İnsanları tanıdıkça hayvanları daha çok…

…diye giden o bildiğiniz lakırdı var ya.

Yalan!

Hayvanı falan taktığı yok…yine hayvanı kendine malzeme edip sözde insanın tekine giydiriyor. Muhtemelen bir insan kişisinden haksızlığa uğramıştır, haklı olduğunu düşünüyordur.

Hayvanlardan sektirerek hakaret methiyeleri düzmekte…

Kedilerimden bahsetmiştim…

…azıcık daha bahsedeyim.

Bunu yapmak isteyişimin nedeni de yukarıdaki lakırdı.

O lakırdı bende şöyle:

“Hayvanları tanıdıkça insanların ne mal olduğunu daha iyi görüyorum”

…aslında seçtiğim “mal” hani nüfus dairesinin kapısındaki levhada yazan “Nüfus Müdürlüğü” yerine “Mal Müdürlüğü” yazsak kendimizle daha barışık ve kendimize çooook daha samimi ve mert olacağımız düşüncesi cinsinden bir mallığı anlatmakta.


Jasmin, Mikie nin kızı, anasının yattığı sandalyeye tırmandı…sandalyede mayışık uyuyan anası önce bir irkildi ama baktı ki gelen öz be öz kızı…başladı onu yalamaya…

…dört ayı geride bırakan yaşına rağmen Jasmin bu yalama faslından yüz bulunca memeye daldı…

…tabii patiyi hırlamalar eşliğinde kafasına yedi.

Patiyi yiyen Jasmin in kulakalar anında sağa ve sola döndü, vücudu gerildi, kafası öne düştü, kuyruğunun sadece ucunu sağa sola yılan kafası-vari bir şekilde oynatmaya başladı…

…kuyruk ucunu saymaz isek…

…heykele kesti diyebilirim.

On saniye öylece kaldı…sonra sol ön patisini kaldırdı ve yavaş film çekiminden daha yavaş bir şekilde anasının bacaklarından birinin arasına koydu ve bir beş saniye kadar daha heykelleşti…

…kaldırdığı o sol ön patisinin yerine sol arka patisini getirip koydu…yine bunu yapması bir o kadar sürdü…

…elbette oldukça yavaş ve bir o kadar usulca.

Ciyakalama yok, ağlama yok, zırlama yok…

…eline geçirdiği bir sehpa üstü cismini feryat figan var gücüyle rastgele bir yöne fırlatma da yok.

Düşünmedim değil:

Bendeniz yemek yerken tabağıma ya da elimdeki yemeğe musallat olunca “pişşşşt, fışşşşt, pisssst” sesleri çıkarak bunlara şarlayınca çoook daha fazla eziyet ediyor olmalıyım. Hatta bundan eminim. Zira bizim kulaklardan kat kat ileri düzeyde olan işitme kabiliyetleri, dolayısı ile bu gelişmiş duyusunu hiçe sayarak çıkardığım ince ve tiz ses beynine saplanıyor gibi oluyordur.

Oysa anasının pati darbesi şu yeni çıkan ekran dokunmalı cep telefonuna olan parmak pıtlamasından çok daha hafif idi ve işe yaradı…

…kulakları sağa sola döndü, başı öne eğildi, heykelleşti, yavaş çekim film gibi üç dakikada bir buçuk adım attı.

Kedilerin bir kaç günde gözleri açılır…gözleri açıldıktan sonra da tehlike arz edebilecek, onları incitecek bir yükseklikten düşmezler…atlamazlar…

…insan yavrusu ise altı sene sonra bile balkonda aşağıya uçtuğu zaman gebereciğini akledemez.

O pıttadanak pati darbesinin nasıl da işe yaradığını anlamak için kedi olmak gerekmez…

…her bir şey gözler önünde olup bitmekte.

Kedi yavruları yaklaşık yaklaşık iki ay kadar yuvadan/doğdukları yerden çıkmazlar…

…ve yuvaları tertemizdir.

Anaları bunların bokunu yer.

Kim bilir…belki de şu “bokunu yiyim abi” oradan gelmektedir.

Fırsat oldukça devam ede/rim/lim.

