ben videoyu ekleyip kenardan yapılan yorumları izlemek istiyorum. ara ara gözlemlerimi paylaşacağım elbet. nasıl bir çılgınıktır bu? sokakta, yolda, toplu taşıma araçlarında, evde dinlenme saatlerinde bile her birimizin elinde ya telefon ya bilgisayar… nereye varacak bu cılgınlığın sonu???
Kategori: Genel
Duyular ve Düşünce

Varsayalım ki tüm duyulardan yoksun bir çocuk doğdu; görmüyor, işitmiyor, dokunamıyor, koku almıyor, tat almıyor – hiç bir duygusu yok. Dış dünyadan herhangi bir duyum almasının olanağı yok. Ve varsayalım bu çocuk damardan beslendi, her türlü bakımı sağlandı ve bu durumda 18 yıl yaşaması sağlandı.
Şimdi soruyorum: 18 yaşındaki bu kişinin kafasında bir düşünce var mıdır? Eğer varsa nereden gelir? Onu nasıl edinir? Kendinin var olduğunun farkında mıdır?
Kültürel Şizofreni
Daryush Shayegan’ın Yaralı Bilinç adlı eserinde bahsettikleri bizi ne kadar ilgilendiriyor? Ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında?
Şayegan İranlı bir düşünür ve kitabında her ne kadar modernlikle karşılaşan toplumlar hakkında bir soyutlama yapıyorsa da bunu İran’ın deneyiminden yola çıkarak gerçekleştiriyor. Türkiye ve İran’ın çağdaş düşünce tarihinin geniş bir benzerlik içerdiğini biliyoruz. Bu durumda Shayegan’ın varsayımları bizi de yakından ilgilendirmektedir.
Kitap yerliciliğin eleştirisi üzerinden gelişiyor
Ayrıca genel olarak bakıldığında, Shayegan’ın entelektüel mesaisinin ana fikri doğu ve batı meselesi. Tanzimat’tan beri tartıştığımız bir sorun üzerine düşünmekte olduğu için diğer eserleri de önemsenmelidir. Shayegan, batılılaşma tarihimizde karşılaştığımız, aşılmamış sorunları anlatıyor. Kitabının ana temaları: “Kimlik kaybı korkusu”, “paradigma değişimi”, “iki paradigma arasında çelişki zamanı” vd. Fakat kitabın temel tezi, yerliciliğin eleştirisi üzerinden gelişiyor:
- Bu tarihin içinde geniş bir yer tutan yerlici uzlaştırma çabalarının “epistemolojik bir çarpıklık” ya da “şizofreni” olduğu iddiası.
-
Savunmacı yerlicilik iddialarının dahi modernliğe bulaştığı ve bunun üzerini örtmenin de çarpıtmaya yol açacağı iddiası.
Daryush ShayeganMeseleyi ontolojik farklılık üzerinden değerlendirmesi sorunlu,
O halde, bu kitap “batı-dışı” toplumların modernlikle karşılaşmalarından doğan zihinsel problemlerini anlamak adına bir bakış açısı sunabilir. Fakat doğu ve batı meselesini bir ontolojik farklılık tezinin ışığında değerlendirmesi sorunlu gibi geliyor bana. (Esasen Shayegan, bundan önceki eserlerinde doğunun ve batının farklı ve uzlaşmaz özlere sahip iki ayrı bütünlük olduğunu savunmuşken burada görüşleri değişmişti. Fakat burada da eski görüşlerinin işin içine sızdığını söylemek mümkün).
Bu kadar derin bir farklılık tezinden hareket edilince bilinç de “yaralı” görülür elbette. Organizmanın tamamen yabancı bir cisimle temas etmesi gibi. Bu karşılaşmanın bir çatışma olarak zuhur ettiği toplumsal anlar olabilir ama doğu ve batının kültürel alışverişi konusu da var ve bu tür bir bakış bunu göremez. Farklılık tezinin karşısında günümüzde özellikle diasporadaki Hint yazarları tarafından piyasaya sürülen bir “melez”lik edebiyatı var. Ontolojik fark ya da diyalektik çatışma tezine karşı duruyor. Bu da eksik, aynı nedenden ötürü. Bu konu, çatışma ve diyalog, benzerlik ve farklılık gibi değişkelerin gelgitinde incelense daha iyi sonuçlar alınır.
