Martín Prechtel ile Röportaj


Martín Prechtel ile Röportaj

Nisan 2001’de “The Sun” dergisinde yayınladı

Derrick Jensen

Martín Prechtel, New Mexico’da, insanların Avrupalılardan önceki eski yaşamlarını hâlâ sürdürdükleri bir Pueblo Yerlisi Rezervasyonunda büyüdü. Annesi, Pueblo okulunda öğretmenlik yapan bir Kanada Yerlisiydi. Babası beyaz bir paleontologtu. Martín, buradaki kültürü ve toprağı sevmişti. “Hayatımın ilk yıllarını, bu yaşam tarzının güzelliğini anlayamayan bir kaç beyaz adamın ellerinde bu güzel dünyanın tamamen yok olabileceği korkusuyla yaşadım.” diyordu. Prechtel güzelliği öldüren bu tehlikeli güce karşı çalışmaya başladı. “Yerliler buna ‘beyaz adamın tarzı’ diyordu, ama bundan daha fazlasıydı. Bulaşıcı gücü beyazları da yemişti ve onları destekçisi yapmıştı. Bu korkunç sendromun halkların doğal ve vahşi doğasına hiç bir faydası yoktu.”

1970′te ilk evliliği bittikten ve annesi öldükten sonra, Prechtel kafasını toplamak  için Meksika’ya gitti. Görünüşe göre kaza eseri, kendini Guatemala’da buldu. Bir sene boyunca ülkeyi dolaştıktan sonra Santiago Atitlán adında bir köye ulaştı. Köyde Tzutujil halkı yaşıyordu. Bu kültür pek çok Maya alt kültüründen biriydi. Kendi farklı gelenekleri, giyim tarzları ve dilleri vardı.

Santiago Atitlán’da garip bir adam Prechtel’e yaklaştı ve “Neden bu kadar geç kaldın? Senelerdir seni çağırıyorum. Haydi, işe koyulalım!” dedi. Böylece en büyük Tzutujil Maya şamanlarından biri olan Nicolas Chiviliu’ya çırak oldu.

Çıraklık seneler sürdü. Bir şaman olarak Prechtel insanların ataları ve ruhlarla ilişkilerindeki dengesizlikleri düzeltmeyi öğrendi. Bunu yapabilmesi için Tzutujil dilini de öğrenmek zorunda kaldı. (Tzutujik dilini önce kadınlar öğretti, çünkü Tzutujil’de erkekler ve kadınlar farklı konuşur. Halk önünde konuşmaya başladığında ise Prechtel insanlar için büyük bir eğlence kaynağı oldu).

Prechtel, yerli olmasa da bir süre sonra köyden birisi oldu. Köyden bir kadınla evlendi, üç çocuğu oldu, biri öldü. Chiviliu ölünce yerine Prechtel geçti ve yaklaşık otuz bin kişinin şamanı oldu. Daha sonra Nabey Mam’ın ilk şefi oldu. Şef olarak görevlerinden biri, köydeki genç erkeklerin yetişkinliğe kabul törenlerinde onlara yardımcı olmaktı.

Prechtel sonsuza dek Santiago Atitlán’da kalmak istiyordu ama orada yaşadığı süre boyunca, Guatemala bir iç savaşın eşiğindeydi. Hükümet – ABD destekli ölüm timleri ile – bin yıllık Maya ritüellerini yasa dışı ilan etti. Nihayetinde, Prechtel hayatını kurtarmak için kaçmak zorunda kaldı. “Kalacaktım ama öğretmenim ölmeden önce öldürülmemem için buradan gitmemi istemişti. Bana verdiği bilgileri sürdürmemi istiyordu”.

Prechtel ailesini ABD’ye getirdi, burada Robert Bly ve adamları onları bulana dek bir şekilde açlık çektiler. (Bly, erkekler hareketinden etkin bir şair olup Prechtel’den övgüyle bahseder. Onu “insan olasılıklarının tarlalarında ağzından çiçekler dökülerek dört nala koşan küçük bir midilliye” benzetir). Prechtel’in eşi Guatemala’ya dönmeye karar verdi ama Prechtel çocuklarıyla birlikte ABD’de kalmayı tercih etti ve şu anda doğduğu yerden en fazla 80 kilometre uzakta yaşıyor.

Prechtel “Secrets of the Talking Jaguar” isimli kitabın yazarıdır. Bu kitapta, Santiago Atitlán’daki yerli geleneklerinden açık, saygı dolu ve müziksel bir şekilde bahseder. Aldığı eğitimle ilgili ipuçları verir; ama başkalarının Mayaların topraklarını çaldıkları gibi okuyucuların da Mayaların ruhsal öğretilerini çalmasına neden olabilecek detaylar vermez. “Long Life, Honey in the Heart” isimli son kitabında, Prechtel ölüm timleri köye varmadan önce köyün yapısını, Tzutujil rahipliğini ve günlük köy hayatının nasıl olduğunu anlatır. Kitap yazmanın yanı sıra, Prechtel hem Mayalıların mitolojileri ve günlük etkinliklerini çizen bir ressam hem de bir çok CDsi bulunan bir müzisyen.

Prechtel, dünyanın çeşitli yerlerinde genç erkeklerin kabul töreni ile alakalı konferanslara katılıyor. (“Bu konuda kadınlarla da çalışıyorum ama bu biraz daha yavaş bir süreç, o da kadın olmamamla alakalı.”) Ayrıca insanların olağan hayatlarının kutsallığı ve mekan duyularıyla yeniden bağlantı kurmalarına yardım eden atölyeler yönetiyor. “Ruhsallık son derece pratik bir şey. Hafta sonları yapmayı seçtiğiniz türden bir şey değil. . . . Günlük bir olay, yemek yemek, el tutmak ya da kışın ısınmak gibi önemli bir şey.”

Prechtel’le röportaj yapmak için New Mexico’daki evine gittiğimde ses kayıt cihazımın çalışmadığını görünce utandım. Neyse ki şu andaki eşi Hanna bana bir kayıt cihazı verdi. O da kırk dakika kadar çalıştı, sonra da geri sardı. Martín bu tür şeylerin her zaman başına geldiğini söyleyerek özür diledi. “Makineler üzerinde böyle bir etkim var. Dişçim artık kapısından bile uğramamı istemiyor çünkü ben içeri girince bütün bilgisayarları donuyor.”

Onunla asla yolculuk yapmamam gerektiğini bir kenara not ettim.

Hanna bir şekilde kayıt cihazının yeniden çalışmasını sağladı, böylece röportajı bitirebildik. Benim ses kayıt cihazım ise ertesi sabah ben artık 110 kilometre kadar uzaktayken yeniden çalışmaya başladı.

Jensen: Şaman nedir?

Prechtel: Şamanlar bazen doktor ya da şifacı diye bilinir, aslında hayatta kalma arayışımız sırasında sebep olduğumuz hasarı, yaşam ağında yarattığımız yırtıkları ve delikleri onaran insanlardır. Bir anlamda, hepimiz – hatta teknolojiden en uzak olanlarımız, en ruhsal, en iyi insanlar bile – sürekli dünyaya zarar veriyor. Soru şu: bu yıkıma nasıl karşılık veriyoruz? Eğer modern kültürde olduğu gibi yapıyorsak, yani sadece yaşayarak sebep olduğumuz ruhsal borcu görmezden geliyorsak, o zaman o borç ileride olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Ancak yıkıma karşılık vermenin başka yolları da var. Bunlardan biri, bu borcu güzel hediyeler verip kutsal olanı, bize hayat veren görünmez dünyayı yücelterek ödemeye çalışmak. Şamanlar, bizi besleyen öteki dünya ile aramızdaki ilişkiyi unuttuğumuzda ya da sebep ne olursa olsun karşılık olarak biz o öteki dünyayı beslemediğimizde ortaya çıkan problemlerle uğraşır.

Bunların hepsi modern, sanayileşmiş insanlara garip gelebilir, ama insanlık tarihinin çoğunda, şamanlar sıradan hayatın bir parçasıydı. Dünyanın dört bir yanındalar. Şimdi Batılılara garip geliyor; çünkü onlar öteki dünyayı sistematik olarak değersizleştirdiler ve artık o dünyayla gündelik hayatlarının bir parçası olarak ilgilenmiyorlar.

Jensen: Mesela, Sibirya’daki şamanlar Guatemala’daki şamanlardan ne anlamda farklılar?

Prechtel: Farklı diller olduğu kadar şaman olmak için de farklı yollar var. Ancak ortak bir yanı da var. Çünkü hepimiz aynı dünya üzerindeyiz, nereye gidersek gidelim okyanusta su var, nereye gidersek gidelim altımızda toprak var. Bir anlamda hepimiz ortak bir tecrübeye sahibiz. Hepimiz hâlâ insanız. Bazılarımız insanlığını derinlere gömdü, onu uyuşturdu; ama bugün yaşayan herkes, ister modern olsun ister bir kabilede yaşasın, ilkel ya da evcilleşmiş olsun, özgün, doğal ve hepsinden önemlisi öyle ya da böyle bir yerli ruhuna sahip. Modern insanın yerli ruhu ya hayal dünyasının uzak köşelerine sürülmüş ya da modern aklın doğrudan saldırısı altında. Yerli ruhunuzu bilinçli bir şekilde ne kadar çok anımsarsanız, fiziksel olarak da o kadar çok anımsarsınız.

Şamanlar normal insanın aptallığının etkilerini düzeltmeye, hayatın görünmez kaynaklarıyla ilişkilerini onarmaya çalışıyor. Pek çok durumda da bu olaya müdahale etme biçimleri birbirine benziyor. Örneğin; Sibiryalılar Afrika’da kullanılana benzeyen bir trans metoduna sahip. Bu metotla öteki dünyaya giriyorlar.

Jensen: Birkaç kez “öteki dünya”dan bahsettiniz. Çoğu modern insan bilinçli olarak böyle bir yerin varlığını kabul etmez. Öteki dünya nedir?

Prechtel: Eğer bu dünya bir ağaç olsaydı o zaman öteki dünya onun kökleri olurdu – ağacın göremediğimiz ancak ona özünü veren parçası. Öteki dünya bu görülebilen dünyayı besler – acı duyabilen, yiyip içebilen ve başarısız olabilen dünyayı; çemberler halinde hareket eden dünyayı; öldüğümüz dünyayı. Öteki dünya, bu dünyanın görevini yerine getirmesini sağlayan şeydir. Ve bizim öteki dünyaya yardım etme şeklimiz de onu güzelliğimizle beslemek.

Bütün insanlar öteki dünyadan gelir, ama doğduktan birkaç ay sonra orayı unuturuz. Bu unutkanlık bu dünyanın fizikselliği ve güzelliğinden başımız döndüğü için meydana gelir. Hayatlarımızın geri kalanını öteki dünyaya ait anılarımızı bir araya getirerek, yeni unutkanlara – çocuklara – nasıl hatırlanması gerektiğini öğreterek ve daha büyük bir amaca hizmet ederek geçiririz. Çoğu kez, bu ders yetişkinliğe geçerken öğretilir.

Mayalılar öteki dünyanın bize şarkı söylediğini söyler. Bizler onun şarkısıyız. Sesten yapılmışız ve ses bu dünyayla öteki dünya arasındaki süzgeçten geçerken kuş, çimen, masa şeklini alır – bunların hepsi sesten yapılmıştır. İnsanlar, kendi sesiyle öteki dünyayı besleyebilir, oradakilerin büyümesini ve şarkı söylemeye devam etmelerini sağlayabilir.

Jensen: “Onlar “ kim?

Prechtel: Bize şarkı söyleyenler. Onlara tanrılar ya da ruhlar da diyebilirsiniz. Mayalılar onlara kısaca “onlar” adını vermişti.

Jensen: Eski bir Aztek deyişi var, seneler önce okumuştum: “Bu dünyaya yaşamak için geldiğimiz doğru değil. Biz buraya uyumaya ve düş görmeye geliyoruz.” Bunu anlamama yardımcı olabilir misiniz? Merak ediyorum.

Prechtel: Rüya gördüğünüzde, öteki dünyayı hatırlarsınız. Tıpkı yeni doğduğunuzda yaptığınız gibi. Uyanıkken, öteki dünyanın rüyasının bir parçasısınızdır. “Uyanık olma” halinde, geldiğim dünyayı beslemek için benden biraz zaman harcamam beklenir. Benzer şekilde, ölüp de bu dünyadan ayrılıp diğerine geçtiğimde, bu rüyayı o rüyada yaptığım şeylerle beslemem gerekir.

Rüya görmek uyuyan insanı iyileştirmekle alakalı değil: devam edebilmesi için bütünü besleyen, diğer dünyayı hatırlayan kişiyle alakalı. Yeni Çağ, Mayalılardan beklediği rağbeti göremez; çünkü onlar için kişinin kendini keşfetmesi ancak bütüne hizmet ediyorsa iyidir.

Jensen: Mayalıların borç kavramı nereye uygun düşüyor?

Prechtel: Hristiyanlar ilk günahla doğdukları gibi, Mayalılar da ilk borçla doğuyor. Maya dünya görüşüne göre, her birimiz bizi yarattığı için, var olmamız için şarkı söyledikleri için öteki dünyaya borçlu bir şekilde doğarız. Bu borç ödenmelidir; yoksa alacağını hayatlarımızdan alacaktır.

Jensen: Kişi borcunu nasıl geri öder?

Prechtel: Size hayat verene bir hediye vermelisiniz. Gerçekten bir ödemeden söz ediyorum. Bir köyün ruhsal ekonomisidir bu.

Eski öğretmenim şöyle söylerdi: “gölün ortasındaki küçük bir kaya üzerinde oturmuş şarkı söylüyorsun ve senin şarkın ruhların yaşadığı kıyılara dek ulaşan bir dalga yaratıyor. Dalga kıyıya ulaştığında sana geri dönen bir yankı yaratıyor.. O yankı ruhsal beslenmedir.” Bir hediye yolladığınızda onu her yöne doğru yollarsınız. Sonra da size her yönden geri döner.

Jensen: Karmaşık bir desen oluşuyordur herhalde, çünkü siz şarkınızı yolluyorsunuz , komşularınız da kendi şarkılarını yolluyor, bütün o dalgalar üst üste biniyor olmalı.