Bir Simit Versene Abi

Canan mış adı…
“Senin adın ne?” diye sorduğumda söyledi. Canan! Gönülden sevilen kişi, isminin anlamı. Canan, sevgili en kıymetli…
Özensiz, bir bağcıkla bağlanmış güneşin rengini almış saçları. Yeşile çalan açık renk gözleri arsızca, temkinli biraz da masum bakıyor. Minnacık bir burun. Sanki bir fotoğraf karesi.

Çocuk işte çocuk bildiğin. Ben diyeyim yaşı yedi, sen de sekiz. Ağız kenarları çatlamış kurumuş tüm gün sokaklarda çelin çöpün içinde insanlarla konuşmaktan. Konuşmaktan ziyade insanlardan sürekli bir talepte bulunmaktan.

Her ne kadar etkilensemde genelde sokaktaki bu tip çocuklara yardımcı olmuyorum bilinçli olarak. Sanki onlara para verince yardımdan ziyade, onların bu yola daha çok teşvik edildiğini ve benimde buna katkıda bulunduğumu düşünüyorum çünkü. Ama duyuyorum yinede seslerini…

“Bir ekmek parası abla…”
“Kardeşime süt alacam ne olur teyze…”
“Hadi amca hadi Allah rızası için…”

ve

“Bir simit versene abi çok açım”

offff dedim offf…

Bunu kendisi için istiyor. Para istemiyor. Karnını doyurmak istiyor. Çünkü aççç…Yanına gittim. İki simit alıp simitçiden birini ona verdim. Adı Canan’mış işte…
Bununla idare edeceğiz dedim fazla param yok yanımda. “Olsun abla ” dedi… “Bazen hiç bir şey yemediğim de oluyor.” diye devam etti. Türkçesi son derece güzeldi. Düzgün cümle kuruyordu, dikkatimi çekti. Okula gidip gitmediğini sordum simitlerimizi yerken parkın içinde. “Aldılar okuldan” diye cevap verdi. Neden dedim. “Bilmem ” dedi…

Simitlerimiz bitti. Sohbetimiz bitti. Canan da gitti…
Peki benim içimdeki gariplik neden bitmedi?

Ayşe ÖZEN

24 Nisan 2010 tarihli bir anı bu paylaştığım. Sabah işe gelirken aynı manzara ile karşılaştım. Adını soramadım…

RUHSAL ÖĞRETİLERİN SÖYLEM ANALİZİ: CİDDEN BENİ KOŞULSUZ MU SEVİYORSUNUZ?

Eğer bir öğreti “doğru, iyi, kusursuz insanın” nasıl olacağını, olması gerektiğini tanımlıyorsa, o öğreti “ideal” bir insanı da tanımlıyor demektir. İdealizasyon, otomatikman diğer bir mekanizmayı, “devalüasyon” ü devreye sokar: yani bir başka şeyin “değerini düşürmeyi”…

Öte yandan, olması gerekeni tanımlamak, “olmaması gereken” insanın tanımını da verir. Bu olmaması gereken insan tanımı, olması gereken insanı tanımlayan öğretilerin içinden yavaş yavaş insanın bilinçdışına işlenir. Böylece onların olması istediği gibi hissetmediğinizde, kendinizi yargılar, suçluluk duyar, en azından kendinizi sevmemeye başlarsınız.

Misal, “herkesi koşulsuz sevmek zorunda olduğumuz” gibi bir önerme ile yola çıkan öğretiye bağlanan biri, herkesi eşit sevemediğini bir anlığına fark ettiğinde (eğer içebakışı azıcık varsa fark eder, yoksa melek illüzyonuna devam eder) sevgi veremediği için kendinde eksik-yanlış bir şey olduğunu düşünür.

Ama bir dakika… bu öğretilerin bizi rahatsız etmek yerine huzur vermesi gerekmiyor muydu?