Onun eleştirisi Şeriati’yi de kapsıyor
İkinci sorunlu nokta, İran’ın entelektüel hayatında modernliğe cevap arama çabalarının birçoğunu tehlikeli bir yerliciliğe indirgemesi. (Mehrzad Boroujerdi’nin İran Entelektüelleri ve Batı: Yerliciliğin Izdıraplı Zaferi başlıklı eseri de iyi bir analiz sunmasına rağmen benzer bir işleve sahip). Mesela buna göre, İslâmi bir sol söylem geliştirme çabalarını çarpık eklektizmler, anakronik uzlaştırma girişimleri girişimleri diye görerek kenara atmamız gerekir. Oysa Ali Şeriati gibi bir düşünür açısından düşündüğümüzde bu eleştiri can sıkıcı ve bir o kadar da haksız gibi geliyor bana. Çünkü, Şeriati de bu tür bir etiketlemeye direnen yönlere sahiptir ve birçok farklı açıdan yeniden değerlendirilebilir.
Burada asıl mesele…
Keza, Eleştirel Teori hakkında eserleriyle tanınan Susan Buck-Morss, Küresel Bir Karşı Kültür başlığıyla çevrilen (kitabın asıl adı Islamism and Critical Theory on the Left olarak düşünülmesine rağmen) eserinde bu türden bir temellük edici, kurtarıcı tutumla işe girişir. Evet, siyasi diller arasında çeviri kolayca gerçekleştirilemez. Gerçek farklılıklar varolabilir. Fakat çeviri ödevi bir siyasî bir proje olarak anlaşıldığında, der Buck-Morss, küresel iktidarın eşitsiz düzenlemelerine meydan okuyabilir: “Eleştirel Teori ve İslâmcılık böylesi bir çeviri için bir düğüm noktasını oluşturur”. Burada asıl mesele, karşıtlıkların uzlaştırılabileceği idealini, farklılıkları inkâr etmeden gerçekleştirmenin zorluğudur. Fakat yine de burada ebleh bir iyimserliğe dayanan diyalogçulukla mutlak farklılık tezlerinin ötesinde bir hakikat var: Siyasî bir proje olarak düşünüldüğünde, egemen iktidarı rahatsız edecek eklemleyici bir eleştirel ortaklık kurulabilir.
BU KISA ALINTIDAN SONRA ;Kültürel Şizofreni hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum?
“Trendy” olmak
“Trendy” olmak
Bence moda denilen şey, kapitalist üretim biçiminde, üretimin sürekliliği için -doğrudan doğruya sistemin devinim yasalarınca belirlenen- tüketiciler üzerinde psikolojik bir baskı unsuru olarak inşa edilen ve varlık bulan; dahası bunun (modanın) dışında kalınmasının söz konusu dahi olamayacağı yanılsamasının kurumsallaşmış (ete kemiğe bürünmüş) hâlidir.
Peki, buradan kalkarak ne tür sonuçlar çıkarabiliriz?
Öncelikle, üretimin sürekliliği konusu üzerinde durmaya çalışalım.
Kapitalist üretim biçimi, üretilen her şeyin “meta” olduğu; Kapital’deki ifadeyle muazzam bir meta birikiminin hâkim olduğu bir üretim biçimidir. Yani bu öyle bir üretim biçimidir ki; dilini, kimliğini, cinsiyetini vs.sini bilmediğimiz insanların (işçilerin/üreticilerin) ürettiği ürünlerin (metalar) tüketimine dayanır ve bunları üretenler de bu ürünlerin kim ya da kimler tarafından ve nerede tüketildiği bilmez ya da bilemez.
Bu üretimde, kapitalistler, ücretli emek üzerinden “artık değer” sızdırmak suretiyle başlangıçta yatırdıkları sermayeden daha büyük bir fazlalık elde ederler ve bu fazlalığın bir kısmını üretici yatırımlara (yeniden üretime) yatırarak genişlerler (genişleyen yeniden üretim süreci). Bu sürecin iki veçhesinden biri “üretim” diğeri ise “dolaşım”dır. Dolaşım, aslında sermayenin üretim ve yeniden üretiminin bir halkasını ya da onun bir momentini oluşturur. Üretilen meta, sadece ve sadece üretilmek ve stokta bekletilmek için üretilmemiştir. O bir ihtiyaca cevap vermektedir ve bu yüzden her üretilen meta zorunlu olarak bir “kullanım değeri”ne de sahip olmalıdır; aksi takdirde meta boşa üretilmiş olur ve boşa üretilen meta da kapitaliste kâr getirmez. Ya da başka bir deyişle bu, kapitaliste artık değeri gerçekleştirmesine (realizasyon) ve de sermayesini genişleyen ölçekte büyütmesine olanak vermez.
