Kabul Görmemek

İnsanın kendi toplumu, kendi ailesi tarafından kabul görmemesi büyük bi acı. Belki bu sebeple baldıran otunu içen Sokrat’ı, Nesimi’yi, kendi vatanından kovulan kızılderiliyi, afrika yerlisini, aborginiyi ve şimdi aklıma gelmeyen hepsini her dinlediğimde ağlarım ben.

Jung’a göre gölge, bilinçaltı bir komplekstir. Bilinç ve benliğin karşıtı, tersidir. İstenilmeyen, KABUL GÖRMEYEN tüm kişisel özelikler gölge kompleksine dâhil olmaktadır. Örneğin, kişi kendini ince olarak tanımlıyorsa onun gölgesi kaba ve katıdır. Acımasız birinin gölgesi çok ince ve şefkatlidir. Kendini çirkin olarak tanımlayan kişinin gölgesi güzel olmaktadır. Jung’a göre gölgenin içindekiler kötü olmak zorunda değildir. Gölge ne mutlak iyi ne de mutlak kötüdür.

Hala çalabilen bütün zilleri çalın
Kusursuz adaklarınızı unutun
Bir çatlak var herşeyde
Sızabildiği içeri ışığın (çeviri Aydın Sakar)

Ring the bells that still can ring
Forget your perfect offering
There is a crack in everything
That’s how the light gets in. (Leonard Cohen)

**

Çoğu kez başımıza hoşa gitmeyen (kökeninde çoğu kez kabul görmeme vardır) bi şey gelir ve kendimize güvenimizi yitiririz. Üstelik bu yitirişin de farkında olmayış çok acıdır. Sonrasında başlarız neden isteklerimiz gerçekleşmiyor şikayetine ve araştırmasına.
Deva zaten teşhisin içindedir her zamanki gibi; yitirilen kendine güvenin yeniden kazanılması. Bunun için mahir bi avcı gibi davranmak lazım. Önerim şudur ki, iste versin Google’da bi avcının özelliklerini aratın, deneyimli avcıların gözlemlerini ve kitaplarını – hiç saniye geciktirmeden-bulun ve okuyun.
Ya da mahir dedektifleri bulun, onları gözlemleyin;çünkü korkup bi yerlere saklanmış olan “kendine güveninizi” yeniden avlamak zorundasınız.

**

Alllahtan hayırlısını dilemek (inşallah) biz doğu kültüründen insanların bilgeleri vasıtasıyla öğrendiği bir gerçeklikti aslında çünkü o bilgeler AĞ BAĞLANTISINI görmüşlerdi ve bunun içinden çıkmaya muktedir olmadıklarını da biliyorlardı. Böylece Ağ bağlatısı tarafından DESTEKLENECEK niyetlere sahip olmayı diliyorlardı.

Batılılar en azından son bin yılda bu davranışımızı siliklik, pasiflik ve hatta ilkellik sanıyorlardı ve onların kelimesi şuydu: “kesinlikle”!
Derken durumu onlar da farketti ve son otuz yıldır onlar da “kendimin ve bütünün hayrına olsun” demeye başladılar. Biz bullunduğumuz bu muazzam bilgelik coğrafyasından onların değişimini çocuğunun adımlarını hafif bir gülümsemeyle seyreden ebeveynler gibi izledik. Evet oturup izledik. bir anlamda bekledik.
Kızılderililer de bunu biz asyalılar gibi binlerce yıldır biliyordu tabi ancak kıymetleri bilinmedi. Kendi canınız ve terinizle elde etmedikçe bişeyi gerçekten bilemiyorsunuz.

İşin “inşallah” kısmını belirtmeye gerek görmedim ama o da ikibin yılına yakın GÜNEYLİ bir ayma olmuştu. Tarih, bu tür aymaları, bilmeyenler üzerinde tahakküm uygulamakta kullananların nasıl birbirlerini kırdıklarının hikayeleri ile dolu, hala da devam ediyor. Bu tür entegral kavrayışları insanları köleleştirmek adına kullanamazsınız, deneyebilirsiniz ama sonundabi sabah uyanır ve üç beş kat aşağıya yuvarlandığınızı acıyla fark edersiniz.
Artık çoğunluk coğrafyalar ağ bağlanntısının farkına vardı. Bakalım bundan sonra neler olacak?(az buçuk tahminlerim var ama sürpriz olmasını tercih ediyorum (tamamı için tıklayınız)