İsterseniz şimdi ruhsal öğretilerde verilen mesajları söylem analizine tabi tutmaya devam edelim:

1.HERKESİN MADDİ DURUMU BU DÜNYADAKİ TEKAMÜL(RUHSAL OLGUNLUK) DÜZEYİ KADARDIR. Meali şudur: Fakirsen, bu durum “ruhsal kast sisteminin” bir sonucudur. Yani, paran azsa tekâmülde düşük düzeydesin. Ama bu mantık, gerçek sınıfsal kast sistemini görmemizi engeller. Ne de olsa benim mal varlığım, tamamen ruhsal özelliklerimin sonucudur ve değiştirmem gereken kendimimdir. Kapitalizm “kötü sistem yoktur, çürük elmalar vardır” der, bu öğretiler de aynı yalanı körükler: “evrenin kurduğu sistem kötü değil, çürük elma sensin, sen tekamülde yüksel, bak mali durumun da nasıl düzelecek”.
2.KURBAN DAİMA SUÇLUDUR. İnsanın varoluşunu sadece kendi ellerine teslim eden bakış açısı, kurban olduğunuzda kimsenin size destek olmamasına ve sizin de haksızlık gördüğünüzde destek vermememize sebeptir. Ne de olsa bu yaşamı o seçmiştir veya kurban olma halinin kendisini aslında (bilinçdışı) aramaktadır. Bilinçdışı acı çekmek ister, acıyı aranır, yani yapılacak bir şey yoktur. Hatta acı çekene gizli bir öfkeyi yaratır bu öğretiler. Neden? İsterse değiştirebilirdi ama istemedi der bize.
3.AİLEMİZİ BİZ SEÇERİZ. Neye göre? Örneğin pedagojik bakımdan iyi sayılacak bir aileye sahip değilsek, bu durum, ruhumuzun özü onlara uygun olduğu içindir. Misal ailesinde şiddete, tacize, istismara maruz kalmış bir insanı, öğretiler neredeyse bu durumdan kendisini suçlu tutar. Enkarnasyon da aynı önermeye hizmet eder: “önceki hayatlarında kötü karmayı çektin, şimdi de başına bu hayatta bunlar geldi”. Meali, “eden bulur” dur.
4.İYİ VE KÖTÜ (ahlak) DİYE BİR ŞEY YOKTUR. Bu önerme de, kendi vicdanımızla baş başa kalmaksızın kendimize ve diğerlerine yönelik her türlü zarar verici edimi gerçekleştirmemize yardımcı olur. İşine geldiğinde olması gerekeni tanımlayan, işine geldiğinde ise iyi-kötü yoktur diyen öğretilerin sonucu, “bencil, etik anlayışı olmayan ve her türlü olumsuz davranışı her an bekleyeceğiniz” bir insan tipinin doğmasını destekler.
5.ÇEVREMDE NEDEN HASTA İNSANLAR VAR? İNSANLAR ARASINDAKİ AYRIMCILIK: Bir diğer problem, öğretilerin “engel ve hastalıklar” üzerine yaptığı “gizli ayrımcılık”tır.
Misal, kapınızın önüne hep hasta hayvanlar yatarsa bu sizin “iyi bir şifacı olduğunuzu” veya “çok merhametli olduğunuzu” falan gösterir. Fiziksel hastalığı- engeli olan insanlarla da çok sık karşılaşır veya yaşam boyu uğraşmak zorunda kalırsanız da durum kısmen böyledir.

Ama “ruhsal hastalığı olan insanlarla” karşılaşırsanız, durum öyle olmaz. Misal, çevresine zarar veren kişiler de aslında çoğunlukla ruhsal hastadırlar.

Ama bakın bu öğretilerin mantığı nasıl işliyor? Böyle insanlarla karşılaştığınızda, bunun sebebi iyi bir şifacı olmanız ya da onlara yardım etmeniz gerektiği falan olmaz da, “tekâmüldeki düzeyinizin o olması” olur. Meali: “Sen nasılsan öyle insanları çekersin canım kardeşim, yani sen aslında onlarsın” mantığıdır. Veya, bilinçdışı olarak kendinizi cezalandırmanızdır ya da daha kaba bir söylemle “aslında bunu hak etmenizdir”.

Görülmektedir ki ruhsal ve fiziksel hastalıklar arasında, bu öğretilerde gizli bir sınıf ayrımı vardır. Misal ben ağır bir fiziksel hastalığa sahipsem “bu bir sınavdır” ama ruhsal hastalığa sahipsem, bu benim “kıskançlığımdan, fesatlığımdan ya da en basiti kendimi kontrol edemememdendir”. Hastalıklar arasındaki ayrımcılığı görebiliyor musunuz?

SONUÇ OLARAK: BU ÖĞRETİLER NASIL BİR İNSAN PORTRESİ ÇİZİYORLAR?