Üretilen meta, “son hâlini” aldıktan sonra üretim alanından çıkar ve dolaşım alanına girer. Dolaşım denilen alan, metanın satıldığı (gerçekleştiği/realize olduğu) alandır ve bu sürecin sonunda kapitalist bir kazanç (kâr) elde eder. Elde ettiği bu kazanç başlangıçta bu metayı üretmek için harcadığı (yatırdığı) paradan (ya da para-sermayeden) daha “fazla”dır. Bunun sebebi de, bu metanın üretiminde kapitalistin kullandığı “değişir sermaye”dir. Bu ise “emek” ve “artı-emek” diye iki veçheden oluşan bir şeydir. İşte sözünü ettiğimiz bu “fazla”lık artı-emek tarafından yaratılır ve kapitalist de buna el koyar. Bir örnekle anlatmaya çalışalım.
Söz gelimi 8 saatlik bir çalışma süresinin ilk 3 saatinde işçi kendi işgücü maliyetine denk gelen değeri (ücret) üretir -ki bu onun hayatta kalması, ertesi gün tekrardan işe gelmesi, kendisi ve ailesi için yaşar kalmasını sağlayan; çoğu zaman asgari düzeyde tutulan bir değerdir. İşçi iş gününün geri kalan 5 saatinde ise patronundan hiçbir karşılık almadan çalışır. Zaten patron da işçiyi işte bu fazladan saatler için istihdam eder. Genel olarak kapitalist üretimdeki “sömürü” bu anlamda kullanılır.
Toparlarsak, üretim çevriminin sürekliliğinin sağlanması için, hem üretimin hem de sermayenin genişleyen ölçekteki üretiminin aksamsız bir süreç izlemesi gerekir. Ayrıca bu sürekliliğin ne kadar hızlı olup olmadığı da önemlidir.
Şunu düşünün, eğer bir metanın kullanım süresi uzunsa, örneğin 10 yıl, o zaman ne olacak? Kapitalistler, insanların bu metayı tüketmeleri için on yıl bekleyecekler mi?
İşte burada moda denilen şeyin önemi ve işlevi ortaya çıkıyor.
Bir kere insanlara, kullandıkları metanın daha eskimeden ve hâlâ işlevini yerine getiriyorken onlara bu metanın eskidiğini, “demode” olduğunu söylediğinizde, insanlar kullanmakta oldukları metayı bir kenara atıp yerine yenisini almaya yönelirlerse, moda denilen şey işlevini aksamadan yerine getiriyor demektir.
Örneğin ben [aramızda kalsın 🙂 ] “hâlâ” MOTOROLA C113a model bir cep telefonu kullanıyorum.
Birçoklarına göre bu bir “takoz” ama dikkatinizi çekerim bu telefon ilk çıktığı zaman takoz olarak değerlendirilmiyordu.
Şimdi aynı işlevi yerine getiren diğer telefonlar moda oldu ve benim kullandığım bu telefon “demode.”
Hani bir reklam var. Ford otomobillerinin ilk yapıldığı tarihten günümüze, otomobilin geçirdiği değişimleri (evrimi?) bir otoyol üzerinde anlatıyor. Önceki üretilenin yeni üretilen tarafından geride bırakılarak, sözde geçmişten buyana Ford otomobillerindeki değişimi vurgulayan reklâmdan bahsediyorum. Ama şu da bir gerçek ki, Ford otomobilleri ilk üretildiği gün de bu gün de insanların tek bir ihtiyacına cevap veriyor: “Ayaklarımızı yerden kesme.”
Benzer şekilde cep telefonları da böyle değil mi? İcat edildiği gün de bu gün de insanların tek bir ihtiyacına cevap veriyor: “Connecting people.”
Peki, madem böyle, nasıl oluyor da insanlar aynı ihtiyaca cevap verdiği hâlde aynı türdeki bir metayı, daha eskimeden, yıpranmadan bir başkasıyla değiştirme ihtiyacı duyuyor? Bize şöyle bir eleştiri yapılabilir: Ama yeni çıkan telefonların farklı özellikleri var: fotoğraf çekmesi, dokunmatik ekran olması, internete bağlanması vs. vs.
Elbette tüm bunlar, tüketim denilen şeyin ardındaki saikler olarak belirleyici olabilir ama asla “temel belirleyici” şey değiller. Moda denilen şeyin insanlar üzerinde oluşturduğu yanılsama ya da sis perdesi aralanmadıkça, çözümlenmedikçe bu tüketim çılgınlığının neden böylesine “çılgınlıklar” sergilediği de her zaman bir muamma olarak kalacak.
