Bilinç dışı ve taraf olmak

Bastırılıp bilinç dışına atılan gölgelerin dış dünyaya yansıtılarak, diger insanlarda yaşatılması, her dualizmde yasanan ve fark edilebilen bir süreçtir.

**

Farkindaligin karanlik denizi henüz yakana-birlesim noktana-yapisip seni emmemisken, hala yapacak biseyler var; ÖZETLEME

**

Güvercinlerimizin tek bi yavrusu olmus, döndugumde yumurtanin kirik yarisini bulmustum. Şimdi de ancak başının tepesini gorebiliyorum, pek hareket etmiyor ve dort gündür ilk kez sesini bugün duydum, acaba hasta mı böyle mi olur? Anne ve baba artik yuvanin dibinde degil bir metre uzaginda yine sırayla nöbet tutuyorlar. Arada bebegin yanina gecip kanat cirpiyorlar, onun kanatlarini acip altini didikliyorlar, acaba bebegi serinletmek mi istiyorlar, haklarinda hic bi sey bilmiyorum oyle bi anlam veremeden iki metre uzaginda uyuyup uyaniyorum, calışıyorum, tetikte bekliyorum.

**

Olanaklarımızi kısıtlayan şey, aslında bi yorumlama sistemi olan bilişselligimizdir. Bize olasılıklarımızın parametrelerinin neler olduğunu söyleyen yorumlama sistemimizdir ve bu yorumlama sistemini tüm ömrümüzce kullanmış oldugumuz için, onun hükümlerine karşı çıkmaya hiçbir şekilde cesaret edemiyoruz. CC

**

Bireysellik gecici ve farazi ise yaşam, ölümün toplam kalitesini yükseltmeye cabalıyor diyebilir miyiz?

**

Rüya görüsmeciligi yöntemi, özetleme konusunda en büyük yardimciniz. Sistematik bicimde bunu sürdürenlerin soyut alanlar icin zaman ve enerjisi çogaldigi gibi, kendine güvenin artisi karar verme konusundaki gücluğu de buyuk oranda elimine ediyor. On yilda izledigimiz tum rüyalar bu sonuca ulaştıran hayat örnekleri sunuyorlar.

 

Uyku bir vergi mi?

Farklı bi yerde geceleyene sorarız: Uykunu aldın mı? diye.
Çok önemlidir uyku, bütünsel sağlığımızı en az yiyecek içecek ve izlenimler kadar etkiler.
Acaba uykuyu alıyor muyuz yoksa veriyor muyuz? Bana sanki bu hayatı satın almak için bir bedelmiş gibi de göründü şimdi.
Bazıları uykuda geçen zammanı ziyan gibi görür, öyle ya sınırlı hayat süresinin üçte biridir ve azımsanamaz.
Dün uykusuzluğu akşam saatlerinde aynada gördüğümde nerdeyse korktum 🙂 Ve bu gece tüm açığı kapattım, gerekeni ödeyip kurtulayım neme lazım! :))))

**

Her bir rüyanız deşifre edildiğinde bir ayma yaşarsınız işte bu serap anıdır.
Mutabakat rüyasında (hayat) da seraplar olur, bunlar da simgelerin çözülme anlarıdır.

**

Siyoux kabilesine göre, onlar birer bufalo; çünkü bir bufallo avladıklarında onu bütünüyle içlerinden geçiriyorlar. Minicik bi parçası bile dışta kalmıyor. Bu sebeple bufallonun ruhu onlarda yeniden vücut buluyor.
Aynı şey Kuzey Asya insanlarında (kendi kökümüz) geyik için söz konusuydu. Bu yüzden onlara geyik insanları deniyor.

**

Kendimi kaptırıp bi şeyler söylerken (konuşma-yazı fark etmez) çok ciddiyim velakin bi an sonra kendimi hiç ciddiye alamıyorum. safi kahkaha atasım geliyo kendime.

Sanırım benim eril ve dişil yanlarım ayrı ayrı kendi havalarında gayet uyum içinde yaşayıp gidiyorlar. Bu müessesede patron yok! Buna rağmen son yıllarda hiç tartışma yaşamıyorlar bazen kahkahalarını duyuyorum fakat içeriklerini pek bilmiyorum.

**

Hani güzel bi yetenek görüldüğünde denir ya; “Tanrı vergisi” diye, doğru galiba; bunlar için bi vergi alıyor o!

Evet evet kesinlikle bi şey kıpırdıyordu!

Önce deli deli güldüm, sonra deli deli ağladım bugün. İkisi için de sebep yoktu.

Diyelim ki kalp masajı yaptım.
Başka bir uygarlıkta belki bu edimlere ağlamak ya da gülmek yerine kalp masajı denirdi. Kim bilebilir ki?!

Olay deşifre etmekle ilgili. Bütün olaylar gelip deşifrasyona dayanıyor.