İnsanlara açıkça ne söylediğimiz kadar, verdiğimiz gizli mesajlar da önemlidir. Ruhsal öğretiler insanlara aslında ne diyorlar işte bu önem taşıyor. Yani varolan kurulu sistemi hiç eleştirmeden, sadece ve sadece bireyi temel alan ve insanı, insanlıkla beraber yaşayan tek bir organizma gibi değil de tek başına sorumluluğa mahkûm eden bir zihniyet, ONU İYİLEŞTİRMEK YERİNE HASTA ETMEYE BAŞLAR.

İyi bir aileye sahip olmayan, hayat deneyimleri iyi olmamış (travmatik olmuş), varlıklı olmayan, özellikle de ruhsal olarak hasta biriyseniz “tekâmülde düşük bir varlıksınız”. Tabi bunu açıkça hiçbiri demiyor ama verilmek istenen mesaj budur.

Hani nereye gitti koşulsuz sevgi???

BENİM ÖNERİM: KOŞULSUZ SEVGİ YERİNE KOŞULSUZ ADALET

Koşulsuz sevgi, TARAFSIZLIK TUZAĞIDIR. Sizin yaşamda karşılaştığınız olaylarda bir duruş sergilemenizi engeller. Koşulsuz sevgi yerine “koşulsuz adalet” kavramı benimsense, insanlık adına işe daha çok yarardı.

Çünkü adalet, kimi daha çok sevip kimi daha çok sevemediğimize göre değişmez. Sevdiğiniz birinin hatalarına göz yummanızı, sevmediğinizi ise karalamayı engeller.

Ama kesinlikle egemen sınıf kaynaklı ve onların çıkarlarına hizmet eden öğretiler, bu prensibi elbette kullanmak istemezler. Misal, “beni fazla çalıştıran, kötü davranan, taciz eden veya sömüren patronumu sevmeliyim” (koşulsuz olarak onu da seviyorum)

(Neden?) Çünkü benim parçamın bir yansıması…. Meali: Çünkü içimde onun gibi bir sömürücü var.

Ne güzel bir mantık:)

Ama “koşulsuz adalet istiyorum” denemez. Adalet, hep başka bir baharadır. Adalet, haksızlık yapanın vicdanına, evrene, olmadı öte dünyadaki hayata bırakılır. Çünkü adalet istenci, herkesin harcı değildir. Çünkü adalet istenci, edilgen olmak yerine etken olmayı gerektirir. Çünkü sinmek yerine, istenci, hareket etmeyi ve eylemi gerektirir.

Temel bir adalet ve vicdan anlayışı, kimseyi, birini sevmeye ya da birinden uzaklaşmaya zorlamaz. Böylece insanların ruhsal gelgitlerini engeller. Suçluluk duygusunu, kendini yargılamayı azaltır ve ruhsal olarak rahatsız etmez. Dahası hiç sevmediğim birine karşı da adaleti uygulayabilir olmam, sadece bana değil tüm insanlığa hizmet eder.

BU BAKIMDAN ADALET SEVGİSİ, ASLINDA GERÇEK İNSANLIK SEVGİSİDİR.

Ruhsal öğretilerin gösterdiği illüzyonlar yerine, gerçeği bulmamız dileğimle…

Eda Erdener

Ateistlerin Evren Hakkındaki Düşünceleri

Ateist olan kişilerin, yaşadığımız dünyanın nereden gelip nereye gittiği konusuna olan yaklaşımlarını merak ediyorum. Mesela bazıları zamanın sonsuz olduğuna inanır..

Hazır inanmak demişken, ateistlerde birşeylere inanır mı? Evet bu soru bir genelleme yapıyor ama olsun, her ateist kendince cevap yazabilir. Mesela, ben hiçbirşeye inanmam veya şuna inanırım diye. Forumdaki ateistlerin fikirlerini merak ediyorum kısacası. Belki bunu çok zaman harcayarak sitedeki yazılara bakarak öğrenebilirim ama eminim henüz yazılmamış olanlar vardır ve bu kadar zamanıda pek bulamıyorum..

Neyse fazla uzatmayayım, ateistlerin evren manifestolarını merak ediyorum..