Eskimo dili

Hayatımın ilklerini çifter çifter yaşamaya devam ediyorum. Az önce-yani sabah sabah, hiç gereği yokken- sütlaç pişirdim!
Parlak güneş duvarları eşyaları ve beni ışığa boyarken ben işte böyle şiirsel(!) bi şey yaptım. Hahahahaha iyi pazarlar frekanslaaaarrrr

**

“Yaşamın Gereksinimleri” isminde bi kanada filmi izliyorum. Verem hastası bi eskimonun, dilini bilmediği bi senatoryumdaki yalnızlığını ve ailesine hele karısına duyduğu özlemi anlatıyor. Bir geyik resmi çizdi, röntgen filmi gibi tüm kasları ve organları görünen estetik bi şeydi. Böyle uzun süre eskimoca konuşulduğunu duymamıştım ve bu dilin tınısı ne kadar da türkçeyi andırıyormuş.

Tutonguag ip oyunu ile ilgili bir hikaye anlattı ve ip figürlerini gösterdi. Bu bizim de çocukken oynadığımız ip oyunu!

Hatırlamak isterseniz:

http://www.ifyoulovetoread.com/book/chten_cats1105.htm

Umarım hala kreşlerde, evlerde ana sınıflarında öğretiliyordur.

Farklı kültürlerin filmlerini, dizi filmlerini izlemek bana doyumsuz bi zevk veriyor (nerdeyse bi aşırılık halinde bu yıl) hiç bilmediğim adetler, kabiliyetler, kendini ifade yolları, mimikler, her şey değişik ve ben bunu çok seviyoruuummmm. Farklılık olağanüstü bir nimet, evrimin bunu desteklemesinden çok hoşnutum.

İki can alıcı soru

Uzun hayatımda kendimi defalarca aydıran ve nerden geldiği belli olmayan (çünkü düşünülmüş değil, o anın getirisi olarak) iki önemli soru çınlar! Resmen sesini duyuyorum dedirtecek kadar açık ve canlıdır kulaklarımda.
Birincisi: Kendine mi acıyorsun Sibel?
Bu soru çınlar çınlamaz bir düşten uyanmışçasına dirilir ve kahkahalar atmaya başlarım. İçinde kaldığım kafes aniden patlar ve saçılır, yeniden özgür olurum.
İkincisi: Nereye Kadar?
Bu acaip bi çınlamadır, çağ kapatır, yeni çağ açar! Sık duyulmaz ama duyulduğunda kökten temizlik yapar. Sanırım ölümümün bana sunduğu bi ikramdır bu!
Bu iki çınlamaya da müteşekkirim doğrusu, her nereden geliyorlarsa 🙂

Günün b-akışları

Apaçık olmayan bilgiler bize, simgeler, semboller, resimler, müzikler, rüyalar, şiirler (ve onun öykünmesi reklam sloganları) ve öyküler yoluyla ulaşır. Bütün bu yollarla bizim içimizde olmakla birlikte onların apaçık bilgi haline gelmesi; ki ben ona AYMA demekteyim, apaçık olmayan bilginin halihazırdaki akıl-beden-ruh bütünlüğünüzde spesifik bir örnekle bağdaştırılması halinde oluşur. İşte bu başarıldığında siz bilgiyi müşahede (aymış) etmiş olursunuz. (tıklayınız)

**

Karar, öncelikle başka seçeneklerin varlığından haberdar olmayı gerektirir. Kitaplarda, filmlerde ve günlük hayatınızda insanların şöyle dediğini duyarsınız: “başka seçeneğim yoktu!”… Bu durum sahici ise tanrı olma konumu diyebiliriz, yani kendini bilememe durumu. Pisagorcular 1’i sayı olarak görmezmiş çünkü o kendini bilemeyen, hiç olanmış (o zamanlar daha 0 icad edilmemiş). Demek ki karar aşamasına gelebilmek için öncelikle başka seçeneklerin olduğuna AYMAK lazım. Veya zaten biliniyor da tercih edilmiyor ise kişinin başka seçeneği olmadığını söyleme yalanından kurtulması lazım; böylece şunu diyebilir: “başka seçenekler vardı ancak bedeli çok pahalıydı bana göre ve ben de burada kalmayı seçtim, bu benim kararımdı!” evet amenna bu harika, karar kılıcının kestiği yara acımaz. Kendine acıyamazsan ve bu durumda canın acırsa bile şöyle dersin “kendim ettim kendim buldum, istersem burdan çıkmak için yeni bir karar verebilirim”.
Ancak bu aşamadan sonra seçenekler arasında karar verebilmenin mekanizmasına geçebiliriz 🙂