Prechtel: Öylesine karmaşık ve büyük bir ağ ki insan zihni kavrayamıyor… Neyin nereye bağlandığını kimse bilmiyor.

Jensen: Bunun teknolojiyle bağlantısı nedir?

Prechtel: Teknolojik icatlar dünyadan bir şeyler alıyor ama karşılığında hiç bir şey vermiyor. Arabalara bakın. Arabalar uzun zaman boyunca bir çok insan bir diğerinin rüyasına bir takım şeyler ekleyerek hayal edildi, düşlendi – ya da eğer tercih ederseniz, birbirlerinin çalışmalarına ve deneyimlerine bir şeyler eklediler de diyebiliriz. Ama bütün bu süreç boyunca insanlara o arabaları icat etme yeteneği veren o görünmez kutsal varlığa çok az şey geri verildi. Şimdi, sağlıklı bir kültürde, şamanlar tam da bu noktada olaya karışırlardı. Çünkü her icatla beraber ya ritüel olarak ödenmek zorunda olan ya da savaş, acı ve depresyon şeklinde bizden alınmak zorunda olan bir ruhsal borç gelir.

Mesela bıçak çok küçük bir şeydir, neredeyse modern endüstriyel toplum için ilkel bir alet bile sayılabilir. Ama Mayalılar için böyle bir aletin yaratılması için ödenmesi gereken ruhsal borç çok büyük. Önce, bıçağı yapacak olan kişi kömür üretecek kadar sıcak bir ateş yakmak zorunda. Bunu ödemek için yakıta, ateşe bir hediye vermek zorunda.

Jensen: Ne gibi?

Prechtel: İdeal olarak hediye elle yapılmış olmalı. Bu da ruhların sahip olmadığı ama insanların sahip olduğu bir şey. Ateş yeterince sıcak olduğunda bıçak yapan kişi demir cevherini kayadan eritmeli. Batı kültüründe çöpe atılan, artakalan kısım şamanik ritüellerde en kutsal kısımdır. Artakalanlar borcu simgeler. İnsan yaratıcılığıyla evrende oyulan boşluğu simgeler ve bu boşluğun gene insan yaratıcılığıyla doldurulması gerekir. Kutsalda neden olunan yarayı gidermek için öteki dünyadan sökülen parçaya eşit bir hediyenin geri konması gerekir. Bizlere bu tür savurgan başarılar sergileyebilme yeteneği veren tanrısal varlıkları beslemek için kullanıldığı sürece insanın yaratıcılığı harika bir şey.

Şaman, bu nedenle, demiri elde etmek için cevhere, ateşe, rüzgara ve diğerlerine ödeme yapmak zorunda – para olarak değil, verilmiş olana denk bir ritüel eylemle ödeme yapmak zorunda. Daha sonra demir çeliğe dönüştürülmeli, çelik bir bıçak şeklini alacak şekilde dövülmeli, keskinleştirilmeli ve ıslah edilmeli, ayrıca sapı da takılmalı. Bu prosedürün her aşamasında beslenmesi gereken bir tanrısal varlık var. Bıçak hazır olduğunda ona “dünyanın dişi” adı verilir. Odunu, eti ve bitkileri kesecektir. Ancak akılcılık, gerçekçilik, insan üstünlüğü adına gerekli kurbanlar göz ardı edildiyse, işte o zaman bıçak insanları kesecektir.

Bütün bu ritüel hediyeleri bıçağı oldukça “pahalı” kılar ve bu süreci karmaşık ve zaman alıcı yapar. Ritüele duyulan gereksinim bazen bazı şeyleri ruhsal anlamda fazla pahalı hale getirir. İşte bu yüzden Mayalılar alış veriş merkezleri, uzay mekikleri ya da iş makineleri icat etmedi. Hayatlarını öylece yaşadılar, romantik bir yaşam tarzı olduğu için değil – çünkü oldukça zor – işe yaradığı için.

Batı kültürü bütün maddelerin ölü olduğuna ve bu nedenle insan yaratıcılığı öteki dünyadan bir şey aldığında borca girdiğine inanmıyor. Bunun sonucu olarak alış veriş merkezleri, uzay mekikleri ve diğer “gelişmiş” teknoloji örnekleri ile karşı karşıya kalıyoruz. Oysa bizlere bu şeyleri yapabilme yeteneği veren ruhlar açlık çekiyor, zayıflıyor. Bu da iştahsızlığın bir nedeni: gençler bunu dışa vuruyor. Evren açlık çekiyor, duygusal acı çekiyor; çünkü ihtiyaç duyduğu şeyler ona ritüel gıdası ve gerçek fiziksel hediyeler şeklinde verilmedi. Öteki dünyadan çaldığımız bir şeyle uzaklaştığımızı sanıyoruz ama aslında bu şiddete yol açıyor. Delphi’deki Yunanlı kahin bunu uzun zaman önce görmüş ve “ Vah olsun insanlara, çeliğin icadı için” demişti.

Jensen: Bu hırsızlık neden şiddete yol açıyor?

Prechtel: Tüm yaradılışı besleme kapasitesi olsa da, ruh, her şeye gücü yeten bir güç değil. Büyük zeka sahibi doğal bir güç. Onun zekası insanın kibri ve hırsıyla kötüye kullanıldığında hem insanın hem de tanrısal doğanın kutsallığı bozulur. Her ikisi de aç ve doymak bilmez şeyler olur. Ruhsal unutkanlığımızın yarattığı bu canavarın gıdası oluruz. Bu canavar savaşlarla, psikolojik depresyonla, kendinden nefret etme duygusuyla ve ızdırabı diğer yerlere taşıyan kötü dünya ticareti pratikleriyle beslenir.

Atalarımızın uzun zaman önce imzaladığı bu anlaşmayı unuttuğumuz için doğadan çaldığımız şeyleri yerine koyma yolu olarak birbirimize şiddet uygularız. Bu ilişkiyi, ruhsal bir zorunluluk olarak algılamak yerine kişisel bir deneyim veya patoloji olarak nesneleştirir ya da psikolojize ederiz. O noktada, ruhsallığa yaklaşımımız akılcı bir zırha, dünyayı ve birbirimizi öldürmeye sebep olan hırs canavarını yaratan parçamızı koruma psikolojisine dönüşür. Bireyler olarak depresyona giriyoruz; çünkü öteki dünyanın varlıkları bunu duygularımızdan çıkarıyor.

Jensen: Nasıl oluyor?

Prechtel: Ruhlarla bir ilişki sürdüremediğimizde ruhlar psişemizi yemek zorunda kalıyor. Ve psişemizi yedikten sonra vücudumuzu yiyorlar. Bu da sona erdiğinde etrafımızdaki insanlara yöneliyorlar.

Yüzyıllardır bu ilişkileri görmezden gelen bir kültürünüz olduğunda depresyon artık bir yaşam tarzı oluyor. Bunu teknolojiyle düzeltmeye çalışıyoruz ama bu asla işe yaramayacak. Ne de diğer kültürleri talan etmek, gezegeni öldürmek bir işe yarayacak. Bunların hepsi öteki dünyadan sorumlu tutulmama çabası. Eğer insan olarak başarılı olmak istiyorsanız hayatınızı anlamlı bir şekilde yaşamalısınız, tutkuyla yaşamalısınız, dolu dolu yaşamalısınız. Böylece ölümünüz bile ruhlar için anlamlı bir kurban olur, ruhları besler. İnsanlar “uygarlaşana” ve tek tanrı adına diğerlerinin tanrılarını öldürmeye başlayana dek herkesin ölümü anlamlıydı. Yaşlandıkça hayatınız bir kurban olarak giderek daha çok anlam kazanır. Çünkü öteki dünyaya daha fazla hediye verirsiniz ve ruhlar sözlerinizle ve dualarınızla daha fazla beslenirler.

Jensen: Peki bir bıçak yapmak için ruhsal dünyaya borç ödemenin verimsiz olduğunu söyleyen birisine ne cevap verirsiniz? Diğer kültürleri yok etmemizin sebebi de buydu. Siz tek bir bıçak yapana dek benim grubumdakiler 300 bıçak yapıp hepinizin boğazını keser.

Prechtel: Eğer o stratejiyi seçerseniz, o zaman öldürdüklerinizin hayaletleriyle yaşamak zorunda kalacaksınız – yani içinde bulunduğunuz durumu makul bulmak için kendinize “ileri” derken, daha fazla bıçak yapmak zorunda kalacak ve daha fazla depresyona gireceksiniz.

Jensen: Bu hayaletler nedir?

Prechtel: Hayaletlerden söz etmeden önce atalardan söz etmeliyiz çünkü bu ikisi birbiriyle bağlantılı.

Sık sık atalarınıza hürmet etmeniz gerektiğini duyarsınız, ama bence daha karmaşık bir durum söz konusu. Atalarımız çok da zeki değildi. Bir çok durumda bizlere bu kargaşayı bırakanlar da onlar. Bazıları harikaydı, ama diğerlerinin büyük ön yargıları vardı. Eğer hakları teslim edilirse o zaman onların ön yargılarını yaşamak zorunda kalmazsınız. Ama atalarınıza bir şey vermezseniz, eğer “Ben bu insanlardan geliyorum, bana bir etkileri yok, ben eşsiz bir bireyim” derseniz, o zaman hayatınızı atalarınızla mücadele ederek ya da onların başlattığı şeyleri sürdürerek yaşama konusunda lanetlenirsiniz. Kendiniz olmadan önce bunu yapmak zorunda kalacaksınız ve inandığınız şeyin peşine düşmeye değer.

Mayalılar bu durumla başa çıkmak için atalarına yaşamaları için bir yer veriyordu. Onlar için evler hazırlarsınız – “uyku evleri” denir bunlara – ve atalarınızı da oraya koyarsınız. Evler küçüktür, çünkü atalar fazla yer kaplamaz ama iyi düzenlenmiş bir yere ihtiyaçları vardır. Sonra atalarınızı güzel sözlerle beslersiniz. Kullandığımız diller eski, unutulmuş dillerimizden kaldı. Bu dillerin çoğu çok daha süslü diller. Ama şu anda kullandığımız dille de garip, gizemli ve şiirsel hediyeler yaratarak atalarımızı besleyebiliriz. Böylece günlük hayatlarımızı yiyip bitiren hayaletleri bizi depresyona sokamaz.

Eğer atalarımızın geçmiş on bin senenin ön yargılarından kurtulabilirsek o zaman kendi yerli ruhlarımıza ve kültürümüze giden yolu bulabiliriz. Onu bulduğumuzda artık hem evimizdeyizdir hem de hoş karşılanmışızdır.

Jensen: Atalarım Danimarkalı, Fransız, ve İskoç ama ben Kuzey Kaliforniya’da yaşıyorum. Yolumu nasıl bulabilirim?

Prechtel: Buradaki sorun atalarınızın Kuzey Amerika’ya göç etmiş olması değil, öldüklerinde borçlarının güzellik, keder ve dil aracılığıyla düzgün bir şekilde ödenmemiş olması. Birisi öldüğünde o kişinin ruhu bir sonraki dünyaya devam etmek zorunda. Eğer o kişi bir kabul töreninden geçmemişse, nereden geldiğini hatırlamıyorsa ve devam etmesi için ne yapması gerektiğini bilmiyorsa o zaman nereye gitmesi gerektiğini de bilemeyecektir. Ayrıca birisi öldüğünde, ruhu, dünyadayken varoluşunu beslemek için alınmış olan her şeyi geri vermek zorunda. Bütün eski cenaze töreni ritüelleri bu borcun öteki dünyaya ödenmesi ve ruhun yoluna devam etmesine yardımcı olmak için var.

Geride kalanların bu ruhsal borcun ödenmesine yardım etme yollarından birisi ise öleni özlemek. Diyelim ki babaanneniz öldü. Birileri ağlamamanız gerektiğini söyleyebilir; çünkü babaanneniz “daha iyi bir yere” gitti ve göz yaşı dökmek saf bencilliktir. Ama insanların birbirlerine ve yuvalarına duyduğu özlem hissi o kadar büyüktür ki, eğer bu hislerinizi ağlayarak ifade etmezseniz geleceği şiddetle zehirliyorsunuz demektir. Bu özlem duygusu yüksek sesle, güzelce ağlama ya da bir şarkıyla yahut ruhlara verilen güzel bir hediyeyle ifade edilmezse, diğer canlılara karşı şiddete dönüşür – ve daha önemlisi, dünyaya karşı şiddete dönüşür çünkü artık ev anlayışınız olmayacaktır. Ama öteki dünyayı kederinizle besleyebilirseniz, o zaman ölülerinizin toprağa gömüldüğü yerlerde yaşayabilirsiniz. Onlar da böylece bir şekilde etrafınızdaki peyzajın bir parçası olur.

Pek çok eski kültürde ölülerin elli sene boyunca yaşayanlar tarafından beslendiği bir cenaze töreni vardı. Yaşayanlar, ölülerin öteki dünya ve bu dünyaya olan borçlarını ritüellerle ödüyorlardı. Bu keder yaşanmazsa ataların hayaletleri kültürü takip etmeye başlar.

Yasını tutacak birkaç kişi varken bile yeterince zor, ama ya çok fazla sayıda ölü varsa? Hepsi için yas tutacak zaman kalmadığında ne olacak? Söz konusu sadece bir iki hayalet olmadığında (şaman bu konuda size yardım edebilir) ama ya yüzlerce, binlerce, milyonlarca hayalet söz konusu ise. Sadece atalarınız değil kendilerine saygısızlık yapılmış olan varlıklar da – tecavüz edilen kadınlar, sebepsiz yere katledilen hayvanlar, lime lime edilen toprak – hayalet olduğunda ne olacak?

Jensen: Burada metaforik bir şekilde mi konuşuyorsunuz?

Prechtel: Hayır, tam tersi. Hayaletler gerçekten sizi kovalayacak. Daima batan güneşe doğru sizi kovalarlar. Bu yüzden geçen binlerce yılda yaşanmış büyük göçler Batı’ya doğru oldu: insanlar hayaletlerden kaçıyor. İnsanlar bir süreliğine yeni bir yerde durup orada yaşamaya çalışıyor. Ama hayaletler her seferinde onları yakalıyor, büyük savaşlar, acılar ve sorunlar yaratıyorlar. Bu da aç hayalet kitlelerini doyurmaya yarıyor. Bunun ardından insanlar devam ediyor. Yer değiştirmeye devam ediyorlar. Asla yuvalarında olamıyorlar. Şimdi artık hayaletler tarafından yutulmaya ya da kaçmaya dayanan koskoca bir kültüre sahibiz.