(İnanç tartışmasına girmek istemiyorum, sadece merak ediyorum hepsi bu)

İnanç, ikna, plasebo

Plasebo için, kısaca hastaya ilâç diye verilen tesirsiz madde, sahte ilaç diyebiliriz. Şu adreste örnekleriyle daha geniş bilgi var, az sonra sunacağım fikir dizgesi için önce bunu okumak açıklayıcı olabilir:

http://sibelatasoy.com/?p=205

Plasebo etkisinin geçerli olabilmesi için çok önemli ilksel bir şart var; kişi öncelikle “asıl”a inanmış olmalıdır! Açıktır ki bir şeyin sahtesi var ise onun bir de aslı vardır.

Peki insanları bir şeyin ASIL olduğuna inandırmak kolay mıdır?
Kolay olmadığını biliyoruz. Sebep ise insanın 0-6 yaş arasında edinmiş olduğu, dünyayı algılamasına sebep olan, kendi ve ötekiliği oluşturan temel bilgilerin sonradan yıkılamaz güçte oluşudur. Dünyanın genelinde kültürlere göre farklılık gösterse de ezici çoğunluğun tabi olduğu bilgiler büyük oranda örtüşür ve böylece aynı devirdeki dünya insanları ortak bir rüyayı görebilme ehliyetini edinir. Bu bir yandan büyük bir başarı olmakla birlikte diğer yandan, başka bir rüyaya ya da gerçekliğe geçmenin önünü kesin biçimde kapatan bir engeldir de. Yani ilaç aynı zamanda zehirdir!

İnsanlar gözleriyle gördüklerine inanmaya eğilimlidirler fakat “temel bilgiler” (ortak rüya için bebeklikte alınan ilaç) onları bu konuda da şüpheci olmaya iter; çünkü birçok kötü/dolandırıcı insan vardır ve göz boyama sanatı ile insanı kandırabilir ve yoldan (ortak rüyadan) çıkarabilirler. Adına makul şüphe denilen bu “korku aşısı” gerçekten de fevkalade işe yaramaktadır. Makul düzeyi aşarsa bu durumda kişiye paranoya tanısı konur ve seviyesi normal(!) düzeye indirilmeye çalışılır.

İçgüdüsel ve animistik dönemlerde, insanlar doğanın gücüne ve onunla konuşabilen şamana, sonuçlarını gözleriyle müşahede ettikleri için inanıyorlardı, böylece onların ASILları bizzat kişisel deneyimlere dayanıyordu. Belki bu sebeple bir nesilden diğerine ya da bir yörenin şamanından diğer bir şamana göre ASILlar değişebiliyordu.
Giderek feodal yapılar ve onun da yerini tek tanrılı dinlerin yönetimleri aldı. Bu kez insanlar gözleriyle görmedikleri, bizzat deneyimlemedikleri hatta birinci ya da ikinci elden deneyimleyenle bile karşılaşmadıkları halde “temel bilgiler” (0-6 yaş yapılandırması)yoluyla ASILlar elde etmeye başladılar. Bu dönemin ASILları çok keskindi ve nerdeyse üçbin yıl boyunca tartışmasız hüküm sürdüler.

Bu keskin dönem süresince gerçeği ilk elden görme(!) çalışmaları, insanın birey bilincinin esas alınmasına yönelik erken dönem bilimsel faaliyetleri dini yönetimlerden gizli sürdürülmekteydi. Bu gurup çalışmaları bazen de kişisel girişimler çok dikkatli olmak ve yer altında konumlanmak durumundaydı çünkü kolayca şeytanla ilişkilendirilebiliyor ve ASIL için tehlike arz ettiği gerekçesiyle zalim cezalara çarptırılabiliyorlardı. Erken dönem bilimcileri çoğu kez faaliyetlerini mensup oldukları dine ve kutsal kitaplara dayandırmak durumunda kaldılar.

Derken yaklaşık üçyüz sene kadar önce başlayan bir açılma dönemine girildi. Bilim yöntemi alenen kullanılabilmeye başlandı. İletişim araçlarının artmasının da yarattığı ivme ile farklı konularda araştırma yapan bilimciler birbirleriyle temas edebildiler ve buluşlar her on yılda daha da artan bir hızda dünyayı kasıp kavurmaya başladı. Böylece Ken Wilber’in Her Şeyin Teorisi kitabında detaylandırdığı çeşitli araştırma verileri açıkça gösterdi ki, dünya nüfusunun %50 si Bilimin gücüne iman etmektedir! İşte böylece ASILları belirleme imtiyazı Bilim Yöntemi’nin eline geçti. Kral öldü yaşasın kral!