Diyelim ki karşınızda biri var. O hareket eden bir şeydir. Onun hareketlerini siz deşifre ediyorsunuz. Neye göre? Tabii ki kendi şifre çözücü kodunuza göre. Ve ona diyorsun ki örneğin; “üzülme bu kadar, ağlama!” Belki o sana hayretle bakıyor. Çünkü sen de hareket ettin. Ve onun şifre çözücüsü de senin hareketini deşifre etti ve örneğin sana dedi ki; “sen niye böyle bencilsin?!”

Evet dışarda bişeyler oluyor; ama sen onun “o şey” olduğunu belirliyorsun.

Fizikçilerin dediği gibi; bir şey kıpırdıyordu!

İşte varoluş için söylenebilecek tek şey bu. Bulunduğumuz koddan söylenebilecek son şey. Gerisini bilmek mümkün değil.

Hareketten kastım yalnızca gözle görülen değil. Atomların, elektronların, kuantların bitmeyen dansından söz ediyorum. Evet kesin olan bi şey varsa o da budur; ortada bir kıpırtı var!

Bugün yine Nazan’ı dinledim, 3-5 tur attı CDsi.

“Aynı taşa takılan, aynı duvara tosluyor!” diyor. Çok hoş. Sanırım gülme krizleri o zaman baş gösterdi :)))

Varsayalım ki bir bilgisayar oyunu oynayacaksın, hatta bunun yapılacak nerdeyse tek iş olduğu bir yerde olduğumuzu varsayalım.

Oyun kiralamak için bir dükkana giriyorsun. Nasıl bir oyun alırsın?

Oynamaktan bıktığın bir oyunu alır mısın?! Hiç sanmam. En azından ben almam. Eğer bir oyundan henüz bıkmışsam, yeni ve hiç oynamadığım bir oyun alırım. Tabii ki o oyunun birçok seviyesi vardır içinde. Bu beni epeyce oyalayacaktır. Önce keşfedeceğim, her seviyeyi geçmeye başladığımda sevineceğim, kendimle gurur duyacağım ve her dibine kadar gelip zaman yetmediği için geçemediğim level’in başında hayıflanacağım! Sonunda oyunu başından sonuna kadar çuvallamadan oynar hale geleceğim, bir süre de bunun keyfini çıkaracağım. Her oyun sonunda “tebrikler kazandınız!” diyecek rengarenk havai fişek patlamaları arasında, ben güleceğim kahkahalarla. Ve sonunda o da oynamaktan bıktığım ve bir daha adını anmak istemediğim oyunlar listesine girecek.

Evet bir şeyler kıpırdıyor! Teşekkür ederim.

Benim hiç tanışmadığım bir oyunu oynayan kişiye garip garip bakacağım; ne biçim kıpırdıyo bu diyeceğim. Hatta belki de şu elimdekini bitirince onu alayım diye ismini soracağım o oyunun. Onu oynayan da bana tuhaf tuhaf bakacak “isim mi? o ne?!” diyecek belki. Bilemiyorum.

Dükkandaki oyunlar hiç bitmeyecektir. Onlar sürekli geliştiriliyor. Her gün daha komplike (kapsayıcı) oluyorlar.

İşte o oyunlardan birini almışsın, koltuğa oturmuşsun Neo gibi. Hooppp… Matrixin içindesin. Havalara bakarak yürüyorsun, ıslığın dudaklarında. Birden ayağına bi taş takılıyo ve burun üstü duvara tosluyorsun! Hah işte bu taş Nazan ablanın taşı! Böbrek taşı gibi mübarek. Bu oyunu kim oynarsa o taşa takılıyo. Oyunun sonlarına yaklaşmış olanlar için sürpriz olmuyo gerçi. Onlar taşı hatırlıyor üzerinden zıplıyorlar.

Evet evet kesinlikle bi şey kıpırdıyordu!

19/10/2005 ·Günlükten

Anasının Karnından Dizisi

Uzun-sağlıklı yaşam

  

Kafkasya kökenli vatandaşların yaşadığı klasik bir Çerkez köyü olan Mersin’in yayla merkezlerinden Atlılar (Sadiye) köyünde halkın ortalama yaşam süresi 90’ı buluyor.
Mersin il merkezinden 45 dakikada, Adana il merkezinden ise 1.5 saatlik yolculukla ulaşılabilen Toros dağlarının eteğindeki Atlılar köyü, şehir gürültüsünden uzak, sadece büyük ve küçükbaş hayvanların seslerinin duyulabildiği tipik bir Anadolu köyü.
Yaz aylarında 150 olan hane sayısı kış aylarında 50’ye kadar düşen, şu sıralar karlar altındaki görünümüyle eşsiz bir görsellik sunan Atlılar köyünün en büyük özelliği ise, halkın ortalama yaşam süresinin 90’ı bulması.
Muhtar,  köy halkının tamamı sebze ve meyvesini kendi üretir. Bir de buralar yazın serin, kışın da karlı geçer. Soğuk hava da insanın dinç kalmasını sağlıyor. Burada aile ortamında yaşıyoruz. Hiç kimse kimseyle kavga etmez, strese girmez, tam tersi birbirlerinin sorunlarına ortak olur. Bütün bunlar uzun ömürlü olmak için yetiyor” dedi.  (Milliyet)