Jensen: Hayaletler konusunda ne yapabiliriz?

Prechtel: Sınırlı bir gezegende hayaletlerden daha hızlı kaçamayız. Bizi güvende kılacak teknolojiler geliştirmeyi denedik: acılarımızı uyuşturacak ilaçlar, hayaletleri uzakta tutacak kaleler… ama hiçbir işe yaramıyorlar.

Bir köyde eğer bir aileye hayaletler dadanırsa şaman hayaleti yakalar, onu parçalara ayırır sonra da hepsini ayrı ayrı öteki dünyaya gönderir. Sonra şaman ve aile, düzenli bir program hazırlayıp öteki dünyayla ilişkilerini yeniden yoluna koyar. İşte yaşam tarzının sürdürülmesi böyle olur.

Batı kültürünün bunu nasıl yapabileceğini bilmiyorum. Dünyayı ölü kabul eden bir kültürün üyeleri bu kadar birikmiş borcu nasıl ödeyebilir? Bu hayaletlerden nasıl kaçabilirler? Bu kadar zamandır devam eden şeylerden sonra insanlar kendilerini tekrar evlerinde hissedebilirler mi?

Bir yerde kendimizi evimizde hissetmek için öncelikle nerede olduğumuzu anlamak zorundayız. Çevremize bakmak zorundayız. İkinci olarak, kendi tarihlerimizi bilmek zorundayız. Üçüncü olarak, atalarımızın hayaletlerini beslemek zorundayız. Böylece hayaletlerin bizi ya da etrafımızdaki insanları yemelerini önlemiş oluruz. Son olarak, artık yas tutmaya başlamamız gerekiyor. Keder, oturup her gün ağlamak anlamına gelmez. Keder, güzellik yaratmanız için ruhların size verdiği hediyeleri kullanmanız anlamına gelir. Bu şekilde ifade edilmeyen keder, insanın vücudunda zehirli bir atığa dönüşür ve bir bütün olarak kültür içerisinde farklı bir yere gönderilene dek saklanması gerekir. Aynı radyoaktif atıkların New Mexico’ya gönderilmesi gibi.

Bu sıkışmış kederin metabolize edilmesi gerekiyor. Bir kültür olarak ve onun içerisindeki bireyler olarak artık kederi hissetmeye başlamalıyız – o lezzetli, fantastik ve narin ilacı. İşte o zaman üzerinde yaşadığımız toprağa ruhsal hediyeler vermeye başlayabiliriz. Böylece hayaletler bir gün torunlarımıza orada yaşama izni verebilirler.

Jensen: Keder ve bir yere ait olma arasındaki ilişki nedir?

Prechtel: Yaşadığım Guatemala köyünde, sizden biri orada ölmeden ve hayatta kalanlar onun için göz yaşı dökmeden o yere ait sayılmazsınız. Birkaç nesil o toprakta yaşayıp ölmedikçe ve ruhunuz o toprakta beslenmedikçe, hâlâ bir ziyaretçi, bir turist sayılırsınız.

Bu köyde yaşarken, oğullarımdan biri daha bebekken tifodan öldü. Yavrumu kaybedince gizemli bir şekilde ve ansızın o toprağın gerçek, kabul görmüş bir yerlisi oldum. Toprağa sahip olmaktan söz etmiyorum. Ama kederle kirasını ödeyen, ritüelle kendini ifade eden onurlu bir kiracıydım. Çocuğum toprağa karışmıştı. Artık daha öncekine hiç benzemeyen bir tarzda havayla, ağaçlarla ve kayalarla cismen akraba olmuştum. Diğer köylüler aynı kayalarla, ağaçlarla ve havayla bağlı olduklarından artık hepimiz akrabaydık.

Şimdi, Danimarkalı, Fransalı ve İskoçyalı atalarınızın Kuzey Amerika’da toprağa gömüldüğünü söyleyebilirsiniz, o halde neden burada istenmeyesiniz? Neden kayalarla, ağaçlarla ve havayla bağınız olmasın?

Ölen akrabalarınız büyük ihtimalle hâlâ hayalet. Henüz gerçek ata haline dönüşmemiş, kabul edilmemiş ruhlar; çünkü borçları keder ve güzellikle ödenmemiş. Gerçek atalar oldukları zaman o bölgeyle birleşirsiniz ve bu dünyanın yaşamasına yardım etmeye başlarsınız. O noktada, bilgisayarlara, tost makinelerine, makinelere daha az ihtiyacınız olduğunu göreceksiniz – herşeye daha az ihtiyacınız olacak. Sonunda iyi yaşamaya başlayacaksınız.

O duruma gelebilmemiz için güzel sözleri, kederi ve kurbanı anlamak zorundayız. Kurban derken birisinin 3 gün izin alıp mahallesinde çalışmasını kastetmiyorum. Bu da bir parçası olabilir elbette. İnsan kadar insan olmayana da vermekten bahsediyorum.

Jensen: Yani hayaletlerle yüzleşmemiz gerektiğini söylüyorsunuz, bunu yapınca da…

Prechtel: O zaman düzeltici önlemlerden çok daha önemli olan [ilişkileri] sürdürmeden söz etmeliyiz. Bu kültür bir şeyi sürdürmek yerine onu düzeltmeye dayanıyor. Ancak sürekli düzeltmek yerine bir şeyi sürdürmeye başlayınca bize sorun yaratan şeyler çözülmesi daha kolay hale gelecek. Artık bugün düşündüğümüz anlamda düzeltmek gibi bir şey söz konusu olmayacak. Bugün bir şeyi düzeltmek, istediğimizi elde etmek anlamına geliyor. Oysa şu soruyu sormak anlamına gelmeli: ”Ne yapmam gerekiyor?”

Kültürümüz bireysel özgürlüğün üzerinde duruyor; ama bu tür bir özgürlük ancak merhamet nedir bilen ve bizi yakalayacak, topraklayacak ve kendimizden koruyacak kadar ruhsal dünyanın karmaşıklığını kavramış olan, gülen ve candan büyüklerle dolu bir köy varsa yaşanabilir.
Eğer modern dünya [ilişkileri] sürdürmeye başlarsa kendini yeniden tanımlamak zorunda kalacak. Ne insanların ve icatlarının ne de Tanrı’nın evrenin merkezinde olduğu yeni bir kültür gelişmek zorunda kalacak. Merkezde yer alması gereken şey boş bir yer olmalı. O boş yerde Tanrı ve insanlar hep beraber hem şarkı söyleyebilmeli hem de göz yaşı dökebilmeli. Belki de, bütün kültürlerin hem farklı hem de ortak mükemmellikleri, hayat ağacını dogmatik dinlerin ve her şeyi harfi harfine açıklayan zihinlerimizin sürdüğü yerden geriye getirebilir.

Jensen: Dogmatik dinlerden söz ederken Maya gelenekleri İspanyol misyonerlerin akınlarıyla nasıl başa çıktı?

Prechtel: İspanyollar köyümüze 1524’te geldi, ama kimseyi kiliselerine gitmeye ikna edemediler. Bu yüzden eski tapınağımızı yıktılar ve aynı yerde yeni bir kilise yapmak için aynı taşları kullandılar. (Bu yaygın bir uygulamaydı.) Ama Tzutujil halkı maharetlidir. Eski tapınağın taşlarını yeni kiliseyi inşa etmek için kullanılırken izlediler ve her taşın nereye konduğunu ezberlediler. Tzutujil halkı söz konusu olunca, bu garip, kare Avrupa kilisesi sadece eski tapınağın yeniden yapılmış haliydi. (Şaman olurken bütün taşların nerede olduğunu ezberlemek zorunda kaldım; çünkü hepsi kutsaldı. Londra’da acemi bir taksi şoförü gibiydim.)

Katolik rahipler 1600’lü yıllarda deprem ve kolera sebebiyle köyü terk etti. 50 sene sonra geri geldiklerinde ise kilisenin ortasında koca bir delik buldular. “Bu ne?” diye sordular.

Yerliler, rahiplerin o zamana dek kendi ana dinleriyle ilgili her şeyi yok ettiğini biliyordu. Bu yüzden “İsa’nın çarmıha gerilmesini canlandırırken hacı bu deliğe koyuyoruz.” dediler.

Aslında o delik asla doldurulmaması gereken bir boşluktu. Çünkü orijinal olarak orada bulunan tapınaktan kalan başka bir boş yerin oluşmasına sebep oldu. Bu da bütün varoluş katmanlarıyla bağlantı halindeydi.

Dört yüz elli senedir, Yerliler, Avrupalıların bir türlü anlayamadığı ya da göremediği bir şekilde geleneklerini koruyabildi. İspanyollar “Tanrınız nerede?“ diye sorduğunda, Yerliler o boş deliği gösterirdi. Ama 1950’lerde Amerikalı papazlar geldiğinde buna kanmadı. “Bu paganizm” dediler ve sonunda o boşluğu doldurdular.

1976 yılında bu olay meydana gelirken oradaydım. Öfkeden mosmordum. Köy konseyine gittim, ağzıma geleni saydım, bağırdım çağırdım. Yaşlılar sakin sakin sigaralarını içti ve bana hak verdiler. Yaklaşık bir saat sonra, artık nefesim tükenmişti. O an bambaşka bir konudan söz etmeye başladılar. “Kimsenin umurunda değil mi?” diye sordum.

“Ah, evet” dediler. “Umurumuzda. Ama bu Hristiyanlar biraz çamur kullanarak bu dünyayla öteki dünya arasındaki yolu yok edebileceklerine inanıyorsa onlarda zerre kadar beyin yok. Bu, senin endişe etmen kadar saçma. Ama eğer bir şey yapmak zorundaysan, kazma, kürek ve keski burada. Kazabilirsin.”

Böylece bir kaç yaşlı insanla birlikte kazdık. Daha sonra Katolikler boşluğu tekrar doldurdu ve iki hafta sonra tekrar kazdık. Bu şekilde beş kez kazdık, ta ki sonunda biri taştan bir kapak yapana kadar. Böylece Katolikler boşluk orada değilmiş gibi davranabilirdi ve biz de ne zaman boşluğu kullanmak istersek kapağı kaldırabilirdik.

İşte bu ülkedeki ruh şimdi böyle bir şey. Delik, beslenmesi gereken boşluk hala orada ama ruhsal unutkanlıkla üstü örtülmüş durumda. O güzel boşluğu ilaçlarla, televizyonla, patates cipsleriyle – aklınıza gelen her şeyle – doldurmaya çalışıyoruz. Ama doldurulamaz. Oranın boşluk olarak kalması gerekiyor.

Jensen: Boşluk neden kutsal?

Prechtel: Maya halkı, dünyanın bir yaratıcının ellerinden çıkmayıp bu boşluktan meydana geldiğini ve meyvesi çeşitlilik olan bir ağaca dönüştüğünü biliyor. İnsanlar o ağaçta değildi, ama temelde o ağaç üzerinde olan her şey sonuçta insanın içine karıştı. İçinizde su kabağı tohumları var, rakunlar ve amipler var – her şey var.

Ağaç olgunluğa eriştiğinde, çiçek açtığında ve meyve verdiğinde, o meyve sesten oluşmuştu ve toprağa düşen her bir parçası filizlendi ve çok çeşitli yaşam türlerini dünyaya getirdi. Sonra yaşlı ağaç öldü ve kadim seslerden oluşan humusa dönüştü. O humus her şeyin bu güne kadar gelişmesine yardım ediyor. Dokunduğumuz, hissettiğimiz ve tattığımız her şey aslında o özgün çeşitliliğin bir tezahürü. Bu da ağacın aslında ölmediği ama parçalara ayrıldığı ve sürekli kendini bir araya getirmeye çalıştığı anlamına geliyor.

Her yıl köyümde, hala bozulmamışken, yetişkinliğe kabul edilecek olan genç erkek ve kadınlar o ağacı hayata döndürmeye çalışmak için delikten öteki dünyaya giderdi. Kutsal seslerinin ve göz yaşlarının tohumlarını, yaşlı ağacın çok uzun zaman önce yaşadığı o boşluğa yerleştirirlerdi. Ve ağaç geri büyürdü. Ama senenin geri kalanında, köy, ağacın çeşitli biçimlerini yiyip bitirirdi. Böylece her yıl yetişkinliğe kabul edilecek olan yeni genç erkek ve kadınların ağacı tekrar hayata döndürmesi gerekiyordu. Bu genç erkek ve kadınlar o boşluğa inebiliyor ve hayat ağacını  yeniden canlandırabiliyordu çünkü nasıl güzel sözler söyleyeceklerini, nasıl kederleneceklerini ve diğer canlılarla mücadele edip onları öldürmek yerine ölümle nasıl mücadele etmeleri gerektiğini biliyorlardı.

Jensen: “Ölümle mücadele etmek” derken, ölümün kaçınılmazlığına direndiler mi yok reddettiler mi demek istiyorsun?

Prechtel: Hayır, aksine, onların ölümle güreştiğini söylüyorum. Yaşamın olması için ölümle ruhsal bir güreş olmak zorunda yoksa bu sizi öldürebilen gerçek bir savaşa dönüşür.

Ölümle olan problem, tanrılarının akılcı olması. Mayaların 13 tanrıçası ve 13 ölüm tanrısı var. Bu ilahların hayal gücü yok. Bu nedenle bizi öldürüp yemek zorundalar – ruhlarımızı, hayal gücümüzü elde etmek için. Bir kez ölüm ruhunuzu ele geçirince o artık mutludur. Bu yüzden bir müddet öldürmeye ara verir. Ama daha sonra aşağıya inip – tüm güzel sözlerinizle – ölümden ruhunuzu geri istemelisiniz. Ölüm reddettiğinde onunla kumar oynamanız gerekir, çünkü ölüm sadece bir kuralı dinler: şans kuralı. Böylece kumar kemiklerini kullanır ve ölümü güzel sözler söyleyerek cezbetmeye çalışırsınız. İşte buna “ölümle güreşmek” diyoruz. Elbette ölümü öldüremezsiniz. Böyle bir karşılaşmada ümit edebileceğiniz en iyi şey ölümü beraberliğe razı etmek. O zaman ölüm size “Peki, bak ne diyeceğim. Beni bu güzel sözlerle düzenli bir şekilde beslemeye devam edeceğine ve vaktinde öleceğine söz verirsen sana ruhunu geri vereceğim.” diyecek.