Bilim yönteminin “genelleştirme” kıstasını yoğunluklu olarak kullanışının da bir sonucu olarak ortalamanın dışına atılan, görmezden gelinen bazen de hatalı üretim gibi görünen bölük pörçük unsurlar, dünyada bir yandan gelişmekte olan “kendini özgürce ifade etme” rüzgârından (yeşilci ve hümanist akımlar) yararlanarak kazan kaldırmaya başladı. Dikkate alınmayan bu olasılıklar, gerek dıştan (terör, aykırıcılık, anarşi, fantastik vs) gerekse içten (toplu olarak nevroz diye nitelendirilebilecek) insanlığın toplu rüyasını ve ASILlarını tehdit eder oldular.

Yüz sene kadar önce dünyada gerçekten de özel bişeylerin başladığını, yepyeni bir ASIL’a doğru ürkek adımlar atıldığını görebiliyoruz. Bunlar psikoloji alanında (Freud, Jung, Adler vs), sosyoloji, antropoloji, edebiyat, felsefe ve özellikle fizik alanında duyuluyordu. Kuantum Kuramı adı verilen ne olduğu çok belirsiz bir önerme bilim adamları üzerinde şaşkınlık verici bir heyecan uyandırmaya başlamıştı. Kuantum fiziği, bilimin ASILlarını yıkıyor ancak belki yerine bir daha ASIL koyamayabileceğimizi de üzülerek ekliyordu. Kuantum kuramının da babası olan Einstein bu gidişatı içine sindirememiş “Tanrı zar atmaz” diyerek, araştırmalarını bir başka alana metafizik alana kaydırmıştı.

Kuantum kuramı, bize yaratımın ikili doğasını anlata dursun, bilim dünyası bir yandan onca çabayla oluşmuş ASILları teknolojiye havale etmeye devam ederken, diğer yandan bir sonraki sabahtan kuşku içinde bocalamaya başlar ve böylece bir kısmı, aynen pirleri Einstein’in yaptığı gibi metafizik/kutsal kitaplar alanlarından destek edinmeye yönelirler.
Bu yöneliş, Dünyada modernize olmuş din temasının ortaya çıkmasına sebep olmuş olabilir. Eski defterler yeniden açılmış ve insan nesli uygulamalarından edindiği birinci elden bilgilerini, Tanrıdan gelen bilgilerle eşleştirme yarışına girmiştir. Burada amaç, kendi boyunun ölçüsünü almak için bir duvar cetveli mi edinmektir yoksa tanrıyı mı test etmektir bilemiyorum(oysa her nereye bakarlarsa kendi suretlerini-kendi sandıkları bilgileri- görebilecekleri aşikârdır). Bana kalırsa kuantumdan kaçış yoktur!

Bilimsel yöntemlerden kısmetini alıp dinsel ögelerle denkleştirme çabasına girmiş bu insanlar için geri dönüş söz konusu olamayacağı halde, yarattıkları dönüş rüzgarı, henüz bilim yönteminden nasiplenmemiş, birey olmaya oldukça uzak büyük insan kitlelerini harekete geçirdi. Her devirde olduğu gibi duygu istismarıyla kitleler üzerinde güç sahibi olmak isteyenler çok zaman önce kaybedilmiş bir savaşın rövanşını yapmakta oldukları zannına kapıldılar. Bu da sanırım geçilmesi gereken bir entervaldir.
Kuantum kuramı, insanlık öyküsünü ya da ülküsünü, bilinçli animistik yaşam diyebileceğim ikinci düşünce katına yani entegratif ve giderek Holistik anlayış düzeyine taşıyacaktır. (Bakınız: http://sibelatasoy.com/?p=3532)

Her neyse, yeniden ana konuya dönmek istiyorum, plasebo etkisini mevcut ASIL (bilim) onayladığına(!) göre bu muhteşem etkiyi, hayat kalitemizi yükseltmek adına nasıl kullanabiliriz?

İkna yani inandırılma yani KANDIRılMA!