**

“Çapkın zamparadan hoşlanır elbette” dedi Yandım Ali Reis
“Sarhoş da esrarkeşten hoşlanır” dedi Uluç Ali Reis
“Deli de zirzoptan hoşlanır” dedi Domuz Ali Reis
Sonra üçü birden kahkahayı bastılar.

Kızıl Kadırga, Çocukluğumun en popüler kitabı, herhalde elli kere filan okumuş olmalıyım. Nerdeyse her hasta olup yatağa çakıldığımda bi kez devirirdim onu, sonra kişisel tarihimin içinde kaybolup gitti.

“Otur evlat! Bir gün gelecek, bu güneş bizi bu çardağın altında çok arayacak ama, biz o zaman yunus balıklarının karnında bulunacağız. Elin değmişken kafayı çek! Kanın kaynarken gönül kadehini ahu gözli gelinlerin aşk şarabiyle doldur.”

Ben bikaç şey çıkarıyorum bu sözlerden ama başkaları da olabilir tabi: 1.Ölümü kendine müttefik yapıyor ki şu anın kıymetini bilebilsin.
2. Açık denizlere çıkıyor ki, Yunusa yem olabilsin. (liman içre bu olamazdı herhalde)
3. Yunustan azına razı değil, gözü yukarda
4.Güneşin bile mani olamayacağı şeyler var, gelir çardağın altında arar ama bulamaz! ve
5. Demir tavında dövülür, gençken ve kanın kaynıyorken yapacaklarını yap da aklında kalıp seni sonraları bozmasın.:))))

Yazar (Abdullah Ziya Kozanoğlu), çok ilginç bi adam, çok tatlı bir nüktedanlığı var. Her cümlesi yeni bir kahkaha nöbetine tutturuyor insanı. Hımmm bu durumda neden hastayken hep bunu okumuşum sorusunun bir cevabı bu olsa gerek; güldürüyor (üstelik bel altına vurmadan) ve düşündürüyor. Kitapta Servantes’in de olması o zaman çok ilgimi çekmişti. Kitaptaki olaylar esnasında Don Kişot’u yazmaya çalışıyor! Ve sanırım küçük yaşlarımdayken don kişota epeyce saygı besliyordum 🙂

“Çıldırmak üzereyim Servantes” dedi Camgöz
Servantes soğuk bi espriyle cevap verdi: “Önemi yok, biz ikimiz (yanındaki caferi göstererek) daha önce çıldırarak sizden önce bu işi başarmış bulunuyoruz. Bu olaylara aklı başında, ümit ve neşe içinde giriliyor, sonra böyle ziller takıp, zıvanası çatlamış çürük seyran sandalları gibi akıntıya kapılıp sürükleniliyor. Alışırsın.”

Yine söz

Güneşi bekliyordum, geldi

**

Ağzından çıkana dikkat et! Hücrelerin, dokuların duyuyor!
Her an çelişik sözlerine uyum sağlamaya çalışıyor; çünkü seni seviyor, çok seviyor.

“Ağzından çıkanı kulağın duysun” der atalar
Güzel de sanki bunu eksik anlamışız biraz (belki sadece eski ben, biraz)

**

İngiliz bilim adamları fıkra okunması sırasındaki beyin hareketlerini inceliyorlar. 100000 insanın (70 ülkeden), onbinden fazla fıkraya tepkisini ölçüyorlar. Bu fıkra en komikleri olarak belirlenmş:
Sharlock Holmes ve Watson kamp yapmaya giderler. Holmes uyanır ve “Watson, yıldızlara bak ve ne düşündüğünü söyle”der. Watson “milyonlarca yıldız görüyorum ve sırf bi kaç tanesinin bile gezegenleri varsa bunlardan bazıları Dünya gibi olabilir ve belki orada hayat vardır…”
Holmes:”Hayır salak! Birisi çadırımızı çalmış.”

**

Sepet delindi dibi görünmedi

Tavan uçtu sonu bilinmedi

sa