Tören sırasında, genç erkek ve kadınlar ölümle güreşirken aslında yaptıkları şey bir sözleşme imzalamak. Bu sözleşmede “Sonsuza dek yaşamalıyım şeklindeki idealist düşünceden vazgeçiyorum” yazıyor. O zaman ruhunuz geri dönmüş olur, ama sanatınızın, güzel sözlerinizin ve hayal gücünüzün meyvesinden bir parçayı ritüel olarak öteki dünyaya vermek zorundasınız. Ölümle yapacağınız tek anlaşma bu. Eğer daha iyi bir anlaşmaya varmaya çalışırsanız pek çok insanın ölümüne sebep olursunuz. Bütün bir kültür daha iyi bir anlaşma yapmak istediğinde ya da güzel sözlerle ölümle güreşmeyi reddettiği zaman, ölüm savaşlar ve depresyon ile bizleri gerçek anlamda yemek için ortaya çıkar.

Jensen: Yerli ruhunu biraz daha anlatın.

Prechtel: Kültürel zemini ya da etnik kökeni ne olursa olsun, dünya üzerindeki herkes kendi zihni tarafından yaratılmış giderek daha düşman bir ortamda hayatta kalmak için mücadele eden bir yerli ruhuna sahip. Modern insanın bedeni, akılcı zihin – makine çağının değerlerine bağlı olan zihin – ve yerli ruhu arasındaki bir savaş alanına dönüşmüş durumda. Bu savaş yoğun ruhsal ve fiziksel hastalık sebebi.

Acımasız bir kültür yok edici zihniyet, tüm halkları, doğayı, hayal gücünü ve ruhsal bilgiyi yiyip bitirerek son birkaç yüzyılda dünya üzerindeki sözde ilerlemesini güçlendirdi. Tıpkı bir buldozer gibi, geride homojen, düz bir uygarlık parçası bıraktı. Bu dünya üzerindeki her insan, ister Afrika’dan, Asya’dan, ister Avrupa’dan ya da Amerika’dan olsun, hikayeleri, ritüelleri, yaratıcılıkları, dili ve yaşam tarzları bu zihniyet tarafından ellerinden alınmış, köleleştirilmiş, yasaklanmış, sömürülmüş ya da yok edilmiş atalara sahip. İçimizde yerli olan şey – diğer bir deyişle, doğal, gizli, açıklaması zor, cömert, yavaş yavaş gelişen ve köy odaklı olan şey – yüreğimizin gettolarına sürgün edildi ya da ruhsal alandaki rezervasyonlarda gözlerden saklandı. Düşüncelerimizin aslında yaşamımızın merkezi olduğuna inanmamız öğretildi. Ait olduğumuz bu fethedici modern kültür gibi, dünyayı yerli ruhu ile değil zihinle kavrıyoruz.

Ve bu yerli ruh, hafta sonları “vahşi erkek” veya “vahşi kadın” inzivası yaşadıktan sonra iş kıyafetlerinizi giydiğinizde çıkarılabilen bir şey değil. Eğlenceli ya da moda olduğu için ilgilenebileceğiniz bir şey değil. Özgün olmak zorunda, ruhsal olarak pahalı olmak zorunda.

Jensen: Yerli geleneklerin kullanılmasında iki genel durum söz konusu. Bunlardan biri hafta içi borsacı olmaya devam ederken hafta sonu inzivaları için arka bahçenizde bir terleme çadırı yapmanızda hiçbir sorun yok.

Prechtel: Tüketici metodu.

Jensen: Diğeri ise, ki ben de buna katılıyorum, yerli geleneklerin mahremiyetine saygı duymak ve onları kendi amaçlarımız uğruna sinsice bozmamak zorunda olduğumuz.

Prechtel: Bunu yapmamaya büyük özen gösterdim. Gerçek şu ki ilk başta Maya gelenekleri hakkında asla kitap yazmak istemedim. Büyüdüğüm yer olan Pueblo Rezervasyonu’nda yazmak bir tabuydu; çünkü yazmak bilgiyi dondurur. Ayrıca bilgi gizli tutulmuyorsa ve sadece kutsal koşullar altında kullanılmıyorsa o zaman fazla bilginin faydası olmaz. Çoğu kez en kutsal şeyler en basit ve sıradan şeylerdir. Bu sıradanlık incelikli ve gelenekselleşmiş şekilde düzenlendiğinde, sıra dışı bir hal alır ve ruhsal faydasını sürdürür.

Jensen: Yazdığınız gelenekler sizin yerel Güneybatı gelenekleriniz değil.

Prechtel: Hayır, ama ben Guatemala’da Santiago Atitlán’da uzun seneler boyu yaşadım. Orada evlendim, çocuklarım oldu. Orada bir hayat kurdum. ABD destekli ölüm timleri geldiğinde yedi yıl içerisinde bin 800’den fazla köylü öldürüldü: vuruldu, dövüldü, işkence gördü, zehirlendi, parçalandı, deliklerde açlıktan öldü, kafaları kesildi, ortadan kayboldu. Bu olayların hepsi 1979’dan önce hayatlarında hiç silah sesi duymamış insanların yaşadığı bir köyde oldu. 1980’lerde başıma ödül konulmuştu ve üç kere ölümden döndüm. Ailemi de yanıma alıp ABD’ye geri döndüm. Eşim daha sonra iki oğlumuzu da yanına alarak evine döndü ve ayrıldık. Çocuklar kısa süre sonra bana döndü. Şimdi artık koca adamlar.

1992’de bir katliam daha oldu ve Guatemala’ya dönmek zorunda kaldım. Bazı genç Tzutujil erkekleri beni bir kamyonetle almaya geldi. Başlı başına tuhaftı; çünkü daha önce kimsenin arabası yoktu. Beni kabak yüklü kamyonetin kasasına gizlediler. Ne zaman askerler tarafından yolumuz kesilse askerler sadece kabak görüyor ve geçmemize izin veriyordu. Çok dikkatli bakmıyorlardı. (Askerlerin çoğu aslında kimseyi öldürmek istemiyordu: öldürmeleri için kışkırtılmaları gerek. Ama yine de öldürüyorlar.)

Bütün kontrol noktalarını geçtikten sonra ön tarafa geçip oturdum. Diğer yolcuların hepsi çocuktu. Bu olay ben ayrıldıktan sekiz sene sonra meydana gelmişti. Çocuklar neredeyse öğretmenimin adını unutmuştu. Öğretmenim çevredeki en büyük ve en ünlü şamanlardan birisiydi.

Yola devam ederken bana “Şu dağın hikayesini biliyor musun?” diye sordular.

“Evet”, dedim, “Adı S’kuut. Aslında okyanustaymış ama sürüngenlerin yaşlı tanrıçası tarafından toprağa getirilmiş.”

“Kim o tanrıça?”

Kısa süre sonra kamyonet iyice yavaşlamıştı; çünkü atalarının o kadim hikayelerini dinleyerek her bir dağı, geçidi, kaya bloğunu yeniden keşfediyorlardı. İki saat kadar sonra “Nasıl oluyor da bunları bilmiyorsunuz?” diye sordum.

Bir tanesi şöyle cevap verdi: “Bu ikisi Hristiyan, bu yüzden bilmelerine izin yok. Geri kalanlarımızın da anne babası yok. 1980’lerde öldürüldüler.”

Bu sarışın melez Amerikalı – bu çocuklarla hiçbir kan bağı olmayan birisi olarak – onlara kendi halkının hikayelerini anlatıyordum. O an, bu çocukların ve kendi iki oğlumun da köy hayatının zenginliğini hiçbir zaman bilemeyeceğini anladım. Bu yerle olan bağlantılarını kaybediyorlardı. Bildiklerimi yazmam gerekiyordu ama ayrıntıları yazamazdım – yani göle gidip bunu yaptığımızı ve bu adağı oraya koyduğumu vs. – çünkü o zaman bu ritüellere el koyulabilirdi.

Ritüellerin detaylarını yazmama kararım ABD’de bir çok insanı kızdırdı. Onlara nasıl yapıldığını anlatmamda ısrar ediyorlar. Onlara her zaman “Bu teknoloji değil.” diyorum.

Jensen: Şamanizmin gücünün belirli kelimeler ya da dualarda olmadığını açıkça belirttiniz.

Prechtel: Öğretmenim, her zaman, bu dünya üzerinde iyi yaşayabilmek için herhangi bir ümit olacaksa kadim kökleri alıp içine yeni bir özsu koymamız gerektiğini söylerdi. Yeni bir şey yapmamız gerekiyor anlamında değil, eski bir şeyi yeni bir şekilde yapmamız gerekiyor. Bu da büyük cesaret ister.

Bu kitapları, sözlü geleneği okuyucuya açık bir şekilde yazabilseydim okuyucuların kendi yerli ruhlarının hatıralarının ortaya çıkmaya başlayabileceğine karar verdim. Elbette insanlara uçağa binip Guatemala’ya gitmeyin diyorum. Bu hayal kırıklığı ve yağmalamadan başka bir şey getirmez. Cevap yaşadığın yerde, kendi arka bahçende bulunmalı. Başka bir kültürü araştırmanın tek sebebi kendi kültüründeki yoksunluğu koklayabilmek. Başka bir kültüre gidip bir şekilde kabul edilseniz bile kendi kültürünüzü terk etmeyerek toprağınıza geri dönmek ve kültürünüzün yabancılaşmış yerli geleneklerini kabilecilik, tutuculuk ve özelleşmiş, nihilistçe kibirden uzaktaki gündelik hayatta elde etme yükümlülüğüne sahipsiniz.

İster geleneklerden ister doğal kaynaklardan söz edelim, doğrusu bu. Şu anda “genetik araştırmacılar” yerli insanların kullandığı bitkileri incelemek için Brezilya’ya gidiyor. Neden? Zengin, beyaz Kuzey Amerikalıları kendi kültürlerinin aptallıkları sonucunda oluşan hastalıklardan kurtarabilsinler diye. Evlerinde kalıp ölümlü oldukları kaçınılmaz gerçeğinin hep beraber yasını tutarak kendi kültürlerinin hayal gücü ve erdem eksikliğiyle yüzleşseler çok daha iyi olacak hastalıkları mekanik olarak tedavi etmek için diğer halkların geleneklerini araştırıyorlar.

İnsanlar ayrıca yerli diye pazarlanan pek çok şeyin aslında öyle olmadığını da bilmeli. Örneğin, terleme çadırı törenlerinin çoğu aslında Cizvit’tir. 1850’lerden önce hiçbir Kızılderili Büyük Ruh’u duymamıştı. Bunların hepsi Cizvit’lerden geliyor.

Jensen: Batı kültürünün sorunlarından birinin to be fiilinin kullanımı olduğunu söylemiştiniz.

Prechtel: Çocukken Keres adı verilen bir Pueblo dili konuşuyordum. Bu dilde to be fiili yok. Temel olarak sıfatlardan oluşan bir dildi. Santiago Atitlán’da hayatta kalabilme sırlarımdan birisi Tzuttujil dilinin de to be fiiline sahip olmamasıydı. Tzutujil oluş üzerine değil aidiyet ve taşıma üzerine bir dil. To be fiili olmadan bir şeyin kesinlikle bu veya şu olduğunu söyleyemeyiz. Eğer iki kişi tartışıyorsa, yakacak odun gibi “bölünmüş” oldukları söylenir, ama her ikisi de aslında aynı özdendir. Ulusların elde etmek ya da savunmak uğruna savaştığı ve öldüğü bazı doğrular ve yanlışların geleneksel Tzutujil kavramlarında yeri yok. Bu da Tzutujil halkı doğruyu ve yanlışı ayırt edemeyecek kadar “ilkel” olduğu için değil, hayatlarının kesin durumlara ya da kalıcılığa dayanmaması. Mayalar hiçbir şeyin kendi kendine sürmeyeceğine inanır. Hayatlarının yaratımdan çok sürdürmeye yönelik olmasının sebebi budur.

Söz konusu Tzutujil dili olduğunda “aidiyet” ile “oluş” arasında fazla bir fark yok. “O bir annedir” diyemezsiniz mesela. Tzutujil dilinde birisine ancak kimin annesi olduğunu söyleyerek, kime ait olduğunu söyleyerek anne diyebilirsiniz. Aynı şekilde “O bir şamandır” diyemezsiniz, “İz sürme biçimi ona ait” diyebilirsiniz.

Modern Batı kültürünün Santiago Atitlán’da gerçekten tutunması için, amacına ulaşamamış din adamlarının, yöneticilerin ve politikacıların öncelikle dile zarar vermesi gerekirdi. Dil, Maya evrenini bir arada tutan bir yapıştırıcıdır: etkili ve güzel konuşma, ataların mitolojilerle hayata bağlı oluşu. Tanrıların sözleri tüm kemiklerimizdeydi. Ama Batılılar to be fiilini gençlerimize dayatınca, bütün o kadim Maya dünyası modern çağın dişleri arasında kayboldu.

To be fiiline sahip bir kültürde, insan daima kimlikle ilgilenir. Kim olduğunuza karar vermek için kim olmadığınıza da karar vermeniz gerekir. Ait olma kavramına dayanan bir kültürde, diğerlerine bağlı olmak zorundasınız. Nerede bulunduğunuz ve kiminle birlikte bulunduğunuza göre tanımlanırsınız. To be fiili, dilin güzelliğini ve süslemelerini ortadan kaldırarak dili basitleştirir. Ama dil daha verimli bir hal alır. To be fiili çok verimlidir. Bir şeyler inşa etmenize izin verir.

Ama inşa etmektense Mayalar bir meyve veya bir bağ gibi görünme olasılığına izin veren bir iklim oluşturmaya çalışırlar. Her şeyi gözetirler. Geçmişte, büyük anıtlar inşa ettikleri zaman, modern kültürde olduğu gibi amaç dünyayı belirli bir şekilde olmaya zorlamak değildi; tanrıların insanlara verdiği büyük hediyelere uygun bir şekilde dünyaya geri ödemekti. Mayalar dünyayı kendi istedikleri gibi olması için zorlamazlar: dünyayla arkadaş edinirler; onlar hayata aittir.