Gerçek bir öğretmen bizi kandırabilendir. İkna ila kandırmanın aynı şey olmadığını iddia edecekler olacaktır-daha önce oldu- Kandırma kelimesi bize çok kötü bişeymiş gibi öğretilen çıkar sağlama ile ilişkili görülmektedir. Oysa ikna bildiğimiz anlamda zihinden zihine bilgi aktarımı ile yapılan bir öğretme değildir. Şüphesiz bir aydırma işlemidir. Belki bu işlemin iman etme olduğunu söylersek pek de yanılmış olmayız. İman, şüphesiz bilmektir. İnanma ise bilmek isteyişin hazırlığı, niyetidir.

Yaşamımızın hemen her anında yaptığımız da budur ve aslında bilmeden nefret ettiğimiz şey, kandırışa dayanan mevcudiyetimizdir. Gerçek denen şeyin tam olarak kandırılmayla oluştuğunu, rollerin kusursuz icrası olduğunu biliyoruz.

Rolümüzü iyi oynayamadığımızda karşıdaki “kendini kandırma!” diye bizi uyarır. Aslında söylediği şudur farkında olmadan: “kendini tam kandıramamışsın bu sebeple beni ikna edemiyorsun”. Bazıları “kandırma” kelimesinden iğreniyorlar, sanki onu yok ettiklerinde mutlak bir gerçekle karşılaşabileceklermiş gibi!

“Mutlak gerçek”, oldukça uzun süren harika bir tam kandırıştı, geçti gitti. Artık bu kadar rahat değiliz.

Bir yaqui Kızılderili bilgi adamı olan Don Juan Matus, öğrencisi Castaneda’ya : kendisine gösterdiği ya da öğrettiği şeylerin aslında önemli olmadığını yapmak istediği şeyin sadece, kendi varlığındaki gizli erke ve ona ulaşabileceğine inandırılmaya razı olmasını sağlamak olduğunu söylüyor!
Bize gereken, burnumuzun dibinde ölçüsüz erkin var olduğuna bizi ikna edecek bi öğretmendir. (Sessiz Bilgi kitabından)

Evet öğretmen ikna eder ve hem de bu bir kandırıştır; çünkü öğretmenin bu ikna işleminde menfaati var! Bu bir bayrak yarışıdır, yerine bayrağı taşıyacak birini bulamazsan ölemezsin ya da dinlenemezsin (bu konuyu Gurdjief gayet yalın biçimde anlatmıştır). Bu elini yakan bişeydir, en kısa zamanda onu başka bi ele tutuşturmalısın, yoksa güzelim dünyanın senin üzerine yaptığı yatırım boşa gitmiş olacak! Eh işte öğretmenin menfaati de buradadır. Basit ve bilinen kural: Ver kurtul! Ve lakin bu yanan eli kim alacak? Kim bu yarışa çıkabilmişti, kaç kişi? Ve bunlardan kaçı yeterince hızlı ve dayanıklıydı?

O halde Plasebo etkisini kullanabilmek için gerekli doneleri şöyle sıralayalım:
1.ASIL yani plaseboyu yerine koyacağınız asıl şey.
2.ASIL’a tam inanç.
3.İşlemin dertlinin kendisinden tamamıyla gizlenmesi.
4.İşlemi uygulayacak olanın rolünü çok iyi oynaması, (değilse tam inançlı bir uygulayıcı olup, başkası tarafından kandırılması gerekir.)
5.Plasebo etkisinden –uygulayıcıları aydınlatmak dışında-fazlaca bahsedilmemesi.
6.Derdinden kurtarılan kişiye ya da yakınlarına plasebodan söz edilmemesi
7. İlaç şirketlerini ya da tüm ASILların sahiplerini her halikarda onlarsız yapamayacağımıza inandırıp, telaşa kapılmalarını engellemek de gerekecektir.

ASILlara inançlarını kaybetmiş olanlar için plasebo yöntemi uygulanamaz. Onların ayrı bir kategoride değerlendirilmesi lazım.
Tüm bu geçişler, dönüşümler, kavga gibi görünen her şey, muhteşem birliğimizin göz alıcı öyküsü. Bir denizin dalgaları gibi bir görünüp bir kaybolan bireyler ve baki olan ağ bağlantımız. Sonsuzlukta yankılanan hoş bir seda.
Boşluğa basamak dizenlere selam olsun.

Sibel Atasoy

05.01.2011 – Beylerbeyi
http://sibelatasoy.com/?p=3888