım, ilkel kültürle yoğrulmuş bir kafaya yabancı gelir; bir amacı olmayan dili almaz ilkel insanın kafası. Ritmik dilin amacı ise apaçıktır: ona kendisini güçlü hissettirecek, tanrılardan kopmamış hissetirecek bir duygu vermek.

Genellikle günlük konuşma üzerine kurulmuş olan ritmik olmayan dil, bireysel inandırmanın dili; kollektif konuşmanın dili olan ritmik dil ise, toplumsal coşkunun dilidir. İlkel kültür düzeyinde dilde en önemli ayrım budur.

 

Şiir, özellik bakımından şarkıdır; şarkı ise ritmi gereği hep birlikte söylenen bir şeydir, bir kollektif coşkunun anlatımı olmaya yatkındır. “Yüceltilmiş” dilin sınırlarından biridir bu.

Ama kabile, bir kollektif coşkuya neden gereksinim duysun?

Bir kaplanın ya da fırtınanın gelişini içgüdüsel olarak hissedecekler ve bu şartlı ve kollektif bir tepki doğuracaktır zaten. Bu durumda kollektif bir heyecan doğuracak herhangi bir araç gereksizdir; ama görünür ya da elle tutulur böyle bir neden yok da “olasılık” olarak varsa, böyle bir araç toplumsal bakımdan gerekli oluyor demektir.

İşte şiirin, bir kabilenin ekonomik yaşamından, yanılsamanın (illusion) ise gerçeklikten (reality) boy verişi böyle olur.

Dansla, ayinle ve müzikle karışmış halde şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin büyük anahtar tablosu(switchboard) olur; kabileyi, yakın nedenleri ya da mutlu sonuçları görünürde olmayan, içgüdüyle kendiliğinden kararlaştırılamayan bir dizi kollektif eyleme yöneltir.

Karıncalar ve arılar içgüdüyle depo eder yiyeceklerini, ama insan böyle değildir! İnsanın içgüdülerini çalışma çarkına koşmak, onun coşkularını biraraya toplayıp faydalı ekonomik kanala yöneltmek gerektir. Yalnız ve yalnız ekonomik olduğu için, yani içgüdüsel olmadığı için bu içgüdünün yöneltilmesi gerekir. Bunları yönelten araç da (şiir vb), bu yüzden kökeninde ekonomiktir.

 

Şiir, insanların yüreklerindeki ölümsüz istekleri değiştirmeksizin, yüreği yeni bir amaca uydurur. İnsanı, daha üstün bir gerçeklik dünyası olduğu için, içinde bulunduğu gerçeklikten daha yüce olan hayal dünyasına atarak yapar bunu: Henüz gerçekleşmemiş, daha önemli bir gerçekliğin dünyasıdır bu; gerçekleşmesi, ona hayali olarak katılan bu şiire gereksinme gösteren bir dünyadır bu. Bu dünyada her hataya yer vardır; çünkü şiir henüz dokunamadığımız, koklayamadığımız ya da tadamadığımız için şairane olan, hayal olan bi şey sunmaktadır. Ama ancak bir yanılsama aracılıyla, başka türlü varolamayacak bir gerçeklik haline dönüşebilir.

Bir hasat şarkısıyla tatlanınca, çalışma daha iyi gider. Şiir yapısı ve doğası gereği, yarattığı gerçekliğin ötesinde bir gerçekliği gözler önüne serer ve ikinci derecede olmasına karşın yine de daha yüksek ve daha karışık bir gerçekliği doğurur, biçim olarak gösterir; çünkü şiir, kendi somutluğu içinde tahılı, kendi olgusal özü içinde hasadı değil fakat kabilenin hasatla iişkisi demek olan coşkusal, toplumsal ve kollektif karmaşayı anlatır, dile getirir. İnsanın hasatla ilişkisinin, içgüdüsel ve kör olmayıp ekonomik oluşuyla bir varlık kazanan yepyeni bir hahikat dünyasını -ondaki coşkuyu, dost sıcaklığını, onun tadını, onun uzun beklenişini ve mutlu sonunu- dile getirir

Bu yüzden, şiirdeki “hakikat”, şiirin soyut ifadesi -içerdiği olgular- değil fakat toplumdaki dinamik -içerdiği kollektif coşku- rolüdür.

 Şiir ve Büyü

Şiir, yüceltilmiş dil ya da ritmik dil, ilkel insanı güçlü ve tanrılardan kopmamış hissettiriyordu. Onu yürekli yapıyor, toplu törenleri kolaylaştırıyordu.

Ritmik olmayan dilin amacı, inandırmak diyebiliriz, yani bireysel inandırmanın dili.

Ritmik dil ise, kollektif konuşmanın, toplumsal coşkunun dili oluyor. Bu tespitler ilkel kültür düzeyinde böyleydi ve ben hala da böyle olduğunu düşünüyorum.

İlkel halklar, kendilerin, ilgilendiren herhangi birşeye, daha uygar topluluklardan çok daha büyük ve devamlı dikkat gücü gösteriyorlarmış. Rivers, Malenezyalılar arasındaki araştırmalarında, kendisi soru sormaktan bitkin düştüğü ve kafaca yorulduğu halde, bilgi aldığı kişinin hala taptaze ve yanıt vermeye hazır bir durumda olduğunu anlatır. Oysa iki uygar kişiden, daima ilk yorulan, soru sorandan çok kendisine soru sorulandır diyor Caudwell.