Jensen: Sürdürmenin önemi konusunda çok şey söylediniz. Bu durum Tzutujilerin derme çatma evler yapmalarıyla nasıl ilişkilendirilebilir?

Prechtel: Köyde insanlar, demir, kereste veya çivi kullanmadan evlerini geleneksel materyallerle yapardı, ama evler muhteşemdi. Pek çoğu ağaç kabuğu ve liften örülüyordu. Bedenin evi gibi insanın içerisinde uyuduğu ev de güzel ve dayanıklı olmalı; ancak bir müddet sonra yıkılmasını engelleyecek kadar da sağlam olmamalı. Eğer eviniz yıkılmazsa onu yenilemek için hiç bir sebep kalmaz. Ve bir şeyi değerli kılan onun yenilenebilirliğidir. Onu anlamlı kılan sürdürmedir.

Köyün birlikteliği ve mutluluğunun sırrı her zaman insanların cömertliği olmuştur, ama bu cömertliğin sırrı yetersizlik ve zayıflamadır. Köyümüzün kulübeleri uzun süre dayanacak şekilde inşa edilmediği için düzenli olarak yenilenmeleri gerekiyordu. Bunun için de köylüler senede en az bir kez birinin kulübesinde çalışmak için bir araya geliyordu. Eviniz yıkılmak üzereyken herkesi davet ediyordunuz. Çocuklar etrafta koşuşup herkesin yaptığı şeyi bozardı. Genç kadınlar su getirirdi. Genç erkekler taş taşırdı. Yaşlı erkekler herkese ne yapmaları gerektiğini anlatırdı, yaşlı kadınlar yaşlı erkeklere yanlış yaptıklarını söylerdi. Ev onarıldığında herkes beraber yemek yerdi, evi överdi, güler ve ağlardı. Birkaç gün içerisinde bir sonraki eve geçerlerdi. Bu şekilde köyde her ailenin evi yeniden kurulur ve bir araya getirilirdi. Her zaman böyle oldu.

Ardından misyonerler, iş adamları ve politikacılar kereste, teneke ve sağlam evler getirdi. Artık evler uzun süre dayanıyor; ama ilişkiler dayanmıyor.

Bazı bakımlardan krizler toplulukları bir araya getirir. Bugün bile, eğer sel olmuşsa veya semtin yakınlarına bir otoban yapılacaksa, insanlar sorunu çözmek için bir araya gelir. Mayalar kriz olsun diye beklemez; kriz yaratırlar. Onların ruhsallığı koreografik felaketlere – diğer adıyla ritüellere – dayanır. Bu felaketlerde herkes bir diğerinin giysisini, evini ya da topluluğu yahut dünyayı yeniden yapmak, oluşturmak zorunda. Her şey sürdürülmüş olmalı, çünkü her şey öylesine narin yapılmıştır ki sonunda yıkılması kaçınılmaz. Bir şeyi daha güçlü yapan şey onun yeniden bir araya getirilmesi, yenilenmesi. Bu durum evlerimiz, dilimiz ve ilişkilerimiz için de geçerli.

Çok zayıf olmayan bir şeyi çok kısa sürede parçalanmasını sağlamak, çok dayanıklı olmayan bir şeyi kalıcı kılmak güzel bir denge. İncelik gerektiren bir şey. Hepimiz kendimizden sonra yaşayacak bir şey yapmak isteriz, ama bu şey bir ev ya da bir başka nesne olmamalı. Kendi kendini sürdüren bir köy olmalı. Bu türden sonsuz bir yenilenme süreci, ulaşmayı dilememiz gereken yegane kalıcı şey olmalı.

Çeviri: CemC
Düzeltme: Serhat Elfun Demirkol

Kindred Spirit Dergisi – Carlos Castaneda Röportaj

Kindred Spirit Dergisi – Carlos Castaneda Röportaj

1960’ların başında Carlos Castaneda dokuz kitabından birincisi olan “Don Juan’nın Öğretileri – Yaqui Kızılderililerin Bilgi Yöntemi” yayınladığında dünyaya derin bir darbe vurmuştur. Bu kitapta,  Sonora Meksika’daki bir Yaqui Kızılderilisinin gözetimi altındaki bir büyücü çömezi olarak, edindiği deneyimleri anlatmaktadır. UCLA’dan bir antropoloji öğrencisi olarak doktora tezi için halüsinojen kaktüs olan peyote hakkında bilgi toplarken, don Juan Matus ile karşılaştı. Kitap yayınlandığı anda Castaneda bir inanç figürü oldu. Her ne kadar çok ender olarak röportaj vermesine rağmen Castaneda bu yılın (1997 yılından bahsediliyor ÇN) Şubat ayında konuştu, ve ne söylediğinin merak ettiğinizi sanıyoruz.
Castaneda’nın kitabı ‘savaşçının yolu’ görüşünü ileri sürmektedir, mükemmel yaşama, kişisel tarihi silme, ölümü danışman olarak alma ve kendi önemliliğini yok etme. Castaneda, don Juan, diğer öğretmen arkadaşları ve çömezleri ile olan etkileşimini, alayın ve eleştirinin hedefi olan ciddi bir Batı bilgininin, sosyal modelini bir tarafa bırakarak, bilinmeyenin gizeminde uyanışını açıklayarak, samimi olarak gözler önüne sermektedir.
Fayda değerinin yanında, Castaneda’nın çalışması şüphesiz yazınsal bir kaliteye de sahiptir. Şiir, büyü ve güzellik ile doldurulmuştur. Dokuz kitabı da çok satar kategorisine girmiş ve tüm önemli dillere çevirileri yapılmıştır.
Castaneda’nın arkadaşları, Taisha Abelar ve Florinda Donner-Grau, da don Juan ile olan deneyimlerini “Büyü Geçişi” ve “Rüyacı” kitapları ile anlatmışlardır. Castanedanın bazı kitaplarındaki kahramanı Carol Tiggs ise halen herhangi bir kitap yayınlamamıştır.
Carlos Castaneda’dan Tensegrity: Kadim Meksika Şamanlarından Büyülü Geçişler.
Şimdi, Carlos Castaneda ve arkadaşları Taisha Abelar, Florinda Donner-Grau ve Carol Tiggs, don Juan’nın dünyasının daha ulaşılabilir olmasına çalıştılar. Son günlerde don Juan’nın onlara öğrettiği Tensegry adındaki fiziksel hareketlerden oluşan bir yöntem ile ortaya çıktılar. İspanya fethi öncesi Meksika’da yaşayan şamanlar tarafından geliştirilmiş olan, algıyı yükseltmek ve fiziksel  bedeni güçlendirmek için tasarlanmış bu hareketlerin bazı modernleştirilmiş uyarlamalarına “Büyülü Geçişler” adı veriliyor. Tensegrity mimarlıktan ödünç alınmış bir kavram olup bedendeki kas ve tendonların gerginleştirmek ve gevşetmenin özü anlamına gelir. Bedene uygulandığında, büyülü geçişlere götüren gerilme ve bütünlüğün etkileşimi olarak tanımlanır.
Tensegrity seminerlerinin süresi bir hafta sonundan, günde birkaç saatin bu hareketlere tahsis edildiği, haftalarca uzunluğa kadar değişik dizilerdedir. Aynı zamanda üç adet video da yayınlandı: Bölüm 1, On iki Temel Hareket – Enerji Toplamak ve Sağlıyı İyileştirmek; Bölüm 2, Dağılmış Enerjiyi Paylaşmak; ve Bölüm 3, Enerjik olarak bir Alandan diğerine geçmek. Tüm bu videolar Cleargreen, Santa Monika, Kalifornia firmasınca yayınlandı ve oradan veya www.castaneda.com (www.webb.com/Castaneda – bu site artık kullanılmıyor ÇN) ‘dan tedarik edilebilir. Cleargreen Carlos Castanedanın Tensegrity kitabını bu yılın sonunda (1997 yılından bahsediliyor ÇN) yayınlıyacak.
Bu yıl Şubat ayında, Castaneda, Daniel Trujillo Rivas’ın Şili ve Arjantinde yayınlanan Uno Mismo dergisi için sorduğu soruları yanıtladı:
Carlos Castaneda ile karşılaşmam, 30 yıldır efsane ve mitlerle çevrelenmiş, bu sınıflandırılamayan yazar,  benim için dehşetli bir andı. Kolomb öncesi Amerikan kültürünün devrimci fikirleri ile yüzyılın en önemli yazınsal olgusu idi.
Dokuz kitaptan sonra dahi, başlangıçta halen Castaneda hakkında aynı sorular vardı: O gerçekte kimdi? Bir Antropolog? Yetenekli bir yazar? Bir büyücü çömezi? Veya kusursuz bir şaman mı? Şimdi kişisel olarak onunla konuşabilecek ve bu soruların cevabını alabileceğimin umudunu taşıyordum.

DTR : Bay Castaneda, yıllarca kesin bir kimliksizlikle saklandınız. Bu şartları değiştirmeye ve siz ve üç arkadaşınızla, nagual Juan Matus’tan edindiğiniz öğretiyi halk karşısında konuşmaya ne sebep oldu.

CC : Bizi don Juan Matus’un fikirlerini yaymaya zorlayan, öğrettiklerini aydınlığa çıkarma ihtiyacı oldu. Bizim için, bu daha fazla ertelenemeyecek bir görevdi. Onun diğer üç öğrencisi ve ben, don Juan Matus’un bize tanıştırdığı dünya, tüm insan varlıklarının algısı dahilinde olduğu fikrine vardık.  Hangi yolun uygun olacağını aramızda tartıştık. Don Juan’nın yolu bizim kimliğimizi saklamayı mı öneriyordu? Bu kabul edilemez bir olasılıktı. Diğer geçerli yol ise don Juan’nın fikirlerini yaymaktı: son derece tehlikeli ve zahmetli bir seçimdi, fakat bu, don Juan’nın tüm öğretilerine kattığına inandığımız kıymettin tek seçimi idi.

DTR : Savaşçının öngörülemez hareketleri ile ilgili söylediklerine göre, ki bunların on kez kanıtlanması gerekir, halka açık olan şu andaki gidişinizin bir yerde sona ereceğini beklemeli miyiz? Nereye kadar?

CC : Bizim için, zamana ait kriterler koymak mümkün değil. Biz don Juan’nın koyduğu öncül önermelere göre yaşıyor ve asla onlardan sapmıyoruz. Don Juan Matus bize, söylediklerine göre yaşayan bir adanın tüyler ürpertici örneğini vermişti. Ve ben de bunun tüyler ürpertici bir örnek olduğunu çünkü özenmek en zor şeydir; yekpare olmak ve aynı zamanda herhangi bir şeyle yüz-yüze gelebilecek kadar esnek olmak. Bu don Juan’nın hayatını yaşadığı yoldur.
Bu öncüller çerçevesinde, bir kimsenin olabileceği tek şey kusursuz uzlaştırıcı olmaktır. Biri, bu kozmik satranç maçındaki oyuncu değil, biri basitçe satranç tahtasındaki bir piyondur. Her şeye karar veren, büyücülerin niyet veya Ruh dedikleri kişisel olmayan bir farkındalık gücüdür.

DTR : Kanıtlayabildiğim kadarıyla, ortodoks antropoloji, ve aynı zamanda Kolomb-Öncesi Amerikan mirası iddiasını savunanlar, çalışmalarınızın güvenilirliğini baltalıyorlar. Çalışmalarınızın yalnızca sizin edebi yeteneğinizin sonucu olduğu inancı bugün de devam etmektedir. Aynı zamanda,  sizi çifte standart uygulamakla suçlayan başkaları da var, çünkü onlara göre, sizin yaşam şekliniz ve faaliyetleriniz çoğunlukla bir şamandan beklenenin aksidir. Bu şüpheleri nasıl açıklıyacaksınız?

CC : Batılı insanın algılama sistemi bizi ön yargılı fikirlere inanmaya itiyor. Tüm yargılarımızı her zaman önsel (a priori) bir şeye dayandırıyoruz. Örnek olarak, ‘ortodoks’ fikrinin ne olduğu. Ortodoks antropoloji nedir? Üniversite amfilerinde öğretileni midir? Şamanın davranış tarzı nedir? Başına tüyler takıp ruhlar için dans etmesi mi?
Otuz yıldır, insanlar Carlos Castaneda’yı yazınsal bir karakter yaratmakla suçluyor, çünkü basitçe benim anlattıklarım antropoloji ile ‘a priori’ olarak aynı fikirde değil – ders sınıflarında belirlenen veya  antropoloji çalışmaları alanında çalışılan fikirler değil. Ancak, don Juan’nın bana öğrettikleri,   toplu davranış olarak isimlendirilen duruma uygun geliyor, bu şartlar altında, ön yargıda bulunmak çok az veya neredeyse asla ortaya çıkmaz.
Şamanizm konusunda kararlar vermeye kendimi yeterli görmedim, çünkü bunu yapabilmek için şaman dünyasının aktif bir üyesi olmak gerekir. Bir sosyal bilimci, mesela sosyolog diyelim, batı dünyası ile ilgili bir konuda  sosyolojik bir karara varması çok kolaydır, çünkü kendisi bir sosyolog olarak batı dünyasının etkin bir üyesidir. Fakat şimdi, son iki yılını diğer kültürleri incelemekle geçiren bir antropolog, onlar için güvenilir bir karara nasıl varabilir? Bir kültürel dünyanın üyeliğini kazanmak yaşam boyu süren bir çabaya gerek duyar. Benim, kadim Meksika şamanlarının dünyasında otuz yıldan fazla çalışmalarım var, buna rağmen samimiyetle diyebilirim ki, bu dünya ile ilgili karar verecek hatta bir şey önerecek kadar bile bu üyeliği kazandığıma inanmıyorum.
Bunu farklı disiplinlerden gelen kişilerle tartıştım, ortaya koyduğum öncülleri hepsinin anladığını ve kabul ettiklerini gördüm. Fakat, daha sonra geriye döndüklerinde, vardıkları sonuçlarda saçma bir hata yapmış olabilecekleri ihtimalini dahi taşımadan, kabul ettikleri her şeyi unuttuklarını ve ortodoks akademik prensipleri desteklemeye devam ettiler. Öyle anlaşılıyor ki, algılama sistemimiz anlaşılmazdır.