İnsan yaşam süresi

Günaydın frekanslarrrr… Çok değil yirmi yıla kadar filan parkta karşılaştığımız bi arkadaşımızla aramızda şöyle bi konuşma geçebilir:

Bayan Z:Ayol dert ettiğin şeye bak! Daha hayatının baharındasın, en güzel çağın. yetmişinde bile yoksundur sen allah bilir! YENİ’den başla sister….
Bayan A: Haklısın şekerim de biliyosun geçen sene bi doğum yaptım, bebek küçük daha, mallum sorumluluklar…
Bayan Z: Aman yaaa bıktım ben sizden!!!

“Ortalama yaşam süresi 160 yıl civarına çıkacak”

Prof. Dr. Murat Günel anevrizmanın genini bulan bilim adamı. Geçen kasım ayında mutlaka gazetelerin birinci sayfasında görmüşsünüzdür; “Dahi Türk” diye… Yale Üniversitesi’nin gözbebeği…
Siz tam olarak ne öneriyorsunuz Türkiye’ye?
Sayın Sağlık Bakanı’yla kendisinin daveti üzerine bir görüşmemiz oldu. Kendilerine şunu önerdim: En modern moleküler genetik tekniklerini kullanarak Türkiye’deki insanların inme geçirme genetik risk faktörlerini belirlemek. Hem beyin kanamaları hem de iskemik felçler, genelde hiçbir ön belirti vermeden aniden ortaya çıkıyor. Oysa bu araştırma sayesinde yüksek risk taşıyan bireyleri önceden saptayabilir, önleyici tanı ve tedavilere geçebiliriz. Ayrıca, bu araştırma sonunda Türkiye lider ülke konumuna da gelebilir.

O nasıl olacak?
Şu ana kadar, benim ve ekibimin bulduğu genler dışında hiçbir beyin krizi geni bilinmiyor. Oysa bu araştırma sırasında yeni genleri de dünyada ilk defa biz bulabiliriz ve bu konudaki bilimsel üstünlüğü de biz kazanabiliriz. Dünya genetik devrime doğru gidiyor ve bunu biz şimdiden yakalayabiliriz.

“Genetik devrim”?
Büyük olasılıkla yakın gelecekte doğdukları andan itibaren kimde kalp hastalığı, kimde akciğer kanseri, beyin kanseri riski yüksek bunlar tespit edilebilecek. Birçok hastalık daha ortaya çıkmadan tedavi edilecek. Çünkü nasıl kan sayımı yaptırıyorsak genetiğimizdeki risk faktörlerini de öyle öğreneceğiz. Ve bu giderek rutinleşecek… Düşünsenize, 2001’de bir insan genomunun tamamını okumak 1 milyar dolardı. Şu anda 100 bin dolar. 2012’ye kadar ise bin dolara düşecek diye düşünülüyor.

Ya peki böyle bir durumda ortalama insan yaşı kaça çıkacak?
Doğrusu bu aşamaya geldikten sonra insan yaşamının 160 seneye falan ulaşacağı düşünülüyor.

İyi de peki bu önerdiğiniz araştırmayı yapacak teknoloji var mı Türkiye’de?
Yale Üniversitesi’ndeki laboratuarımda var. Benim laboratuarla Türkiye’nin değişik merkezleri arasında ortak bir çalışma yapabiliriz. Hem böylece araştırma bütçesi de azalır.

Niye yapmayı istiyorsunuz bunu?
Aslına bakarsanız benim o kadar rahatım yerinde ki Amerika’da, ama bu yetmiyor bana. Türkiye’yi de biraz zorlayalım istiyorum. Bu projenin Türkiye’nin çok işine yarayacağını düşünüyorum. Türkiye başarsın, Türkiye daha iyi olsun, bunlar hep istediğim şeyler.

Peki kaç örnek, kaç para ve kaç yıl lazım?
Böyle bir çalışma için toplam 18 bin 500 örnek yeterli. Dört yılda bitirebiliriz. Bütçeye gelince, genlerde 100 noktaya bakılıp 10 dolar verileceğine, bence 370 bin noktaya bakıp 100 dolar verilmesi veya daha da ileri gidilmesi çok daha mantıklı. Hele de Türkiye’nin alacağı patentleri ve erken tanı sayesinde kazanacağı hayatları düşünürseniz karşılaştırma yapılması imkansız.

Yeni Dünya’da olmasını isteediklerimizden biri daha gerçekleşme yolunda. Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=328