Umarım bu tartışma “trendy” olmanın ne’liği konusunda az da olsa bir şeyler söyleyebilmiştir.
02.10.2011
Şeytan Sofrası
Mavi, parlak düz bir zemin, özenle düzeltilmiş yatak çarşafı bu gün deniz. Sonsuz gökyüzüne motif motif aplik edilmiş beyaz bulutlar geçiş törenini bitirmek üzere. Güneş kocaman bir avize, sarı ışıklarını tüm bitki örtüsünden esirgemeden yeryüzüne sunuyor… Olabildiğince figürü içinde barındıran muazzam bir tablo karşımızda gördüğümüz. Yunanistan adaları sıra sıra önümüzde dizili uzansam tutacağım. Harika bir manzara…
Eyvallah, selam olsun tüm yeryüzü…
Ayağımızın altında büyük badireler atlattığı her halinden belli irili ufaklı kaya parçacıkları. Nazikçe düzenlenmiş ve gerektiği kadar uslu patika yolun arada ufalanan toprağında yürüyoruz. Hangi yönden ilerlersen ilerle vardığın yerin bitim noktası uçurum. Korkutucu değil benim gözlerimden bakınca bu yükseklik. Aksine huzur veren bir derinliğe şahit olmaya olanak sağlayan bir boşluk ayaklarımın altı.
Oldukça sıcak geçirilen, bitmeye yüz tutan yaz günlerinin ardından koşar adım geliveren sonbaharın tüm ihtişamı var burada bu gün. Yerde birbiriyle adeta yarışan karıncaların görüntüsü, kış hazırlıklarına son rötuşlarını yaptıkları izlenimini uyandırıyor.
O da ne? Bal sarısı gözleriyle bana bakıyor, bıyıkları neredeyse kulaklarına dek uzun!! Kıvrılmış bir köşede akşamüstüne özel makyajı ile meşgul. Pek umuru değil gibi gelen giden konuklar. Arada bir başını kaldırıp olan bitenden de haberdar olmak arzusu var içinde. Meraklı!!! Adını sordum çay servisi yapan garsona Mıcırmış adı. Mıcır!!
Rüzgarın doğaya sunduğu serinlik ağaçların dallarıyla ve çevredeki tüm bitkilerle dans etmekte. Sanırım bu gün rüzgar tüm ağaçlar ve bitkilerle anlaşma imzalamış, mis kokularını bizlere ikram etmek üzere. Rüzgarın kulaklarımızda fısıldayıp tenimizde hissettirdiği bu durum sarhoş edici nitelikte. Bu bölge yaz kış yeşilinden pek ödün vermeyen çoğunluğu zeytin ağacından oluşan bitki örtüsüyle bezeli. Selam olsun dallarınızda barındırdığınız kurda, kuşa böceğe… Her şey mükemmel, her şey huzur verici…
Eyvallah yeniden, saygı duruşum bu bölgede masumiyetini koruyabildiğimiz doğaya…
Hepimiz merakla gün batımını seyretmek için toplandık bu tepede bugün. Güneş kızımızın yakıcı kavurucu halini akşamın efendisi oğlumuz Ay’a teslim edişini izlemek için buradayız. Bu devir teslim töreninde pek çok kez bulunmama rağmen, aynı heyecanlı bekleyişle buradayım.
Sönmüş volkanlardan geri kalan bir tepenin sofraya benzer kısmıdır burası. Tam uç noktasında kocaman bir ayak izini andıran şeklin ise Şeytana ait olduğu düşünülmüş her nedense! Efsaneye göre civarın köylüleri kendi aralarında sohbet muhabbet etmek üzere bu tepeye çıkar ve eğlenceli vakit geçirirlermiş. Gel zaman git zaman içlerinden sivri zekalı biri bu güzelliği maddiyata dönüştürme düşüncesiyle burasının şeytana ait bir sofra olduğunu ve ayak izini bile bıraktığını tüm çevreye yaymış. Bu haberi duyan meraklı insanlar görmek isteyince de turizme açılmış bir şekilde. Sonuç olarak gün batımının seyre doyulmaz manzarasını izlemek için en güzel yerlerden biridir bu tepe. Burası neresi mi?
Ege’nin yakut yörelerinden biri Ayvalık – Cunda. Bulunduğumuz yerin tam adı
“Şeytan Sofrası”
Ayşe Özen,