DTR : Neden fotoğrafının çekilmesine, sesinin kaydedilmesine ve hayat hikayenin bilinmesine izin vermiyorsun? Bu insanı etkiler mi, eğer öğle ise nasıl, spiritüel çalışmalarında başardın? Bir doğrulama olarak, senin gerçekten kim olduğunun, duyurduğun yolu takip etmenin gerçekten mümkün olduğunu ve samimi olarak gerçeği arayanlar için yararlı bir bilgi olacağını düşünmüyor musun?

CC : Resim çektirme ve kişisel bilgiler konusunda, ben ve diğer üç çömez don Juan’nın talimatlarını uyguluyor. Don Juan gibi bir şaman için, kişisel bilgileri vermekten kaçınma düşüncesi çok basittir. “Kişisel tarihi” terk etmek bir zorunluluktur. “Ben” den ayrılmak son derece can sıkıcı ve zor bir şeydir. Don Juan gibi şamanların istediği, “ben” in hesaba katılmadığı bir akışkanlık durumunda olmaktır. O, fotoğrafın ve kişisel bilgilerin bulunmaması, bilinçaltı yolu ile etki alanına mutlak bir şekilde  herhangi birinin girmesini etkilediğini düşünür. Daima fotoğraf, ses kayıtları ve kişisel bilgileri kullanmaya alıştık, tüm bunlar kişisel önem düşüncesinden fışkırmaktadır. Don Juan, bir şaman hakkında bir şey bilmemenin daha iyi olduğunu; bu şekilde bir kişi ile karşılaşıldığında onu kabul edilebilir bir fikir olarak algılarız. Bu her günkü dünyada olanların  tersidir, orada psikolojik problemleri olup, fikirleri olmayan kişilerle karşılaşırız, tüm bu insanlar “ben, ben, ben” ile ağzına kadar doludur.

DTR : Takipçilerinizin, sizin ve arkadaşlarınızın yaydığı bilgiyi kuşatan, açıklığı ve ticari altyapıyı (yazınsal işinizin bu kısmını) nasıl yorumlamaları gerekir? Cleargreen, Laugan Productions and Toltek Artists gibi diğer şirketlerle ilişkiniz gerçekte nasıldır? Ticari bağlamda soruyorum.

CC : İşimin bu evresinde don Juan Matus’un fikirlerini yaymam için beni temsil edecek birilerine ihtiyacım var. Cleargreen bizim işimizle büyük benzerliği olan bir şirket, aynı zamanda  Laugan Productions and Toltek Artists de öyle. Don Juan’nın öğretilerini modern dünyaya yayma fikri benim ulaşamayacağım ticari ve sanatsal medyayı kullanmayı içermektedir. Don Juan’nın fikirlerine benzerlikleri olan şirketler olarak, Cleargreen ve Laugan Productions and Toltek Artists, benim yaymak istediklerimi yaymayı sağlama kapasiteleri olan şirketlerdir.
Her zaman, kişisel olmayan şirketlerde, onlara verilen ve kendi ideolojilerine uyarlanan, her şeye hakim olma ve dönüştürme eğilimi vardır. Eğer, Cleargreen ve Laugan Productions and Toltek Artists’in samimi ilgisi olmasaydı, don Juan’nın söyledikleri şimdiden başka bir şeye dönüştürülmüş olacaktı.

DTR : Şöhret elde etmek için, şu veya bu şekilde size bağlanan büyük sayıda insan var. Kendi kişisel teorisini üretmektense sizin öğretinizi yorumlayan ve yeniden düzenleyen Victor Sanchez’in  çalışmaları hakkında düşünceniz nedir? Ayrıca Ken Eagle Father’in, don Juan tarafından çömezi olarak seçildiğine ve yalnız onun için don Juan’nın geri geldiğine dair iddialarına ne diyorsunuz?

CC : Benim ve garanti ederim ki don Juan’nın da hiç tanımadığı veya hiç karşılaşmadığı birçok kişi kendini, benim veya don Juan’nın talebesi olarak tanıtmaktadır. Don Juan Matus özellikle kendi şaman sülalesinin devamı için ilgilendi. Bugün onun yalnız dört çömezi kaldı. Onunla birlikte giden başkaları da vardı. Don Juan bilgilerini öğretmeye ilgilenmedi; onu, sülalesinin devamı için çömezlerine öğretti. Don Juan’nın sülalesini onların devam ettirmedikleri gerçeğini göz önüne alırsak, onun dört çömezi fikirlerini yaymak için baskı gördüler.
Kendi bilgi yöntemini öğreten bir öğretmenin görüşü bizim bilişim sistemimizin bir parçasıdır, ama bu kadim Meksika şamanlarının bilişim sisteminin bir parçası değildir. Onlar için öğretmek saçma bir edimdir. Bilgileri sülalenin devamı için aktarmak başka bir konudur.
Birçok kişinin benim veya don Juan’nın adını kullanarak emek harcamadan kendilerine çıkar elde etmeleri basit bir harekettir.

DTR : “Spiritüalite” kelimesinin anlamı hakkında biraz konuşalım, bu insanların, türlerinin iktidar   kontrolünü ele geçirebilecekleri bir bilinç durumudur, ruhsal, ahlaki ve entelektüel bir eğitim gibi bir şeyler basit hayvansal koşulları başarı ile aşıyor. Bu iddiayı kabul ediyor musunuz? Bu bağlam don Juan’nın dünyasına bunu nasıl bütünleştirilebilir?

CC : Don Juan Matus için, uygulamacı ve aşırı dengeli şaman için, “Spiritüalite” boş bir idealdir, yazınsal kavramları ve şiirsel ifadeleri kapsadığından çok güzel olduğuna inandığımız, temeli olmayan fakat asla bunun ilerisine geçemeyen bir savdır.
Aslında şamanlar don Juan gibi pratik insanlardır. Onlar için yalnızca yağmacı bir evren vardır, ki arada anlayış veya farkındalık yaşamın bir üretimi ve ölümün meydan okumasıdır. Bir şamanın yaptığı gibi bilinmeyende gezeceğine, sınırsız pragmatizme, sonsuz dikkate ve “çelik gibi cesarete” ihtiyacı olan sonsuzda bir gezgin olarak düşünmüş kendisini. Tüm bunların görünümünde, don Juan “Spiritüalitenin” her günki dünyada başarılması mümkün olmayan basit bir açıklama, ve gerçek bir davranış tarzı olmadığına, inanıyordu.

DTR : Çalışmalarınızdaki bazı kavramların, birleşim noktası, enerji iplikçikleri, inorganik varlıkların dünyası, iz sürmek ve rüya görmek gibi, batı kültüründe karşılıkları var mı? Örnek olarak, birçok kişi insanın parlak bir yumurta görünümünün bir aura ifadesi olduğunu söylüyor.

CC :  bildiğim kadarı ile, don Juan’nın öğrettiklerinin hiçbirinin batıda bir karşılığı yok. Bir zamanlar, don Juan’nın halen burada olduğunda, bütün bir yılımı guruların, öğretmenlerin ve bilge insanların yaptıklarının ipuçlarını bana söylemeleri için arayarak geçirdim. Don Juan’nın söylediği ve yaptığı bir şeyin benzerinin bu dünyada olup olmadığını bilmek istiyordum. Kaynakların oldukça kısıtlı idi, ve yalnızca milyonlarca takipçileri olan belirli ustalara ulaşabildim, sonuçta herhangi bir benzerlik bulamadım.

DTR : Yazınsal çalışmalarınızda gerçekten inanılmaz olaylar bulunur. Takipçiniz olmayan biri,  söylediğiniz tüm bu “başka gerçeklikler” i nasıl doğrulayabilir?

CC : Bu, birinin yalnızca zihnini değil, tüm bedenini alarak kolaylıkla doğrulanabilir. Ne, Don Juan’nın dünyasına, bir amatörün hızlı ve çabuk bilgeliği araması gibi, zihinle girilebilir. Ne de don Juan’nın dünyasında, bir şey kesinlikle doğrulanabilir. Yaptığımız tek şey,  çevremizi saran dünyayı daha kapsamlı manada algılamaya müsaade eden yükseltilmiş farkındalık  duruma gelmektir. Başka bir değişle, don Juan’nın Şamanizmi, tarihsel karakteristikleri ve günlük algılamayı kırarak bilinmeyeni algılamaktır. Bunun için kendisine sonsuzun gezgini adını takmıştır. O, sonsuzluğun günlük algılama dışında yalan olduğunu iddia etmektedir. Bu karakteristikleri kırmak yaşamının hedefidir. O, olağan dışı bir şaman olduğundan, tüm dördümüze de bu isteği aşıladı. Bizi zihni aşmaya ve tarihsel karakteristiklerin sınırlarını kırma görüşünü somutlaştırmaya zorladı.

DTR : şimdi fiziksel bir çalışma olan Tensegrity’i sunuyorsunuz. Tam olarak ne olduğunu açıklayabilir misiniz? Amacı nedir? Bunu uygulayan bir kişi spiritüel açıdan kazancı ne olacaktır.

CC : don Juan Matus’un bize öğrettiğine göre, kadim Meksika’da yaşayan şamanlar,  uygulandığında, bedene fiziksel ve ruhsal açıdan öyle güçler sağlıyordu ki, bu hareketlere sihirli geçişler olarak adlandırdıkları, bir dizi hareket keşfetmişler.
Don Juan bize demişti ki, bu büyülü geçişler sayesinde, şamanlar tarifsiz bir algılama başarısına ulaşmaya izin veren yükseltilmiş bir farkındalık düzeyine ulaştı.
Nesiller boyunca, büyülü geçişler yalnızca şaman çömezlerine öğretildi. Bu hareketler büyük bir gizlilikle ve karmaşık ritüellerle sarmalandı. Don Juan bunları bu şekilde öğrendi ve dört çömezine bu yolla öğretti.
Bizim amacımız, sihirli geçişler öğretisini isteyen herhangi birinin öğreneceği şekle getirmektir. Bunlara Tensegrity adını verdik, ve don Juan’ın dört çömezi için özel olan bu hareketleri, herkese uygun olan genel hareketlere dönüştürdük.
Tek başına veya toplu olarak, Tensegrity’i uygulamak, sağlığa iyi gelir, canlılık verir ve genel olarak kendini iyi hissetme duygusu yaratır. Don Juan’ın dediğine göre, sihirli geçişleri uygulamak,  yükseltilmiş farkındalık ve algılama karakteristiklerini genişletmek için gerekli olan enerjiyi biriktiriyor.

DTR : Sizin üç çömezden başka, seminerlerinize katılanlar başka insanlarla da karşılaştılar, Chamcool’lar, Enerji Takipçileri, Elementler, Mavi İzciler … Bunlar kimdir? Sizin tarafınızdan yönlendirilen yeni nesil görücüler midir? Eğer öyle ise, nasıl biri bu çömez grubunun parçası olabilir?

CC : Bu kişilerden her biri don Juan tarafından tanımlanmış varlıklardır, bu sülalenin yöneticisi olarak bunları beklememizi istedi. Bu görünün bir parçası olarak her birinin geleceğini önceden bize   haber verdi. Dört öğrencisinin enerji konumları nedeniyle, don Juan’nın sülalesini devam edemeyeceği andan itibaren, görevleri, sülaleyi sürdürmek yerine eğer mümkünse altın bir taç ile  sonlandırmak olarak dönüştü.
Biz bu talimatları değiştirecek durumda değiliz. Biz don Juan’nın görüleri için ne çömez ne de aktif üye aramıyoruz. Tek yapabileceğimiz şey, niyetin tasarısına razı olmaktır.
Büyülü geçişlerin, bu kadar özenle ve bu kadar çok sülale tarafından korunması, şimdi anlaşıldı ki gerçekten de, birinin dolaylı bir yoldan yapabileceğinin kanıtıdır, Tensegrity çalışmaları ve savaşçının yolu önermelerini takip etmek bu yeni görünün bir parçasıdır.

DTR : Sıklıkla kendime sorduğum bir soru da: savaşçının yolu, diğer disiplinlerde olduğu gibi, çiftler için spiritüel bir çalışma mıdır?

CC : Savaşçının yolu her şeyi ve herkesi kapsar. Tüm bir aile kusursuz savaşçılar olabilir. İşin zorluğu, bireysel ilişkilerin duygusal yatırım temelli oluşunun korkunç gerçeğine yatmaktadır, ve uygulayıcı gerçekte bu uygulamaları öğrendiği anda ilişki çöker. Günlük dünyada, duygusal yatırımlar genellikle sorgulanmaz, ve tüm yaşamımızı karşılık bulmayı bekleyerek geçiririz. Don Juan benim tutucu bir yatırımcı olduğumu ve benim yaşama ve hissetme yolumun basitçe; “Ben yalnızca diğerlerinin bana verdiği kadarını veririm.” olarak tanımlanacağını söyledi.

DTR :  Birisinin, sizin kitaplarınızda yaydığınız bilgilerle, olası bir spiritüel gelişme için, çalışmayı arzu etmesi nasıl bir istektir. Don Juan öğretilerini kendi kendilerine uygulamayı isteyenlere ne tavsiye edersiniz?

CC : Bireysel olarak başarmak için birinin niyeti kusursuz bir niyetse ona sınır koymak mümkün değil. Don Juan’nın öğretisi spiritüel değil. Bunu tekrarlıyorum çünkü bu soru devamlı olarak gelmektedir. Spiritüalizm fikri savaşçının demir disiplini ile bağdaşmaz. Don Juan gibi bir şaman için en önemli şey uygulama fikridir. Onunla karşılaştığımda, kendimin pratik bir insan olduğumu zannediyordum, tarafsızlık ve uygulamacılık ile dolu bir sosyal bilimci. O, bu iddiamı yıktı ve bir Batılı olarak ne uygulamacı ne de spiritüel biri olmadığımı görmemi sağladı. Anladım ki, “Spiritüel” kelimesini yalnızca günlük yaşamdaki çıkarcı karşıtı olarak tekrarlıyorum. Günlük yaşamdaki ticarilikten uzaklaşmak istiyordum ve bunu yapmak için olan heves “spiritüalizm” dediğim şeydi. Karar anına gelip: spiritüalite derken neyi göz önüne aldığımı tanımladığımda, don Juan’nın haklı olduğunu gördüm. Ne konuda konuştuğumu bilmiyordum.
Söylediğim küstahça gelebilir, ama bunu söylemenin başka yolu yok. Don Juan gibi bir şamanın istediği farkındalığı yükseltmektir, bu, tüm insani algılama ihtimalleri ile algılamayı başarmaktır; bu muazzam bir görevi ve bükülmeyen bir amacı içeriyor ki batı dünyasının spiritüalizmi bunun yerine geçemez.