Anladığım kadarıyla, kabile kendi içgüdüleri ve coşkularını önce ritmik dile yüklüyor (ki bunu muhtemelen şamanlar veya benzerleri yapıyordur) daha sonra bu sözleri birlikte tekrar ettiklerinde topluluk olarak aynı coşkunun içine ve aniden, çok hızlı olarak girebiliyorlar. Yani şiir/ritmik dil bir anlamda taşıyıcı gibi görünüyor gözüme. Dans-müzik ve ayinle karışmış şiir, kabilenin içgüdüsel enerjisinin, kontrol paneli olur ve onları içgüdüyle önceden kararlaştırılmamış bir dizi kollektif eyleme yöneltir.

Gerçekte ilkel kabilede insan Doğa’dır. ve onlar dini yaşarlar. Kendilerine öğretilmemiş ve dayatılmamış bir dini sadece yaşarlar. “Büyü nedir? kendi kişisel coşkularının farkında olan insan, bunları uyaran nesnedeki düzensizliği bulur; çünkü dehşet ve arzu gibi bilinçli duygular, bir kabilenin ortak yaşantısından ortaya çıkar, kabilenin bütün bireylerinin bazı şeyler üzerindeki ortak izlenimleridir.” diyor Caudwell. Daha da ilginci Büyünün bilimi doğurduğunu da söyler!

..

Büyü, bilimi doğurur; çünkü büyü dış gerçekliği bir takım yasalara uymaya zorlar, gerçeklik ise reddeder bunu; öyle ki, gerçekliğin başeğmez yapısını tanımak büyücüyü etkiler.

Büyücü bir takım sözlerin doğa karşısında çaresiz kalması sebebiyle ancak büyük güçlerce, örneğin tanrılar tarafından, yazgı tarafından altedileceğini kabul eder. Jüpiter bile yazgının emrindedir. Yazgı yasadır. Böylece Büyü, kendinin tam karşıtına, bilimsel gerekirciliğe (determinizme) dönmüştür.

Caudwell şöyle devam ediyor:

Şaman’ın saçma hırsları, simyacının olanaksız umutları olmasaydı, bugün bu umutları gerçekleştiren modern kimya bilimi olmazdı. Büyücü, “yazgı” tarafından, eşyalardaki amansız gerekircilik tarafından yenilip durur ve bunun bilincine vardığında, büyü bilime döndüğünde ancak büyünün yapar gibi göründüğü şeyleri gerçeklikte yapabilmektedir. Yanılsama, böylece gerçekliğin yararına işlemektedir!

İlkel insan için belirsiz bir erdem olan inanç, bunun kabulü için gerekli olur. Ortak coşku dünyasındaki basit, dolaysız yaşantısı nedeniyle ilkel insana inanç gerekmezdi. İnanç, mitoloji “gerçek” din halinde katılaşmaya başlayınca gerekli duruma gelir. İnanç ve dogma, inanç eksikliğinin ve kuramdan kuşkunun belirtileridir. Mitolojinin şu ya da bu yolla kendisini toplumdan ayırmış, koparmış olduğunu gösterirler.

Bunun tek nedeni vardır; toplum kendi kendinden kopmuştur çünkü; kalıp olarak din, toplumun geri kalan bölümünün karşısında onunla zıtlık içinde dikilen bir parçası olmuştur. Bu yüzden din, toplumun geri kalan bölümünden yalıtılmış olur.

 

..

Bilim ve sanat

 

Bilimsel bir ifade kurarken, bunu gözlenebilir şeylere dayandırırız. Bu düzenlemeyi ve gözlemi yapan kişinin “doğru düşünen herhangi biri” olduğu yanıtını verir bilim.

Bilim adamı, bu belli gözlemciye iskelenin yalnızca bir parçası olarak bakmaya ve gerekirse bu iskelenin kolayca söküleceğini ve bunun binaya hiç bir kötü etkisi olmayacağını düşünmek eğilimlidir. Ama fizikteki son gelişmeler göstermiştir ki; bu iskele (gözlemci) sökülüp kaldırılırsa geriye hiçbir şey kalmaz. Bina destek yönünden mutlak olarak bu iskeleye bağlıdır. Bilimin bu acaip, evrensel sahte egosu aldatıcıdır ama gene de gereklidir. Yalnızca matematik bundan bağımsız gibidir.

Sanat da aynı şekilde toplumsal egoyu simgelemek istediğinde, düzenli bir biçimde duygusal davranışlar taşımak istediğinde, gerçekliğe ilişkin bir şeyler söylemeye zorlanır. Ama temelde yatan coşkusal davranış için seçilen gerçekliğe ilişkin anlatım, maddi gerçekliğe ilişkin olmak zorunda değildir. Tıpkı bilimin “sahte egosu” sunun gerçek bir insan olması gerekmediği gibi. Sahte bir dünyadır sanat; bir yanılsamadır, öyle kabul edilmiştir.

 

Hem bilimin sahte egosu, hem sanatın bu sahte dünyası gereklidir; çünkü nesne ve özne, yaşantıda hiç bir zaman ayrı olarak değil, bitmek bilmeyen bir savaşımın çelişkisi içinde birbirine bağlı olarak bulunur. Her ikisi de daha iyi gelişebilmek için, ilk iş bölümüyle mitolojiden kopmuş, ayrılmış olan bilim ve sanat, bu ayrılışın anısı olarak kör bir yan taşırlar içlerinde.

Bilim ve sanat birbirlerine yanaştırıldıkları zaman tam bir somut dünya meydana getirmez, tam bir boş dünya -içlerinden çıktıkları insanların somut yaşayışları ile dolunca ancak canlı ve içi dolu olan – bir soyut dünya meydana getirirler.

 

O halde bilimin ve sanatın amacı, toplumsal işlevi nedir? Neden bu sahte dünya ve sahte insan üzerine, gerçekliğin soğuk ama gerçek imgesi ile insanın kendi çehresinin fantastik ama sıcak yansısı üzerine kurulmuşlardır?

 

sa

Kitaptan özeteleme