Kinder Spirit Magazine
Yayınlama Tarihi : Temmuz – Ağustos 1997
Çeviri : Aki

Shabono – Florinda Donner

Yesterday and tomorrow, they said, were as undetermined as a vague dream,as fragile as a spider’s web, which was visible only when a streak of sunlight sears through the leaves.

Dün ve yarın, hayal meyal bir rüya kadar belirsizdi tıpkı güneş ışığı yapraklar arasından üzerine vurduğunda görünür olan kırılgan bir örümcek ağı gibi.

*

Dance with the night shaddows and go to sleep lighthearted. İf you let the shadows frighten you, they will destroy you!”

Gece gölgeleriyle dans et ve kaygısızca uyumaya git. Eğer gölgelerin seni korkutmasına izin verirsen, seni yok edeceklerdir.

*

All the men’s bodies were depicted with tiny figures inside the chest.
“What are these?” I asked casually
“The HEKURAS of the forest who live in a man’s chest. All men have hekuras in their chest, but only a real SHAPORİ can make use of them. Only a great shapori can command his hekuras to aid the sick and counteract the spells of enemy shapori.”

Bütün erkek bedenlerinin göğsünün içine küçük bir figür tsvir etmişlerdi. “Bunlar ne ola ki?” diye sordum. “Erkeklerin göğsünde yaşayan ormanın ruhudur o fakat ancak gerçek bir şaman/savaşçı onu kullanabilir.. Sadece büyük savaşçı, hastalık…ları iyi etmek için ona kumanda edebilir ve düşman büyülerini bertaraf edebilir.

*

Knowledge of our ways and beliefs was given to you so you would movewith the rhythm of our lives; so you would feel secure and protected. It was a gift, not to be used or to be given to others.

İnançlarımızın ve yolumuzun bilgisi sana, yaşamımızın ritminde bizimle olabilesin diye verildi. O ne kullanman ne de başkalarına vermen için bir hediye değil.

*

Düşüncelerin kavranamaza doğru attığı perende

DJ, düşüncelerin kavranamaza doğru attığı perende konusunda CC’yi aydınlatmaya çalışırken şöyle söylüyor: “Öykü anlatmak, yalnızca algı sınırlarını genişletmek için öncü koşucu göndermek değil aynı zamanda, kusursuzluğa, erke ve tine bir geçit, bir kapı açmak demektir. Calixto Muni’ninki gibi bir öyküyü alıp sonunu değiştiren bir büyücü bunu tinin doğrultusunda ve onun desteği altında yapar. Çünkü o, niyet ile olan eşsiz bağını kullanarak gerçekten bir şeyleri değiştirebilir. Öykü anlatıcı büyücü şapkasını çıkarıp yere koyar ve onu saat yönünün tersi doğrultusunda üç yüz altmış derece döndürerek buna niyet ettiğini ima eder. Tinin desteği altında, bu basit eylem onu tinin kendisine daldırır. Böylelikle düşüncesinin kavranamaza doğru bir perende atmasına izin vermiş olur.  Öyküyü anlatan büyücü içinde kuşkunun zerresi olmadan bilir ki, orada sonsuzlukta, tam şu anda, tin inmektedir.” (Sessizliğin Erki)

CC serisinden öylesine ilk elime gelen öykü on ikinci kitap olan Sonsuzluğun Etkin Yanı’nın sonlarında yer alıyor. CC bu öyküyü özetleme esnasında hatırlıyor ve gönül borçlarına örnek olarak ayırdığını söylüyor. Öykü, CC’nin çocukluk yıllarında tanımış olduğu Leandro Acosta ile ilgilidir. Büyükbabasının baş düşmanı, başının belası olan adam, bağımsız biriydi, kumarbazdı, kalıcı düzgün bir işi yoktu ama bir sürü işin de ustasıydı. Kerameti kendinden menkul bir şifacıydı, avcıydı, bölgedeki şifalı bitki satıcıları için bitki ve böcek örnekleri, doldurulmuş hayvan yapımcıları ya da evcil hayvan mağazaları için her cins kuş ya da memeli türleri toplardı. İnsanlar onun yığınla para kazandığına, ama bunları biriktirmeyi ya da bir işe yatırmayı beceremediğine inanıyorlardı.  Bay Acosta ile küçük CC oldukça ilginç bir durumda karşılaşırlar, bir süre söyleşiden sonra adam CC’yi akla sığmayacak bir iş yapmak üzere ikna eder. Mesele sağlıklı durumda bir akbaba yakalamakla ilgilidir. Acosta, bölgedeki devasa akbabaların kanat açıklıklarının iki metre kadar geldiğini, vücutlarında yedi tür et bulunduğunu ve bu etlerin değişik özelliklerde şifacılık amaçları için kullanıldığını anlatır, ancak bunların makbul olabilmesi için yaralanmadan yakalanmaları gereklidir. Adamın akıllara durgunluk verici bir planı vardır: Önce ölmüş bir eşeğin içini boşaltacaklar ardından da içine tahta parçalarından destekli bir boşluk oluşturacaklardır. Eşeğin içinden çıkmış bağırsak ve diğer iç organları hemen gerisinde bir yırtıcı oralara saçmış gibi bırakılacaktı. Eşeğin içine girecek ve orada pusuya yatacak olan çocuk CC, kral akbabanın tuzağa düşmesini bekleyecektir. Ve o gelip ölü eşeğin kıçını yırtıp başını içeri soktuğunda, onu iki eliyle sıkıca yakalayacak ve Bay Acosta’nın avenesiyle birlikte gelip akbabanın başına çökmeleri için gerekecek zaman boyunca onu zapt edecektir. Bu planı baştan kabul etmiş ve sonra tüm korkusunu yenerek gerçekleştirmiş olan küçük CC’nin aslında ne kadar büyümüş olabileceğini tahmin etmek güç değil. Öykünün CC üzerinde bırakmış olduğu etkiler ve sizin üzerinizde bırakabileceği muhtemel etkiler için kitabı okumanız gerekecek.

Şüphesiz benim bu öyküyü özetlememin hiçbir etkileyici özelliği olamaz; çünkü öykünün ruhu ve içinde geçen simgeler, ancak anlatanın ağzından gelişi güzel(!) dökülen kelimeler ve cümlelerin ardına gizlenmiş olabilirle

Carlos Castaneda Röportaj – La Jornada Gazetesi

***   Az Küfür içeriyor, rahatsız olacaksanız okumayın!   ***

Carlos Castaneda Röportaj – La Jornada Gazetesi

Orijinal yazı İspanyol’ca ve Arturo Garcia Hernandez tarafından yazılmıştır.

“Markos? Onu tanımıyorum… Özür dilerim. Hiç tanımıyorum…”

“Biz insan varlıkları olarak, hem kendimizi özgürleştirme şiddetli arzusu hem de korkusu ile birlikte yaşıyoruz” (Castaneda)
Şaman, “Bizim için gerekli olan şey manyakça kendini beğenmekten vazgeçip enerji bedenimizi keşfetmektir” noktasına işaret eder.

Carlos Castaneda ne ‘Markos’ ne de EZLN’yi (*) biliyor; o gazete okumuyor; bir guru veya kurtarıcı olmayı reddediyor; şefkat ve sosyal ilgi’nin kendini yenileyen bir yalan olduğunu düşünüyor; o gurulara ve tanrı tüccarlarına karşı; annesinin komünist ve kısa yazılar biri olduğunu garanti ediyor; Meksiko City’de, Cuma’dan Pazar’a kadar süren ‘Tensegrity’nin yeni yolu’ seminerinin molasında medya ile konuşurken, bir büyücü veya şaman olarak tesirli olarak bilgisini yaymanın hangi kademe ile başladığı, ve şu bu gibi meseleleri ele aldı; Cumartesi gecesi, bir saatten fazla bir süre ile ‘Don Juan’nın Öğretileri’ ve ‘Erk Öyküleri’ yazarı birçok farklı soruyu cevapladı. Sakin bir konuşma ile, sıkça şaka yaparak, her zaman muhataplarına saygılı, ihtiyatlı, çevresindeki sekiz gazetecinin soruları peş-peşe ateşlendiğinde, Castaneda bir konudan diğerine gidiyordu. Tek istediği, resim ve ses kaydının olmaması idi. Aşağıda notlardan düzenlenmiş, bu konuşmanın bir metni bulunuyor.

Castaneda için, bir büyücü olarak deneyimlerini anlatması ve açıklaması için kelimeler yetersiz ve sınırlıdır; aynı zamanda o, kelimelere doğrusal mantıktan kaçan ve normalde bizim oynadığımız değer ve anlamlar bağladığı, akılda tutulmalıdır.


(*) EZLN = Ejercito Zapatista de Liberacion National – Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu. Marcos da bu silahlı devrimci örgütün başı olan  Subcomandante Insurgente Marcos’dur.

“Büyücülerin spiritüalizm ve kutsallık hissine nasıl bakıyor?”

“Spiritüalizmi sizin nasıl anladığınızı bilmiyorum. Maddiyatın tersi mi?”

“Şart değil, bütünün bir parçası, başka.”

“Evet, bu durumda, Juan Matus saf bir ruhtur. Büyücüler, spiritüalizme değil, insan ruhuna inanır. Don Juan sıkça diyordu ki: ‘Ruhumu seviyorum. İnsan güzel bir ruhtur. Eğer bana ödeyemediğin bir şey borçlu olduğunu düşünüyorsan, insan ruhuna öde’. Kutsallık için ise:

“Şamanlarda bir rahip hissiyatı yok, ve kutsallık karşısında diz çökmezler. Yarmaya gerek yok. Niyet tutarlar, her şeyi yapmaya ve değiştirmeye yeterli olan erk, sürekli güç. Fakat onlar dilenmez.”

“Kadim Meksika’nın büyücülerinden bahsederken, kimleri kast ediyorsun? Çünkü burada farklı kültürler vardı: Maya’lar, Aztek’ler …”

“Hayır. Don Juan için Meksika’nın kadim zamanları yedi ile on bin yıl öncesiydi.”

“Don Juan’dan ayrılma sürecin nasıl olmuştu?”

“Ben ayrılmadım. O bana böyle dedi. Zamanı geldiğinde o benimle devam edemeyecek kadar   kendisinden büyük ölçüde farklı olduğumu kavradı. Ve beni tuzağa düşürmeye başladı; benim tüm çıkışlarımı kapatıp beni yalnız bıraktı.”

“Sen Meksika Yerlilerini biliyorsun. Çok kötü şartlarda yaşıyor, ve onların altı bin tanesi hapiste; Meksika’daki Yerlilerle ne kadar ilgilendin?”

“Ben kesinlikle ilgilendim. Bir keresinde don Juan’a bir soru sormuştum. Bir süre önce yayınlayamadığım bir kitap yazdım, ‘Nacho Coronado’nun Şöhreti’. Nacho, verem olan bir Yaqui yerlisi idi, ve banka kredisi ile ‘Vitaminol’ ilaçını alıp iyileşeceğini zannediyordu. Don Juana sormuştum: ‘Bunun için endişe etmiyor musun?’ Nacho’nun ana maddeleri benimkiler ile aynı’. ‘Evet, çok endişeleniyorum; Fakat aynı anda senin için de endişeleniyorum, sen daha iyi olduğunu mu sanıyorsun?… Tabi ki, Ben onlarla da ilgileniyorum; fakat seninle de ilgileniyorum. Biz öyle bir durumdayız ki, hiçbir şey, bir ara dahi vermeden, bizi tüketen isteklere aç bir şekilde katılıyoruz.’ dedi.”

“Markos, Ejercito Zapatista de Liberation Nacional (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu), ve Chiapas’ta ayaklanan Yerliler hakkında ne düşünüyorsun?”

“Kim? Markos? Onu tanımıyorum. Hiç fikrim yok. Lanet olsun, (TRT çevirisi 🙂 Ben uçtum! Özür dilerim, hiçbir şey bilmiyorum.”

“İnsanlık için ne düşünüyorsunuz?”

“Hüzünlü bir hissim var. İnsanlık için çalışıyorum (…) İnsan, muazzam sorumlulukları olan, olağanüstü bir varlıktır. Fakat o hep ben, ben, ben, ben, durumundadır. Neden bu kadar homojendir. Neden her şeyi ego’nun tutkusu haline çeviriyor? Neden kendi özgürlüğünden korkuyor?”

Castaneda’nın anladığı özgürlük, “idrak kabiliyeti ön yargısını” nın kırılmasına neden oluyor, kendini manyakça beğenmekten vazgeçmek; her birimizi kendi ‘enerji bedeni’ ni keşfetmeye imkan veren; Rüya görmeyi başarmak. Ve her şeyden sonra, neticede, diğer dünyalara giden ‘zor fakat zarif’ bir yola başlama durumunda olmak.

“Bizim günlük dünya mantığına göre, bu özgürleşme niyeti mesihe aitmiş gibi yorumlanabilir; ve zaten biliyoruz ki mesihlik deneyimleri ile gerçekleşir.”

“Hayır, hayır, hayır. Bu çok utandırıcı. Biz bu kadar önemli değiliz. Mesihlik, yeni dalganın (new wave) tüm guru’ları ve yeni çağdır (new age). Ben bir  şey taslamıyorum. Biz veremeyeceğimiz bir şeyin umudunu önermiyoruz.”

“Pek çok insanın acı çektiği, Bosna, veya Chiapas’taki sorunların, insanlığa dair ilgi eksikliği  kaygısını nasıl yatıştıracaksın.”

Fakat, bal-peteğim, lütfen, acı çekme her tarafta var, yalnız orada değil ki! Annem bir komünistti, makaleler yazan biriydi, bir proleter idi. Bu bana miras kaldı. Fakat don Juan dedi ki: ‘Sen yalancısın. Endişelendiğini söylüyorsun ve bak nasıl davranıyorsun kendine. Bedenini bozmayı durdur. Gerçekten insan kardeşlerin için şefkat duyuyor musun?’ ‘Evet’ diye cevapladım. ‘Sigarayı bırakman yeterli mi?’. Hayııııır! Şefkatim yalandı. Eski haydut bana dedi ki: “sosyal ziyafetlerde çok dikkatli ol. Bunlar plasebo’dur, onlar büyük enayilerdir. Kendilerini yeniledikleri yalandır.”

“Neden, zamanımızın insanı gibi, gazeteleri okumuyorsun?”

“Çok basit bir nedenle, çünkü ben yerel şeyler konusunda çok, çok, çok, çok katılaştım.”

“Savaşçının yolunun, ıssız bir yol olduğunu yazmıştın. Çok katılımlı Tensegrity kursları yapmak bunu yalanlamıyor mu?”

“Hayır. Burada zor şeylerden bahsetmiyorum. Belki Tensegrity sana gerçekten zor şeyler hakkında konuşacak enerjiyi verecek. Fakat bir yerden başlamak gerekiyor.”

“’Don Juan’nın Öğretileri’ halisunojen bitkiler için bir inanç yarattı, fakat şimdi sen bu kitabı menettin; en iyisi unutmaktır diyorsun. Neden?”

“Bir kimseyi hazırlıksız olarak bu bitkilerle ilgilenmesi onu hiçbir yere götürmez. En çok, birleşim noktasını kaydırır, o da kısa süreliğine.

Şimdi, don Juan bunları bana verdiğinde, bu anın uyumuydu. Büyük babamın ciddiyet değerlerine inanarak büyüdüm. Birleşim noktam neredeyse kaynaklanmıştı. Don Juan Matus dedi ki: ‘Büyük deden yaşlı bir osuruktur’. Birleşim noktam kaynaklanmıştı ve yalnızca halusinojenik bitkilerle kaydırılabileceğini biliyordu. Fakat, diğerlerine aynı şeyi hiçbir zaman yapmadı; onlara kahve dahi vermedi. Halisunojenikler benim için gerçek bir değerdi, fakat ben onları bir gösterge için aldım.”

“Şimdi başlayan bu açılımdan ne bekliyorsun?”

“Ne olacağını bilmiyorum. Don Juan hiçbir zaman bu ayinde bana ne olacağını söylemedi (…).

Önceleri uyumlu bir şekilde don Juan’nın emirleri ile biz bunu sürdürmekte dikkatli idik. O, bizim sahne ışıklarının altında olmamızı yasaklamıştı. Şimdi ben de öğretiyi böyle devam ettirmek istiyorum, daha fazla ona ödeyemeyeceğim büyük bir borçtur.”

“Guru olmaktan korkmaz mısın?”

“Hayır, çünkü ego yok bende; bunun başka yolu yok.”

———-   I. BÖLÜM   ———-

Tensegrity semineri bitti.

“Ben hepiniz gibi bir aptalım.” Carlos Castaneda

“Eğer burada bir enerji varsa, Mexiko’ya gelmeyi sürdüreceğim.”

Carlos Castaneda’da onun spiritüel rehber olduğunu belli edecek hiçbir şey görünür değil. O, çok zayıf, kısa ve gösterişsizdir. Esmerdir; saçları kısa ve öne taralıdır. Uzun kollu bir gömlek ve arka cepleri olmayan bir blucin giyer. Sahnede, gömleğine iliştirilmiş küçük bir mikrofonla, seyircileri karşısında sakince davranır, Tensegrity’nin yeni yolu ile ilgili üç konferans için Centro Asturiano’da 700 kişi toplanmış. Oturarak veya yerdeki halıda yatarak, şakalarını bekleyerek onu dinliyorlardı, bazen yüksek sesle gülerek bazen de alkışlayarak ona beğenilerini sunuyorlardı.

“Dün gece anlattığım fıkrayı hatırlıyor musunuz? Onu şimdi tekrar anlatacağım… ne demiştim?
Ben bunadım!.”

Castaneda konuşmalarına her zaman şakalar ilave ediyordu, bu da kuşkuları hallediyor veya onları oldukları gibi bırakıyordu, konuşmanın üstüne düşünmek için denemeye yer bırakmıyordu.

“Kısa ve fonksyonel sorular sorun. Benim sizi dinlemem içi değil, bilmek istediğiniz için sorun.”

“Abartılı sorular” ile karşılaşmamak için yazılı soruları almıyordu, ve takipçilerinden aldığı bunların birkaçından bahsediyordu:

“Bir kuş olduğumun rüyasını gördüm”

“Nasıl bir kuş? İbne misin nesin? Bir Çin cevabı oldu ama gayet uygun.”

“Eğer çift’imsem bunu nasıl bilebilirim?”

“Sen çift’sin akılsız ahmak. Çift akılsız ahmak.”

“Hiç bir zaman olmadığım gibi nasıl olabilirim?”

“Hımmm, bilmiyorum. Mastürbasyon …”

“Mantıklı olma nedeni için bir neden söyleyin. Hayır, hayır! Birileri zihin ile yönlendirilmemelidir.  Bunlar derin sorular gibi gözükür ama değiller. Bunlar gösteridir. Don Juan o kadar basitti ki beni ürkütüyordu. O dolaysız bir varlıktı. Hiçbir yere gitmeyen sokaklara saparak kaybolmuyordu. Büyücüler pragmatik varlıklardır. Biz amatörleriz. İnançlarımız sürdürülemezdir. Bizim için bunları sürdürmenin tek yolu öfkelenmektir: ‘Bunun doğru olmadığını nasıl söyleyebilirsin, sen geri zekalı?’ ve böylece gideriz, öfkelenerek. Burada korkunç bir gerçek var: hiç kimse özgür olmak istemiyor. Ürkmüş bir durumdayız. Ne çıkar ki? Bilmiyorum. Ürktük. Bir cesur tavuk polisten kaçarak bir firari oldu, bir mülteci. Sonsuza kadar mı?, diye sordu bir kız. Bal peteğim, ya tavuk kümesi ya özgürlük! Ben özgürlüğü seviyorum. Kümesleri sevmiyorum. Kümeslerde benim olmayan şeyler var.”

“Ben guru değilim. Ben kimseye bir şeyi yapması için ne izin verebilirim ne de yasaklayabilirim. Bu çok Hintli bir şey olurdu! Ben kimseye ne şaman olup olmadığını, nede aptal olduğunu söyleyemem. Ben kimim ki ona bunu söyleyeyim? Beni savunulamayacak duruma sokuyorlar. Saygısız olduğunu düşündüğüm birini gıcık edemem. Bu dostluklarda olur. Fakat ben kimsenin dostu değilim. Ve kendimi korumak için kimseyi görmeme yolunu seçtim.” Kimliğini açığa çıkarmak için başka bir zaman düşünülmeyecek bir şey yapar: “Yukatan’dan değil, Güney Amerika’dan geldim. Campeche’den geldiğimi soruyorlar, çünkü kısa boylu ve koca kafalıyım. Hayır, Campeche’den gelmedim. Daha aşağılardan geldim …”

Beni özel bir şeye dönüştürecek gerçekten bir şey yok. Yok! Enerji boyutunda talepler de yaptım ama yok, bende olağanüstü bir şey yok. Ben sizin hepiniz gibi bir salağım. Don Juan’dan öğrendiğim en önemli şey içsel sessizliği başarmaktır, zihnin hegemonyasını kaldırarak özgürlüğe ulaşan bir yöntem. Bu zihni susturmaktır. Don Juan, 8 veya 10 saniye zihni susturmayı başarmanın olayları ilginç olmaya başlatacağını söyledi, ve bir osuruk olarak şunu sordum: ‘Sekiz saniye olduğunu nasıl anlayacağım?’. Hayır, tatlım, olay böyle değil. Sekiz saniyenin sana ne ifade ettiğini bilmiyorum. İçsel bir ses bize söyler. Önemli olan nokta, sessizliği saniye saniye biriktirmek. Saniye saniye biriktirirken bir anda bilmeden eşiği geçtim. Artık orada zihin yoktu. Yalnızca sessizlik. Bu sessizlik otuz yıldan daha yaşlı artık. Simdi sizinle bu sessizlikten konuşuyorum.”

“Bu tür seminerlerde, don Juan’nın hiç görmediği şeyler gördüm.  iddia etti. İnsanlar bilmeden enerji bedenlerini etkiliyorlar. 30 yılda öğrenilen bilgi iki saniyede geliyor. Ağustos’tan bugüne kadar, ne düşüneceğimi bilemiyorum. Kendimde birçok enerji yeteneği gördüm ve bunlarla ne yapacağımı bilemiyorum. Senin ne kadar hızlı öğrendiğini gördüm. Her birinizi teker teker alsaydı, bu boktan an’ı size göstermem aylar alacaktı. Birlikte olunca neden bu kadar çabuk oluyor? Bilmiyorum. Topluluk … grup daha fazla güç veriyor …”

O, ‘Zihni takmadan’ ve enerji bedenini kullanmayı önerdi.

“Zihnim, benim için çok yabancı bir şey. Gerçek senle aranda bir tabaka var. Zihni çıkar, ve işte, bu sensin. Bu birinden doğruculuğu ayırır ve seni işlevsel bir şeye dönüştürür: savaşan bir varlık yapar.

O, tekrar ben merkezcilikle mücadele eder.

“Ben ideolojisi en ölümcül olanıdır. İnsanlar yalnız kendilerini düşünerek yaşarlar, psikiyatrlara yalnızca kendilerini anlatmak için giderler. Ne felaket! Kendim, ve kendim, yalnızca kendim hakkında kaygılanırım. Biz böyle değiliz! Bizim olmayan tavırları neden savunuruz? Bunlar zihinsel mastürbasyondur. Bize ne yüklediklerini sorgulamıyoruz, çünkü enerjimiz yok. Davranışlarımızı dönüştürebilen enerji bedenimizdir, ve biz ona sahip değiliz. Bu bir büyücü paranoyası değil. Büyücüler çok sade ve dolaysızlar, maske giymezler, doğrudan cevaba yönelirler.”

Bir süre önce görmeye gittiği ünlü bir astrologla olan bir deneyimini nalatmaya başladı. Kendisini Joe Cortez Chicano olarak tanıtmış, ve ona çakralarının kötü durumda olduğunu söylemiş.

“Kafamı karıştırdı ve aylar sonra tekrar ona ziyarete gittim. Beni unutmuştu. Ona Carlos Castaneda olduğumu söyledim ve şimdi de haykırdı: ‘Çok ışık çok!’.

“Julio Iglesias’in ona yanaştığını söyledi. “O benim sevgilimdi”. Diye açığa vurdu: Her gün sevişiyorduk. Çok iyi değildi, ama her gün sevişiyorduk.’

Castaneda bu kişisel açıklamanın nedenini bilmiyordu, ama şöyle cevapladı: ‘Ben de. Sen seviştin, ben düşündüm.

O açıkladı: “Ben bıkkın bir sıkışın çocuğuyum. Don Juan beni bir enerji pintisi haline getirdi. Onu harcamıyorum. Hiçbir şey yapmıyorum. Fakat her şeyi yapıyorum. Hiçbir şey hissetmediğinde seksüel dürtü nedir ki? ‘Yatak karısı’ denen bir kadını tanıyordum. O hiçbir şey hissetmiyordu ama 11 tane çocuğu vardı.”

İki saat süre ile, son konferansındaki katılımcıların sorularını dinliyordu. Tesegrity ve ima edilen bir dizi fiziksel egzersiz konusunda epeyi tereddüt vardı. Birçoğu ona ‘nagual’ olarak hitap ediyordu.

“İrade nasıl güçlendirilir?”

“Enerji ile. Bunun tek yolu budur.”

“Niyet yeterli mi?”

“Enerji ile. Tek yolu budur.”

“Tatlım! Niyet her şeydir. Bu ‘Hayat yeterli midir?’ demeye benzer. Niyet evrende bir güç’tür.”

“Biz Niyetin birer parçası mıyız?”

“Biz Niyetin ara toplamıyız.”

“Tensegrity tek çözü mü?”

“Benim bildiğim tek. Carlos Castaneda olarak 30 yıldır senden çok daha fazlasını duydum… Off! Ne mucizeler duydum.”

“Ayakkabı giymeden Tensegrity yapılabilir mi?”

“İstersen çıplak yap, ama yap.”

“Konuşmanın doğru yolu nedir?”

“Hımm! Doğru sıçmanın yolundan da bahsetmemiz gerekir. Don Juan doğru çiğneme hakkında konuşuyordu. ‘Neden?’ diye sordum ona. ‘Günahtan
kaçınmak için’ diye cevapladı. (Belli ki bu da başka bir kelime oyunu. Başka bir yerde Castaneda, don Juan’nın yerken osurmaması için konuşmaması gerektiğini söylemişti. İspanyolca ‘günah’ ve ‘osuruk’ birbirine çok benzeyen kelimeler.)

“Tensegrity’i denedim ama yeterli olmadığını hissediyorum.”

“Ne için yeterli?”

“Çocuklarımızı sosyal düzenden çıkarabilir miyiz?”

“Biz sosyal düzenin bir parçasıyız. Ebeveynler olarak yapacağımız, sosyal düzenin tüm saçmalıklarında kendimizi ayırmaktır.”

“Bir çok insan senin dediklerini yaparsa ne olaca?”

“Ne olacak? Nereden bileyim? Tahminde bulunamam. Don Juan’nın dediği gibi: ‘Yıldızlara sor …’

“Meksika’ya gelmeye devam edecek misin?”

“Burada enerji varsa, evet. Biz bir birlik kuracağız… Evet, bu şeylerden fazlasını bilmek isteyen insanlardan oluşan küçük bir grup. Bu semineri düzenleyen aynı kişilerdir… Meksika anlaşılmayan şeylerle dolu, çünkü yeterli zekamız yok. Bu şartlar altında, davranışlarımızla bulamayacağımız, bir sürü uygulanabilir olmayan şeyle doluyuz…”

Konferans bitti ve Castaneda kürsüden, kendisine yaklaşmak isteyen halkın arasına aşağı indi. O, yalnız bir kitap imzaladı. Genç bir adam şu soruyu sordu: ‘Nagual, benim için parmağınla bir imza verebilirmisin?’. Sağ bileğini Castaneda’ya dokunmak için uzattı, fakat hayır, dedi, ve kapının ardında kayboldu.

L Jordana Gazetesi
Yayım Tarihi : 30 Ocak 1996
Çeviri : Aki